Erol Sunat’ın bu kaleme aldığı metin, Türk milletinin toplumsal ve bireysel ilişkilerindeki uzlaşma kültüründen uzaklaşmasını ve artan kutuplaşmanın getirdiği manevi yıkımı ele almaktadır. Yazar, bayramlar ve kutsal günler gibi barış fırsatlarının inat, kibir ve gurur nedeniyle heba edilmesine sitem dolu bir dille dikkat çeker. Toplumdaki hoşgörünün yerini öfke ve dargınlığa bırakması, “kul hakkı” ve “kırık kalpler” temaları üzerinden derin bir öz eleştiri süzgecinden geçirilir. Karamsarlığa teslim olmak yerine, hayatta olunduğu sürece her yeni sabahın bir telafi ve başlangıç imkânı sunduğu vurgulanır. Sonuç olarak eser, içli bir milletin fertlerini kendi hatalarıyla yüzleşmeye ve geç olmadan vefa ile sevgi köprülerini yeniden kurmaya davet etmektedir.
Biz içli bir milletin, Türk milletinin evlatlarıyız.
Kavga ettik, ne kazandık?
“Çok şey” diyen oldu…
“Hiçbir şey” diyen oldu…
“Kavga yerine otursaydık, anlaşsaydık, ara bulmayı deneyenleri dinleseydik işler bu hale gelmezdi” diyenler oldu…
Barışmak varken denildi…
Konuşmak varken denildi…
Anlaşmak varken denildi…
İpler gerildi…
Kantarın topuzu kaçtı…
İşler şirazesinden çıktı…
Kimi sağa sola baktı, kimi maske taktı, kimi kimseleri dinlemedi; kimi çarptı kapıları çıktı gitti.
***
Mahvetti bizi uzlaşamamak…
Görünmez eller girdi içimize…
Küsmeyeni küstürdüler…
Dövüşmeyeni dövüştürdüler…
Saygı pencereden uçtu…
Sevgi bir köşede ağladı kaldı…
Kavgaların fitillerini ateşleyenler seyrediyorlar olan biteni…
“Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” der gibi…
Bir türlü şunu anlayamadık…
Taşıyamayacağımız kadar kul hakkı var heybemizde…
Kırık kalpleri saymıyoruz…
“Yarım elma, gönül alma” diye bir yaklaşım bu kadar mı zordu?
Zor değildi ama…
Bir bakıma çok şey yarım kaldı.
Kaş yaparken göz çıkardık, geldik bir bayramın eşiğine daha…
***
Mevlânâ’nın dediği gibi yalandan dahi gönül alamaz mıydık?
Alamadık değil…
Almadık…
Gönül almaya kalkıştığımızda bizden bir şeyler eksilir, “alem aciz der”, sonra “el alem ne der” diye kaygılandık…
Yanıldık…
Bunaldık…
Olmayacak şeylere dayandık…
Neye dayandıysak çöktü, yıkıldı…
Aklımız başımıza geldi mi?
Keşke…
Oysa, onca fırsat geçmişti elimize…
Allah’ın her günü güzel değil mi?
Büyüklerimiz, “Her geceyi Regaip say… Her geceyi Berat say… Her geceyi Miraç say… Her geceyi Kadir say” dememişler mi?
***

Güftesi merhum Yahya Kemal Beyatlı’ya, bestesi merhum Münir Nurettin Selçuk’a ait olan;
“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç…”
Şarkısını hatırlarsınız…
Şarkı güzel, şarkı içli, mısralar bam telinden vuran cinsten…
Lakin; şarkılara baksanız bir türlü, bakmasanız bir türlü…
Dönüşü olan akşamlar yok mu?
“Her sabah taze bir başlangıçtır” diyenleri hiç mi duymadınız?
O ümit dolu sabahlara açılmaz mı o ümitsiz gecelerin kapıları?
Neden vakit geç olsun ki…
Bakmayın siz ümitsiz mısralara…
Henüz yaşıyorsanız, hayattaysanız, “geç” diye bir şey yok inanın…
“Bizi böyle karamsarlıklar yıldıramaz” deyin, yürüyün karamsarlıkların üstüne üstüne…
***
Biz var ya biz, sözde kandil diye ölüp gider ve vefa ile aramızdaki cümle köprüleri yıkar geçeriz…
Bu, “kıssadan hisse” diyemediğimiz kaçıncı Ramazan…
Dur demişler, duran yok…
Sus demişler, susan yok…
Ha… Bir sefer de “alttan al” demişler, alan yok…
Dillerde yalan çok…
Hoşgörü hak getire…
Oruca sığınarak, esip yağıp gürleyerek onca insanın kalbini kırmak gibi meziyetlerimizden zerre kadar vazgeçmedik…
Kadir Gecesi yumuşatmadı taş kalplerimizi.
Bayramda barışmaz, görüşmez küs olanlar, küs duranlar, küslüğü abartanlar.
Öbür tarafa küs gitmeye bu kadar can atan insan olur mu?
“Yarın Hakkın divanında ne diyeceğiz?” diye az biraz düşünülse, kim bilir ne güzel adımlar atılabilirdi?
***
Biz bu hale nasıl mı geldik?
Biraz inat…
Biraz kışkırtma…
Biraz dolduruşlara gelme…
“Sakın barışma ha…”
“Barışırsan ölümü gör” diyenler, “barışmazsan ölümü gör” benzeri kelam edemiyorlar.
Beddualara ekli lüzumsuz ve edepsiz kucak dolusu laf, açık ve kapalı mekanlarda fır dönüyor.
Barış böyle bir ortama girebilir mi?
Barış denen kavramı bir kaşık suda boğmaya hazır tetikte bekleyen bekleyene…
Ne mi geçiyor ellerine?
Koskoca bir hiç…
“Keşke” diye başlayan cümlelerin hiçbirimizi kurtarmadığı ama bir tanesinden bile ders almadığımız, aklımızın başına gelmediği bir yığın olayın tam da ortasındayız.
Gözünün önündekini, yanı başında var olanı göremeyen bakar körleriz her birimiz.
Hırsına yenik…
Gurur ve kibrin ayaklarını yerden kestiği, her defasında geri dönülmez hatalar yapan, iş işten geçtikten sonra pişman olan bir ruh hali…
***
Biz kavgalardan, sataşmaktan, atışmaktan, tekme sille dövüşmekten yorulmamış olacağız ki…
Arada sevgi denen bir güzelliği neredeyse ebediyen kaybettik…
Yanında dilimizden düşmeyen hoşgörüyü de…
Onlar az geldi, herkesin parmakla gösterdiği o anlayışımızı da…
Barışın ve barışmanın kenarından geçmedik…
Bu arada…
“Ne barışı, ne barışması!” diye ayağa fırlayanlar, duvarları yumruklayanlar…
İsyan bayrağı açarak ortalığı yangın yerine çevirenler sivrildi, parladı, kendince önem kazandı.
Burnumuzdan soluduğumuz, yıkıp parçaladığımız, sinir katsayımızın en üst seviyelere yükseldiği, setleri barikatları aştığı zamanlar yaşadık.
Hâlâ öfke köprüsünün üzerinde yol alma gayreti içerisindeyiz.
Biz hiç mola verdik mi?
Derin bir nefes alıp az biraz dinlendik mi?
“Ben ne yapıyorum böyle?” dedik mi, diyebildik mi?
Büyük lafı dinleyip kendimize geldik mi?
Çıkmaz sokaklara daldığımızı, o sokaklara takılıp kaldığımızı, geriye dönemediğimizi, anlamsız ve nafile turlar attığımızı anladığımızda aklımıza gelen ne?
“Ben nerede, ne yanlış yaptım acaba?” diyebildik mi?
Keşke diyebilseydik…
***
Biz zaten dertli, içli ve efkârlı bir milletin, Türk milletinin evlatlarıyız…
İçimize ata ata gelemedik kendimize…
En yakın bildiklerimiz görmez, bilmez, duymaz; dokunur kalbimize…
Yakamıza küsmüşüz…
Kalp tekler…
Stres, açmazlar, hüsran şekeri tetikler…
Kalbimiz kırık, ayaklarımız yalpalayarak yürür…
Bizi varsın kimse duymasın; biliriz ki Rabbimiz duyar, Rabbimiz görür…