Erol Sunat’ın bu yazısı, bayramların manevi derinliği ile günümüzde değişen toplumsal alışkanlıklar arasındaki tezatlığı ele almaktadır. Bayramın özünde hoşgörü, barış ve kardeşlik yattığını vurgulayan yazar, bu kutsal günlerin birer tatil fırsatına veya dedikodu zeminine dönüştürülmesini eleştirmektedir. Ziyaretlerdeki kusur arama eğilimini ve ikramlar üzerinden yapılan maddi değerlendirmeleri samimiyetten uzak bulan metin, okuyucuyu bayramın asıl ruhuna dönmeye davet eder. Yazar, ekonomik zorluklara rağmen bayramın gönül tamir etmek ve kırgınlıkları bitirmek için eşsiz bir fırsat olduğunu hatırlatmaktadır. Sonuç olarak kaynak, bayramı sadece bir kutlama değil, bir erdemli duruş ve arınma süreci olarak tanımlamaktadır.
O’nun rızasını kazanmak için tutulan oruçların, O’nun rızasını kazanmak için varılan secdelerin, O’nun rızasını kazanmak için açılan ellerin, O’nun rızasını kazanmak için dökülen gözyaşlarının mükafatıdır bayram.
Bayrama kavuşmak, bayrama yetişmek, bayrama ulaşmak nasiptir-kısmettir anlayana…
Bayram kavramının öyle derin bir manası, öyle engin bir hoşgörü dairesi var ki; ne diller anlatabilir ne kalemler yazabilir.
Bayramda küslerin, dargınların, kırgınların barışması, barıştırılması, aralarının bulunması ne hoştur ne kadar güzeldir.
Rabbimiz, “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulun!” (Hucurât Suresi, 10) diye buyurmuyor mu?
Bayram karamsar bulutların dağılmasıdır.
Bayramlar sevinç günleridir.
Bir araya gelme günleridir; açık arama, eleştirme, el becerilerini yarıştırma günleri değildir.
Varsın böreğin altı yanmış olsun, varsın baklava hamur kalmış olsun.
Bayram hoşgörüdür, anlayıştır; birbirimize üstünlük taslama günleri değildir.
Bayram, misafir olunan ev halkını özellikle ikramlar üzerinden sorgu suale çekmek, arkalarından “şöyle olmuş, böyle olmuş” diye çekiştirmek de değildir…
Bayram kalp kırmak değil, kırılan kalplerin imarıdır.
Bayram insanları germek değil, gergin ortamlara sükûnet ve huzur getirmektir.
***
Bir zamanlar, bayram kavramına tatili karıştırmaktan şikayetçiydik.
“Bayramın yanında tatilin ne işi var?” diye çok konuşuldu, çok yazıldı.
Sonunda “bayram tatili” diye bir kavram ortaya çıktı.
Bayram tatil demek değildi elbet…
Lakin kavram eğildi, büküldü, güncellendi.
Sonunda bayrama tatil yakıştırması yapanlar, bu işten oldukça kârlı çıktılar.
“Bayramda nereye gidiyorsunuz?” benzeri sloganlarla, medyadan alınan allı pullu desteklerle kapılar ardına kadar açıldı…
İş döndü dolaştı, bayram demek tatil demek gibi bir şey ortaya çıktı…
Sonrası, bayramlarda bir yerlere kendini atan atana…
Hele süre dokuz güne kadar çıkmışsa…
Hangi bayram sorsak “Yoklar” denilenler ne mi diyorlardı?
“Çok sıkıldık, çok bunaldık; bir değişiklik yapalım dedik, kötü mü ettik?”
Evlerde bayram öncesi “bayram havası esti” derler ya…
“Tatil bir başka arkadaş” demeye başladı insanlar…
“Atıyoruz kendimizi sahillere; deniz, güneş, gece mehtabı, açık büfe, karışan girişen yok…”
“Kim geldi, kim gitti diye saymak yok…”
“Bayramlık ne aldınız?” diye sağı solu karıştıran akrabalar yok…
“Baklavayı siz mi yaptınız, hazır mı aldınız, nereden aldınız, kaça aldınız?” diye münasebetsiz sorulara muhatap olmak yok…
Ne ikram ederseniz edin…
Yetmiyor!
İllaki soracaklar…
Deşecekler…
Antep baklavası ikram etseniz yine atıp tutacaklar, kulp takacaklar…
***
Bir alemdir bizim bayramlar, hele ki bayram ziyaretleri.
Bayram ziyaretlerine ne diye gidilir?
“Bayramlaşmak için” diye söze başlanır başlanmasına da…
Meselenin özü başka aslında.
“Ne ikram edildi?” faslı üzerine destan yazabilirsiniz.
Ardından “Üzerlerinde ne vardı?”, “Evde neler değişmiş?” meselesine kadar zengin bir saha…
Her neyse…
Malum, eskilerde ev baklavası meşhurdu.
Hazır baklava alanlara insanlar demediğini bırakmazdı.
Evlerde açılan baklavalar da eleştiri yağmuruna maruz kalırdı.
“Cevizini az koymuş yine”, “Şerbetini beğenmedim”, “Şöyle çıtır çıtır bir baklava olmalıydı.”
“Bu kızın bir anası vardı, rahmetli öyle bir baklava açardı ki, yeminle onun gibi baklava yapana daha rastlamadık.”
“Bunlar kime çekmiş bilmem.”
“İkram ettiği şekerleri gördün mü?”
“Sıradan kağıtlı şeker; içine biraz da çikolata falan alamazlar mıydı?”
“İnsan bayram diye azıcık özenir; yok yoksun da değiller amma, elleri sıkı…”
Bir de senin, benim ne ikram ettiğimizi sayar döker karısı, hele o çok bilmiş kızları.
“Büyüyünce ne olur o çocuk?”
“Daha şimdiden başlamış eleştiriye; bağıra bağıra ‘Şurası olmamış, burasını beğenmedim’ diye konuşuyor patavatsız; ha, bir ‘sus’ deyin…”
Bayram, akrabalar arasında geçen çok daha zengin dedikodulara sahiptir.
“Kız abla, senin gelin baklava açmasını bilmez mi?”
“Niye bilmesin canım…”
“Bu yıl da kalburabastı yapmış da…”
“İşiniz gücünüz yok da benim gelini mi takip edersiniz?”
“Sen önce misafir gelmesin diye arife sabahında sahile kapağı atan ablana bak.”
“Son beş yıldır ablanı görebilene aşk olsun.”
***

“Sarmayı kim yaptı?”
“Yengem…”
“Ya su böreğini?”
“Eltim…”
“Baklavayı kim açtı?”
“Kaynanam…”
“Sen ne yaptın?”
“Ben de elimden ne geliyorsa yardım ettim…”
Bu anlatım sonrasında…
Yandı gelin…
Anası, ablası, bacıları… Ta sülalesine varıncaya kadar kim ne biliyorsa dökülür ortaya…
Neydi bugün?
Bayram.
Ne yaptık?
Bayramlaştık…
Dünya kadar eksik, kusur aradık; saydık, döktük; yalandan “Elinize sağlık, pek güzel olmuş” diye övdük…
Sorgulamalar yolda başladı…
“Nasıl buldun sarmayı?”
“Baklava nasıldı, hazır mıydı?”
“Hadi canım…”
“Şu yeni açılan baklavacılardan almışlar, baklava tepsisinden bildim.”
“Hayret, o kalabalıkta nasıl gördün?”
“Şöyle mutfağa bir göz attım, göreceğimi gördüm.”
“Yeminle senden korkulur…”
Bayramlaşmaya diye gidenler, bayram süresince kaç haneye misafir oldularsa o kadar çok konuşacak malzeme toplanır.
“Birkaç ay konuşurlar artık” da denebilir mi? Neden olmasın?
Sonra da sorarız…
“İyi hoş da biz neden böyleyiz?”
Ramazan’dan daha yeni çıkmadık mı?
Dilimiz şişti herhalde…
***
Bayram bir zenginliktir.
Bayram hoş bir sevinç, bayram göz aydınlığı, bayram muştuların en güzeli.
Bayrama ermek, bayrama çıkmak, bayrama yetişmek apayrı bir nimet.
“Bayram ağzı” demişiz, “Bayram önü” demişiz, “Bayramın arifesi” demişiz.
Bu bayram zor bir bayram…
Hayat şartlarının bunalttığı günlerde geldi.
Bayram sevinci çağrıştırsa da, gülmeyi unutan insanlar nasıl gülecek?
Bayramın şekeri pahalı, kolonyası pahalı, çikolatasının yanına yaklaşılacak gibi değil.
Bayram en sıkıntılı günlerimizde geldi.
“Bayrama eriştik erişmesine de” dedi insanlar, “Bayrama yine parasız, pulsuz giriyoruz.”
Üç kuruş para…
Neye yetecek?
Daha çarşının pazarın yarısına gelmeden bitiverecek…
Sonrası güler misin, ağlar mısın?
Bayram bize kutlu gün oldu hep.
Hele ki bu bayram Ramazan Bayramıysa…
Ramazan on bir ayın sultanı.
Her günü ayrı ayrı zenginliklere açılan bir kapı.
Bayram için büyüklerimiz, “Bir değil, kırk değil, bin kapıya bedel” derlerdi.
Bayram gelince bırakın sızlanmayı, bırakın bahanelerin arkasına saklanmayı, bırakın mazeretler üretip geri durmayı.
Bayramı fırsat bilin…
Ulaşamadığınıza ulaşın, barışamadığınızla barışın.
İncittiğiniz varsa alın gönlünü; kırdığınız kalplerden varın özür dileyin.
Özür dilemek erdemdir, insanlığınıza insanlık katar, sizi yüceltir.
Affetmek, Rabbimizden bize bir nişanedir; çünkü affedenlerin ve bağışlayanların en yücesi O’dur.
***
Sevdiklerinizle ve sizi sevenlerle birlikte barış dolu, huzur dolu, mutluluk dolu bir bayram geçirmeniz dileğiyle…
Hayırlı bayramlar…