Erol Sunat’ın kaleme aldığı bu metin, toplumsal ve bireysel hedeflerin sembolü olan “zirveye çıkış” yolculuğunda yaşanan ahlaki ve insani savrulmaları eleştirmektedir. Başlangıçta birlik ve beraberlik içinde çıkılacağı vadedilen bu yolculukta, bireyler zirve tutkusuna kapılarak dostlarını, vefayı ve ideallerini dağın eteklerinde bırakmışlardır. Dış müdahaleler ve nifak tohumlarıyla insanlar birbirine hasım edilmiş, toplum çeşitli gruplara bölünmüştür. Zirve; sadece tek başına geleni kabul eden, bencilliği dayatan bir makam hâline gelmiştir. Metin, geçmişteki büyük “düğüm çözenler” gibi yeni bir kurtarıcı umudunu korurken, zirveye ulaşanların ideallerini değil sadece kendilerini oraya taşıdıklarını ve aşağıda kalanlara yalnızca ruhsuz bir el salladıklarını vurgular.
Zirveye birlik ve beraberlik içinde, hakiki ve samimi gönül seferberlikleriyle çıkılabileceğini dinleye dinleye bugünlere geldik.
Kaç yıl geçti?
Yetmişli yıllardan beri onar onar sayın…
Üstüne de “saymadım kaç yıl oldu…” diye bir sitem cümlesi ekleyin…
Zirveye hep beraber çıkma fikrinden, daha yola çıkılmadan dağın eteklerinde vazgeçildiğini bir çoğumuz çok sonraları anladı.
Dağın zirvesine çıkıldı çıkılmasına da…
İdealler, zirveye dair hayaller kendini dağın zirvesine çıkarmaktan başka bir sevdası olmayanlar tarafından dağın eteklerinde bir kenara bırakılmıştı.
Zirveye kendilerini taşıyanlar, yollarda bellerde, dağın eteklerinde neleri ve kimleri unutmadılar ki diye neler anlatılmadı neler…
O hikâye de geriye dönüp bakıldığında ömürlerinin rüzgâr gibi geçip gittiğini gördü insanlar.
Hem de buruk bir biçimde…
Kimi yakasına küstü…
Kimi yatağına kırgın ırmakların akışına bıraktı kendini…
Kimi bağrıma taş bastım, yolumu ayırdım dedi…
Kimi biz ayrılamayız dedi…
Kimi bağırdı çağırdı, kapıları çarptı…
Kimi ben bildiğimden şaşmam dedi…
Herkes kendince bir şeyler söyledi.
*****
Dağın zirvesine çıkmasına çıkılır da…
Bugüne kadar olan oldu…
Ölen öldü…
Güller sümbüller soldu…
Dönen döndü…
Yolun karşısından yürümeye başlayanlar çoğaldı…
Gemileri yakanlar yaktı…
Kopanlar, koparılanlar, koparılmayı bekleyenler, kapıyı pencereyi açtı…
Kaleden kaleye şahin uçuranlar uçurdu…. Köprülerin altından çok sular aktı…
Sel köprüleri de yıktı geçti…
Cümle güzel söz, kem söz, eğri söz, doğru söz yankılandı memleketin dört yanında dört bucağında…
*****

Sonra üzerlerine çok vazifeymiş gibi aralara girenler çıkıp geldiler meydana…
Meğer ne kadar da çok seviyorlarmış her birimizi…
Bu aralara girme meselesi keşke, ortalığı karıştırmak için değil de barıştırmak için olsaydı…
Her araya giren ayrılık ateşlerini harlamak için yanında bir de körük getirmişti.
Ayrılıklar, kavgalar, atışmalar öyle bir körüklendi ki… Sonunda kaç parçaya bölündüklerini o toz duman içinde ilk önce kimse anlayamadı.
O dumanlar ve sisler dağıldıktan sonra, bir de görüldü ki, herkes bir yakaya dağılmış…
Öte yakalı, beri yakalı, karşı yakalı olmuş insanlar…
Zirve masalları çoğaldı. Dağ başını duman aldı…
Anlayan anladı. O parça bölük bölünenler, hâlâ anlayamadılar.
*****
Olan ne mi?
Herkes kendince zirveye çıkma hevesinde.
“Birlikten kuvvet doğar”” Bir elin nesi var, iki elin sesi var” diyen büyüklerimizi adeta defterden silmiş gibiyiz.
Herkes birbirine kapıları kapatmış…
Gel, gelmiyor…Konuşalım, konuşmuyor…Bir düşün, düşünmüyor…
Dağ ulu bir dağ…Yalçın bir dağ…Başı pare pare dumanlı bir dağ…
Zirveyi yazın bile gören yok…Çıkan var elbet…Her daim de oldu.
Zirveye çıkmadan yanında olması gerekeni, gönlünde taşınması gerekeni dağın eteklerinde unutanlar olmadı mı?
Zirve geleceksen gel amma, kendini getir, yanında müştemilat babından ne varsa, tırmanmadan bana doğru gelmeden bırak da gel. Ardına takılan olursa, onları da bir şekilde yolda bırak, yor, şaşırt, bozuş, terk et öyle gel diyen bir zirve…
*****
Zirveye çıkma niyetinde olanın kafasında dolaşan tilkilerin kuyrukları birbirine değmemeye başladığı an ne yol tanır ne sis tanır ne duman…
Biz geldik, hep beraber geldik, zirveye çıkılırsa böyle çıkılır, dağların dilinden anlayan, yolda bilir iz de…
Kaybolmaz…Savrulmaz…Düşmez…Geride dostunu, arkadaşını bırakmaz…
Zirvenin pes dediği, olurda bu kadarı olmaz dediği anlar ve zamanlar da olmaz değil.
Nadir haller, nadir zamanlar diye anlatır böyle durumları zirve…
İşin aslı, zirveye çıkanların hayallerini, düşüncelerini, hedeflerini değil, kendilerini zirveye çıkarttığı gerçeği ise zirvenin, tırmanışa geçen herkesten istediği yegâne şeydir.
Zirve, zirve yolcusuna der ki;
Neyin var, neyin yok, yanında kim var kim yok hepsini bırak gel…
Tek gel…Yalnız gel…Bana gel…
Kalbinde bana ait olmayan ne varsa onları en başta bırakmazsan, zirveyi göremezsin…
Sana ağırlık olur hem kendini hem onları taşıyamazsın.
Tutunduğun kayalar, kaya çıkıntıları taşımaz seni…
*****
Kim düğümledi bizi? Kim bizi bize hasım etti?
Zirve düğüm…Zirveye yürüyenler düğüm…Kafalarında her ne varsa çözülmesin diye düğümlenmiş bir kördüğüm…
Yürekler düğüm…Sözler düğüm…Gözler düğüm…Eller düğüm…Ayaklar düğüm…Çözmeye kimsenin niyeti yok…Mesele koyun kurt meselesi değil…
Meseleyi karıştıran, suyu bulandıran, aralara nifakları sokan, bir araya gelinmesine mâni olmayı başaran düğüm çözücü olarak da hemen yanı başlarında.
Düğüm çözmeye hiç niyeti olmayan bir düğüm çözücü…
Çözer mi düğümü?
Düğüm atan ya kendi ya da kendi gibi birileri…
Düğüm-düğüm bağlananlar nasıl yürüyecek zirveye?
Ayaklarında ve ellerindeki düğümlerle mi?
Bu coğrafyanın düğümünü ilk kez İskender çözmüş der efsaneler. Sonra Sultan Alpaslan, sonra Kılıçaslanlar, sonra Fatih ve en son Gazi Mustafa Kemal Paşa…
Bir düğüm çözen çıkar gelir mi gelir…
Gün gelir; Düğümler çözülür zirveler çözülür buzlar çözülür diller çözülür…
*****
Zirveye doğru giden yol, duygusallığı hiçbir zaman kaldırmadı. Duygusallık dağın eteğine gelirken lazımdı. Dağın eteğine gelindi mesele bitti. Zirve ne kadar reklam yaparsa yapsın insanlar arasında ne dostluk bıraktı ne arkadaşlık ne de ideal…
Zirveye koşan, zirve aşkına, unuttuğunu unuttu, bıraktığını bıraktı…
Ne hatır dinledi ne gönül…
Kırılan kırıldı, gücenen gücendi bunu senden beklemezdik dendi…
Zirveye yürüyen hani vefa diyenlere cevap bile vermedi…
Zirveye varmakta kolay değildi…
Orada kalmak da…
Kalmayı sürdürebilmekte…
Zirve bu…
Ayağın takılır… Ayağın kayar… Sarsıntı olur… Tutunduğun taş kırılır, yarılır, yuvarlanır.
İşin içinde zirveden paldır küldür düşmek yere çakılmak da yok mu?
Zirveye varamadan düşenlerin hesabını kimse tutmaz çünkü…
*****
Zirveye yürüyen, birdenbire kendini zirveye doğru tırmanışa geçerken bulan ne yapar?
Zirvenin eteklerinde bırakmaya başlar yanındaki ağırlıkları…
Unuttum der…
Dağ havası başımı döndürdü der…
Dengem kayboldu der…
Mazeret ve gerekçe arayan için, neler bulunmaz ki…
Kimi bu işi kırmadan dökmeden yapmaya çalışır, kimi bıçak gibi keser atar.
Zirveye vardıktan sonra düşünürüm diye de kendince yeni mazeretler icat eder.
Zirveye çıkan, aslında kendi ideallerini değil, kendini zirveye çıkarmıştır.
Zirveye çıkanın, çıktığı zirve sonrasında, yeni hedefleri, yeni idealleri, yeni yol arkadaşları, yeni sırdaşları, yeni dostları olur.
Su akar mecrasını bulur…
Dağın eteğinde kalanlara ise sadece bir el sallar zirveye çıkan…
Eski günlerin hatırına belli belirsiz öylesine…