Erol Sunat
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Bombalarla ve Füzelerle Gelen Medeniyet

Bombalarla ve Füzelerle Gelen Medeniyet

featured
0
Paylaş

Erol Sunat, medeniyet maskesi altında yürütülen işgal, savaş ve sömürgecilik faaliyetlerini sert bir dille eleştirmektedir. Yazar, Batılı güçlerin Orta Doğu ve diğer coğrafyalara özgürlük vaadiyle aslında yalnızca yıkım, füze ve ölüm getirdiğini savunmaktadır. Tarihsel süreçte Kızılderililerden Osmanlı sonrasına kadar uzanan bu trajik tablo, günümüzde İran, Gazze ve Doğu Türkistan gibi bölgelerdeki insani dramlarla ilişkilendirilmektedir. Bölgenin huzurunun emperyalist müdahaleler ve yerel diktatörlerin iş birliğiyle bozulduğu, gerçek insani erdemlerin ise bu süreçte tamamen yok sayıldığı vurgulanmaktadır. Sonuç olarak yazar, mevcut dünya düzeninin sunduğu bu “kanlı medeniyet” anlayışının insanlığı büyük bir enkaza sürüklediğini ifade etmektedir.

 

Medeniyet ve ölüm, medeniyet ve zorbalık, medeniyet ve kurşun, medeniyet ve bomba, medeniyet ve füze yan yana gelebilir mi? O kadar çok geldiler ki… Dün medeniyetin yanında kılıç vardı, bugün bomba ve füze var, dron var. Nereye medeniyet geldiyse işgalle geldi, ordularla geldi, şimdi de bombalarla, füzelerle ve dronlarla geliyor. Önce ölüm yağıyor, sonra ölüm yağdıranlar, ölüm yağdırdıklarının kolunu kanadını, cesaretini ve umutlarını kırıyorlar ve diyorlar ki, size medeniyeti getirdik, özgürlüğü getirdik.

Çok uzaklara gitmeye gerek yok… En son Suriye’ye gelmişti medeniyet… İran’a da eli kulağında… Medeniyetin gülü füzeler, sümbülü bombalar, lalesi de dronlar. Medeniyeti Irak gördü, Mısır gördü, Libya gördü, Tunus gördü… Daha eskilerde Hindistan görmüştü… Daha daha eskilerde Amerika kıtası… Ne kuzeyi kaldı ne ortası ne güneyi… Kızılderililer medeniyetle tanıştıklarında ellerinde ne yurtları kaldı ne otlakları ne de çadırlarını kuracakları bir avuç toprak parçası… Sonra Orta Amerika’da Mayalar, Güney Amerika’da da Aztekler tanıştı medeniyetle. Medeniyeti getirenler topla tüfekle öldürdü, yok etti o karşı bile koyamayan insanları.

***

Orta Doğu’ya medeniyet getirmeye doyamadılar. Medeniyet kan gölüne çevirdi coğrafyayı, yetmedi cayır cayır yaktı. Medeniyet demek sözüm ona, insanlık, barış, vicdan, merhamet aklınıza gelebilecek insani ne kadar haslet varsa hepsi demekti… Kendilerine medeniyet getirildiği söylenenler o hasletlerden bir tanesini dahi ne görebildiler ne yaşayabildiler…

Batı ve aynı yolu izlediğini ortaya koyan söylemler, medeniyet denen erdemle ilgili argümanların temelini Haçlı Seferleri’ne dayandırırlar. Bugün o dillerden düşmeyen meşhur medeniyet ruhu, Haçlı Seferleri’yle bezeli olarak ortaya konur. Haçlı Seferi diye bir ifade mutlaka bir yerlere sıkıştırılır. Haçlı Seferleri’ni uzunca bir süredir Orta Doğu’ya taşıyamayanlar, görülen o ki, hayallerine ve emellerine ulaşmış durumdalar.

Bombalarla ve füzelerle gelen medeniyet, bombalar patladığında, füzeler insan yüzlerindeki gülümsemeleri dondurduğunda şehirler enkaz haline gelirken, insanları ve insanlığı da o enkazlara gömüyor. Bombalar yağarken “hoş geldin medeniyet” deniyor… “Bu coğrafyada medeniyet yoktu, biz getirdik” diyorlar. “Biz olmasaydık, bu insanlar medeniyet yüzü göremezlerdi.” Savaşın gölgesi… Bombaların öksüz ve yetim bıraktıkları… Evlatları ellerinden bombalarla koparılıp alınan analar babalar… Bombalarla ve füzelerle gelen medeniyetin anlatılmaz yaşanır, içinden çıkılamaz anlatımı bu olsa gerek….

***

Yaşlı dünyamız son birkaç yüz yıldır medeniyet getirme yalanlarına bulandı. Medeniyet getirenlerin getirdikleri demir yumruklu medeniyet; sıkıcı, boğucu, bunaltıcı, kontrollü, hakkını aramaya izin vermeyen bir medeniyet. Medeniyet, Çin’in Doğu Türkistan’da yaptığı gibi… Rusya’nın kendine karşı koyanlara karşı sergilediği tutum ve davranışlar gibi, İsrail’in Orta Doğu’ya kan kusturduğu gibi. Bombalarla ve füzelerle gelen medeniyet sınırlı bir şey. Bazılarında medeniyetin yalnızca “m” harfi var. Medeniyet kavramını kendince güncelleyenlerin, medeniyet kavramıyla uzaktan yakından alakaları yok. Güç elinde olanlar, “ben getirirsem medeniyet olur, medeniyetin geldiği coğrafyada insanlar medeni olur” “Benim dediğim kadar olur, baş eğen, söz dinleyen, sözümden çıkmayanın yanımda bir yeri bir değeri olur” havalarında bir medeniyet ölçüsü tutturmuş gidiyor. Sevsinler böyle medeniyeti diyebilirsiniz… Bu medeniyetler, bombayla geldi, füzelerle geldi, nokta atışı yapan uçaklar ve dronlarla geldi. Medeniyet ne miydi? Sil baştan yeniden tarif etmek lazım… Lazım da kime ve nasıl?

***

Onca asır geçti. Sömürgeciler, işgalciler, “dünya benim” diyenler bombalarla, hakimiyet kurdukları coğrafyalarda baskıyla, ölümle medeniyet getirdiklerini, hürriyet getirdiklerini, bağımsızlık rüzgârı estirdiklerini, her ülkeye bir başka bahar yaşattıklarını söylemeye devam ediyorlar. İnsanlık kayıp… İnsan hakları kâğıt üstünde… Barış dillerin ucunda… Medeniyet adına, özgürlük adına, “ben ne dersem o, benim dediğimi yap özgür ol, bana tabi ol, bana itaat et, hayatta kal” der gibi bir şeyler… Bu bahar kanlı bahar… Bu medeniyet rahmetli Mehmet Akif’in dediği gibi, “tek dişi kalmış bir canavar.” Hürriyet denen kavram; güdümlü, sınırlı, müsaade edilen kadar. Ödenecek diyetin adı ölüm ya da ölüme eş… Güç savaşları, petrol savaşları, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, bir gücün, bir diğer gücü ekonomik olarak, askeri güç olarak, psikolojik olarak geçmeye kalkışması savaş sebebi. Oyunu iyi kuran, kendine rakip kim varsa, yolunu kesiyor, kolunu kanadını kırıyor, ona giden akarsuların yatağını değiştiriyor, kendine kurulan tuzakları tersine çeviriyor.

***

Kiminin sırtını dayadıkları var, kiminin şımarttıkları… Kimi elindeki yüksek gelirlere rağmen, insanlarını en olmadık cendereler içinde bunalttıkça bunaltıyor, varlık içinde yokluk çektiriyor, canından bezdiriyor. İnsanların canına tak ediyor ondan sonra… Fani dünyayı huzur içerisinde yaşanabilir hale getirmek elimizdeyken sahneye konan trajedi insanlığın layık olduğu şey değil. Bunun adına büyüklerimiz “olmayacak duaya âmin demek” demişler. Tarih, olmayacak hayaller peşinde koşanların ibret vesikası olan hikayeleriyle dolu… Açgözlülüğünün önüne istese de geçemeyen insanoğlu ne vazgeçmekten ne de tadında bırakmaktan anlamıyor. Çünkü işine gelmiyor. Atalarımız “kulun hesabı her daim şaşar” demiyorlar mı? Şu anda yapılan hesaplar şaşmış, kendini aşmış ayağına dolaşmış, hata üzerine hata yapmaya doğru yelken açmış vaziyette… Anlayan yok… Çok çekti Orta Doğu… Hâlâ bildiğini okuyanlar, “bize bir şey olmaz” diyenler, yapıp ettikleri yanlarına kâr kalır sananlar hiçbir şeye aldırış etmeden bildiklerini okumaya devam ediyorlar.

***

Osmanlı yüz küsur yıl önce Orta Doğu’dan çekilirken bölge halkına çok kıymetli öğütler verdi. O öğütler keşke tutulabilseydi. Orta Doğu’yu huzurlu, sakin, yaşanabilir bir coğrafya haline getiren yönetim tarzı, Osmanlı’nın ayrılmasıyla sona erdi. Sahneye İngilizlerin bölgede cirit atan meşhur casusları Lawrence ve Gertrude Bell çıktı. Bölgede adım atmadıkları yer kalmadı. Özellikle Gertrude Bell, “cetvelle sınırları çizen” kadın casus olarak meşhurdu. Albay Thomas Edward Lawrence, takma adı ile Arabistanlı Lawrence veya kendini Araplara tanıttığı ismi ile John Hume Ross ise ikna gücü yüksek bir istihbarat subayıydı. Bölgede kışkırtmadığı ülke ve coğrafya kalmadı. Hem son anlarını yaşayan Osmanlıyı hırpaladılar, hem de Osmanlı sonrasında Orta Doğu’yu şekillendirdiler. Onlara danışmadan, onlardan izinsiz adım atmayan yönetimleri iş başına getirdiler. Raydan çıkan Saddam gibileri, Esad gibileri de cezalandırdılar. Kendini dünyanın hakimleri olarak görenler, dünyayı kendi aralarında bölüşmeye devam ediyorlar. Var olan savaşlarda, bölüşme yüzünden ortaya çıkan pürüzleri kendi lehlerine çevirme savaşları.

***

Orta Doğu huzuru kaybedeli çok oluyor. Kan dökenler, coğrafyayı kana bulayanlar, çocukları öksüz ve yetim bırakanlar, gözlerini kırpmadan çocuklara da kıyanlar insanlık denen erdemi saf dışı bırakarak yollarına devam ediyorlar. Bugüne kadar, sözde krallıklar, ihtilallerin yarattığı diktatörler, despotlar kendi insanlarını ezdiler, varlık içinde yokluk çektirdiler, kendilerini o mevkilere getirenler ne dediyse onu yaptılar. Kiminin arkasında İngilizler vardı, kiminin arkasında Ruslar, kiminin arkasında da Amerikalılar. Mazlumları kurtarma, gözyaşlarını dindirme, insanların yüzünü güldürme diye bir medeni adım ne yazık ki hiç atılmadı. Batı’nın ve Amerika’nın elinden tuttuğu, her sızlandığında yanına koşup geldiği İsrail, bu karışık ve birbiriyle barışık olmayan coğrafyada bu dağınıklıktan sonuna kadar istifade etti. Orta Doğu’da savaş, Hürmüz Körfezi’nden öteleri aştı, İran’ı buldu. Amerika ve İsrail, bahar mevsiminin ilk ayı olan mart ayında İran’a bahar dalı uzatmak yerine bomba ve füze yağdırıyor. Medeniyet İran’a da yüzünü göstermeye başladı. Dünyamız Gazze ve Doğu Türkistan’a verdiği tepki kadar, Orta Doğu ve İran için de benzer tepkileri ortaya koyuyor. Yani koskocaman bir hiç… Yalnız bir istisna hariç… İspanya… İspanya Başbakanı Pedro Sanchez gibi seslerin hür dünya adına çoğalması lazım.

***

Orta Doğu onca petrol gelirine rağmen kendi insanını ezen, acımayan, elinden tutmayan, ona hayat hakkı tanımayan anlayışların acı faturasını oldukça ağır bir biçimde ödemeye devam ediyor. Orta Doğu’da huzur içinde olan tek bir yer yok… Ne Lübnan ne Ürdün ne Suriye ne Irak ne de bombalar altında ölümün eşiğinde yaşayan İran… Dünya ekonomisi karmakarışık, altın ve döviz tetikte, enflasyon zil takmış oynuyor, akaryakıt fiyatları uçtu uçacak. Bundan sonra ne olacak?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!