Bu köşe yazısı, Erol Sunat tarafından kaleme alınan ve toplumun içinde bulunduğu ekonomik dar boğazı hüzünlü bir şarkı metaforu üzerinden ele alan bir eleştiridir. Yazar, yüksek enflasyon, yetersiz kalan emekli maaşları ve kontrolsüzce artan altın fiyatları karşısında halkın yaşadığı çaresizliği vurgulamaktadır. Özellikle gençlerin barınma ve gıda sorunlarıyla mücadelesine değinilirken, toplumsal adaletsizliğin yarattığı karamsar atmosfer ön plana çıkarılmaktadır. Geleceğe dair umutların tükendiği bir tablo çizen yazar, dar gelirlilerin talihinin artık gülmesi gerektiğini savunur. Metin, geniş halk kitlelerinin hissettiği geçim sıkıntısını ve sosyal huzursuzluğu sarsıcı bir dille özetlemektedir.
Uzun yıllar önce anonim bir parça üzerine Ülkü Aker öyle sözler yazmış ki…
Murat Kekilli seslendirmiş, Ebru Gündeş seslendirmiş bu parçayı. Film olmuş film müziği olmuş, dillerden düşmemiş…
Sözleri insanın içine-içine işlemiş…
Hislere tercüman olmuş…
“Bir gün olsun gülmedi talih benim yüzüme…”
Hoş ve çok güzel bir melodiye ve sözlere sahip.
Dillerden düşmemesi ve unutulmaması belli ki bu yüzden…
Parçanın nakaratı ise bir daha başka…
“Yaşamak mı?
Hayat mı bu?
Allah′ım hiç şansım yok mu?”
Buraya nereden mi geldik?
Alev-alev yanan piyasalardan, düştü denen enflasyondan, yirmi bin lirada kalan emekli maaşından, sokaklardan, meydanlardan, arşa yükselen feryatlardan…
Bir gün olsun gülmedi talih benim yüzüme diyen insanların cümlesinden…
*****

2026 ne kadar zorlaştırıcı argümana sahipse, neredeyse hepsini birden ortaya sürdü.
Daha şimdiden dağıldık…
Bunaldık…
Yapayalnız kalakaldığımızı düşünmeye başladık.
Bir yanda piyasaların ateşi harladı.
Bir yanda savaşın ve kargaşanın…
Bir yanda sert iklim olayları dünyayı allak bullak etmeye başladı.
Bir yanda fakir fukara açlık ve kıtlıkla yüz yüze…
Bir yanda barış denen, hoşgörü denen güzelliklerle aramızda öyle yüksek duvarlar örülmeye başlandı ki, aşmak da zor, ucunu bucağını görebilmekte…
*****
Nereye baksak…
Nereye varsak…
Nerede dursak…
Can sıkıcı…
Can yakıcı…
İyilik, başa kakıcı…
Kötülük keyif çatıcı…
Huzur bizden köşe bucak kaçıcı…
Hoş olmayan günler bekliyor adeta…
Elem dolu, keder dolu ve acı…
Her alanda var olan göstergeler kendini aştı.
Dur diyen yok…
Durdurmaya niyetli olan yok…
Böyle bir gayret yok…
Ne olacaksa olsun, kırılan kırılsın, yarılan yarılsın, geriye ne kalırsa ona bakalım der gibi herkes.
Kavga var ayıran yok…
Savaş var, ateşkes yok.
Olsa da uyan yok…
*****
Enflasyon bizim sokağa, mahalleye demir attı…
Düştü dediler…
Pılısını pırtısını topladı buralarda duramaz, kalamaz dediler.
Yalanmış…
Duyduk ki üç artı bir daire almış bizim sokaktan…
İflas eden, dibe vuran, çaresiz kalan mahalle bakkalı bir ağabeyin dükkanını da almış kelepir diye…
Enflasyon market diye bir yer açmış.
Madem düştü diyorlar, evet, düştüm diyor. Düştüm amma bu mahalleye düştüm…
Bu sokağa düştüm.
Fena mı oldu?
Düşürdüm fiyatları, açtım bir kara kaplı veresiye defteri.
İnsanlar dua ediyor, iyi ki geldin, iyi ki varsın enflasyon diye…
*****
Önümüzde geçmesi zor günler, haftalar, biri diğerinden zor geçeceği aşikâr olan aylar bekliyor bizi.
Yılın ilk yarısına ulaşmak bile neredeyse imkânsız gibi gözüküyor.
Bu girdaptan kurtulmak kolay değil. 2025 yılının sonuna her türlü zorlukla erişebilen insanlar, oh diyemediler.
Ne ara zam ne refah payı ne seyyanen denen seçenek dile dahi gelmedi.
Fiyat güncellemelerinin tam gaz devam ettiği bir ortamda, yirmi bin lirayla geçinebilmenin mümkün olmadığını görmezden gelmek ters tepti.
Laflar dondu…
Ocak ayı gelişmeleri, enflasyondan çıkarılacak üç beş ayı kurtarma hikayelerini ve edebiyat denen cankurtaranı sükûtu hayale uğrattı. Enflasyon düştü cümlesi ise, altın fiyatlarının önlenemez ve durdurulamaz yükselişi karşısında dut yemiş bülbüle döndü.
*****
Atalar lafla ekmek-peynir gemisi yürümez demişler demesine de…
Lafla da yürüdü gemiler, dökme suyla da döndü değirmenler…
Ne mi yapacağız?
Yakamıza küsecek halimiz yok…
Lafazanlar, laf cambazları, laf aşındıranlar, laf taşıyanlar, eteklerinde laf taşları biriktirenler bir arpa boyu yol gidemediler.
Bir gün olsun gülmedi talih benim yüzüme diyenleri hatırlayan oldu mu?
Soran oldu mu?
Talihsiz diye adlandırılanları yok enflasyon ezdi, yok ezemedi, yok hayat pahalılığı ezdi laflarından gına geldi insanlar…
Kimse ezilmeye karşı şerbetli değil…
Ezilmek anlam olarak çirkin bir kelime…
Ne olmalı bilir misiniz?
Talih artık serbest bırakılmalı, güldürmeli bir gün bile yüzü gülmeyenlerin yüzünü…
*****
Çeyrek altın on iki bin beş yüz lirayı gördü. Görmekle kalmadı aştı.
Böyle olunca da…
Ne mi oldu?
Emeklinin maaşı şaşkınlıktan az kalsın küçük dilini yutuyordu.
En son, iki çeyrek eden maaşların, altının rekorları alt üst eden yükselişleriyle eli kolu düştü. Oturduğu yerden kalkamadı.
Emekli maaşı bundan sonra iki çeyrek bile etmiyor söylemleri ayyuka çıktı…
Henüz yılın başı, ocak ayının sonu, yıl bitmeye şunun şurasında kalmış on bir ay…
Maaşlar dengelenir mi diye hedeflenen ay Temmuz…
Ona da var beş ay…
Vay anam vay…
*****
Sürpriz bir ara zam gelir mi?
Bayram ikramiyesi kayıpları telafi edecek bir rakama ulaşır mı?
Seyyanen denen o çarpıcı enstrüman devreye girer mi?
Bu sayılanlar ihtimal dahilinde…
Olabilir de olmayabilir de…
Daha zammı yeni yaptık denirse ne mi olur?
Bu gidişle, Temmuz’a varıncaya kadar, bir emekli maaşı anca bir çeyrek edecek, belki üstüne de bir çay bir simit…
Sonra da…
Ne hayal kaldı ne ümit…
*****
Dışarda yemek yiyenlerin oranı yüzde 60-65 azalmış.
Üniversite öğrencileri, bir pizza söylüyoruz, hesabı bölüşüp üç kişi ödüyoruz, lakin doymuyoruz diyorlar.
Ne burs yetiyor ne ailelerinin gönderdiği para.
Gençler okumakla değil, gıda ve barınma denen iki ejderha ile boğuşuyorlar. O ejderhanın, çok yakında yedi başlı bir ejderha olarak yol kesmesi işten bile değil…
Bu iş kemerleri sıkmanın çok ötesine geçti…
Açlık sınırı, yoksulluk sınırı diye bir sınır kalmadı.
Tokluk sınırını aşanlar, bir zamanların Romalıları gibi ihtişamı debdebeyi ve ziyafet sofralarını her yerde kurmaktan ve gösterişten geri durmuyorlar.
Stalin döneminde, Sibirya’ya sürülenler Allah’a yakarışlarında, “Kış öldürme yaz öldür, aç öldürme tok öldür” diyorlardı. Bu yakarış, romanlara ve hikayelere konu olmuştu.
Bu dünya Stalin’e de kalmadı.
Bir gün olsun gülmedi talih benim yüzüme diyenlerin, yokluk, açlık ve imkânsızlıkla olan imtihanları tuhaf bir insafsızlığa, acımasızlığa, vicdansızlığa ve merhametsizliğe dönüşmek üzere…