Bu yazı, ailesi katledildikten sonra mirası akrabaları tarafından yağmalanan “Garipcik” lakaplı küçük bir kızın, babasının sadık dostu Garipoğlu tarafından kurtarılıp büyütülmesini konu alan etkileyici bir başarı hikâyesidir. Yıllar süren zorlu eğitimlerin ardından usta bir savaşçıya dönüşen genç kız, Sultanın hayatını kurtararak büyük bir takdir kazanır ve adaleti tesis etmek üzere memleketine yeni bir yetkiyle geri döner. Şehirdeki açgözlü akrabalarından ve iş birlikçi Beyden hakkı olan mülkleri geri alan Garipcik, nihayetinde yönetimi devralarak şehri kadınların ve mazlumların korunduğu bir huzur diyarına dönüştürür. Hikâye, emanete hıyanet edenlerin mağlubiyetini ve vefanın getirdiği nihai zaferi vurgulayan bir adalet temsili niteliğindedir. Bu anlatı, aynı zamanda kadın haklarının ve toplumsal vicdanın gözetildiği ideal bir yönetim modelini sembolize etmektedir.
Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde küçük bir kız çocukları olan bir aile yaşarmış.
Kız dokuz on yaşlarındayken, aileye hem kadın hem de erkek tarafından oldukça yüklü miraslar kalmış.
Aile bir anda şehrin en seçkin, en zengin ailelerinin en ön sıralarına yerleşmiş.
Lakin bu zenginlik hasisleri, kıskançları, açgözlü akrabaları, çekemeyenleri haddinden fazla rahatsız etmiş. Kızın babası, bir gece birisiyle buluşmuş.
O buluştuğuna, “Sen,” demiş, “Benim çocukluktan arkadaşımsın, şehrimde seni kimse bilmez tanımaz.
Hanımıma ve bana kalan miraslar yüzünden her birimizin canı tehlikede. En çok da küçük kızımın. Bizim çevremizde ol.
Bizi içten dıştan her şekilde yaşatmayacaklar. Kimseye itibar etme, kimseyi dinleme; ne benim tarafımda ne hanımın tarafında tek bir dost yok.
Şehrin Beyi, eniştem olur. O dahi aleyhimde. Bize bir şey olduğu an, konağa dal, kızımı o konaktan sağ salim çıkar.
Sonrasına bırak, hayat karar versin.
Bu vesika, kızımın vasisi ve hamisi olduğuna dair hanımımdan ve benden sana imzalı, mühürlü bir belge.
Bize bir şey olmazsa, ateşe at. Olursa da ne yapacağını biliyorsun. Kızımın geleceği ile ilgili bir yere altın akçe sakladım.
Onu hanımım dahi bilmez. Zamanı gelince onu oradan al, kızımı da kendi kızın gibi büyüt“.
Bu konuşma ve buluşma son konuşmaları, son buluşmaları olmuş. Yüzleri sarılı adamlar basmış konağı, kadını ve kocasını öldürmüşler.
Kızı ise çok aramış bulamamışlar. Şehrin Beyi, “Kızları ortalarda yok,” demiş, “Muhtemelen öldü. Üç gün bekleyelim. Ardından öldüğünü ilan edelim”.
Mirasçılar, iki hala, üç teyze üç gün sonra varmışlar Bey’in huzuruna. Ölenlerin şehirde nesi var nesi yok, aralarında paylaşmışlar.
En büyük payı, Bey’in karısı olan büyük hala almış. Ancak kendilerini mirasçı olarak görenlere kimine kervan, kimine dükkân, kimine bağ bahçe, kimine konak kalmış.
Bu durumdan şikâyet eden olmadığı gibi, “Küçük kız nerede?” diye ne soran olmuş ne merak eden.
Bey şehirde dolaşırken, bir kadın kesmiş yolunu. “Beyim,” demiş, “Nerede o garipcik, nerede o masum insanların küçük kızı?
Halasını gördüğünde, ta karşılardan koşar gelirdi yavrucak. Sen ki Beysin. Toprak doyursun gözlerinizi. Hemen de bölüşmüşsünüz her şeyi“.
Bey, “Bu bölüşme değil,” demiş, “Emanete ailecek sahip çıkmak. Garipcik döner gelirse, ne aldıysak geri veririz”.
Kadın, “Sen onu benim külahıma anlat,” demiş. “Koskoca Beysin, gözümüzün içine baka baka yalan söylersin.
Aha buraya yazıyorum, beni dinleyen ahali de şahit olsun. Kim o mirastan ne pay aldı biliyoruz.
Yarın bir gün kız çıkar gelirse, ondan ne aldıysanız geri vereceksiniz.” Bey, hiçbir şey dememiş, yürümüş gitmiş.
Garipcik kendini kaçıran adama, “Emmi,” demiş, “Kimsin sen, nereye gidiyoruz? Anam babam da gelecek mi? Yoksa öldüler mi?”
Adam tek bir kelime konuşmamış. Yalnızca, “Sen bana,” demiş, “Arkadaşım olan babanın emanetisin. Senden tek bir şey istiyorum.
Bundan böyle hangi hana varsak, hangi şehre gitsek, bana baba diyeceksin. Böyle yaparsan dikkat çekmeyiz. Bana baba diyebilir misin?”
Kız, “Derim tabii,” demiş. Adamla kız bir hana varmışlar. Hancı, “Nerede bu çocuğun anası?” demiş.
Kız hemen atılmış, “Hancı emmi,” demiş, “Anam öldü. Babamla bir başımıza kaldık. Daha da ne sorarsın?”
Hancının karısı, “Vah yavrum,” demiş, basmış küçük kızı bağrına. Adam gerçekten vefalı bir dostmuş. Kız, “Baba,” demiş, “Sana kim derler?”
Adam, “Bana garibin oğlu derler. Şimdi ben garip, sen garipcik lakin üzülme. Bundan böyle baban da benim, akraban da.
Baban benim kardeşim gibiydi. Sırt sırta çok savaştık. Defalarca hayatımı kurtardı. Ben de onun hayatını. Seni de bana emanet etti.
Belki bu dediklerimi şimdi tam anlayamazsın. Daha da büyüdüğünde tekrar tekrar anlatırım.
Sana söz, o şehre geri döneceğiz; o halalarından, teyzelerinden ve Bey diye yürüyüp gezen eniştenden bunların hesabını soracağız.
Seni öyle bir yetiştireceğim ki, değme cengaverler yanına yaklaşamayacak. Ok atmakta, kılıç kullanmakta kimse senden daha iyi olamayacak“.
Garipcik, “Sen,” demiş, “Bundan böyle benim babamsın”.
O günden sonra baba kız olmuşlar, memleketin birçok şehrini dolaşmışlar.
Garipcik on yedi on sekiz yaşlarına geldiğinde; gözü kara, kavgacı, oklarıyla attığını vuran, hareketli hedefleri dahi kaçırmayan, kılıçta karşısında durulmayan bir savaşçı olmuş.
Kim darda kaldı, kim yolda kaldı, kim kimin elinden zorla bir şeyler aldı; baba kız oraya yetişiyor, mesele neyse çözüyorlarmış.
Baba kızın namı ta Sultana kadar ulaşmış. Sultan bir savaşta baba kızı yanına almış.
Savaşın en kızgın anında, düşman süvarileri Sultanın bulunduğu mevzileri dağıtmışlar. Sultan bir anda düşman savaşçılarıyla karşı karşıya kalmış.
Elinde kılıç ondan fazla savaşçıyla çarpışırken, bir anda Garipcik elinde kılıçla düşman savaşçılarının arasına öyle bir dalmış ki, ayakta tek bir düşman savaşçısı kalmamış.
Garipoğlu’nun komuta ettiği birlikler düşmanın sol cenahını çökertmiş, düşman birlikleri ricat etmeye başlamışlar.
Garipoğlu dönüp geldiğinde, Sultan, Garipcik’e “Dile benden ne dilersin,” diyormuş. Hep birlikte Payitahta gelmişler.
Sultan, “Garipoğlu,” demiş, “Bu kıza kim derler?” “Garipcik derler Sultanım,” demiş, “Ben garip, kızım garip; ahali kızıma da garipcik dedi.
İşin aslı şöyle,” diye anlatmış olan biteni. Sultan, “Sen ve Garipcik’in babası, babam Sultan zamanının savaşçılarısınız,” demiş. “Seni duymuştum.
Savaşta seni yakından gördüm. Garipcik de hayatımı kurtardı. Dileyin benden ne dilerseniz”.
Garipoğlu, “Sultanım,” demiş, “Bizi o şehirde bilen de yok tanıyan da; izniniz olursa onun hakkını aramaya o şehre gitmek isteriz“.
Sultan, “Garipoğlu Bey, seni o şehre Bey tayin ettim. Garipcik’in miras meselesi önceliğin olsun.
Kızcağızın mirasını o kendini bilmezlerden al, direnenlere de cezalarını ver”.
Garipoğlu ve Garipcik tebdili kıyafet olmuş şehre varmışlar. Garipoğlu postu bir hana sermiş. Bedesten Ağası’nı çağırtmış.
“Ağam,” demiş, “Ben tüccarım, bu kız da benim kızım, ticaretten anlar. Bana Bedestende bir dükkân lazım”.
Ağa, “Beyim,” demiş, “Öyle bir dükkân var. Yıllar önce o dükkân miras yoluyla küçük bir kızın en küçük teyzesine kaldı.
Olmadı, çalıştıramadılar. Satılığa çıkardılar, kimse almadı. Yaşlı bir kadın var; ‘Satanı da alanı da yaşatmam, Garipcik’in hakkını kimseye yedirtmem’ diyor.
‘Anası benim kızım gibiydi’ diye bağırıp çağırıyor.” Bey, “Sen,” demiş, “O kadını bana buldurabilir misin? Belki ben razı ederim”.
Ağa, “Zor amma,” demiş, “Sana da dünya kadar laf sayar Beyim, yabancı adamsın gücüne gitmesin”.
Garipoğlu, “Gitmez,” demiş, “Ben neler gördüm yaşadım bilemezsin. Bul şu kadını ağam”.
Bir saat kadar sonra kadın hışımla handan içeri girmiş. “Nerede o kanına susamış?” demiş.
“Garipcik bilirim sağ. Ona o adı ben koydum. Onun ölüsünü görmeden kimse onun malına mülküne konamaz“.
Garipoğlu, “Gel ana,” demiş, “Aradığın her kimse benim yanımda.” Garipcik, “Anam,” demiş; öyle bir sarılmışlar ki onlar ağlaşmış, olaya şahit olanların gözleri dolmuş.
Garipoğlu, “Anam,” demiş, “Planımızı anladın değil mi? Biz o dükkânı alacağız, sen gelip camını çerçevesini indireceksin. Demediğini de bırakmayacaksın”.
Bedestende o dükkânın satıldığı duyulmuş, kıyamet kopmuş. Yaşlı kadın dükkânın camını çerçevesini indirmiş, Garipoğlu’nun yakasına yapışmış. Ahali zor ayırmış.
Olay şehrin Beyi’ne intikal etmiş. “Beyim,” demişler, “O yaşlı cadı, her seferinde böyle olaylar çıkaracak, ahaliyi kışkırtacaksa, itibarınız yerle yeksan olur.
Sultana ne anlatsanız inandıramazsınız.” Küçük hala ve üç teyze Bey’e gelmişler.
“Beyim,” demişler, “Sen bizim hem ağabeyimiz hem de eniştemizsin, o uğursuz kız yaşıyor olabilir mi? Bu yaşlı cadı yeni bir oyun mu tezgâhladı?
Dükkânı alanın yanında mirasçı kız yaşlarında bir kız var. Adama baba diyor.” Ortanca teyze, “Ben,” demiş, “Onu tanırım Beyim.
Ona Garipoğlu derler. Bir zamanlar Sultanın hizmetindeydi. Biz Payitahttayken beni babamdan istedi. Babam da Sultana muhalifti.
‘Sevmediğim adamın yanında olana, yanında durana kız vermem’ dedi.” Bey, “Ne işi var onun bu şehirde?” demiş, “Böyleleri durup dururken bir şehre gelmez.
Yanındaki kıza dikkat edin, yaşlı kadınla buluşmaya falan kalkarsa haberim olsun”.
Şehirde her iki taraf da birbirini alt etmek için planlar yapmaya başlamış.
Bey’in adamları, yaşlı kadının önünü kestiklerinde, Garipcik çekmiş kılıcını; Bey’in adamları canlarını sağ kurtardıklarına sevinmişler.
Ancak, yaşlı kadın “Garipciğim benim” diye sarılınca, “Beyim,” demişler, “O yaşlı cadı, kıza Garipciğim diye sarıldı.” Bey, karısına “Hatunum,” demiş:
“Garipoğlu’nun yanındaki kız yeğenin, Garipcik. Garipoğlu kızın mirasını ona geri vermeye geldi, benim de kellemi alacak”.
Üç teyze, iki hala, kocaları ve çocukları Bey’in konağında toplanmışlar. Bey, “Kızın nesi var nesi yok ya vereceksiniz ya da elinizdekiler için savaşacaksınız” demiş.
Ortanca teyze, “Garipoğlu’yla,” demiş, “Kimse savaşamaz, Garipcik’le de; kız Sultanın fedaisi olmuş.” Bey’in hatunu olan büyük hala, “On yıla yakın bölüştüğümüz mülkleri, dükkânları daha da geliştirdik.

Kimi üç misli büyüdü, kimi beş. Çağıralım Garipoğlu’nu bir pazarlık yapalım.
Kız alsın mirasını; burada duracak değil ya, sonra tekrar satsın bize, çekip gitsinler. Herkes razı mı?”
Ertesi gün Garipoğlu’nu ve kızı çağırmışlar Bey konağına. Teyzeler ve halalar, onları almışlar karşılarına; “Olan oldu,” demişler.
“Anasının babasının ölümünden bizler mesul değiliz. Lakin, ölüm hak, miras helal.
Biz böyle bir paylaşım yaptık. Şehir bu paylaşımı ezbere bilir. Lakin, geçen zaman içinde işlerimiz katlandı.
Bu mülklerin yanına yenilerini ekledik.” Garipoğlu, “Önce,” demiş, “Garipcik’ten edindiğiniz malları geri vereceksiniz. Sonra her ne kazandıysanız onun da yarısını.
Sizin yıllar önce yapmış olduğunuz benim canımı acıttı. Garipcik çocuktu pek anlayamadı. Ancak,
anlayacağı yaşa geldiğinde ona her şeyi birer birer anlattım.” Büyük hala, “Garipoğlu,” demiş, “Sen öyle bir şey dersin ki bizi itibarsızlaştırırsın.
Kızın anası ve babasından her ne kaldıysa verelim. Hatta o mülk ve arazilere bir fiyat biçip onun bedelini Garipcik’e ödeyelim.
Sonra herkes yoluna gitsin”.
Garipoğlu, “Sizler,” demiş, “Nasıl vicdansız akrabalarsınız. Bu kızcağızın önce anasını babasını elinden aldınız, sonra neyi var neyi yoksa.
Bu şehrin ahalisine ‘Biz bu malın mülkün emanetçisiyiz, belirli bir yaşa geldiğinde ona iade edeceğiz’ demediniz mi?
Bu yaptığınız emanete hıyanet değil de nedir?” “Bey, haddini aşma, çizmeden yukarı çıkma Garipoğlu,” demiş. “O bahsedilen her neyse dündü.
Bugün bizim verdiğimizle yetineceksiniz. Ben ki adaletli bir adamım. Bir başka Bey olsa, ikinizi de zindana atar, o yaygaracı cadıyı da sokak ortasında gebertirdi”.
Garipoğlu, “Beni,” demiş, “Bu şehirde bir tek kişi tanır. O da bir zamanlar sevdiğim kız olan Garipcik’in ortanca teyzesi.
Yazık ki, o da sizlere benzemiş. Ben de Garipoğlu’ysam bu mesele kapanmadı.
Garipcik’in sizde nesi var nesi yok hepsini geri alacağım.” Bey, “Hangi yetkiyle ve kim olarak?” demiş.
“Sen gözden düşmüş bir Beysin. Garipcik de deli dolu bir kız.
Şehirde dikkatli yürüyün de ayağınız taşa falan takılıp kafanız gözünüz yarılmasın. Sağ salim hanınıza varın. Yarın bir kervan Payitahta gidiyor.
Aklınız varsa, katılın o kervana. Gitmediğinizi öğrenirsem her ikinizi de bu şehirde yaşatmam“.
Garipoğlu ve Garipcik gittikten sonra Bey, “Herkes,” demiş, “Mülküne sahip olsun. Bundan böyle hiçbir şey satıp savmasın.
Altına akçeye sıkışan varsa kapım her birinize açık.” Ortanca teyze, “Beyim,” demiş, “Sen Garipoğlu’nu tanımazsın.
Gider gibi yapar gitmez, uyar gibi yapar uymaz.” Bey, “Seni anlıyorum,” demiş. “Sen geçen yıl kocanı kaybettin.
Hassasiyetin ve endişen fazla. Amma velakin ben de Beyim, bugüne kadar çok Garipoğlu gördüm”.
Ortanca teyze, “Etme Beyim,” demiş, “Bu o gördüklerine benzemez.” Ne denildiyse Bey söylenenleri dikkate almayan bir görüntü içindeymiş.
Öğleye doğru kervan şehirden ayrılmış. Bey’in adamları, “Gitmediler Beyim,” demişler.
“Hem gitmediler hem de oldukça büyük bir askeri birlik geldi şehre.” Bey, “Çağıralım o birliğin başındakini bana,” demiş.
Lafı bitmeden kapı açılmış; birliğin başı, Garipoğlu ve Garipcik, Bey makamına girmişler.
Birlik başı, “Bey,” demiş, “Sultanımızın fermanıdır,” diye açmış fermanı. Görevden alındığını, yerine Garipoğlu’nun Bey olduğunu, Garipcik’in de ona danışmanlık yapacağını Bey’in yüzüne karşı okumuş.
“Sultanımız,” demiş, “Garipcik’in elinden her ne alındıysa geri verilmesini, senin de sınır şehrine Bey olarak görevlendirildiğini, Beyliği bu ferman okunur okunmaz Garipoğlu’na teslim etmeni buyuruyor“.
Anlatırlar ki; Garipoğlu şehre Bey olmuş, Garipcik’e bütün mallarını ve babasının gizlediği altın akçeyi teslim etmiş.
Bir süre sonra ortanca teyzeyle evlenmiş. Beyliği Garipcik’e teslim etmiş.
Garipcik; garip kalan çocuklara, kadınlara, kızlara kollarını açmış; aç olana aş, işi olmayana iş vermiş. Evlenemeyeni evlendirmiş. Yaşlı kadınları korumuş.
Şehir; kadınların haklarını aldıkları, mağdur olmadıkları, huzur içerisinde yaşadıkları bir şehir olmuş. Kendini o şehre adamış.
Sultan, “Memleketimin kadınları Garipcik’in şehrini bir görmeli,” diyormuş. “O şehir kadın elinin değdiği bir şehirdir. O şehirde kadınların kıymeti bilinir”.
Garipcik’in hikayesi memleketin dört bucağında anlatılmış. Darda kalan her kadın, Garipcik’in şehrinde kendine açılan kol kanatla hayata yeniden dönmüş.
Şehir şehire, Garipcik Garipcik’e, Garipoğlu Garipoğlu’na, yaşlı kadın yaşlı kadına, Bey Bey’e, hala halaya, teyze teyzeye, akraba akrabaya, han hana, hancı hancıya, hancının karısı hancının karısına, Sultan Sultan’a, Bedesten Ağası Bedesten Ağası’na, Birlik başı Birlik başına, kervan kervana, ahali ahaliye benzer…
Bir kıssadır anlatılan. “Her kıssadan bir hisse alına,” denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir.
Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…
Sürçü lisan eylediysek affola…
Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…