Erol Sunat’ın bu kaleme aldığı yazı, 1 Nisan vesilesiyle toplumumuzun mizahla olan çelişkili ilişkisini ve gülmeye olan hasretini derinlemesine irdeliyor. Yazar, şakaların kırıcı olmaması gerektiğini vurgularken, günlük hayatın zorlukları ve ekonomik sıkıntılar karşısında her şeyin adeta trajikomik bir şakaya dönüştüğünü ifade ediyor. Türk kültüründeki hoşgörü mirasına rağmen insanların asık suratlı bir yapıya bürünmesini eleştiren metin, neşelenmenin bir ayıp olarak görülmemesi gerektiğini savunuyor. Metinde, hayatın içindeki sahte aldanışlar ve geçim derdi gibi ciddi meseleler, 1 Nisan’ın şakacı ruhuyla harmanlanarak sunuluyor. Sonuç olarak yazar, tüm olumsuzluklara rağmen birbirimize karşı anlayışlı olmayı ve bir tebessümü esirgememeyi içtenlikle temenni ediyor.
Aslında Nisan ayının bu ilk gününde…
Hoşgörüye ihtiyacımız var…
Anlayışa da…
Şakaların insanları incitmeyeceği…
Başka başka yerlere çekilmeyeceği…
İnsan kalplerini kırmayacağı…
Bir gün neden olmasın…
Yeter ki gülmekten ve gülümsemekten vazgeçmeyelim.
Gelin, herkes için, “Hoş gelmişsin 1 Nisan gülümsesin her insan” temennimiz olsun.
***
Bize ne diyorlar?
Asık suratlı, surat savat bir karış…
Daha güldüğünü görmedim…
Ne o öyle, sirke satar gibi o bakışlar…
Çatmaya, sataşmaya hazır gerili yaylar gibiyiz hemen her gün…
Kavga edecekmiş gibi bakan, gülmeyi unutmuş o kızgın gözler kimin?
Ya o şaka niyetine sarf ettiğimiz iğneli sözlere ne demeli?
Üstelik, bayramdan daha yeni çıktık…
Geldik Nisan ayına, ayın birine…
Şaka yapmak için sıraya girilmiş gibi…
Ne kadarı şaka?
Şakayı görmeden, duymadan olmaz diyenlere kulak verilmeli…
Aman efendim…
“Bir kahkaha yarım kilo pirzola yerine geçer.” gibi sözler yalnızca bizde var.
Pirzola fiyatlarından sonra gelin de gülmeyin değil mi?
***
Sene 365 gün ne bitesi ne yetesi var; ağıtların, damar şarkıların, efkârlı uzun havaların, bozlakların, ağıda dönen türkülerin…
Gülene “ne gülüyorsun, adamın asabını bozma” diye kalkan, sinirlenen, maraza çıkaran bizleriz…
“Çok gülen iyi olmaz” diyen de…
“Vara yoğa gülen adamı sevmem” diyenler de bizden başkası değil.
Ağlaya sızlaya kendimizi harap ettik gittik…
Şunun için şu kadar ağladı, bu kadar ağladı diye ağlaması övülenlerimiz az değil…
“Yan ağla dön ağla” dememiz de ayrı meşhur.
Gülmek, neşelenmek sanki haram…
Müslüm Baba’dan, Orhan Baba’dan, Ferdi Baba’dan bir şeyler dinlemeden işleri rast gitmeyenin yüzü neyle gülecek?
“Ne Nisan’ı ne şakası, şakanın günü mü olurmuş?” diyenler de bizler değil miyiz?
Kahkahalarla gülen kadınları ve erkekleri kınamak da sık yaptığımız işlerden.
“Güle güle öldük” diyenlere burun kıvıranlar da aramızdalar.
Sonra da bir gün olsun yüzüm gülmedi…
Gülmeye meylimizin ne kadar olduğu meselesi ise ciddi bir araştırma konusu galiba.
***
Yıllar önce ne derlerdi?
1 Nisan günü aldanan bütün bir yıl aldanırmış falan…
Yeminle yalan…
Bu aldanma hikâyesi bizim değil…
Bize ait değil…
Bizimle uzaktan yakından alakası yok…
Biz zaten her Allah’ın günü bile bile birçok şeye aldanmıyor muyuz, kanmıyor muyuz?
Bazen bile isteye…
“-ecek” ve “-acak” diye biten cümlelere ve kelimelere az mı aldandık…
Ya rakamlara…
Olur mu dedik, dünyada böyle değil dedik, olamaz dedik…
Ne oldu?
Rakamlar baskın geldi…
Üstelik o gün Nisan 1 falan da değildi…
Denk geldiyse de “karadır şu bahtım kara” deyip oturmuşluğumuz vardır.
Enflasyona az mı aldandık?
Hele düştüğüne…
Ne diyelim?
Matematikle aramız iyi değil…
Edebiyatla da…
İkisi el ele veriyorlar; alın size Nisan 1, alın size şaka, şaka yaptık şaka…
Ya da öyle bir şey…
***

Şaka bizde aslında başlı başına bir kültür lakin şaka ile aramıza duvarlar örmek gibi garip eğilimlere sahibiz.
Bizde sadece şaka yok….
Şakalaşmak var…
“Şakacıktan” gibi tabirler var…
Bağışlayın, eşek şakaları var…
Daniskalarının da olduğunu sizler biliyorsunuz zaten…
Kim ne derse desin; bizde şakada, espride, takılmakta, gülmek de, güldürmekte eksik olmaz.
Şaka ya da espri yapmak için Nisan ayının ilk gününü iple çeken ya da dört gözle bekleyen oldu mu?
Hiç sanmıyorum…
1 Nisan’ı tadında bırakanlar unutuldu da cılkını çıkaranları kimse unutmadı.
Şaka, tadında bırakılırsa, muhatabını incitmeden, kalbini kırmadan yapılırsa hoş bir seda bırakır derlerdi büyüklerimiz.
Ancak, şakanın dozunu kaçıranlar, bir ömür boyu kırgınlıklara yol açan hatıralara yol açtılar.
Bunların başlangıcı da yeterince anlaşılamayan, kantarın topuzunun kaçırıldığı, bile bile şakayı şaka olmaktan çıkaranların attığı adımlardı.
Birçok insan Nisan’ın ilk gününü kaldırılması zor şakalar yaşadıkları için sevemediler.
Şaka deyince, Nisan 1 deyince, bulundukları ortamları terk ettiler.
Ben şakayı severim diyenlerimizin dahi şaka kaldırma sınırlarıyla arası iyi değildir.
Gördüğümüz şaka kaldıran insan sayısı bir elimizin parmaklarını geçmez.
***
Şaka gününün adı çıkmış…
Neden mi?
Bizim her günümüz şaka, her anımız şaka…
Çok şakacı olduk…
Adeta birer şakacı olarak doğduk…
Bizim neyimiz şaka değil ki…
“Şaka gibi” diye boşu boşuna demiyorlar…
Aldığımız maaşlar şaka…
Zamlar şaka…
Su faturası, doğal gaz faturası şaka.
Kira şakaların şakası, her yıl, yılın şakası…
Aman bozulmasın fiyakası, cakası…
Bekir ne ile meşhur?
Yakasıyla…
“Yırtılan Deli Bekir’in yakası” diye anılır ya hep…
Mevzu o yaka…
Meğer şakaymış şaka…
Şakacıktan yırtılıyormuş o yaka…
Şaka yaparken, takılırken şey oluyormuş…
Yaka ele geliyormuş, o hengâmede şaka ile de olsa yırtılıyormuş…
Deli Bekir’in yakasının yırtılma hikâyesi Nisan ayının ilk gününe göre böyle bir şeymiş.
Baştanbaşa kocaman bir şakaymış.
***
Şaka gibi zaten her şey…
Hatta şaka işe karışık…
Belki yarı şaka yarı ciddi…
Belki de fifti-fifti…
Şaka ile aramız az biraz limoni…
Bana şaka deme…
Bana şaka yapma…
Hatta şaka niyetine laf bile atma diyenlerimiz var.
Belki şakaya doyduk…
Belki şakaya nokta koyduk…
Belki şakayı sadece sever görünüyorduk…
1 Nisan da olsa, şaka günü de olsa, hiç kimsede şaka yapacak, şaka kaldıracak bir hal yok…
Hatta espri ile takılacak bir havada dahi değiliz…
Oysa gülmeye hasretiz…
Geçtik gülmekten, tebessümü bile “hayırdır ne oluyor” diye karşılayacak durumlara geldik.