DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 467149-3,53%
Ankara
24°

AÇIK

Prof. Dr. Ata Atun

Prof. Dr. Ata Atun

17 Nisan 2022 Pazar

DİĞER YAZARLARIMIZ

İSRAİL DOĞALGAZI KKTC’DEN Mİ GEÇECEK?

İSRAİL DOĞALGAZI KKTC’DEN Mİ GEÇECEK?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Anastasiadis seçildiği 2013 yılından beridir Afrodit ve Glafkos bölgelerinden çıkacak doğalgazın, İsrail’inki ile birleşerek Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gideceği hayalini kurdu ve bu uğurda çalışmalar yaptı.

İsrail, Ürdün ve Mısır ile Türkiye karşıtı ittifaklar kurup, Türkiye’ye ve Kıbrıslı Türklere gözdağı vermeye çalıştı, milyonlar harcayıp “EastMed Doğalgaz Boru Hattı” çalışmasını yaptırdı. “Ben tanınan devletim, siz değilsiniz, bana mahkumsunuz” kafasıyla Kıbrıs Türklerini yok sayarken, hayallerinin gerçekleşeceğinden ziyadesiyle emindi.

Lakin işler istediği gibi gitmeyecekti. İlk darbeyi, ABD Teksas merkezli Nobel grubundan, ikinciyi de İsrailli Delek şirketinden aldı. Bu şirketler bu bölgedeki gaz hacim olarak küçük, kalite olarak düşük diyerek arama ve sondaj faaliyetlerini durdurdular. Arkasından İtalya merkezli Eni şirketi, çalışmalarını kontratı icabı kerhen devam ettirmeye başladı. Kasten girdiği Türkiye’nin Mavi Vatan sularından kovulunca, bölgeden ayrıldı.

En büyük darbe ABD’den geldi. “ABD’li şirketler hayal ürünü projelere yatırım yapmaz” diyerek, “EastMed Doğalgaz Boru Hattı”nın hayata geçirilemeyecek kadar uçuk olduğunu açıkladı ve projenin üzerine bir çizgi çekildi.

Bölgedeki gelişmeler Anastasiadis’in içine bir umut daha düşürdü. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrasında Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının daha büyük bir öneme sahip hale geldiğini ifade etmesi Rumları pek heyecanlandırdı ve sevindirdi. Ancak sözcü, ABD’nin sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) taşınması ve elektrik kabloları döşenmesi projelerini desteklemeyi sürdürdüğünü açıklayınca büyük bir düş kırıklığı yaşadılar.

Hayal kırıklıkları onunla da sınırlı kalmadı. İşler, Rumların siyasi ve ekonomik olarak hiçte hoşlarına gitmeyecek bir düzlemde ilerledi ve İsrail’in Leviathan bölgesinden çıkardığı doğalgazın Avrupa’ya taşınması için iki farklı güzergah belirlendi. İsrail Cumhurbaşkanı Yitzak Herzog’un Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaret etmesi ile başlayan üst düzey görüşmeler teknik seviyeye kadar inince ortaya çıkan iki güzergahın birincisi; Önce Leviathan bölgesinden deniz altından direkt olarak Mağusa limanına veya boğaza, oradan da karadan Geçitköy’e, ardından da mevcut su hattının altyapısını kullanarak Taşucu’na deniz altından boru hattı döşenmesi. Bu güzergahın toplam uzunluğu 430 km. (Google haritadan alınmıştır)

İkinci güzergah ise Leviathan bölgesinden 430 km uzakta yer alan Yumurtalık limanına direkt olarak deniz altından boru hattı döşenmesi.
Leviathan – Türkiye hattı
Rumlar çığırtkanlıklarıyla istedikleri kadar ABD’yi, AB’yi yanlarına çekip, rantabl olmayan, Türkiye’yi by-pass eden projeleri dayatmaya kalksalar da dünyanın değişen konjonktürü, bu şımarıklıkları kaldıracak görünmüyor ki, Türk ve İsrailli teknisyenler birinci projenin daha ucuz ve garantili olduğu görüşünde. Bana göre ekonomik akıl siyasetin de belirleyicisi olacak ve bu proje hayata geçirilirse, TC – İsrail ilişkilerinin üst düzeye çıkmasına ilaveten KKTC-İsrail ilişkileri de çok üst düzeye çıkacak, ABD’nin ve AB’nin KKTC’ye bakışı ve yaklaşımı ister istemez değişecek.

 

Devamını Oku

Türkiye’nin Yükselişi

Türkiye’nin Yükselişi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Avrupa’nın yakın doğusunda yaşanan Rusya-Ukrayna savaşı, bölgemizde 20. yüzyılın
ikinci yarısında dayatılmış politik ve ekonomik dengeleri değiştirmeye başladı.
Rusya-Ukrayna savaşı sürecinde izlediği dengeli politika ve üstlendiği arabuluculuk rolü
ile Türkiye’nin stratejik önemi bir kez daha ortaya çıktı.
Türkiye artık bölgede söz sahibi bir ülke.
Kırkpınar pehlivan güreşlerinde, rakibinin gücünü yoklamak için ilk başta birbirlerine el-
ense çeken pehlivanlar gibi, taraflar arasında yavaş ve derinden başlayan müzakerelerde
Türkiye, akılcı politikaları ile ön plana çıkınca Rusya-Ukrayna anlaşmazlığının çözüme
yönelik kalbi Türkiye’de atmağa başladı.
Önceki gün Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleştirilen NATO liderler zirvesinde,
Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi ve taraflar arasında sağladığı dengeden övgüyle söz
edilmesi, Türkiye’nin bu savaştaki arabuluculuk görevini başarıyla yürüttüğünün kanıtı.
Bölgenin lider ülkesi Türkiye’nin, Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanının ayrı ayrı ve
zaman zaman da müştereken attıkları adımlar, yaptıkları girişimler, yıpranma sürecine
girmiş olan Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkilerinin yönünü değiştirmeye başladı,
tekrardan olumlu bir sürece soktu.
AB üyesi ülkelerin bazı liderlerinin ve AB yönetici takımının, Türkiye ile ilişkilerin
iyileştirilmesinden ve katılım müzakerelerinin başlatılmasından bahsetmeye başlamaları
tesadüf değil. Nasıl olduysa bu krizde Avrupa Birliği, Türkiyesiz çok daha zor günler
yaşayacağının aniden farkına vardı.
Ki, NATO zirvesi sürerken İtalyan Başbakanı Draghi’nin yıllar önce oluşturulan ama
sonradan buzdolabına konan “Türkiye, Fransa ve İtalya arasındaki İşbirliği Forumu”nun
yeniden işler hale getirileceğine karar verildiğini açıklaması, AB’nin üst aklındaki değişimi
gözler önüne sermekte.
İtalyan ve Fransız ortaklığında kurulan Eurosam konsorsiyumu tarafından geliştirilen ve
2017 yılında Türkiye’nin de katılımı ile birlikte üretilmesini içeren -ve sonradan
dondurulan- “SAMP-T hava savunma sistemi işbirliğinin yeniden gündeme getirilebileceği”
düşüncesinin ortaya atılmış ve kabul görmüş olması bana göre NATO Zirvesinin Türkiye
lehine attığı adımların en somut örneğidir.
Sonuç olarak; Türkiye, bölgesel, politik, ekonomik ve askeri güç itibarıyla yükseliş
trendine girerken, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi gibi asalak üye devletlerin
güvenilirlikleri ve saygınlıkları tam ters yönde inişe geçmiş durumda.
Her ne kadar sosyal medyada bunun tersini savunsalar da gerçek bu…

Devamını Oku

Rumlar Hadlerini Bilecek

Rumlar Hadlerini Bilecek
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Rumların BM’nin kontrolündeki ara bölgeyi istedikleri gibi kullanmak istemelerine KKTC yönetimi ve Güvenlik Kuvvetlerimiz müdahale edince Güney Lefkoşa’da yer alan Denya köyünün “sözde” Belediye Başkanı Hristakis Panayotu “Mesele, diğer tarafın, Kıbrıs’ın, Türklerin silahla karar vereceği sahipsiz bir bağ olmadığını anlamasıdır” buyurmuş.

Anlaşılan sözde Denya Belediye Başkanı Hristakis Panayotu geçmişi unutmuş. Kendilerinin, Kıbrıs adasının tümünün sahibi olduklarını zannettikleri günleri, yaptıkları soykırımı, yerle bir ettikleri Türk evlerini, şehit ettikleri masum Türkleri, savunmasız Türk köylerine saldırdıktan sonra soyup soğana çevirip, yağmaladıkları köylerimizi unutmuşa benziyor.

Kıbrıs'ta BM destekli katliam

Kıbrıs’ta BM destekli katliam

Zannediyor ki, hiçbir saygınlığı ve güvenilirliği olmayan Kıbrıs Yönetiminin AB üyesi olmakla adanın tümünün, kendi deyimi ile bağın sahibi!

 

Bu hayalini kurduğu, “adanın tümüne sahip olma” rüyasının çoktan bittiğinin farkında bile değil söze Belediye Başkanı.

Adanın tümünü Yunanistan’a bağlamak ve yüzlerce yıllık hayallerini gerçekleştirmek için 15 Temmuz 1974 günü darbe yaptıklarını, Kıbrıslı Türklerin de kurucu ortağı oldukları Kıbrıs Cumhuriyetini yıktıklarını, 16 Temmuz günü yıktıkları ve yok ettikleri Kıbrıs Cumhuriyeti yerine “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”ni ilan ettiklerini, 17 Temmuz 1974 günü EOKA’nın tetikçisi Nikos Sampson’u sözde Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nin Cumhurbaşkanı ilan ettiklerini ve 18 Temmuz 1974 günü de sözde Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”nin Bakanlar Kurulunun alığı kararla Kıbrıs adasını Yunanistan’a ilhak ettikleri açıklamasını yaptıklarını unutmuşa ve kendini de halen daha “bağın sahibi” görmüşe benziyor.

Ben kendisine, o çok güvendiği ve masum, korumasız Kıbrıslı Türklere ellerindeki son model silahlarla saldırırken kendilerini aslanlar zanneden “Rum Milli Muhafız ordusu” (Ethniki Fruro) mensuplarının, Türk askerinin karşısında sıçanlar gibi kaçacak delik aradıklarını hatırlatmak isterim. Bu gözler, o sıçanların can havli ile kaçacak delik aradıklarını gördü 1974 Barış Harekatının ikinci bölümünde.

Sözde Belediye Başkanı Hristakis Panayotu’a tavsiyemdir; Yalanla dezenformasyonla Kıbrıs sorununun başlangıç tarihi olarak 1974’ü gösterdiniz. Türkiye’yi adayı bölmekle suçladınız, 1974’ün biz Kıbrıs Türkleri için huzurla uyumaya başladığı tarih olduğunu anlamamazlıktan geldiniz. Siz kendi söylediğiniz yalana inanın, bizim için önemi yok. Lakin Masum Türkleri, sırf Türk oldukları için katlettiğiniz ve mahkemelerde hesap vermediğiniz günlerin çok geride kaldığını bilin. Elinizden geliyorsa, gücünüz yetiyorsa, “sahipsiz bağ” olmadığını iddia ettiğiniz topraklarda haklarımızı savunan Güvenlik Kuvvetlerimize, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarına gelin de müdahale edin.

Devamını Oku

Kıbrıs’ta GYÖ Aldatmacası

Kıbrıs’ta GYÖ Aldatmacası
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Kıbrıs sorununa aşina olanların sıkça duyduğu GYÖ’nun açılımı “Güven Yaratıcı
Önlemler”dir. Yani iki toplumun birbirine olan güvenini artıracak önlemler. Yarım asrı
aşan görüşmelerde sıkça gündeme gelen bu tanım, maalesef sadece Kıbrıs Türklerinin
atması gereken adımlar olarak ortaya konmuş, Rumlar GYÖ’leri kendi çıkarlarına uygun
şekilde ele almışlardır.
Bilindiği üzere 21 Aralık 1963 günü Rumların, -aynen Girit’te yaptıkları gibi- adada
yaşayan Kıbrıslı Türkleri silahlı saldırılarla yok edip adayı Yunanistan’a bağlamak amaçlı
başlattıkları saldırılar, 1974 yılında adanın bölünmesi ile sonuçlanmış ve ada ikiye
bölünmüştü. Bugün ABD ve AB, Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu üzerindeki
kontrollerini kaybetmemek için çözümü adanın tümünün AB’nin kontrolü/yönetimi altına
girmesinde görmüş ve stratejilerini de ona göre belirlemiş durumda.
Bu stratejinin nihayetinde ada tümüyle Rum hakimiyeti altına girecek, adanın içinde yer
aldığı Doğu Akdeniz bölgesindeki Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve üstündeki hava
sahası tamamen AB’nin kontrolü altına girmiş olacak. Belirlenen hedef aynen bu şekilde.
Çözüm yolunun, Kıbrıs’ta asırlardır varlıklarını sürdürmekte olan Kıbrıs Türk halkı ve
Kıbrıs Rum halkını birbirlerine yakınlaştırmak ve sonrasında birleştirmek olması nedeni ile
bu görevi de BM’ye yüklemiş AB ve ABD, yani Batı dünyası. Onlar için adada asırlardır
yaşayan Kıbrıslı Türklerin soykırıma uğraması, adadan atılması, yerlerinden yurtlarından
olması ve adada azınlık durumuna düşmelerinin hiçbir önemi ve kıymeti yok.
Bu, Kıbrıs Türklerinin haklarını gasp eden işbölümü içinde iki halkı birbirine yakınlaştırma
görevi BM’nin. Bu amaç doğrultusunda GYÖ, BM tarafından ortaya atılmış ve iki halk
arasında “Güven Yaratıcı” işbirliklerinin yapılmasına yönelik çalışmaların adı olmuş. Ancak
Rumlar yıllardır, adanın tek tanınan devleti olmak avantajını elde tutmak için Federasyon
safsatasının arkasına saklanıp barış görüşmelerini sudan bahanelerle sonuçlandırmadığı
gibi kendilerini bağlayan hiçbir GYÖ’ye sıcak bakmadı. Ta ki Cumhurbaşkanı Ersin Tatar,
seçim propagandası döneminde açıkladığı ve 18 Ekim 2020 tarihinde seçildikten sonra
devam ettirdiği “Eşit, Egemen iki devletli çözüm” modeli ciddiyet ve taraftar kazanıncaya
kadar. Şu günlerde, iki eşit egemen devlet tezindeki ısrarımızı gören Rumlar paniklemeye
ve geçmişte ciddiye almadıkları GYÖ’leri ısıtıp ısıtıp masaya koymaya başladılar.
Anastasiadis, 4 yıldır Yunanistan’la birlikte Türkiye’ye yaptırımlar uygulaması
girişimlerinin özellikle çok güvendiği AB tarafından dikkate alınmamasından sonra ister
istemez “Türkiye aleyhinde yaptırımlar yapılması girişimlerini” dondurduklarını ve
GYÖ’lere önem verdiklerini açıklamak zorunda kaldı. Sanki AB’de birileri çıkmış da,
Yunanistan ile birlikte yıllardır canlarını dişlerine takarak Türkiye’ye yaptırımlar yapılması
isteklerini ciddiye almış, kendilerini muteber devletler olarak kabul etmişler gibi.
Bunun böyle olması bizim için sürpriz değil zira Yunanistan ile Kıbrıs Rum Yönetimi’nin,
Türkiye’ye yaptırımlar uygulatmasına ne boyları yeter, ne de saygınlıkları. Her ikisi de
AB’de sözlerine güvenilmeyen ülkeler konumunda. Artık kendilerini dikkate ve ciddiyete
alan da yok, güvenen de.
Son olarak şunu ekleyelim; Kıbrıs sorunu, bugüne değin çözümsüz kaldıysa bunun
sorumlusu Batı dünyasının ve BM Güvenlik Konseyinin Kıbrıs Rum Yönetimini adanın tek
yasal temsilcisi olarak kabul etmesi, şımarıklıklarına göz yummasıdır. Rumların masaya
koymak istedikleri GYÖ’lerin de, Kıbrıs sorununu çözümden uzaklaştırmak ve mevcut
statükolarını devam ettirmekten öteye hiçbir amacı yoktur, bugüne değin olmamıştır da.

Devamını Oku

TMT, varlık sebebimizdir

TMT, varlık sebebimizdir
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Canımız, namusumuz, koruyucumuz Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) ile ben daha
çocukken tanıştım.
Kıbrıs’ta Rumların, Kıbrıs Türklerini yok etme, adadaki İngilizleri çıkarma amacıyla
kurdukları EOKA adlı -günümüzdeki PPK, ASALA benzeri- terör örgütü, yolda, belde,
tarlada ele geçirdiği masum Türkleri gaddarca infaz ediyordu. İşte savunmasız
köylerimize ağır silahlarla saldırırken bizleri koruyan TMT’ci abilerimiz olmuştu.
TMT’miz, Rumların Kıbrıs adasını ele geçirmek için kurduğu terör örgütü EOKA’ya karşı,
bir direniş örgütü olarak anavatanımızın desteği ile 1958 yılında kurulmuştu. Bu nedenle
de adı TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI olmuştu.
TMT şu günlerde bazı kendini bilmezlerin iddia ettiği gibi, hiçbir zaman ve koşulda bir
terör örgütü olmadı, terör örgütü gibi de çalışmadı. Millî mücadelemiz sırasında hiçbir sivil
şahsa, malına mülküne veya yerleşim yerine herhangi bir saldırıda bulunmadı, sadece
adada Kıbrıslı Türkleri yok etmeye yönelik saldırı ve katliamlara karşı koydu, mukavemet
etti. Terör örgütü EOKA’ya karşı dünyanın en namuslu ve meşru mücadelesini veren TMT,
Kıbrıs Türkü’nün Kuvayi Milliye’siydi.
Hepimiz, yaşımız gelince özgürlüğümüz, kendi topraklarımızda egemenliğimiz için gönüllü
katıldık TMT’ye. Katılırken okuduğumuz bir Andımız vardı. Masanın üstüne serili Ay Yıldızlı
bayrağımızın üstüne konmuş olan Kuran-ı Kerime ve tabancaya elimizi basarak yemin
etmiştik. Beni, 4550 künye numarası ile TMT’ye kaydettiklerinde dünyalar benim olmuştu.
Mücahitliğimi de TMT mensubu olarak yapmıştım, 1970 yılında…
TMT gönüllülük esasına dayalı bir örgüttü. Hepimiz vatanımızı korumak için TMT’ye
katılmaya can atıyorduk. Aynı evde yaşadığımız rahmetlik ağabeyimin TMT’ci olduğunu
yıllar sonra, birlikte katıldığımız 1974 Barış Harekâtında öğrenmiştim. Ne o benim TMT’ci
olduğumu biliyordu, ne de ben onun. TMT böyle faaliyet göstermişti yıllarca…
Anavatanımızın en saygın subayları bizim TMT’nin mücahit komutanlarına destek vermiş,
bizleri eğitmiş, hayatta kalmayı ve direnmeyi öğretmişti. Rum terör örgütü EOKA
halkımıza saldırırken TMT bizleri kanatları altına aldı ve korudu. Mücahit teşkilatımız
halkımıza moral verdi, kendine güveni aşıladı ve onurlu direnişimizin temelini oluşturdu.
Özetle TMT’mizin gönlümüzdeki ve milli mücadelemizdeki yeri çok büyüktür.
Türk Mukavemet Teşkilatı, Türk Milleti’nin, Kıbrıs Türklüğünün ve TSK’nın şanlı tarihinin
onurlu bir parçasıdır. Bu şanlı teşkilata hakaret, ancak Türk düşmanı bir zihniyet
tarafından yapılabilir.
Şimdi, tarihi okumaktan yoksun, hadsiz birileri çıkmış, televizyon ekranlarında TMT ile
ilgili ahkam kesmiş. Varlığımızı borçlu olduğumuz TMT’mize, Rum tezleriyle ithamlarda
bulunmuş. Kıbrıs konusunu birkaç kanıbozuktan öğrenen ve birilerinin provokesine alet
olan bu kişinin söyledikleri münferit şahsi fikirler olarak algılanamaz. Yazık ki Kıbrıs Türk
halkı arasında maalesef adı-soyadı Türkçe olan ama Rumca düşünen kişiler bulunmakta.
Rumlar ve Yunanlılar, sıkıştıklarında bu kişileri provokatör olarak kullanmaktalar.
Muhalifliğiyle meşhur bu televizyoncu da bu provokasyonun bir parçası olmuş.
Peki, durup dururken nereden çıktı şimdi TMT? Anlatalım; Türkiye’nin bölgesel güç
olması, ABD ve AB’nin Rumlardan ve Yunanlılardan desteğini çekmesi, Mısır ve İsrail’in
Türkiye ile diplomatik ve ekonomik işbirliği başlatması, Kıbrıs müzakereleri konusunda
Batı dünyası Rum ve Yunanlıları çözüme engel olmakla suçlarken, KKTC Cumhurbaşkanı
Ersin Tatar’ın “Eşit, Egemen İki devletli Çözüm” istediğinin kabul görmeye başlaması,
Maraş konusunda Osmanlı Tapularını yöneten Kıbrıs Türk Vakıflar İdaresinin taraf olarak
kabul edilmesi, Rumları ve Yunanlıları fena halde bozguna ve düş kırıklığına uğratmış
durumda.

Köşeye sıkışan ve isteklerini kabul ettiremeyeceklerini anlayan Yunan-Rum ikilisi harekete
geçerek, birileri aracılığıyla hem Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki bakış açısına, hem de
KKTC yönetiminin iki devletli çözüm iradesine zarar vermek adına tahrikkar gündemler
oluşturmaya çalışıyor. Bunun için de en iyi kullanacakları kişiler, Türk olan her şeye
muhalif olan Türkçe konuşup Rumca düşünen zatlar.
Görünen o ki bundan sonra bu tür saldırıları ve benzerlerini sıklıkla, sosyal, siyasi ve
uluslararası ilişkilerimizde yaşayacağız ancak TMT başta olmak üzere değerlerimize dil
uzatanlara Kıbrıs Türk halkının gereken cevabı vereceğine kimsenin kuşkusu olmasın…

Devamını Oku