Bu köşe yazısı, tabiatın canlanışını temsil eden bahar mevsiminin toplumsal ve bireysel kederler gölgesinde nasıl anlamını yitirdiğini dokunaklı bir dille ele almaktadır. Yazar, mevsimsel dönüşü sadece bir takvim olayı olarak değil; ekonomik zorluklar, geçim sıkıntısı ve savaşların yıkıcı etkileriyle birleşen bir hüzün tablosu olarak tasvir eder. Toplumun derinlerinde hissedilen enflasyon ve Orta Doğu’daki insani dramlar, baharın getirmesi beklenen neşeyi engelleyen temel unsurlar olarak sunulur. Metin boyunca eski, huzurlu baharlara duyulan hasret vurgulanırken, mevcut şartlar altında bu güzel mevsimin kapımızı çalamadığı sitemkâr bir üslupla ifade edilir. Sonuç olarak yazar, adaletin ve refahın uzağındaki bir dünyada çiçeklerin açmasının yaralı gönüllere teselli vermeye yetmediğini savunur.
“Bahçelere geldi bahar…” derler ya… Bahar hanelerimize gelmedi. Semtimize, sokağımıza, mahallemize uğramadı. Kenarından dahi geçmedi…
Bahar neşe kaynağı bir mevsimdi.
Güller bile öylesine açtı.
Çayır çimen boy attı.
Gülmedi bahtımız…
Dönmedi talihimiz.
Yine unutulduk bir köşede.
“Bahar gelmiş neyleyim…” diyor o şarkı…
Ya şarkılarda olmasaydı…
Ya mırıldandığımız o türküler efkârımızın tesellisi olarak içimizi ısıtmasaydı…
Teselliyi nerelerde arayacaktık diye az düşünmedi insanlar.
“Karadır bu bahtım kara…” diye içini çeken bizim insanımız.
Orhan Baba, “Nerde boynu bükük bir garip görsem, hor görme garibi bir kalbi vardır…” demiyor muydu?
Öyle bir dönem ki yaşadığımız dönem.
Biliyoruz demek yetmiyor.
Farkındayız demek çare değil…
Laf denilen şey ne derman ne merhem.
Nisan dördüncü ay.
Bugün ayın onu…
Nedir konu?
Lafın gelişinden belli sonu…
Bahar ayındayız amma…
Bu nasıl bahar?
Kendi ortalarda yok…
Neşeden bihaber…
Hava Mart’ın devamı gibi…
Bir bakmışsınız şakır şakır yağmur ardı sel, bir bakmışsınız kar atıyor ardı buz, ardı soğuk, güneş ise bize küs…
Açmam açamam söyleyemem, görünemem der gibi bulutların arasından isteksizce yüzünü gösteriyor.
Bahar gelmiş neyleyim, neyleyim baharı yazı demiş şair.
Ev hazin, sokak perişan, halimiz yok sokağa çıkmaya…
Dertler üst üste bir köşede yığılı.
Bir başka köşeye de biz yığılmış kalmışız, içinden çıkılmayan dertlere kederlere dalmışız…
Yığılıp kalanlar sokağı gibi oldu sokaklarımız.
Enflasyon denen başımızın püsküllüsü, savaş ve etkilerini iliklerimize kadar hissettiğimiz bu dönem, bahara denk geldi.
Gerçi savaş yokken de ortalık güllük gülistanlık değildi amma, bundan sonrası bir bilinmez.
Akaryakıt yükseldikçe yükseldi.
Kafalar karıştı, zamlar karıştı, fiyatlar uçtu.
Bahar geldi böyle mi oldu?
Herhalde…
Yanı başımızda bahar var, bahar demek savaş demekle eş.
Ateşkes dilde, bombalar füzeler bahar diye yağıyor ölüm olarak insanların üzerine.
Orta Doğu’da açan bahar çiçekleri değil ölüm çiçekleri.
Renkleri kan kırmızısı…
İsrail, belli ki Lübnan’dan çıkarıyor bütün öfkesini.
Lübnan savunmasız küçük bir ülke.
Masumların, çocukların, kadınların, günahsız insanların üzerine ölüm yağıyor.
Lübnan harabe…
Lübnan enkaz…
Lübnan’da ölüm kol geziyor.
Lübnan yanıyor.
Lübnan’ın başkenti, bir dönem Orta Doğu’nun Paris’i denen Beyrut.
En ışıltılı, en hoş, en güzel şehirlerden biriydi.
İsrail’in hırsından, hışmından gazabından kurtulamadı.
Orta Doğu’ya, Lübnan’a ve İran’a bahar böyle geldi işte.
O savaşın o baharın yeli de bizi vurdu.
Enflasyon, karıştı bahar yelinin içine, girdaplar oluşturdu.
O girdaplarda dönmeye başladık.
Başımız döndü, ayakta duracak halimiz yok…
Senin de halin ne, durumun ne, derdin ne diyen var mı?

Ne diyordu Müslüm Baba?
“Bu benim meselem derin meselem / Ezelden ebede giden meselem…”
Bizim meselemiz de derin…
Hanelerin hali, sokakların hali…
Daha da ne desin ahali?
Gör diyor gören yok…
Gel diyor gelen yok…
Duy diyor duyan yok…
El sallıyor, bakan yok, karşılık veren yok…
Ne diyorduk bahar gelmiş…
Böyle gelen baharı neyleyeyim…
Üstüne daha ne söyleyelim?
Aşık, “Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle…” demiş…
Kim o katipler?
Vekiller, siyasiler, derdi sıkıntıyı aktaracak olanlar, şahitlik etmesi beklenenler…
Kâtibin kalemi yazmazsa, yazılan varacağı yere varmazsa, şahit olan ben şahidim deyip mevzuyu anlatmazsa, dut yemiş bülbül misali konuşmazsa…
Bahar gelse ne, gelmese ne?
Cümle mevsimler bahar olsa kaç yazar?
Adı üstünde bahar deyip geçilemiyor…
Bahar geldi gül açıldı, etrafa neşe saçıldı benzeri kelamlar edemeyecek miyiz?
Bizim sıkıntımız da tam da burada işte…
Bahar geldiyse hissetmeyelim mi baharı?
Bahar lafla geldi mi, lafta kalıyor.
Artık lafın hükmü de pamuk ipliğine döndü.
Ha koptu ha kopacak…
Bahar mevsimini özledik aslında…
Aşık, baharı görmeden yaz geldi geçti diyor ya…
Şöyle bir hatırlayın, kaç kez yaşadık bu durumu.
Bu bahar da onlardan farksız, hatta daha da ağır…
Bir bakmışsınız bahar geçmiş yaz geçmiş sonbahar gelmiş…
İşimiz kül…
Sustu şakımaz bülbül…
Gül açsa ne?
Sümbül açsa ne?
Leylak açsa ne?
Bu kaçıncı bahar, anlayamadığımız, farkına varamadığımız?
Bu kaçıncı bahar yüzümüzün gülmediği?
Bu kaçıncı bahar, bahar geldi diyemediğimiz?
Bize gelmedi, evimize, sokağımıza uğramadı bahar…
Gören olmadı, duyan olmadı, rüzgâr gibi geçti gitti.
Dediler ki, sizin sokağa daha bahar gelmedi mi?
Gelmiş olabilir gelmesine de…
Lakin, bize gelmedi…
Biz görmedik…
Hiç ama hiç uğramadı, selam bile söylememiş vefasız…
Halimizi hatırımızı sormadı…
Bir kahve içimi deyip kapımızı çalmadı.
Bahar gelmiş neyleyim…
Bize gelmeyen… Bizi bilmeyen… Bizi sevmeyen baharı neden sevelim?
Neden peşine düşelim?
Neden bekledim de gelmedin diyelim?
Madalyonun öbür tarafına bakarsanız en masum bahardan başkası değil.
Her şeye rağmen…
Yine de çok özledik baharı…
Bahar mevsimi olur da özlenmez mi?
Biz o eski baharlarda takıldık kaldık…
O baharlar var ya…
Sokağımıza girdiler mi, her hanenin çalarlardı kapısını.
Pencere önlerindeki, balkonlardaki çiçeklere vururdu ilk olarak baharın yeli; açardı bütün çiçekler, güller, menekşeler…
Kuşların cıvıltısından bilirdiniz baharı, havanın ılıklığından, güneşin yüzünüze gülümsediğinden…
Sokaklar şenlenirdi o gelen baharla…
Hoş geldin bahar derdi insanlar, hoş geldin, sefalar getirdin.
İyi ki geldin, gözümüz yollarda seni bekledik onca gün; sen geldin, bitti cümle gergin bekleyişler.
Nisan bahar ayı, ancak nisan kış…
Fırtına var, sel var, kar var, soğuk var…
Vardık baharın kapısına, kapı duvar…
Nedense mahrum kaldık bahardan, baharlardan?
Bahar gelmiş neyleyim dememiz biraz da ondan…