Erol Sunat’ın bu yazısı, modern teknolojinin savaşları daha yıkıcı hale getirmesine ve Orta Doğu coğrafyasındaki bitmek bilmeyen şiddet sarmalına odaklanmaktadır. Yazar, bayram günlerinde dahi durmayan insani dramları, sivil ölümlerini ve İsrail’in bölgedeki saldırgan tutumunu derin bir karamsarlıkla eleştirmektedir. Uluslararası toplumun ve İslam dünyasının bu zulme karşı sessiz kalması, metnin temel sitem noktalarından birini oluşturmaktadır. Savaşın getirdiği ekonomik kriz ve artan maliyetlerin gündelik yaşam üzerindeki ağır yükü, toplumsal bir umutsuzlukla ilişkilendirilmektedir. Sonuç olarak metin, vicdanın ve merhametin kaybolduğu bir dünyada, bayram sonrasında da belirsizlik ve kederin hüküm sürmeye devam ettiğini savunmaktadır.
“Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” diyen Köroğlu, selam olsun sana…
Senden sonra mertlik o kadar çok bozuldu, o kadar çok insanlık ihlalleri yapıldı ki…
Üzerine ne söylendi ise…
Ne yazıldı ise…
Kâr etmedi…
Ne güç ne takat yetmedi… Barış gelmedi… Savaşlar bitmedi, bitmediği gibi ardı arkası kesilmedi.
Dünya savaşları dahi insanlara ve insanlığa ders olmadı.
Açgözlü insanoğlunun gözünü toprak doyurmadı…
Hâlâ aç…
Hâlâ saldırgan…
Hâlâ umutsuz vaka…
Tüfeğin icadından sonra türlü türlü silahlar ve marifetli toplar icat edildi, sonra tank icat edildi.
Ağzını açan ya topa tutuldu ya tanklar ezdi geçti…
Sonunda geldik bugünlere…
Füze icat oldu, durdurması mesele…
Menzili dört bin kilometre olan bir füze kim atarsa atsın, durdurulamazsa nereleri vurmaz ki…
***
Efendim bize gelince…
Füzelerin, bombaların ve dronların uçuştuğu bir coğrafyanın hemen yanı başındayız.
Füzeler arada sekerek, bize doğru da gelmiyor değiller.
Savaşın her hali berbat mı berbat…
Üstelik bayramdı…
Bayram zehroldu…
Bayramda sevinç ve neşe gelmesi beklenirken ölüm geldi…
İnsan yüzlerinde tebessümler ve gülücükler dondu kaldı.
Yine yüzlerce masum; füzelerle, bombalarla sevgisiz, barış düşmanı insanlar tarafından bu hayattan koparıldı.
Orta Doğu ve İran alev alev yanıyor.
İran direniyor.
Savaşın uzama ihtimali artma eğilimindeyken,
bölgede hasar görmeyen, yanmayan, yıkılmayan yer kalmayacak dense yanlış bir ifade olmayacak…
Orta Doğu’da kendine engel ne varsa ortadan kaldırmadan rahat ve huzur yüzü görmeyeceğini resmiyete döken İsrail, yaptığı vahşet ve katliamlarla bir zamanlar kendine destek olanların desteğini kaybetmek üzere.
1945’ten bu yana seksen küsur yıl önce gördüğü Nazi zulmünü anlatıp mağduriyetini anlayan İsrail, bugün o zulmü, o vahşeti Orta Doğu ve İran’a taşıyan ve uygulayan bir devlet olarak zihinlere kazındı ve tarihin zalimlere ayrılan sayfalarında yer aldı.
***
Füzeler ve bombalar bayram demiyor…
Bari bayramda ara vereyim demiyor…
Savaşanlar; bayramda ateşkes yapalım, ara verelim, bayramlarına saygı gösterelim demiyor…
Küçük demiyor, çocuk demiyor…
Kadın demiyor… Yaşlı demiyor…
Alıp götürüyor bu dünyadan.
Karşılıklı misillemeler sürüyor.
Ne Birleşmiş Milletler ne İslam Birliği sesini yükseltmiyor.
Kimin kime destek verdiğini, suskun tavrından anlıyorsunuz diye yazanlar, en isabetli tespitlerini yapmış bulunuyorlar.
Zalimin karşısında susmanın onu desteklemekle eşdeğer olduğu vurgulanıyor.
Orta Doğu’da suları ilk önce İngilizler bulandırmıştı.
İsrail hem suları bulandırma hem karıştırma hem de bölgeyi huzur ve can güvenliği kalmayacak hale getirme görevini üstlendi.
Haritalar değişti, “bir yerlere bahar geldi” diye dünya kamuoyuna mesajlar ve açıklamalar yağdı.
Şimdi de İran’a bahar getirme çabası var.
Rüzgâr ters eserse ne olur sorusunun cevabı ise füzelerle alakalı…
Füzelerin getirmeye iyice niyetlendiği, hatta üstlendiği baharlara gebe dünyamız.
Ne yazıktır ki; Lübnan, Gazze, İran, Doğu Türkistan yanarken, bayramlarını kutlayamazken,
“Benim soydaşlarım, benim din kardeşlerim var, üstelik bayram, dur, yapma, etme” diyemeyen İslam Aleminin suskun tavrı düşündürüyor.
İsrail, Orta Doğu’yu kan gölüne döndürürken…
Barış havarileri nerelere kayboldular; bilen, gören, duyan var mı?
***

Orta Doğu yangın yeri.
Her taraftan alevler ve dumanlar yükseliyor.
Hürmüz Boğazı kapalı…
Basra Körfezi’nde ayakta kalmak zor.
Körfez ülkelerinde isabet almayan tek bir ülke yok…
Savaş ne olur?
Biter mi?
Uzar mı?
Yayılır mı?
Bir anda sona erer mi?
Bu sorular cevapsız…
Lakin, uzama sinyalleri güçlü…
Savaşın uzaması demek, petrol fiyatlarının yerinde duramaması demek…
Tarihi zam rekorlarına erişmesi demek…
Daha şimdiden mazotun litresi yetmiş lirayı aştı…
Seksen eli kulağında…
Doksan olur mu?
Yüze varır mı?
Kâhin değiliz…
Bundan gayrı gıda ne olur?
İğneden ipliğe yeni zamlar gündeme gelir mi?
Enflasyon başımıza ne işler açar?
Bilebilene ve tahmin edebilene aşk olsun…
Bayram dedik, bayram sonrasına geldik.
Bugün bayram sonrasının ilk günü, geldik mart ayının son günlerine…
Yarın ne olur ne biter bilen yok.
“Her şey çok güzel olacak” gibi kelamlar kayıp.
Ölümle yüz yüze anlar, kıyamet diye anlatılan zamanlar, sarmış Orta Doğu’yu kör dumanlar.
İsler, sisler, yanmış kavrulmuş hisler.
İnsanlık kayıp, vicdan kayıp, merhamet kayıp…
***
Mart her zaman sözünün eri bir ay olarak bilinir; kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır.
Edebiyatın mecaz faslını en iyi kullanan ayların başında gelir mart.
Mart, her ne kadar dert ayı olma halini Eylül ayına devretmiş de olsa, ikinci olma durumunu kimseye kaptıracak gibi gözükmüyor.
Bayram sonrası sürprizlere açık da diyebiliriz.
Ramazan Bayramı ikinci günüyle birlikte Nevruz’a da ev sahipliği yaptı.
Bir günde iki bayram birden yaşandı.
“Bayramda yumuşama olur, hoşgörü olur, barışa dair bir şeyler bayramın hatırına olur” diyenler yine hayal kırıklığı yaşadılar.
Biz anlaşamayız…
Biz barışamayız…
“Değil barışmak konuşamayız, yan yana gelemeyiz” benzeri kelamlar edildi, mesajlar verildi.
Bayramları öfkemize ve hırsımıza heder ettik yine…
Ne mi geçti elimize?
Dün ne geçtiyse o…
Bir kucak dolusu belirsizlik ve çözümsüzlük…
“Ayıkla pirincin taşını” derler ya hani…
Kimsenin pirincin taşını ayıklama diye bir meselesi yok…
Pirincin taşını ayıklamak döndü dolaştı bize kaldı.
“Ayıklayın şu pirincin taşını biz de bir güzellik düşünelim” anlamına gelen bir şeyler söylendi mi, söylenir gibi mi oldu, insanlar o manaya geldi mi dediler, bilen yok.
Bilinen tek şey, pirinç çuvalları taşları ayıklanmak üzere, “ellerinizden öper” babında bizlerin kapısının önünde…
***
Bayram sonrasında mesai var…
Savaş var…
Zam var…
Geçim var…
Bayram öncesi ne derdimiz ne sıkıntımız ne meselemiz varsa hepsi olduğu gibi duruyor…
Enflasyon bel altından vuruyor.
Bize kalan da “karadır şu bahtım kara…” demekten başka bir şey değil…