Erol Sunat’ın bu yazısı, modern dünyada bireylerin ve toplumun içsel bir sükûnete duyduğu derin ihtiyacı, huzur kavramının yitirilişi üzerinden ele almaktadır. Yazar, insanların birbirine olan tahammülsüzlüğünün ve artan şiddet olaylarının gerçek huzuru nasıl uzaklaştırdığını etkileyici bir dille sorgular. Huzurun sadece bir kelimeden ibaret kaldığı günümüzde, sahte davranışlar ve bencil beklentiler nedeniyle bu kıymetli duygunun insanlardan kaçtığı vurgulanmaktadır. Kaynağa göre asıl huzur, dış dünyada değil; ancak kırılan kalplerin onarılması, erdemli davranışlara dönülmesi ve dilin nezaketle harmanlanmasıyla bireyin kendi içinde bulunabilir. Sonuç olarak eser, toplumsal barışın ve kişisel mutluluğun anahtarının, insanın kendi vicdanıyla barışmasında yattığını hatırlatan dokunaklı bir çağrıdır.
Rahmetli Ferdi Tayfur, “Huzurum kalmadı fani dünyada” şarkısını seslendireli uzun yıllar oldu.
Fani dünyada huzur arayan beyhude arar diyen birçok karamsar insan dinlemişlerdenim. Yine de az biraz huzur bizim de hakkımız diyenler daha fazla…
Çok yorulduğumuz, çok yıprandığımız az biraz huzura gerçekten ihtiyacımız olduğu kesin. Lakin huzur görünürlerde yok…
Ararım, ararım, ararım seni her yerde, sorarım, ıssız gecelerde bu huzur nerde diye eski bir şarkıya uyarlamışız huzuru…
Yalnız bırakıp gitme desek de huzurun gözü yolda. Kırmışız huzurun da kalbini… Bizim kalbini kırmadığımız tek bir şey gösterin sorusuna bir Allah’ın kulu cevap veremiyor.
Huzur iki gözü iki çeşme… Kalsa ayrı dert, gitse ayrı dert… İstenmediğim yerde neden durayım dediğinde, kal diyen bin kere söz verse bin kere sözünden cayıyor.
Huzur bulunduğu yerde huzursuzsa, o yere huzur gelebilir mi? Orada huzur olur mu?
Olmuyor…
Huzur hadi bana eyvallah demiş, giderse gitsin diyenler zil takıp oynamışlar üç gün üç gece… Sonra o gitsin diyenler de huzuru aramaya kalkmışlar; keşke gitmeseydi, neden gitti, niçin gitti diyerek…
Benim huzurla işim olmaz, huzur arayan başka kapıya diyen huzursuzlar huzurla davalı olmuşlar bir ömür boyu.
Dünya ne huzuru ne barışı ne hoşgörüyü bulamamış uzunca bir süre.
Huzurun hâkim olduğu dönemler de olmamış, yaşanmamış değilmiş amma, huzursuzlar tahammül edememişler huzura; huzursuzluk çıkarıp, küstürmüşler huzuru…
Huzur almış başını düşmüş yollara. Kendini dağlara taşlara vurmuş, çöllere atmış, ummanlara karışmış. Düşmanlarıyla barışmış da insanoğlu aman demiş bana yaklaşma, insanoğlu terki dünya etmeden kavuşamaz huzura.
***
Huzurumuz kaçmış bir kere…
Evde huzur yok, işte huzur yok, içte huzur yok…
Ne yapsın huzur? Hangi birine yetişsin? Hangi birini teselli edip, kol kanat gersin?
Huzur huzursuz ediyor birçoğumuzu.
Huzur arıyorum. Az biraz huzuru çok görüyorlar bana.
Sokağın adı huzur sokağı olsa ne hatta huzur apartmanında oturuyor olsanız ne?
Huzur vermeyenler, rahat huzur yüzü göstermiyorlar.
Huzur dilimizde. Ancak, aradığımız huzur değil. Daha başka bir şey.
Birilerine çatacağız, sataşacağız… Esip yağıp gürleyeceğiz… Kırıp dökeceğiz…
İçimizin yağları eriyecek, karnımızın şişi inecek, rahatlayacağız.
Huzur mu? Ona da gelecek sıra tabi de… Beklemesi lazım.
Huzura giden yollar üzerine felsefe yapılması, uzun cümleler kurulması, hikâyeler yazılması, hatta romanlara dizilere konu edilmesi olmazsa olmaz diye düşünülmesi de her zaman için mümkün…
Huzura ermek mi? Keşke sanıldığı kadar kolay olsaydı.
Huzur denilen şey nerede? Şuradan bir okka huzur ver diyeceğimiz huzur satan bir yer de yok. Huzuru olan… Huzur arayan… Huzursuzluk çıkaran… Huzurun huzursuz ettikleri… Huzurdan bihaber olanlar gibi bir dünya laf sıralayan bizlerin huzurla ne alıp veremediği varsa onu da ne bilen ne de bir anlatan çıkar karşımıza. Huzura erdi dediklerimiz bu dünya ile ilişkisi kalmayanlar için kullandığımız kelamlardır.
Bir zamanların efsane valileri, efsane emniyet müdürleri anlatılırken, şehri huzur şehri haline getirdiler denirdi. Kim huzuru bozmaya niyetlense, karşılarında onları bulurdu. Şehirde ne kadar huzursuz varsa sindi, ürktü, saklandı bir yere diye anlatılırdı.
***
Kendini beğenmişlerin, gurur ve kibre kapılmışların, kuyu kazanların, laf taşıyanların, on parmağında on yağlı kara olanların, iyiliğin zerresi bulunmayanların, yüzünüze gülüp ardınızdan iş çevirenlerin çetelesinin tutulamadığı, dost sandıklarınızın ayağınızı kaydırmaya çalıştığı, akraba bildiklerinizin sizi bir kaşık suda boğmaya yeltendiği bir dünya.
Herkes bu kadar kötü mü? Değil elbet… Mesele dönüp dolaşıp aynalarda düğümleniyor. Hakikatle yine de yıldızımız pek barışık değil…
Ayna bizden uzak olsun, varsın istediği yerde dursun… Yalan; her defasında yalandan kim ölmüş, küçük masum bir yalan söyleyiver, sen de rahatla, muhatabın da demiyor mu? Yalan ve masumiyet… Yan yana gelmeleri mümkün değil dense de bir de bakıyorsunuz ki, can ciğer olmuşlar.
Aynanın üzerine de kalın bir örtü örtmüşler. Ardından atmışlar karanlık bir izbeye, üstüne de kırk kilit vurmuşlar. Ardından da huzur aramaya diye sokaklara çıkmışlar. Bulabilene aşk olsun…
***

Huzuru olmayan, huzuru arasa ne aramasa ne? Bana karışan olmasın, şu yasak bu yasak demesin, benim anladığım manada tesis ettiğim huzuruma kimse dokunmasın diyenin sahip olduğu huzur sizce nasıl bir huzur?
Gerçek huzur bu değil.
En başta ailenizi, akrabanızı, komşunuzu, dostunuzu, arkadaşınızı, sokağınızı, mahallenizi, iş yerinizi huzursuz ediyor; huzurum kalmadı, huzurum yok, huzur arıyorum bulamıyorum diyorsanız, siz huzur falan aramıyorsunuz.
Kafanızda, hayalinizde yarattığınız ve yaşattığınız huzur, insanlara tahakküm etmek olmamalı. İnsan hayatını tehdit etmemeli, huzursuzluk çıkarmaya meyleden cümle yolları terk etmek olmalı. Bugün ne yazık ki böyle bir bakış açısına sahip değiliz.
Sokaklarımızda huzursuzluk kol geziyor. Kadınlar ayrıldıkları ya da ayrılmak üzere oldukları kocaları tarafından, uzaklaştırma kararlarına rağmen öldürülüyor…
Çocuklar kendi yaşıtları tarafından tehdit ediliyor, okullarda kızlar kızları, erkekler erkekleri dövüyor, tehdit ediyor, öğretmenler tehdit altında, can güvenlikleri tartışmalı. Huzur köşe bucak kendini aratıyor. Aile kavgaları haddini hududunu aşmış, sokağa taşmış durumda. Feryatlar, silah sesleri.
Ev basmalar, kapılara dayanmalar, tehditler, küfürler, olaylar… olaylar… Huzurun olmadığı yerde tehdit, yaralama ve ölüm cirit atıyor. Hani huzur, nerde huzur, neden huzur sağlanamıyor sorularına verilen cevaplar ise oldukça dramatik… Sonunda insanlar diyorlar ki; anlaşılan kimsenin huzur aradığı yok, vah bize, yazık bize, yazıklar olsun hepimize…
***
Nerde bu huzur?
Belli ki, sizlere ömür… Galiba az biraz öyle…
Ortada huzur benim, benden âlâ huzur mu var diyen, ben huzurum diye gezip yürüyenler olsa da huzuru gören yok.
Efendim gerçek huzur; ben huzurum, en iyi huzur benim diye ne kendini ortalara atar ne caka satar… Huzur gelse ben geldim demez zaten…
Huzur geldiğinde, fırtınalar diner, meltem rüzgârları eser. Huzur geldiğinde; yağan yağmur sel olmaz, dolu vurmaz kafa göz yarmaz, kar tipi yolları kapamaz; ılır sular, ısınır toprak, ısınır hava… Huzur geldiğinde; cemre düşmüş gibi olur her taraf, çayır çimen boy atar, açmayan çiçek kalmaz, hanelerden mutluluk taşar sokaklara, sokaklar mutluluk kesilir bir uçtan bir uca… Huzur lafla gelmez… Hissedilir…
Aslında huzur, bakmak ve görmek arasındaki o ince çizginin ta kendisidir. Atalar, işte onun içindir ki, “görene, köre ne?” demişler. Huzur diye anlatılan kavramla aramız yok… Huzur, anlaşılmak demek… Huzursuzluk yaratan, huzursuzluğu körükleyen her ne varsa ortadan kaldırmak demek. Huzur; gülümsemek demek, gülümsetmek demek… Rahatlamak demek. Derin bir oh… çekmek demek… Derdi, tasayı, kederi bir kenara bırakmak demek… Mutlu olmak demek…
Kaybettiğimiz ne kadar erdem ne kadar haslet varsa hepsinin geri dönmesi, geri gelmesi, yanı başımızda durması demek.
***
Huzur ne Kaf Dağı’nın ardında ne Fizan’da ne okyanusların derinliklerinde ne Jüpiter’de ne de Merkür’de… Huzur; yanı başımızda, elimizde, dilimizde, kendimizde…
Dilimiz öfkeyle ıslık çalan sataşmalarından, küfürlerinden vazgeçip, güzel Türkçemizin o güzel ve hoş kelimelerine dönüverdiği an… Başta ailemiz olmak üzere kalplerin kırılmadığı, gönül köprülerinin yeniden inşa edildiği an…
Huzur; elimizden tutulduğu, halimizin sorulduğu, kendimizi yalnız hissetmediğimiz an…
Huzur; içimizi derin bir rahatlama hissinin kapladığı, tarif edemediğimiz, anlatamadığımız, yazıya dökemediğimiz bir his…
Az biraz huzur, tek istediğimiz…