Bu köşe yazısı, bireyin çaresizlik, yalnızlık ve anlaşılmama duygularını toplumsal bir perspektifle ele alan derin bir serzeniştir. Yazar, özellikle ekonomik zorluklar ve yoksulluk karşısında insanların nasıl duyarsızlaştığını, vefa ve yardımlaşma gibi değerlerin yerini bencilliğe bıraktığını vurgular. Zor zamanlarda ortadan kaybolan “iyi gün dostları” eleştirilirken, her şeye rağmen umudun korunması gerektiği inanç ve geleneksel motiflerle hatırlatılır. Toplumsal vicdanın köreldiği bir ortamda manevi sığınaklara ve köklere tutunma çabası ön plana çıkar. Son bölümde ise tüm bu dertlerin çözümü ve duyulmayan seslerin yankısı için Ankara’ya bir umut kapısı olarak atıfta bulunulur. Toplamda bu eser, modern insanın içsel burukluğunu ve toplumsal dayanışmaya duyduğu derin özlemi yansıtmaktadır.
Bizim halimizden bizden başka kim anlar?
Kimse…
Hatta hiç kimse…
Onca çaresiz dertlere düştük kim vardı yanımızda?
Bir Allah’ın kulu yoktu diyenler pek çoktu.
Üzgün yıllar, yorgun yıllar, hayal kırıklığı had safhalara ulaşmış zamanlar geçiriyoruz.
Bizi ne zaman anlayacaksınız?
Anlamayı düşünüyor musunuz?
Ne zaman göreceksiniz?
Ne zaman duyacaksınız?
Adam demiş ki, ben değil sizden kendimden bile ümidimi kestim…
Bakanın yoksa, görenin yoksa, duyanın yoksa, senin ne derdin var diyenin yoksa, elinden bir tutanın yoksa, beni ne zaman anlayacaksınız demez mi insan?
Ümitsizliğe kapılmaz mı?
*****
Umut fakirin ekmeği gibi yaklaşımlar ve söylemler insanların içini acıtmaktan başka bir işe yaramıyor.
Umut neden fakirin, fukaranın yoksulun ekmeği olsun?
Güncelleyin o umudu da fakirin yoksulun sofrasında bir lokma ekmeği olsun.
Fakir fukara ekmeğini zorlanmadan muhannete muhtaç kalmadan rahatça bulsun.
Ekmek konusunda bizi ne zaman anlayacaksınız?
Ekmek yoksa, açlık var demektir. Yokluk var demektir, kıtlık var demektir.
Açlıkla yüz yüze kalmasın fakir fukara, garip gureba…
İnsanların canına tak ettiği durumlara ne diyorlar?
Umutsuz vaka mı?
Umutsuzluk durup dururken hiç kimsenin yakasına yapışmaz.
Umut öyle kolay vazgeçilebilecek bir şey olsaydı, yalan dünya dahi karaları bağlar, ne olacak benim bu bahtsız halim diye gece gündüz ağlardı.
Bizleri yaratan, kulum benden umut kesme demiyor mu?
Mevlânâ, “Üzülme!.. Kaybettiğin her şey başka bir surette geri döner. Bittim diyen kula, yettim diyen bir Rabbin var.” diyerek, sekiz yüz yıl ötelerden teselli ediyor ümitsizliğe düşenleri…
*****
Uçurumdan düşenin dahi bir umudu vardır.
Ceketinden, hırkasından bir dala takılıp kurtulan nice insanın efsanesini, hikayesini bilir, anlatır bu coğrafya.
İnsan düşer, şaşar, yanılır, yanar, kanar, felek vurur dibin dibini görür, girdaplarda kaybolmakla yok olmakla yüz yüze kalır.
Onun bu haline için-için gülenler olur, seyredenler olur. Parmağını dahi kıpırdatmayanlar olur. Bunların içinde dost bildikleri, akrabam dedikleri, kardeşim dedikleri olur. Olur mu olur…
Düşenin dostu olmaz sözü bir anda gerçekleşir.
Hani son gülen iyi güler derler ya…
İş bitti, maç bitti bana engel olabileceği göremiyorum diye atıp savuranların bir de bakmışsınız esamisi okunmuyor.
Ayakları yere değmeyenler, alçak dallara konmayı beğenmeyenler, bindiği dalları kesenler, ne oldum delisi olanlar, kendilerini dev aynasında görenler, benden daha büyüğü yok diye kibir ve gurur deryasında yüzenler de gelip geçtiler bu dünyadan.
Hatırlayanları, ananları hayırla yad edenleri yok…
Öldüm bittim, tükendim mahvoldum demek geçmez bu topraklarda.
“Çıkmadık candan umut kesilmez” derler ya…
Gün doğmadan neler doğar denmiştir. Bir bakarsınız Hızır erişir imdadınıza…
Bir bakarsınız, şimşekler çakar, dağılır o kapkara bulutlar, gündüz gibi aydınlanır zifiri karanlıklar.
Bir bakarsınız, güller açar, gülistanlarda, bülbül şakımaya başlar gül açtı diye…
Bir bakarsınız Aşık Veysel’in o uzun ince yolları engebesiz, tümseksiz, viraj endişesi olmaksızın uzanmış önünüze…
*****
Hayat acımasız. Bir zamanlar insanlarda var olan vicdan, merhamet ve hoşgörü terazileri kim bilir nerelerde?
İki eli kanda olsa dostunun, arkadaşının imdadına koşacak insan sayısı o kadar çok azaldı ki…
Bizi anlaması gerekenler zaten anlamıyor…
Lakin anlar diye ümit ettiğimiz kendi kardeşimiz, akrabamız, dost dediğimiz, komşu bildiklerimiz de anlamıyor artık.
Anlamak istemiyor, anlamak işlerine gelmiyor.
Yine ne isteyecek mantığı hâkim. Yardım edelim, ne istiyorsa elimizden geleni yapalım. Bu dünyanın öbür tarafı da var. Zaten yapılan iyiliğin altında kalmaz. Borç alsa borcunu öder diyebilen insan sayısı da bir hayli azaldı.
Bizler lafta iyiyiz…
Hoşgörü dilimizde, hakikatlere karşı tavrımız kapımızı açmamaya yemin etmişçesine kapalı.
İnsanlar iyilik yapmamak, yardımcı olmamak, bölüşüp paylaşmamak için kabuklarına öyle bir çekildiler ki. O çekildikleri kabuklardan çıkmaya hiç niyetleri yok.
Birine yardımcı olacaklar, faydaları dokunacak diye ödleri kopuyor.
Karşılardan selam verenler onlar…
Telefonla mesaj atanlar da onlar…
Arandığında özellikle bulunamayanlar onların ta kendisi…
*****
Bir de iyi gün dostları var. Sen iyiysen herkes iyi babından. Şunu kaybetmiş, bunu bitirmiş, iflas etmek üzere, dibe vurdu vuracak laflarını duydukları an, bir tanesi bile o batıp gidenin yanında olmayanlar…
Neredeler?
Bir başkasına iyi gün dostluğu yapmak üzere onun yanında…
Hani adam iflas etmiş, sıfırı tüketmiş ne arayanı ne soranı, kapısını açanı olmamış ya…
Adam sonra kendine gelmiş kendini öyle bir toparlamış ki, yaptığı geri dönüş, öyle böyle değil.
Şehrin en işlek caddesinde dillere destan büyük bir mağaza açmış.
O gidenler yani iyi gün dostları, niyetlenmişler onun yanına dönmeye…
Bir de görsünler?
Dükkânın üzerinde koskoca bir tabela…
Caddenin bir ucundan rahatlıkla hem görülüyor hem de okunuyormuş.
Adam tabelaya şöyle yazdırmış;
“Kahvelerim pişti gel / Köpükleri taştı gel / İyi günün dostları / Kötü günüm geçti gel”
*****
Bu sıkıntılı günler geçecek elbet.
Kara gün kararıp kalmaz denmiş…
Biz bu coğrafyada çok kapkara bulutlar görmüş bir milletin evlatlarıyız.
Ne diyordu, Orhan Baba?
“Bu da geçer…”
Neler geçmedi ki…
Görmediğimiz pek bir şey kalmadığı için şaşırmıyoruz artık derdi eski ağabeyler…
Onlarda hadi bize eyvallah deyip gittiler yıllar önce.
Rahmetli Sadri Alışık, “Efkârlıyım abiler” diye özetliyordu olan biteni…
Efkârlı adama bir sorun bakalım ne anlatacak?
Hani bir dokun, bin ah işit derler ya…
Biz az biraz da efkârlıyız…
Değmeyin bize demiş şair. Dokunmayın bize…
Oysa şairin anlattıklarına dokunan dokunana…
Bu hal, bu ahval fena dokunuyor, içime batıyor, içime işliyor, aklımdan çıkmıyor, ne etsem, nereye gitsem unutamıyorum diyenleriz bir çoğumuz.
Çaresizlik zor…Kimsesizlik zor…Yalnızlık zor…
Derler ki…
Bu duyguları ilk önce yaşayanlara sor…
Var mı soran?
Olsa dişimi kıracağım diyenin, ağzında diş bulabilene aşk olsun…
*****
Uçurumun kenarında dolaşa dolaşa ayaklarımız dolaştı.
Başımız döndü…
İçimiz bulandı.
Bazen yandı…
Bazen maziye takıldı kaldı.
Bizi ne zaman anlayacaksınız?
Bir zamanlar, “Yollar uzak gelemedim…” türküsü pek meşhurdu.
Sonra “Ankara’nın bağları büklüm büklüm yolları…” dillerden düşmedi.
Bizim Ankara, kalbimizde taht kuran Ankara…
“Ankara, Ankara güzel Ankara / Seni görmek ister her bahtı kara / Senden yardım umar her düşen dara / Yetersin onlara güzel Ankara…”
Bizi anlarsa Ankara anlar, sesimizi duyarsa Ankara duyar dememiz ondan…