DOLAR 12,59311.44%
EURO 14,22161.09%
STERLIN 16,81121.29%
ALTIN 720,271,03
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7181796,48%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Günümüzde Din Problemi ve Yüksek Din Kurumu Üzerine

Günümüzde Din Problemi ve Yüksek Din Kurumu Üzerine
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Sayın Ali Rıza Özdemir’in  “Alevîlerin Ateşle İmtihanı” başlıklı yazısını okudum.  
 
Tarihi ve kültürel miraslarımızı kaybedişimizin veya muhtelif stratejilerle kirletilerek piyasaya sürülmesi hesaba katılmadan sadece kişisel görüşlere göre değerlendirme yapılması, beklenen ve doğru şekilde yeniden var edilmesi gereken kültürel bir mirası ihya edecek görüş anlamı taşımayan bu tür eleştiriler bize ne kazandıracaktır?
 
Sayın A. Rıza Özdemir’in yazdıkları yirminci yüzyılda, yeni haritaların yapıldığı, yeni ideolojilerin dünyayı kasıp kavurduğu bir insan veya millet sevgisi yerine düşmanlıkların ve cepheleşmelerin çağı diyebileceğimiz karanlık sayılabilecek dönem uygulamalarından bahsedilirken, Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Marksist – Leninist bir Dünya’nın etkisi…  
 
Diğer tarafta da, kendileriyle savaşıp, İmparatorluğumuz yıkılmak üzere iken, yeniden kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu sıkıntılarımızı elbette hatırlamalıyız.
 
Osmanlı düzeni sona ermiş ve yüzlerce yılın eskimiş düzeni yanında, çağın demokrasi, aydınlanma ve ekonomik gelişmelere açık yeni bir dünyada Milli Devletimizi kurarken, eskimiş, pörsümüş düzenler yerine daha modern ve çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bir devlet kuruldu.
 
Osmanlı Devletinin uyguladığı hukuk sistemi dâhil, yönetici kurumlar da eskimişti. O kurallarla yeni devleti yönetme imkânı kalmamıştı.
 
Yeni düzen, yeni yüzyılın gereklerine göre kurulan ve geliştirilen devlet yapısı içinde din kurumu olarak (Diyanet) kurulmuştur.
 
Bu yapının kurulması ile Osmanlı mevzuatı’nın önemli kısmı kaldırılmış oldu. Bu kaldırılan mevzuat içinde Osmanlıya uzun yılar hizmet etmiş olan “MECLİS-İ MEŞAYİH” de kaldırılmıştır.
 
Bu kurum ülke çapında faaliyet gösteren bütün tarikatların bağlı olduğu kurumdu. Bu kurum sadece tarikatların kendi gelenek ve kültürel birikimlerine göre faaliyette bulunması yanında, “Yaygın Halk Eğitimi Kurumu” hizmeti de verirdi.
 
Cumhuriyet’i kuranların dikkatli değerlendirmeleri sonunda, tarikatlardaki bozulma, başıboşluk gibi faaliyetler sebebiyle kaldırılması uygun bulunmuştu.
 
1925 yılında 677 sayılı kanunla bu kurum da tarihteki yerini almıştır. Bu kanun ve benzeri “inkılap kanunları” hem Anayasa’mızın, hem de siyasi partiler kanununun koruması altındadır. Buna rağmen değiştirilebilecek kanundur.
 
Bütün tarikatların ebedi olarak kapatılmadıkları ve şartlar uygun hale geldiğinde yeniden açılacakları Cumhuriyeti kuranlarca, “zamanı geldiğinde” açılacağı beyanları ile teyit edilmişti. Cumhurbaşkanı G. Mustafa Kemal ATATÜRK ve İsmet Paşa’nın beyanları biliniyor.
 
Bu zamanın gelip gelmediği konusunun tartışması bile hala yapılamamaktadır. Asıl sorunlardan birisi de bu olmalıdır.
 

 
TARİKATLAR NİÇİN KAPATILMIŞTI?
 
Yaklaşık 20 milyon km2 olan vatan toprağından elimizde kalan vatan parçası bir milyon kilometrenin altındadır. Osmanlıya yüzlerce yıl şan ve şeref kazandıran ordumuz/ askerimiz yok olmuştu. Tarikatlar iflas noktasındaydı.
 
Askerlerimiz içinde ne Sipahiler, ne Yeniçeri’ler kalmamıştı.
 
İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan, … Her tarafımızı sarmıştı. Bunlar unutulmamalıdır.
 
Osmanlı Hanedanı da ülke dışına çıkmak zorunda kalmıştı.
 
Yeni ve genç Cumhuriyet her şeye rağmen dünya ile birlikte kalkınma ve gelişme için çalışıyordu.
 
Bu şartlar içinde tarikatçılarla yeni bir düzen kurmak ve yozlaşmış tarikatlerle yapılabilecek iş, eylem veya kalkınma imkânı kalmamıştı.
 
 
TARİKATLARIN DURUMU
 
Tarikatlar faaliyette iken meşhur Nakşi Şeyhlerinden olan Abdülhakim ARVASİ, şeyhlik yapıyor; “Tarikatçılıkla meşgul” iddiasıyla yargılandığı dava da, Mahkeme’de verdiği ifadede:
 
  • Tarikatlar zaten kendilerini kapatmışlardı, devlet boş mekânları kapattı””, demişti.
 
O dönemde tarikatları kullanarak, Cumhuriyet’i zora sokmak isteyen yabancıların bir takım faalyetleri olmuştu. Bu fesat guruplarının çabaları kırılmış ve eğitim, öğretim dâhil, devletin gelişmesi ve güçlenmesi için gayretler sarfedilmiştir.
 
Günümüze kadar illegal faaliyetlerle gelen ve kendi kendilerini şeyh, halife, derviş gibi sıfatlarla niteleyen guruplar oluşmuştur.
 
Bu tarikatlıkların varlıklarını sürdürmelerinin en önemli dayanağı küresel emperyalizmin maşaları olan ülkelerle işbirliği yapılarak, devam etmiştir.
 
Her ne kadar Mevlana, Hacıbektaş Veli başta olmak üzere, devlet erkânının da katılımı ile tarikatların Şeyhlerinin vefat veya doğum günlerinde anma toplantıları yapılsa da ülkemizde tarikat ve tarikatçılık halen yasak olduğunu bilmeyen mi var?
 
 
“ALEVİ” VE “ALEVLİK” DEYİMİ NE ZAMANDAN BERİ KULLANILMAKTADIR?
 
Günümüzde kullanılan “Alevi” kelimesi, İslam Dünyası’nın ortak kültürel kelimelerinden biridir. Tam anlamı ile de “Alevi”, Hz. Ali soyuna mensup olan kimse demektir.
 
Her hangi bir İslam ülkesine gittiğinizde, “ben Aleviyim” derseniz, size hemen şu soruyu sorarlar:
 
– Hz. Ali’nin oğullarından Hasan soyundan mı, Hüseyin soyundan mısınız? Yani Alevi, deyimi sadece bu anlamı ifade ederdi.
 
Ülkemizde ise, batılı emperyalist ülkelerdeki çalışmalarla, çok yakın zamana kadar Ahmet Yesevi ve Hacıbektaş Veli’ yoluna bağlı köylüye “KIZILBAŞ” denirken, şehirliye “BEKTAŞİ” denilirdi.
 
Tarikatlarda köylü ve şehirli kalıpları kullanılırdı.
 
Batılı emperyalist ülkelerin çalışmaları ile 650-700 yıllık kültürümüz yozlaştııldı. Kızılbaş, ya da Alevi adı kullanılarak, tarikat bağlılığı yozlaştırılmak istenmiş ve bu açıkça başarılı da olmuştur.
 
Almanya’da yaşamış olan ve Ermeni asıllı olduğu bilinen İrene Melikof’un başını çektiği faaliyetler başarılı oldu. AB ülkelerinin önemli kısmında Alevilik adı ile “yeni bir din” kurulmuş oldu.
 
Kızılbaş adı yerine ALEVİ kelimesinin konulması, köylerde yaşayan KIzılbaş‘ların şehirlere göçü ile başladı.
 
Köylerde, ilkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde tarım ve hayvancılık bütün zamanı doldururdu. Cumhuriyet öncesinde Alevîliğin kurumları; Bektaşîler için tekkeler ve dergâhlar; Kızılbaşlar içinse ocaklar vardı.
 
Ocak deyince, ateş yanan ocak olmadığı gibi, bu ocak denilen şeyin binası da yoktu. Ocak deyimi,  “Hacıbektaş Dergâhı’nda kendilerine “Dedelik” görevi verilmiş ailelerin erkek olan mensuplarını ifade ederdi.
 
Kış mevsiminde Dede, kendisine tahsis edilmiş köyleri belli sıralarla gezer ve tarikatın yıllık merasimlerini idare ederdi.
 
Köylerin şehirlere taşınması, sadece köylerdeki tarım ve hayvancılığa zarar vermedi. Almanya öncülüğündeki yozlaşma, hem yurtdışında, hem de Türkiye içinde sıkıntıları artırdı.  Her hangi bir yerde bulunmayan Cemevi’nin şehirlerde kurulması ile yeni problemlere sebep oldu.
 
Ocak”lar, yüzlerce yıl önce belirlenmiş ailelerin yönettiği tarikat faaliyetleri iken, şehirlere Cemevi binalarının yapılması, Ocak mensuplarının verdiği hizmetin büyük ölçüde ortadan kalkmasına sebep oldu.
 
Kendilerini vakıf veya dernek başkanı sıfatı olanlar, din ve tasavvuf bilgileri olmaksızın, kendilerini Hacıbektaş Veli veya Ahmet Yesevi yerinde saymaları ile yozlaşmanın artmasına sebep oldular.
 
1980 ihtilali sonrasında başlayan bu faaliyetleri hep birlikte izliyoruz. Eski dönemde Marksist – Leninist meyilliler şimdi neler yapıyor; nasıl yapıyor, açık seçik belli olmasa da, KIZILBAŞ TÜRKLER/ ve TÜRKMEN Ocak Dedelerini aramaya başladılar, ama devlet ve din kurumu bu konulara vakit bulamadı.
 
Yıllar önce Diyanet tarafından düzenlenmiş sıradan toplantılarla, bir şey yapmak yerine, konuyla ilgisi olmayanlarla insanları aldattı, doğruyu belki de bilemediklerinden, ya da Kızılbaşlığı yanlış bir şey kabul etmeleri sebebiyle işin yozlaşmasına sebep oldular.
 
Aleviliği /Kızılbaşlığı Caferilik olarak tarif eden kardeşlerimiz, bizim de katkılarımızla, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanmış; İran ve Iğdır Caferileri’nin kaynakları kullanılarak hazırlanmış “CAFERİ İLMİHALİ” kitabını okumalıdır.
 
Abdestin alınışından, cenaze namazı, bayram namazı, Teravih namazı gibi sıradan ibadetleri, Caferilerin nasıl yaptıklarını öğrenmelidir. Bunları öğrenenler, kendilerinin Caferi olmadığını anlayacaktır. Çünkü tarikatlar içinde bulundukları toplumun mezhebine mensup olurlar.
 
 Caferilik, Şia Mezhebinin üç mezhebinden biridir. Diğerleri “İsmaili Mezhebi” ve “Zeydi mezhebi” dir.
 
Özel Not: Şia’nın üç Mezhebine mensup olan insanlar da bizim gibi Müslümandır. Kur’an bazında aramızda ihtilaf da yoktur. Bu da unutulmasın!..
 
Ülkemizdeki, Din adamları başta olmak üzere, Kızılbaş ve Bektaşi vatandaşlarımızın Caferilik hakkındaki bilgileri son derece yeterizdir.
 
Mesela, iki tekbir olan bayram namazlarını kılarken, birinci rekâtta üç, ikinci rekâtta da üç tekbir aldığımız halde, camilerin çoğunda; Müezzinlerin “Dokuz tekbir ile iki rekât bayram namazına Uyun İmam” demeleri tarif edilmeyecek kadar yanlıştır. 3+3=6 etmiyor mu? Peki, dokuz tekbir niçin denir?
 
Caferi mezhebinde, birinci rekâtta 4, ikinci rekâtta 5 olmak üzere dokuz tekbir vardır. Bu yanlışı doğru saymıyor muyuz?
Din adamı da, dindar adam da dedi kodu ile veya el yordamı ile bakarak, hala köy kültürünü yaşayan Kızılbaş /Alevi’lere kimin ne sözü olabilir?
 
Diyanet, kendi başına din hizmetleri konusunda yeterli düzeye gelemediğinden, siyasetle ilgisi en alt düzeye indirilmiş bir “Yüksek Din Kurumu” kurularak, bu kuruma bağlı Diyanet yeniden düzenlenmelidir.
 
Yüksen Din Kurumu” faaliyete başladıktan sonra 677 sayılı kanun değiştirilerek, yeni bir kurum olarak tarikatlar “Yaygın Halk Eğitimi Kurumu” kurulmalıdır.
 
Mevcut tarikatlar dâhil olmak üzere tarikat kurmak isteyenler, ellerindeki belge ve bilgilerle müracaat ederek, hangi bölgede, hangi tarikatların faaliyet yapabileceği de belirlenmelidir.
 
Tarikatlarla ilgili ayrı bir Teftiş Kurulu kurulmalıdır.
Devamını Oku

Türkiye’de Mezhep Kavgası Niçin Olmaz?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

ÜLKEMİZDE MEZHEP KAVGASI HİÇ OLMADI

Türkiye’de mezhep farklılıkları olmakla birlikte, bu mezhepler arasında tartışma dâhil mezhep çatışması veya kavgası asla olmaz; olamaz, olmayacaktır. Bunu peşin olarak kabul etmeliyiz.

 Kim, nerede, ne zaman, ne söylerse söylesin ülkemizde “mezhep tartışması, kavgası” asla olmaz. Geçmişimizde de olmamıştır. Bunu herkesin aklına yerleştirmesi ve kabul etmesi gerekir.

Bu satırları okuyanlar Sivas’tan başlayarak pek çok örnek verebilirler. Ama bilmedikleri veya anlamadıkları bu yanlışların, kavgaların özünü oluşturan şey bir birine düşman ideolojiler ve siyasetti. Bu ideoloji ve siyaset kaynaklı çatışma çıkaranların da küresel emperyalizm olduğu hakikatini yeteri kadar görememiştik.

Din veya mezhepler arası bir çatışma bu topraklarda olmadı.

ABD yanlıları ve Sovyet yanlıları diye ikiye ayrılmış 20. Yüzyılın dünyasında ne mezhep, ne de dine dayalı bir ideoloji var mıydı? Olabilir miydi?

Biri kapitalist, diğeri Marksist – komünist düşünceye Mensup olanlar arasında mezhep tartışması veya kavgası olamazdı.

Vahşi kapitalizm ile Marksizm, Leninizm, Maoizm gibi düşman ideolojiler, kutupların oluşturulması iç çatışmaların da sebebi değil miydi?

– Ülkemizde Şafii’lerle Hanefi’ler mi çatışmışlardı?

– Yoksa ülkemizde yoğun olarak ideolojik, marjinal “selefi” mezhebi ile Sünni mezhepler mi çatışmışlardı?

– Başka bir soru daha var:

– Mezhep savaşını yoğun olarak Iğdır’ın Şii/Caferileri ile Türkiye’nin Sünnileri mi yapmışlardı?

Geçmişte de çatışmadan ve böyle bir tehlikeden bahsedenler temel bilgilerden; ülkemizde var olan mezheplerden bile haberi olmayan; aydın unvanları olmakla birlikte, aydınlanamamış bir takım insanların yanlış ve/veya ideolojik algı veya saplantılarından kaynaklanan endişeler taşıdıklarında kuşku yoktur.

Kültürümüzü, tarihimizi, inancımızı; inancımızda mezhep, tarikat, cemaat gibi tanımların ne olduğunu bilmeyen aristokrat, bürokrat, akademisyen, din adamı ve siyasetçiler olduğunu çok yakından biliyoruz.

İllegal din gurupları, tarikatlar, cemaatler yanında dini bilmeden “din hizmeti verdiğini zanneden” ve hangi fraksiyona bağlı oldukları tartışılan ve kendi kendilerine “İslamcı Hoca” ismini yakıştırmış olan ve ne bildikleri belli olmayan kişilerle birlikte yaşadığımızı biliyoruz.

Siyasetle işbirliği yapmış, başka bir deyimle, siyasete koalisyon ortağı olmuş bu illegal örgütlerin gerçek gayelerinin ne olduğunu kim, nasıl ve hangi koalisyon protokolü ile ortak olduklarını ve ortaklıktaki yetki ve sorumluluklarını biliyorlar mı idi?

İnsan bilmediğinin düşmanıdır” sözünü söylemiş atalarımızın ne kadar haklı olduğunu bugün daha iyi anlamaktayız.

Özellikle siyaset, ideoloji veya strateji gereği topluma bakan ve çok küçük farklılıkları veya uygulama örneklerini “ayrı mezheplerin varlığı” olarak değerlendirmeleri sonucunda “mezhep çatışması endişesi” belirtmeleri tamamen din, tarih ve kültürel olarak bilgisizlikten; cahillikten veya köylülükten kaynaklanan yanlış algılardı.

  • Din, şeriat, mezhep, tarikat dediğimizde kim ne anlıyor?
  •  “Yol ve erkân” neyi ifade ediyor?

Din, siyaset ve ideoloji ile izah edilemez. Din, siyaset veya ideoloji olarak kullanıldığında din olma özelliğini kaybeder.

Bu durumda dine gerçekten inanan insanlar dinin siyasallaşması veya ideolojiye dönüşmesi sebebiyle din ve dindarlık anlayışında bozulma ve dinden uzaklaşmanın başladığını görerek, dine karşı tavır bile alabilirler.

Gümünüzde dindarlığın azalmış olmasında yukarıdaki hususun etkisi yoktur, demek ne kadar doğrudur?

DİN NEDİR? DİN DEYİNCE NE ANLAMALIYIZ?

Din, Arapça bir kelimedir. “Allah’ın kanunu” olarak da ifade edilir. Allah’ın insanları yaratılış amaçlarına uygun olarak yaşamaları için Peygamberler aracılığı ile gönderilmiş “ilahi bir kanun” olarak anlatılır[1]. Bu kanuna uyanlar dünyada ve ahirette mutlu olacaklardır.

Ülkemizin ana sorunlarının başında “aydın sorunu“ ile kültürel sorunların bulunması sebebiyle konuyla ilgili olarak “doğru“ zannedilen bazı yanlışlara işaret etmek istiyorum.

Din; Arapça olan bu kelime, sözlük anlamı olarak,  itaat, ibadet, ceza ve hesap gibi anlamları ifade eder.

Din,  terim olarak ise, aklı başında insanların, kendi hür ve özgür iradeleri ile kabul ettikleri, kendilerini saadete ulaştıran ilahi bir kanun olarak izah edilir.

Bu kapsam içinde yer alan semâvi din/ İlahi din olarak kabul edilen dinler aklın, neslin, canın, dinin ve malın muhafazası gibi ortak bir amaç güderler.

DİNLER GENEL OLARAK ÜÇE AYRILIR

1. Hak Dinler: Bunlar yukarıdaki tarife uygun olarak Allah tarafından, Peygamber aracılığı ile insanlara gönderilmiş dinlerdir. Bunlara “İlahi ve semavi dinler” denir.

Semavi dinlerin hepsi esas bakımından birdirler. Yalnız aralarında ibadetler ve hukuk kuralları bakımından farklılıklar vardır.

Hz. Âdem’den, Hz. İsa’ya kadar gelmiş bütün peygamberlerin, insanlara bildirmiş oldukları dinler iman esaslarında bir olup, “bir” Allah’a iman etmeye dayalı iken, bunlar sonradan bozulmuş ve asılları kaybolmuştur.

Son Peygamber olarak gönderilmiş olan Hz. Muhammed, bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Bu sebeple de Kur’an son İlahi Kitap’tır. Bu sebeple de Hak dinlerin en sonuncusu ve en mükemmelidir.

Hak dine inanan insanın, hayat boyunca, bu dinin öğrettiği inanca uyması; yalandan, haramdan, gönül kırmaktan ve yaratılış amacına uymayan davranışlardan ve Hakkı olmayan şeylere el uzatmaktan kendisini koruması demektir. Başka bir ifade ile dindar insan sadece ibadetlerle yetinmeyecek, sosyal hayatında da davranışlarını kontrol altında tutacaktır.

2.    Asılları değişmiş ve/ya asılları bozulmuş dinlerdir.

3.  Bâtıl dinlerdir. Bunlar asılları bakımından da gerçek bir din ile ilgisi bulunmayan dinlerdir.

ŞERİAT MEZHEP VE TARİKAT HANGİ ANLAMLARDA KULLANILMAKTADIR?

  • kelimesi, daha çok modern Arapça’da “hukuk” anlamında kullanılmaktadır. Arapça konuşan ülkelerde, üniversite öğrencilerinden birine hangi fakültede okuduğu sorulduğunda Şeriat kelimesi, daha çok modern Arapça’da “hukuk” anlamında kullanıldığı görülür.

Arapça konuşan ülkelerde, üniversite öğrencilerinden birine hangi fakültede okuduğu sorulduğunda “şeriat fakültesi” cevabı aldığınızda, öğrencinin Hukuk Fakültesi öğrencisi olduğu anlaşılır.

Şeriat, din anlamında da kullanılır.

Günümüz Arapçasında, “Şeriat” kelimesinden üretilmiş “bulvar” anlamında kullanıldığı da olur. Hava alanına giden bulvar “Şari-i mattar” olarak ifade edilir.

Bu bize Yunus Emre’nin şu beytini hatırlatır:

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat, marifet andan içeri

 

Burada anlatılan yol, İslam Dini’nin ana caddesi anlamını ifade eder. Bu ana caddenin günümüzdeki adı, batı dilleri karşılığı “bulvar” olmalıdır.

Yunus’a göre bu büyük yola bağlı “tarik” yol; çoğulu olarak “tarikat” yollar olduğu gibi, “Hakikat” ve “Marifet” adlı iki yoldan daha bahsetmektedir.

Bu yollar “Yol ve Erkân” olarak anılan ve anlatılan tasavvufi yollardır; insanı inceliklerle birlikte, “Hakk’a Vâsıl olmak”, “mutlak hakikate kavuşmak” isteyenlerin yolunu da hatırlamamız gerekiyor.

B- MEZHEP, din, itikat, inanç anlamına gelmekle birlikte, kelimenin tam karşılığı “gitmek” fiilinden türemiş bir kelimedir ve “gidilen yol” anlamındadır. Meslek anlamında kullanıldığı zamanlar da olmuştur.

İslam Dini içinde, dini uygulamalarda birden çok gidilen yol; mezhep oluşmuştur. Bunları iki ana gurupta toplamak gerekir:

 

1.SÜNNİ MEZHEPLER

2. Şİİ MEZHEPLER

 

Sünni Mezhepleri de iki kategoride tasnif etmek gerekir:

A) İNANÇ MEZHEPLERİ

B) FIKIH MEZHEPLERİ (Bunlara amelî mezhepler) de denir.

 

a) İNANÇ MEZHEPLERİ denildiğinde Sünni İslam dünyasının inanç (itikat) alanında “iki Mezhep” vardır.

1. Eş’ari Mezhebi.

2. Maturidi Mezhebi.

 

1.Eş’ari Mezhebi:

Eş’ari Mezhebi, içinde günümüzde varlığını sürdüren iki Sünni İnanç mezhebinden biridir.

Eş’ârîyye veya Eş’ârîlik, İslam itikadî mezheplerinden birisidir. Ebu’l-Hasen el-Eş’ârî‘nin öncülüğünde kurulan kelâm ekolüdür. Ehli Sünnet kelâmının Irak’taki mümessili Ebul Hasen el-Eş’arî’dir (v. 324/936).

Eş’ârîyye Mezhebi, aşırı fikirler içeren Mu’tezile’ye karşı bir anti-tez olarak doğmuştur. Fakat akaid meselelerinin ele alınışında kelâmı bir istidlâl olarak kullanmış, te’vile yer verilmiştir.

Eş’ârîyye ekolü önce Irak ve Suriye‘de yayılmış daha sonra da Nizamiye medreselerine Eş’ârî âlimlerinin tayin edilişiyle geniş bir alana yayılma imkânı bulmuş ve Mısır ile Mağrîb ülkelerine kadar yayılmıştır.

 Ebu Hasan Eş’ari’nin (V: MS 935) kurduğu bu ekol, aklın hiçbir zaman gerçeğe ulaşamayacağını, kulların ancak kayıtsız şartsız inanmakla mutlu olabileceklerini ileri sürer. Doğal olaylar, nedenleri bilinmeyen ve belki de asla bilinemeyecek olan salt bir Tanrısal ilkenin ürünüdürler ve bu ilkece yönetilirler.

Bu anlayışa göre akıl, pek güçsüz bir veridir, aklın bugün bilemediğini yarın da bilemeyeceği söylenemez. Bu sebeple insan, bugün ulaşamadı diye belki de yarın ulaşabileceği gerçekler üstünde inancını yitirmemelidir. Bununla birlikte Eş’ariyye, özellikle de Selefiye gibi akımlar ele alındığında daha orta yoldadır ve hüküm verirken akla da yer verir.

Eş’ârîlik’ in en büyük tenkitçilerinden birisi ünlü Filozof İbn-i Rüşt’tür. Aslında genel olarak kelâm ve kelamcılara karşı çıkmış olsa da İbn-i Rüşd tenkitlerini en çok Gazali ve Eş’ariyye üzerinde yoğunlaştırır.

2. Maturidi Mezhebi:

İslâm akaidinde imam Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud elMaturidi’ye nispet edilen Mezhep’dir.

 İmam Ebu Mansur el-Mâturidi’nin akaitteki mezhebine mensup olanların itikat alanındaki mezhebin adı;  Matüridiyye veya Maturidilik denilir.

Alemü’l-Hudâ, İmamü’l-Huda ve el-Mütekellim lakablarıyla da anılan Matüridi takriben 238/852’de Maveraünnehir’de bulunan Semerkand‘ın Matürid köyünde doğmuş bir Türk çocuğudur. Günümüzde Matürid Köyü Semerkant’ın merkez mahallelerinden biridir.

333/944’te Semerkand’da vefat etmiştir. O, İslam’a çok değerli hizmetler vermiş öncü İslâm âlimlerinin başında gelir. Maveraünnehir’de Ehli Sünnet’e nispet edilen Kelâm ekolünün kurucusu ve mümessilidir.

Ehl-i Sünnette, Mâtûridîlik yaygın olan itikadî mezheptir. Niçin, neden, nasıl inanıyoruz sorularına akılla cevaplar veren mezhep anlamındadır.

İMAM MATURİDİ, AKLI AKILLA GEÇEN VE İNANÇ ESASLARINI AKIL ÖLÇÜSÜYLE KURAN İNSAN

Maturîdi’nin yaşadığı çağda, ilim ve edebiyata hizmet etmiş olan Samanoğulları Devleti (844-999) hüküm sürmekteydi. Bize kadar gelen Te’vilâtu’l-Kur’an ve Kitâbü’t-Tevhîd gibi eserlerinden anlıyoruz ki, Matüridi, Kelâm, Tefsir, Mezhepler Tarihi, Fıkıh ve Fıkıh usulünde derin bilgi sahibiydi.

Mâturidinin hocaları, ilimleri İmam A’zam Ebu Hanife’ye uzanan Ebu’n-Nasr el-İyazi, Ebu Bekr Ahmed el-Cürcânî ve Muhammed b. Mukatil er-Râzî’dir. Bunların hocası ise İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’den okumuş olan Ebu Süleyman b. Musa el-Cürcânî’dir.

 İmameyn lakabıyla tanınan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, İmam A’zam’ın en seçkin talebeleriydi.

Matüridi, hocalarından İmam A’zam’ın akaide dair el-Fıkhü’l-Ekber, er-Risale, el-Vasiyye, el-Fıkhü’l-Ebsat, el-Âlim ve’l-Müteallim isimli risalelerini de okuyup rivayet etmiştir.

Sünni mezheplerden Hanefiler, inanç olarak Maturidi mezhebine mensuptur. İslam Dünyasında Müslümanların çoğunluğunu Hanefiler oluşturmaktadır.

Şafii, Maliki, Hanbeli mezhebine mensup olanlar, inançta (itikat) genel olarak Eş’ari mezhebine mensuptur.

b. FIKIH MEZHEPLERİ (Amelî Mezhepler):

Bu alandaki mezhepleri günümüzde Şii Mezhepleri ve Ehl-i Sünnet Mezhepleri olarak tasnif etmek gerekiyor.

1.Şİİ OLARAK BİLİNEN MEZHEPLER

Hemen başlangıçta belirtmeliyiz ki, Şii veya Şiilik adıyla kurulmuş bir mezhep yoktur. Şii veya Şia veya Şiilik kelimeleri aynı alanda kurulmuş ve günümüzde yaşayan Üç mezhebi birlikte ifade eden bir isimdir.

Sünni Mezhepler denilince de aynı şey anlaşılmalıdır. Yani Sünni Mezhep adı ile mezhep yoktur. İtikadî 2 ve ameli 4 mezhebe birden Sünni Mezhepler denilir.

ŞİİLİĞİN ÜÇ MEZHEBİ:

Bu guruba dahil mezhepler hem itikadî, hem de ameli mezhep olarak kabul edilir.

  1. CAFERI MEZHEBI,
  2. İsmaili Mezhebi,
  3. Zeydilik,

Bu üç mezhep, Şii İslam dünyasında var olan mezheplerdir. Ülkemizde bunlardan sadece Caferi mezhebine mensup Müslüman Türkler vardır.

1.CAFERİ MEZHEBİ

Câʿferî Mezhebine mensup olanlar itikatta “İsna Aşeriyye Mezhebi”ne mensupturlar[2]. Câʿferî fıkhı, İmamiye-i İsna aşeriye (Oniki İmam) İslâm mezhebinin temelini teşkil eden fıkıh ekolüdür.

 Câferîyye Şiîliği olarak adlandırıldığı da olur. Şiîlerin çoğunluğunun mensup olduğu mezhep Caferi mezhebidir. Caferilik, günümüzde İran İslam Cumhuriyeti’nin resmi mezhebidir.

Câferîlik’teki dini hukuk veya Şeriat ilkeleri, Kur’an ve Sünnetten çıkarılır. Sünnîlik ve Şiîlik arasındaki farklılık, Şiilik Hz. Peygamber’den sonra ilk yöneticinin hem peygamberin vasiyetiyle, hem de ilâhî seçimle Ali bin Ebu Talip olması gerektiğine inanılmasıdır.

Safevî Hanedanı

16. yüzyılda Safevî Hanedanı’nın İmamiye-i İsnaaşeriye’yi devletin resmî mezhebi olarak seçmesiyle Caferilik adı kullanılmaya başlanmıştır.

İmam Cafer-i Sadık, Hicrî 148, Milâdî 8 Aralık 765 tarihinde Abbasî Halifesi Ebu Câ’fer “el-Mansur”un emriyle zehirletilerek öldürülmüştür[3] Medine’de meşhur Bâki Mezarlığı’ndadır. Mezhebin kurucusu İmam Cafer değildir. Caferilik, 8 yüz yıl sonra Onun adıyla kurulmuş mezheptir.

Caferilik, daha çok İran, Irak, Bahreyn ve kısmen de Azerbaycan’da hâkim olan Şiî mezheplerinden biridir.

 Ülkemizde de Iğdır ilimiz merkezli Türkler de bu mezheptedir.

Türk Alevileri olan (Kızılbaşlar)ın Türklerin Şiîlik’le bağı veya ilgisi yoktur.

 

2. İSMÂİLÎLİK YA DA İSMAİLİYYE MEZHEBİ 

İsmâilîlik ya da İsmailiyye, (Arapça: el-Ismā’īliyyūn; Farsça: Esmā’īliyān; Urduca: Ismā’īlī) Şiîlik’te Cafer es-Sadık vefatında yedinci Şiî İmâmı olarak Musa bin Cafer el Kâzım‘ın yerine Cafer-i Sadık’tan önce ölmüş olan oğlu İsmâil bin Câ’fer el-Mûbarek’in oğlu Muhammed bin Ismail eş-Şâkir’i Yedinci imâm olarak kabul eden mezhepdir.

 

3. ZEYDİYYE MEZHEBİ
Zeyd b. Alî Zeynelâbidin b. el-Huseyn b. Alî
(v. 122/740); önce babasından, sonra kardeşi Muhammed el-Bâkır ve başkalarından okuyarak yetişti. Bütün İslâm uleması onun ilmi, yüce şahsiyeti ve takvâsı üzerinde ittifak etmişlerdir.

 Bu mezhebin usulünü İmam Zeyd ortaya koymamış olmakla beraber, tâbileri onun İçtihatlarına bakarak tesbit etmişlerdir. Delilleri Kitâb, Sünnet, İcmâ’, Kıyas, İstihsan ve Akıl‘dır.

Akıldan maksatları: Şer’î delillerde hükmü bulunmayan bir meselenin akıl yoluyla iyi veya kötü, faydalı yahut da zararlı olduğuna hükmedilerek çözüme bağlanmasıdır.

Günümüzde Zeydîler

Zeydiler Yemen’de hâkim dini gruptur ve Zeydî liderler yönettikleri topluluklar tarafından “Halife” unvanıyla anılırlar.

Günümüzde Zeydiyye Mezhebi başta Yemen, Umman, Suudi Arabistan olmak üzere birçok ülkede taraftarı olan bir mezheptir.

Yemen nüfusunun yaklaşık % 30‘u Zeydiyye mezhebine mensuptur.[3]   Suudi Arabistan’ın % 5.5 ve Umman’ın % 2.2 Zeydi’dir.

2. EHLİ SÜNNET’E AİT FIKIH MEZHEPLERİ

a) Hanefi Mezhebi,

b) Şafii Mezhebi,

c) Maliki Mezhebi,

d) Hanbeli Mezhebi,

 

MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLILIKLAR

İslam mezhepleri arasında; Kur’an’ın metni ve Kur’anda var olan temel konularda HER HANGI BIR IHTILAFTAN BAHSEDILEMEZ.

Ancak açık ve kesin nass (Ayet ve/veya Hadis) bulunmayan konularda bilginler ictihad etmiş, değişik konularda bir birlerinden farklı görüşler bildirmişlerdir.

Bunun aklın gereği olduğu kabul edilmelidir.

İctihadlar arasındaki farklılıkların ana sebepleri arasında, ictihad yapmış bulunan bilginlerin yaşadıkları bölge ve hitap ettikleri toplulukların sosyo-kültürel cağrafya ve kültürlerin farklı olmasının etkisi olduğu da kabul edilmektedir.

Bu ictihadların, dinin ana konuları dışında kalan konularla ilgili oldukları da unutulmamalıdır.

 

ÜLKEMİZDE VAROLAN – YAŞAYAN İSLAM MEZHEPLERİ

Ülkemizde yaşayan ve kendisini “Müslüman” olarak bilen insanların çok önemli bir çoğunluğu Hanefi mezhebine mensuptur. Bu çoğunluğa, iç Anadolu ile batı illerimizde, özellikle de Malatya ve Adıyaman yöresinde yaşayan ve kendilerini “Kırmançi” olarak tanımlayan Kürtler de dâhildir.

Güneydoğu illerimizde yaşayan ve T.C vatandaşı olan Araplar ile doğu ve güneydoğu bölgelerimizde yaşayan ve kendilerini “Kırmançi” olarak tanımlayan Kürtler Şafii mezhebine mensupturlar.

Kafkasya ve Dağıstan bölgelerinden Osmanlı topraklarına gelmiş olan Abaza, Çerkez, Gürcü, Dağıstanlı, … gibi Müslümanlar genellikle Şafii mezhebine mensup oldukları halde, eğer Hanefi bölgelerine yerleşmiş veya yerleştirilmişlerse Hanefi mezhebine uymaya başlamışlar; yok eğer doğu veya güney doğu bölgelerine giderek yerleşmiş iseler Şafii mezhebine mensup olmalarını korumuşlardır.

Balkanlardan Anadolu’ya gelenler, daha önce seçtikleri Hanefi mezhebine devam etmektedirler.

Yoğun olarak Iğdır ve çevresinde yaşayan ve ülkenin farklı illerine dağılarak yerleşmiş Oğuz boyuna mensup Türkler Şiiliğin Caferi mezhebine mensupturlar.

Ülkemizde Kızılbaş veya Köy Bektaşisi olarak bilinen ve son yıllarda da “Alevi” adı ile anılan Türkmen/Tahtacı, Barak, Sıraç, Abdal, … gibi isimlerle anılan Türkler ile ülkemizde yaşayan Çingeneler de mezhep olarak Hanefi mezhebindedir.

“Not: Bu sayılan Kızılbaşlar (yeni deyimle Aleviler) Tarikata giriş demek olan (İkrar) merasiminde (Allah’ın kuluyum, Hz. Muhammedin ümmetindenim, Caferi Mezhebi’ndenim…) şeklinde klasik bir beyanla ikrar vermiş olurlar. Ancak, ikrar töreni “Tarikat’a giriş töreni olduğu unutulmamalıdır. Mezhepler tarihine ait kitaplar İmam Cafer’in mezhep kurmadığını; kurulmuş üç mezhebin de çocukları ve torunu tarafından kurulmuş olduğudur.

İmam Cafer Sadık, dört Fıkıh Mezhebi olarak yukarıda adlarını verdiğimiz mezheplerin kurucularının tamamının Hocası olmuş ve onlara ictihad konularında rehberlik etmiş bir bilgindir.

O daha çok yolların en ince olanını seçerek, tasavvufta kutup olmakla yetinmiştir”.

Bu kutup olarak anılması; ilk kurulmuş olan Hanefi mezhebinden başlayarak, bütün mezheplerin oluşmasında payı bulunan İmam Cafer’in asıl kendisinden ilim tahsil etmiş ve ağırlıklı olarak yaşadığı alan Tasavvufi alanlar olan tarikatlardır. O zahirle birlikte “Bâtın”ı önemsemiştir.

Kızılbaş/ Alevi ve Çingene olarak bilinen din kardeşlerimiz; abdestin alınışından, namazın kılınışına, evlenirken Dede’nin okuduğu “Nikâh Duası”ndan ve cenaze namazının  “dört tekbir”le kılınmasından hacca gidenlerin, hac uygulamalarına kadar bütün uygulamaları Hanefi mezhebi kuralları ile yapılır.

Bu anılan uygulamalar Hanefi mezhebi uygulamalarıdır.

Türkmen/ Türk olan Alevi yurttaşlarımız, uzunca bir süredir (Yeniçeriliğin yasaklanması (1826) ile başlayan, Bektaşiliğin de yasaklanması; Hacı Bektaş Dergâhı hariç tutularak, Osmanlı topraklarında ki (dergâhların tamamının) kapatılması, toplumun dini bilgiden mahrum bırakılmaları; dergâhların Sultan Abdülaziz zamanında yeniden açılmaya başlamasına kadar yapılmış olumsuz propagandaların da etkili olduğu unutulmamalıdır.

Daha sonra gelen savaşlı, milli mücadeleli yıllar ve devamının sıkıntıları ve nihayet tarikatların 1925 yılı sonunda kapatılmasının meydana getirdiği kırgınlık ve eğitimsizliklerle pek çok şeyin unutulduğu da kabul edilmelidir.

Bütün bunlara rağmen Kızılbaş köylerimizde insanların Türk ve Müslüman olduklarını yüksek sesle söylemeye devam ediyorlar. Ayrıca “yol ve erkân”larını devam ettirmiş olmaları son derece önemli ve takdire değer olmalıdır.

İSLAM DÜNYASINI SARSAN „SELEFİLİK“  MEZHEP MİDİR?

Diyanet İşleri  Başkanlığı’nca neşredilmiş  “Diyanet ilmihali [4] adlı kitapta  “Selefilik“ için “Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiram‘ın görüşlerini benimsemişlerin mezhebi“ gibi yer almışsa da İslam dünyasında böyle bir mezhep bulunmamaktadır.

Selef“ ve „Selefi“ kelimeleri Arapça‘dır ve „öncekiler“ anlamındadır. Öncekilerden kastın da mezhepler teşekkül etmeden önceki dini yaşayış anlamındadır.

O tarihlerde Müslümanlar özellikle ve yaygın olarak bugünkü Suudi Arabistan ve çevresinde; yani aynı coğrafi ve aynı kültürel coğrafyada yaşayan Müslümanlar kastedilirdi.

Babam benim selefim, ben de onun halefiyim, cümlesindeki ifadeden anlaşılan gibidir. Bu noktadan bakıldığında Ashab’dan bahsederken „selefimiz“ veya seleflerimiz şeklinde yapılan konuşmalar mezhep olarak değerlendirilemez.

–  Selefilik mezhepse, bu mezhebin kurucusu kimdir ve kitapları nelerdir?

Kendilerini „Selefi“ sayan insanların, Mekke ve Medine başta olmak üzere mezhepleri sorulduğunda,  Maliki veya Hanbeli olduklarını söylemeleri nedendir?

Günümüzdeki  „Selefilik“,  el-Kaide“ ve „İşid“ gibi küresel emperyal oyuncularca ortaya çıkartılmış sapık inanışlar olmalıdır. Başka da izahı yoktur.

 Diyanet‘in „İmihal“inde  yazdıklarını doğru kabul ettiğimizde, öteki mezhepler Hz. Peygamber ve Ashab ın görüşlerini kabul etmeyen;  gayr-i meşru veya illegal mezhepler midir?

İslam dünyasında halen yaşayan  mezheplerin Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiramı ile ilgisi nedir, selefi olmayan mezhep mensupları, Hz. Peygamber ve ashabını dışlıyorlar mı?

El kaide, Taliban, el Nusra, Işid de Selefi sayılan günümüzde küresel emperyalizme hizmet eden terör gurupları değil midir? Bu güruhu nasıl Müslüman sayacağız?

ALEVİLİK MEZHEP Mİ?

Alevi, kelimesi  bütün İslam dünyasında, “Evlad- ı Ali“ yani Hz. Ali ve Hz. Fatıma soyundan gelen kimse

demektir. Osmanlı Arşiv belgelerinde de aynı anlamda geçmektedir.

 Günümüzde kullanılan Alevi kelimesini kullanan pek çok aydın, akademisyen, siyasetçi ve TV’lerin kadrolu tartışmacıları  “Alevi Mezhebi“ şeklinde kullandıkları gibi, Özellikle Sünnilik karşıtı  bir deyim gibi ifade edilmesi külliyen yanlıştır.

Hele bir de medyanın kadrolu uzmanları var ki, MEZHEPSEL sorunlar ve çatışma endişeleri ile  ile ne yapmak istedikleri veya kimleri tahrik için bunu kullandıklarını  da bilemiyoruz.

Böyle bir mezhep sözkonusu değildir.

Alevilik, yakın geçmişe kadar “Kızılbaş“ olarak ifade edilen “Köy Bektaşileri“ anlamında kullanılırdı.

Bunlar mahalli olarak, Kızılbaş, Tahtacı, Çepni, Sıraç, Türkmen, Barak, Abdal … adlarıyla da anılan Oğuz boyuna mensup Müslüman Türkler’dir; dilleri  Türkçe’dir. İnançta Maturidi, muamelatta (amelde) Hanefi mezhebine mensup, „Yol ve erkân“da „4 Kapı 40 Makam“ olarak da adlandırılan tarikattır.

Uyguladıkları yol ve erkân da Ahmet Yesevi’den gelen Hacı Bektaş Veli yol ve erkânıdır.

Çocukları doğanların isim koymalarından, evlenen çiftlerin  “Dede“ tarafından okunan  nikah duasına abdest alıp, namaz kılanların ve diğer bütün ibadetlerin yapılışına kadar herşey ve ölenlerin yıkanıp, kefenlenmesi ve cenaze namazlarının kılınmasına kadar bütün yapılanlar Alevi olanlarla  olmayanlar arasında bir birinin aynısı olduğudur.

Yani Aleviler neyi, nasıl yapıyor veya yaşıyorsa, Alevi olmayanlar da onun aynısını, aynı şekilde yapmaktadırlar.

Günümüz Alevileri, hangi isimle anılırlarsa anılsınlar, XIII. yüzyılın sonlarında, yıkılmakta olan Selçuklu Devleti yerine yeni bir Türk Devleti kurma gayesi ile Ahmet YESEVİ Dergâhı tarafından gönderilmiş Sûfi’lerinden yolunu takip etmektedirler.

Yesevi Dergâhı’ndan Anadolu’ya gönderilmiş sûfilerin önderi, „Serçeşme“si Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir.

Bugün hem köylü (Kızılbaşlar) arasında, hem de şehirli “Bektaşi“ler arasında uygulanan “Yol ve Erkân“ Ahmet Yesevi tarafından kurulan “Yol ve Erkan“dır.

Ahmet Yesevi’nin “Yol ve Erkân“ı “Fakirname“ adlı risalesinde yer almıştır. Bu risale Prof. Dr. Kemal Eraslan tarafından 1977 yılında Türkiye Türkçesine çevrilmiş ve yayımlanmıştır[5].

4 Kapı 40 Makam“ adı ile bilinen bu yol ve erkân üzerinde ilk küçük değişiklik Ahmet Yesevi’nin III. Halifesi Süleyman Hakim ATA tarafından yapılmış,  günümüzde uygulanan son şekil ise, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin “Makalât“ adlı eserinde yeralmış olan “4 Kapı 40 Makam“ dır.

Küçük bir not:

Süleyman Hakim  ATA, şeyhi Ahmet YESEVİ’nin vefatı sonrasındaki III.Halifesi olduğu gibi, türbesi, Tokat il sınırları içinde olan, “Sırac“ olarak adlandırılan Kızılbaşların bağlı olduğu, “Hubyar“ köyünde medfun olup „Hubyar Veli“ olarak bilinen zâtın da babasıdır.

İşte bu  “yol ve erkân“la anlatılan uygulamanın terim olarak adı: TARİKAT’tır.

Tarikatların bilimsel alanını ifade eden din biliminin adı da TASAVVUF‘tur. Tasavvuf bilimsel ve gerçek anlamıyla da bu uygulamaların düşünsel ve felsefi boyutudur.

Tasavvufi derinliği olmayan tarikatlar, kurulduğu zaman ve mekanda kalarak kaybolup gitmişlerdir.

Günümüzde Kızılbaşların (Aleviler) Yol ve Erkânları‘nın, tarikatları yasaklamış olan 677 sayılı kanun sebebiyle „tarikat olmadığını söyledikleri“ de biliniyor.

KÖYLERİN BOŞALMASI VE ŞEHİRLERİN VEYA ŞEHİRLİLERİN KARŞILAŞTIKLARI SORUNLAR

Türk sosyal yapısı içinde köy ve köylü tarım ve hayvancıl

Devamını Oku

Din, Tasavvuf, Şehirleşme Gibi Değerlerin Sosyal Değişme ve Sosyal Gelişme Açısından Değerlendirilmesi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sosyal, Sosyo-kültürel Yapı ve Teostratejik Manzara

Üzerinde yaşadığımız dünyanın, dünkü günde yaşadığımız dünya olmadığının bilinci ile baktığımızda, coğrafyamızdaki hareketliliğin (28 Temmuz 1914’te başlayan ve 11 Kasım 1918’de sona eren I. Dünya Savaşı sonrası dünyasına yakın bir görüntüyü ortaya koyduğunu görüyoruz.

Kuzey Afrika ülkelerinden başlayan; iç harp görüntülü küresel emperyalizmin, çağın gelişmiş silahları ile bölünmüş ve iç harp yaşayan İslam ülkelerindeki Müslümanların yaşadığı acıları ne kadar yaşıyor veya hissediyoruz?

Ortadoğu ülkelerindeki benzer durumlar karşısında, mağdurlardan yana mıyız, zalimlerden yana mı olduğumuzu bile bilmiyoruz.

Başka bir bakışla mağdur olanki, mazlum kim, mağdur eden zalim kim, onun da farkında değiliz.

Kültürümüzdeki diğergamlık açısından bakıldığında kendimizden önce, etrafınızdakileri görmemiz gerekirken; daha doğrusu yangının asıl hedefinin biz olduğumuzda, kendimize bakmamız gerekmiyor mu?

İçinde yaşadığımız zaman dilimi de yangının asıl hedefini göstermiyor mu?

Etnik bölücü terör yanında, İslam dünyasının tamamını tehdit etme cesaretini kimden aldığı belli olmayanlar; Müslüman kellelerini merhametsizce keserken “Tekbir” getiren emperyal güçlerin maşalarını “Müslümanlar” diye tanımlayanlarla birlikte mi yaşıyoruz?

Bu manzara karşısında, yaşadığımız Müslümanlık, yaşadığımız topraklara mührünü kazımış ecdadımızın inanıp yaşadığı Müslümanlığa ne kadar benziyor?

Kur’an İslam’ı, Hadis İslam’ı, Geleneksel İslam, Kültürel İslam, Folk İslam, Ilımlı İslam, Kalvinist İslam, Protestan İslam, Ortodoks İslam, Heteredoks İslam, Halk İslam’ı, Alevi İslam, Sünni İslamı ve İslamcılık gibi… Bir zihin karışıklığı içinde –nerede ise– sadece herkesin kendisini, diğerine benzemeyen Müslüman saydığı bir dünyada mı yaşıyoruz, sorusunu sormamız bile gerekmiyor.

Devrim kanunlarından biriyle yasaklanmış ve meşruiyetini 90 yıl önce kaybetmiş tarikatların “sivil toplum örgütü” rolü üslenerek siyaset ve ideolojilerle işbirliği içindeki sınır tanımaz gücü karşısında kim, neden veya niçin bunları “Hak yolunun yolcuları” zanneder, neden ortaya konulan bakışın merkezinde “bizim tarikat Hak tarikat” görüşü önemli bir yer tutar?

En iyi tarikatın “bizim tarikat” olduğu iddiası ile mutlu topluluklarımız cenneti kendi mülkleri sayarak, biriktirdikleri dünyalıklarına bakıp, sevinç gözyaşlarıyla “irfan toplantılarında ermişlik” şovları mı yapıyorlar?

Çok partili hayata geçtiğimiz günden bu güne devlet büyükleri önemli günlerde bu gayri meşru “müteşeyyih”lerin dizleri dibinde oturup, “millete huzur içinde olun, görüyorsunuz, biz ermişlerle beraberken, sizler huzur içinde olursunuz” diye “rahatça uyuyun” mesajı vermeye devam ediliyor.

Bu milletin fertlerine de meşhur ninniler yüksek sesle söyleniyor:

Yat yat uyu. Uyusun da büyüsün ninniii…

– Bu uykudan uyanma vakti gelmedi mi?

– Ey Türk! Titre ve kendine dön, diye bağıran çıkmayacak mı?

*  *  *

 “İslam” kelimesi ek başına ve yalın olarak kullanılır ve bu “Tanrı Kelamı” olarak kutsal kitabımız olan “Kur’an” da bu şekilde geçer.

İslam Dinini kabul edenlere de “Müslüman” denilir. Müslümanlar da bir birlerinin kardeşleridir[1].

Dünyada iki milyara yaklaşan din kardeşimiz var demektir.

Peki, bu Müslümanlarla ilişkilerimizi bırakalım, kendi ülkemizdeki, şehrimizdeki, mahallemizdeki, hatta apartmanımızdaki Müslümanlarla kardeşlik hukukumuz ne kadar var?

Ülkesinde, nüfus başına en çok camisi bulunan; İlahiyat fakülteleri ve İmam-Hatip liseleriyle övünmenin dışında; buraların sosyal gelişmeye, sosyal değişmeye, milli kültüre veya şehirlileşmeye katkısı ne kadar oluyor?

Bunu sağlıklı şekilde beyan edecek araştırmalar ve istatistikler ne yazık ki yoktur.

Din kurumu çalışanlarının yaklaşık %95’inden fazlası köy kültüründen gelirken, son başkanları içinde kaç tanesi şehirlidir, ya da ne kadar şehirlileşmiş kişilerdir?..

Köy kültürü geleneği ve davranışı ile tanımadığı, bilmediği ve dışladığı dünyaya bakan din adamı, -üzülerek söylemeliyiz ki – şehirlilerin ne dediğini, ne de nasıl yaşadığını anlayamadı. Şehirli hayatın önemli bir kısmını “İslam dışı” olarak kabul etti.

Bu hakikati kabul ederek, bundan sonra şehirlileşmeyi; yani “Medine’li olmayı” öne çıkarmalıyız.

Şehirli insanlar da bu köylülerden rahatsız olduklarını, nezaket gereği saklamış olsalar da, bunları “cahil köylüler” olarak tanıdı ve bu din adamlarına fazla güvenmediler. Bu sebeple de İmam-Hatip Okulu, Lisesi ve İlahiyat fakültelerine çocuklarını göndermediler, hala da göndermemektedirler.

Bugün yaşadığımız din sorunlarının ana kaynağı budur.

Kısmen de olsa gelişmiş şehirli toplumla, dini ve dünyayı anlayamamış; dünya görüşü olmayan din adamlarının anlaşması veya barışması nasıl mümkün olabilir?

…..

Din, kültür ve medeniyet dilleri, dünyanın farklı ideolojilerle kutuplara ayrılması ve bir birine düşmanlıkla geçen zaman içinde farklılaşması aramızdaki insanlığı anlamada ve iletişimi sağlamada olumsuz etkiler yaptı.

Bu sebeple de kimin ne dediğini kimse tam olarak anlamadı. Ateist – Marksist gdünyanın 1990lı yılların başında dağılmasıyla yüreğimizden gelen “oh oldu” çığlıkları dışında, insani ve İslami etkileşimi önemseyen küçük gurupların cılız çalışmaları dışında muhatap bulamadı.

Bölgemizin veya dünya barışını geliştirecek, etkileyecek ve insanlara barış ve hoşgörüyü yaşatacak bir manzara hediye edemedi.

Bu karışıklık halen artarak devam etmektedir.

Sanki Necip Fazıl’ın Çile şiirinde dediği noktada, sorduğu soruya takılıp kalmış duruyoruz:

Lûgat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvablarım, tutun elimden;

Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?”

 

Hala uğraştığımız, takıldığımız şey “ben kimim?” sorusu değil mi?

–  Ben kimim sorusunu soranlardan kaçı, topluma tuttuğu aynayı kendi yüzüne doğru tutup, kim olduğuna baktı mı dersini?

Din adamı, siyasetçi, aydın, çağdaş; toplumu veya karşısındaki insanı eleştirenlerden kaçı, kendi yaptıklarını veya söylediklerini, kendi aynasında, kendisini eleştirdi mi?

Yaygın bir halk sözüyle söyleyecek olursak, “bekara karı boşamak” türünden konuşma veya eleştirilerle bu güne kadar katettiğimiz medeni mesafe nedir?

Diğer taraftan, İslamcı, kabileci, bölücü, kendini beğenmiş bir sürü gurup arenada muhaliflerine çalım atmakla meşgul değil mi?

***

ŞEHİRLERİN KÖYLEŞMESİ YAHUT SOSYAL ÇATIŞMA ENDİŞELERİ

Hangi sebeple olursa olsun, ölçüsüz bir şekilde köylerin şehirlere göç etmesi veya göç ettirilmesi, gelenek, görenek, tarım, hayvancılık, ekonomik, sosyal, sosyo-kültürel ve diğer alanlarda ciddi kayıplara ve tahribata sebep olmaya devam ediyor.

Bu olumsuz etkinin görünen iki olumsuz dayanağı görülüyor:

1.Sadece siyasi amaçla ve “bizim parti kazansın” mantığı ile hareket eden siyasetin tarım ve hayvancılık başta olmak üzere üretim azalmasının yanında kültürel yozlaşmaya sebep olan “Büyükşehir Belediyesi”  kurulması,

2. “Taşımalı Eğitim” adı altında, ülkemizin coğrafi yapısı, iklim şartları, öğrencileri taşıyacak araçların anılan şartlarda taşımacılık yapıp yapamayacağı hesap edilmeden eğitim sisteminin bozulması…

Bu kayıplar arasında en az zararlı olanı da, tarım ve hayvancılıktaki kayıplarımızı, ithal samandan, ithal et ve kurbanlık hayvana, ceviz ve bademden diğer gıda maddelerine uzanan ve sayısı 1300 varan “ithal ürün listeleri ”ni hatırlamak da istemiyoruz.

Köyler, batı ülkeleri örneğine benzeyerek, şehirleşeceğine şehirlerin “büyük köy” haline gelmesine sebep olan bu iki olay, diğer taraftan şehirlerde yozlaşma, yabancılaşma ve teröre arka bahçe oluşturma gibi tehdit ve tehlikelere de kapı aralamış olmasıdır.

Milli Mücadeleyi başarıyla sonuçlandıran yeni Türkiye’nin, birçok alanda yeniliğe gitmesi kaçınılmaz olmuştur. İktisattan, eğitime, bayındırlıktan, ziraata kadar pek çok alanda modern bir oluşum içerisine girilmesi hayati bir öneme sahipti. Hiç şüphesiz, bu anlamıyla köy ve köylünün kalkındırılması da bunun en önemli kısımlarından birini oluşturacaktı.

Bütün bu gerekliliklerle birlikte, köylülerin büyük bir kısmı okuma yazma bilmiyor, eğitim olanaklarından sınırlı olarak yararlanabiliyordu. Aynı zamanda tarım ilkel metotlarla uygulandığı için, köylü büyük bir gelir kaybına uğruyordu. Ayrıca buralarda yıllık gelir seviyesi çok düşük, toprakların çok azı verimli, beslenme olanakları, yolları, elektrik, içme suyu gibi pek çok hususta çok geri vaziyette bulunuyorlardı[2].

Bu olumsuzlukların bir anda ortadan kaldırılması ve istenilen duruma getirilmesi mümkün değildi. Bunun yanı sıra bu olumsuzlukları izale etmek için elde yeterli kaynak da mevcut değildi. Buna göre, o dönemdeki köy ve köylülerin sorunlarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

a. Çoğu köylerin yolu yok, olanı da bozuktu.

b. Sağlık şartları kötü, çocuk ölümleri çok fazlaydı.

c. Çoğu köyde içme suyu henüz yoktu.

d. Okul ve öğretmen ihtiyacı çok fazlaydı.

e. Tarım eski metotlarla yapılıyordu.

Sıralanmış olan bu eksiklikler ekonomik, zirai, sıhhi, eğitim vb alanlarda bir düzenleme ve bu düzenleme çerçevesinde çalışma yapılması gereğini ortaya çıkarmıştır[3].

18 Mart 1924 tarihli ve 442 sayılı Köy Kanununun çıkarılması olmuş ve bu ihtiyaçların karşılanmasına imkânlar ölçüsünde devam edilmiş ve başarılı da olunmuştu.

 1924 tarihli Köy Kanunu, Cumhuriyetin modernleşmesi ve imar projesinin bir parçası olarak ortaya çıkmış ve bununla birlikte Cumhuriyetin özlemini duyduğu ideal bir köy kurulmuştu.

Bu kuruluş amacı korunarak, sosyal, kültürel, zirai, sınai ve diğer alanlardaki gelişmelerin de zamanın değişimine uygun hale getirilmesi yerine, köyün sistemi bozularak, kilometrelerce uzaktaki belediyenin mahallesi haline getirilmesi siyasi araç olma dışında hiçbir hayrı olmayan bir durum olarak tespit edilebilir.

Her köyde okulun bulunması, Köy İhtiyar heyetinin başı olan Muhtar’ın yanında, tabii üye olarak yer alan İmam ve öğretmenin bulunması dengeli sosyal ve kültürel çalışmalarda başarılara imza atıyordu.

Sadece okulun kapanması bile kış şartları, kış ve bahar mevsimindeki taşkınlar, yapılmamış yollar, boşa akan derelerle taşımanın önündeki en önemli engellerdi.

Taşımalı eğitimin ilk uygulamalarıyla kış şartlarına ilave olarak kaloriferi olmayan taşıma araçlarının çıkardığı sorunlar, çocuklarını okutmak isteyen hemen herkesi şehirlere göçmeye zorladı.

Bu durum köylerde üretilen tarım ve hayvancılığa ciddi olarak olumsuz etkiledi. Köyler boşaldı ve kendisine yeten tarım ülkesi özelliğimiz de kayboldu.

Aydınlarımız ve siyasetçilerimizden kaç kişi köy kanununu baştan sona okumuştur?

Şehirlerde işsizlikle birlikte gelişen ve bir türlü yoluna konamayan sorunlar yumağını büyüttüğü ne zaman görülerek, tedbirler alınacaktır, sorusunu sormamızı gerektiriyor. Bu gün geldiğimiz durumu geriye çevirme imkanı da kalmamış görünüyor.

Asıl sorun da budur.

Bu oluşumlardan ve gelişmelerden önce,  “Türk yazı dili, İstanbul hanımefendilerinin konuştuğu dil” idi.

Şimdi bu dili duyan, konuşan veya bilen hanımefendi topluluğu kaldı mı dersiniz?

Aydınlar, siyasetçiler, medya kritikçileri ve bürokratlar dâhil yazı dilimize göre konuşan sayısının toplam nüfusumuza oranı ne kadardır?

TÜRKİYE DİNDARLAŞMIYOR AKSİNE DİNDEN UZAKLAŞIYOR

Genç bir akademisyen olan Volkan Ertit, Ahmet Hakan’ın yönettiği “Çarşamba Sobetleri” adlı programda anlatıyor.

Türkiye’nin dindarlaşmadığını, dinden uzaklaştığını öne sürüyor.

"Neye göre?" diye sorduğunuzda ise cevabı hazır: "11 kritere göre" diye cevap veriyor ve bunları Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘nde Sinan Yılmaz‘ın 2 bin 790 aileyle yaptığı bir doktora çalışması var. Bu çalışmaya göre Türkiye’de ailelerin yüzde 87’si yeni kuşakların din konusuna ilgisinin azaldığını, Batılı değerlerden etkilendiklerini söylüyor. 2 bin 790 aileyle yapılan bir çalışma bu. Bu kadar aileye gerek yok aslında. 50 aile ile araştırma yapılsın, o araştırmada yeni kuşakların hayatına dinin daha fazla dokunduğu ispatlansın, ben görüşümü revize etmeye hazırım. Açıklamasını yapıyor.

Volkan Ertit aracılığı ile topluma aktarılan 11 kritere dayalı araştırma, hiç de siyaset alanında, arttığı ifade edilen bir dindarlığa işaret etmiyor. Bir ilahiyatçı tarafından, akademik bir çalışma olarak yapılmış bu araştırma bizim neler kaybettiğimizi açıkça ortaya koyuyor.

Bu araştırma internet veya youtube’dan buluma imkânı herkese açıktır.

DİN MEZHEP TASAVVUF VE TARİKAT

Din, kelimesi “Kamus-u Türki ”de “Allah’a iman ve ibadet hakkında her milletin tuttuğu yol”, olarak anlatıldığı gibi, sıradan “yol” olarak da ifade edilmektedir. Günümüz Arapçasında daha çok “bulvar” anlamında “Şeria (t)” kelimesinden üretilmiş “Şâri” kelimesi (Şari-i Mattar = Havaalanına giden bulvar)  anlamında kullanılmaktadır.

Arapça olan “Şeriat” kelimesi aynı şekilde “yol” anlamında kullanıldığı gibi, “Hukuk” anlamında da kullanılmaktadır. Şeriat fakültesi = Hukuk fakültesi anlamındadır, dini anlam içermez.

Mezhep” kelimesi de Arapça “gitmek” fiilinden türetilmiş bir kelime olup, “gidilen yol” demektir.

Tarik” Arapça “yol” anlamındadır, “Tarikat” kelimesi de “yollar” demektir. Tasavvuf deyimi olarak ”tarikat, insanı, Allah’a ulaştıran yollar”, anlamındadır.

Yunus Emre şöyle demiyor mu?

Şeriat, tarikat yoldur varana

 Hakikat, marifet andan içeri

 Unuttum din diyanet kaldı benden

 Bu ne mezhebdürür dinden içeri

 

Yol anlamına gelen bu kelimeleri aynı istikamete giden farklı özelliklerdeki yollar olarak anlamak mümkündür. Günümüz deyimi ile söyleyecek olursak otoban, bulvar, cadde, sokak gibi anlamak…

 

GÜNÜMÜZDE KUR’AN – İSLAM DİNİ – MEZHEPLER

Bu başlık altında bazı sorular sormak ve cevaplar vermeyi deneyeceğiz. Soru ve cevaplara İslam dininin temel Kitabı olan Kur’an’la ilgili sorudan başlamak istiyoruz:

–  İslam Dünyasında kaç tür mezhep vardır? Bu mezhepler nelerdir?

–  İslam dünyasında biri Şii, diğeri Sünni adıyla bilinen iki gurup mezhep bulunmaktadır. Şii veya Sünni adıyla bir mezhep bulunmamaktadır.

–  Dünyada farklı bir Kur’an metni var mıdır?

–  Yoktur.

–  Şiiler ve Sünniler olarak bütün Müslümanlar aynı kitaba Kur’an diyoruz ve bu kitaba inanıp iman ediyoruz.

Şiilik de, Sünnilik de birden çok mezhebin üst adı, başka bir deyişle şemsiye ismidir.

 

–  Şii mezhepler veya Şia’nın Mezhepleri:

1.  Caferilik,

2.  Zeydilik,

3.  İsmaililik

 

  Sünni Mezhepler:

1.  Hanefi Mezhebi,

2.  Şafii Mezhebi,

3.  Hanbeli mezhebi,

4.  Maliki Mezhebi

Bu arada kaydetmek gerekir ki, “Selefilik” veya  “Vehhabilik” adı ile fıkhî veya itikadî bir mezhep yoktur. Arapça olan “selef” kelimesi “öncekiler” anlamındadır. Daha çok, bizden önce yaşamış olanları ifade eder.

Osmanlı Devleti emperyalistlerce paylaşılma sürecinde, 1. Dünya savaşı sırasında ve sonrasında İngilizler tarafından ve meşhur İngiliz ajanı olan Lavrens’in gayretleriyle kurulacak devleti idare edecek olan “”Abdulvehhab”ın adından “Vehhabi” kelimesi bulunarak siyasi ve ideolojik anlam yüklenmiş bir kelimedir.

  Günümüzde kullanılan “Mezhep Çatışması” deyimine bakarak İslam mezhepleri arasındaki duruma bir bakalım:

    – Dünyanın her hangi bir yerinde basılmış, bildiğimiz Kur’an’dan ayrı veya farklı bir tek Kuran metni var mı?

   – Yoktur.

   – Her iki guruba mensup Müslümanlardan Kur’an’a itiraz eden var mıdır?

   – Yoktur.

  -Kur’an’daki emirlere, inanılacak şeylere, ibadetlere itiraz eden var mıdır?

   – Yoktur.

  – Helâllere yahut haramlara itiraz eden var mıdır?

 – Yoktur.

 -Farzlara itiraz eden var mıdır?

 -Yoktur.

 – Peki, madem bu konularda farklı kabulümüz yok, o zaman bir birimizden farkımız nedir?

 – Farkımız siyaset, ideoloji…

Yani farklılıklarımız dinle ilgisi olmayan dünyevilik ve dünya menfaati…

 

Şİİ VE SÜNNİ MESELESİ

 “Şii – Sünni meselesi” ve “Ortadoğu”  üzerine bilinen kısa bir hatırayı hatırlatmak istiyorum.

  1990 yılının ilk aylarında, ABD Başkanını ziyareti sonrasında Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a sorulan;

“ – Azerbaycan’ı siz mi tahrik ediyorsunuz? Arkalarında siz mi varsınız” gibi bir soruya verdiği cevap olan,

– Onlar Şii, biz Sünni’yiz. İran’a daha yakınlar, onlara sorun” sözüne karşı bölgemizde kendiliğinden ortaya çıkan sloganı hatırlayalım:

  Azerbaycan, Türkiye ve Tebriz başta olmak üzere İran’da kendiliğinden ortaya çıkmış bir cümlelik bir slogan vardı:

  “- Ne Şii&#8217

Devamını Oku

Mekke’de Bir Vakıf ve Seyyid Abdullah Attas

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mekke Hatıralarından:

 
Yıl 2005… Saddam’ın Körfez harekâtından dört yıl geçmiş… Hac yapmak üzere Mekke’deyiz. Daha önce hoş karşılanmayan ve açıkça izin verilmeyen tasavvufi toplantılara müsamaha edilmeye başlanmış… Bunlar içindeki en önemlilerinden biri ve belki de birincisi Hz. Ali soyundan gelenlerin kurdukları bir vakıf… Türkçesi  “Hz. Ali Evlatları Aile Reisleri Vakfı” olan “Vakfu Ruesâi Aleviyyin”in kurulması olmalıdır.

Yukarıdaki cümlede yer alan “Ali” kelimesinden üretilmiş olan “Aleviyyin” bütün İslam dünyasında “evlâd- Ali” anlamında kullanılır. Osmanlı döneminde de  – nerede ise- 1990 yılına kadar da ülkemizde de “Alevi” olarak kullanılan kelime de, benzerleri de “Ali Evladı” anlamına gelirdi.

Bugün ülkemizde kullanılan “Alevi” kelimesi yerine, çok yakın zamana kadar “KIZILBAŞ” kelimesi kullanılıyordu. Bir kültürel yozlaşma yaşamış olduk ve İslam dünyasından ayrılmış olduk.

2005 yılında Mekke’de Hz. Ali evlatlarından Hz. Hasan ve Hüseyin soyundan geldiği kabul edilen 5.400 ailenin yaşamakta olduğunu da öğrenmiştim.

Mekke’de bulunan üniversitenin adı, “Ümmü-l Kura Üniversitesi”dir. “Ümmü’l Kura” Mekke’nin farklı isimlerinden biri olarak Kur’an’da geçen isimlerden biridir. Adıgeçen Vakfın Başkanı olan Seyyid Abdullah ATTAS da, bu üniversitenin Hukuk Fakültesi (Prof.)  öğretim üyesiydi.

Böyle bir vakfın kurulmuş olması, beni tahmin edemediğim kadar heyecanlandırmıştı. Bu heyecanın da neden olduğunu ve kaynağını da çıkaramamıştım. Ama heyecanımı da yatıştıramıyordum.

İslam dünyasında ki, asıl problemin dünyamıza liderlik, önderlik edecek veya irşatta bulunacak, herkesin güvendiği ülke ve/ya kurumun bulunmadığını da ilk defa orada farkettim.

Bu vakfı önce tanımak ve sonra onlarla işbirliği yaparak, hac mevsimlerini İslam dünyasında birlik ve beraberliği sağlayacak bir bilimsel çalışmalar; sempozyumlar, konferanslar ve ortak “barış ve sevgi artırıcı, güven veren toplantılar yapılması”nı sağlama gibi hayaller kuruyordum.

Bu toplantıların,  hac mevsiminde;  Mekke ve Medine’de hac heyecanı içinde yapılmasının daha etkili ve heyecanlı olacağı kanaatinde idim…

Asıl problem, İslam ülkesi adıyla bilinen ülkelerin, kendilerine veya diğer İslam ülkelerine değil, batılı ve varlıklarını borçlu oldukları emperyalistlere inanıp, güvendiklerini de orada farkettim.

 İslam ülkelerinin kendi aralarında kurdukları işbirliği örgütleri de bahsedilen “güvenilen ülke”leri de “gözlemci” sıfatıyla içlerinde bulundurması ise, kendilerine ve “kardeşlerine güvensizliklerinin ana merkezini oluşturduğunu da görür gibi olmuştum”.

Bu durumu görmeden baktığımızda “İran, Şiilerin yıldızı veya lideri” gibi görünürken, Sünni diye ayrılan kesimde “Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye gibi ülkeler arasında bir rekabetin varlığı”ndan söz etmek mümkündü.

Ramazan ve Kurban bayramı gibi günler de bile aramızda bir ve/ya ikişer gün fark olması bu rekabete mi dayanıyordu?

Bu durum ve rekabet dedi koduları bile sanaldı.

  ***

İşte bu duygular içinde kendimi kaybetmeden Suudi Arabistan Kızılay’ı yakınında olduğunu tespit ettiğim vakfın telefonlarını da bulmuştum.

Telefonuma, Vakfın Başkanı, Prof. Dr. Seyyid Abdullah ATTAS[1] kendisi çıkmıştı.

Bu ilk görüşmede, “Ehlibeyt merkezli çalışmalar yaptığımı ve bu konuda kendisiyle görüşmek istediğimi anlatmıştım.”

– Konuyu tam olarak söylememi” isteyince de,

Ehlibeyt sevgisinin dünya Müslümanlarının birliği ve İslam Devletlerinin gelişmesine katkıları gibi” bir cümle kurmuş ve bu konuları görüşmek üzere randevu istemiştim.

– Üç yarımgün yeterli olur mu?” demesinden son derece mutluydum.

Üç yarım günden de fazla süren konuşmalarımızın ilk günkü bölümünde:

– Ben, uzunca bir süredir, Arabistan dışına çıkmadım. Türkçe de bilmiyorum, –dedikten sonra, masasının üzerindeki bilgisayarı göstererek şu renkli camın çıktığı günden bu güne, İngilizce üzerinden her gün en az iki saat Türkiye haberlerini okurum. İstersen beni, Türkiye hakkında bir imtihan et. Çünkü sizinle konuşacaklarımızın merkezini Türkiye ve Türkler oluşturacak gibi” bir cümle  demişti.

Ben de, kendisine, “bu kadar emin ve beni imtihan et, diyen kimsenin imtihan edilemeyeceği”, gibi bir cümle kurduğumu hatırlıyorum.

Muhterem (merhum) Seyyd Abdullah ATTAS:

“- Dünyada yaklaşık bir buçuk milyar kadar Müslüman var. Bunda kuşku yok. Ama iş İslam Devleti’ne geldiğinde, bilmemiz gerekir ki, İslam devleti diye görünenler, gerçek devlet değil; onlar emperyalizmin akvaryumunda balık gibidir. Sadece Türkiye, bu akvaryuma gırtlağına kadar batmış, başı akvaryumun dışındadır. Olabilir ki, düşünebilir; düşündükçe aklını başına alabilir ve kendisini kurtarabilir. Bunu başarırsa ötekileri de kurtarma görevi ona düşer”, demişti.

Seyyid ATTAS, konuşmasının bir yerinde;

“- Emperyalizm öyle güçlü ki, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, dili, rengi, mezhebi ne olursa olsun, her hangi bir Müslüman kendisini emperyalizme karşı koruyacak bir güç olduğunu bilmese, –inanın– ne “Kelime-i Şahadet”i, veya “Kelime-i Tevhidi”, ne de Müslüman olduğunu yüksek sesle söyleyebilir,” demişti.

-Gerçekten durum böyle mi, dediğimi hatırlıyorum.

“-  Evet,  tam böyle…  Böyle bir gücün bizi koruduğunu bilmesek, biz bile Mekke’de, Kâbe’nin içinde “Tekbir” getiremeyiz veya Müslüman olduğumuzu söyleyemeyiz!”.

Biraz şaşkın, biraz da heyecanla sordum:

-Bu gücün adı ve maddi olarak varlığı var mı, varsa adı nedir?

-Tarihi ve kültürel mirastan gelen bir güç, diye cevap verdi.

Sözünü keserek tekrar sordum,

“ – Bu gücün adı var mı?

Sakin bir üslupla cevap verdi:

“- Ceyşü’l etrak!” (Türk Ordusu!.)  dedi ve ekledi:

-Kadere bakın ki Türkiye’deki İslamcılar bunu fark edemiyor veya anlamıyorlar.

Ne yazıktır ki, Türkiye’nin İslamcıları, Türk Ordusuyla savaşıyorlar, demişti.


 

MEKKE’DE AHMED BİN MUHAMMED MALİK EL- ALEVİ EL-HASENİ DERGÂHINDA MEVLİD-İ ŞERİF ve BEKTAŞİ GELENEĞİ

Ezher Üniversitesi Profesörlerinden “Muhammed Malik El Alevi, el Hasani” önemli Hadis bilginlerindendi. Hadis metoduna ilişkin kitabı özelikle Diyanet İşleri başkanlığı özel kurslarında okutulurdu.

O Hakk’a yürüdü.

Ahmed bin Muhammed Malik el– Alevi el-Hasani de O’nun oğlu ve Ezher Üniversitesi’nde profesördür. Mekke’li olan bu ailenin yaklaşık 1200 civarında insanı alan Mekke’de bir dergâhları ve yanında da ondan biraz daha geniş bir camileri bulunuyor.

 “Cemelülleyl” ailesine mensup Şeyh Cafer Cemelü’l-Leyl’in babası Kâbe’nin son Osmanlı İmamı… Küçük oğlu Mustafa ise benim dostlarım arasında önemli bir yeri olan çok önemli biri…

Şeyh Cafer anlatmıştı; Kâbe’nin son Osmanlı İmamı olan babası şöyle dua edermiş:

“ – Allahım, Türkleri cennetine koy, onların hürmetine bizleri de…”

Cemelü’l-leyl böyle bir aile…

Şeyh Cafer doksan yaşlarında idi. Şeker hastalığından iki dizinden aşağısı kesilmişti. Tekerlekli sandalyesiyle kendisine özel küçük bir masada yiyecek – içecekler ikram edilirdi. Dergâhlarına her gittiğimizde, bizi özel masasına davet eder, babasından ve Onun Osmanlı dönemi hatıralarından bahsederken son derece mutlu olduğu yüzünden okunurdu.

Türkiye’de tarikat şeyhliği yapan, önemli sayılan kişiler de bu tür dergâhlara gidip gelirlerdi.

Dergâhlarında bazı haftalar sesli zikir yapıldığı gibi, bazen de “kaside-i Büride” veya başka duaların okunduğu da olurdu.  

Birkaç kere hac yolculuğumuzda bazı dost ve arkadaşlarımızı da götürdüğümüz de olmuştu.

Bir gün, “Mustafa Cemelü’l-leyl”i telefonla arayarak, bizi farklı bir dergâha götürmesi ricasında bulundum.

“ – Olur, sizi bu akşam farklı bir dergâha götüreyim, benim de bir süredir gitmediğim bir yer” dedi.

Daha önceki yıllarda, bu tür yerlere gidildiğinde Arabistan istihbarat elemanları resminizi çeker, kimliğinize falan bakardı. 2005 tarihinde bunlar kalkmıştı. Artık dergâhın adamları, kimsiniz, hangi ülkedensiniz, Hac organizasyonunda göreviniz var mı gibi sorular soruyor, ama resim falan çeken olmuyordu.

Gittiğimiz dergâh, “Ahmed bin Muhammed Malik el- Alevi el-Haseni dergâhı” idi.

O gece için yapılan planlamada, “Hz. Peygamberin Mevlidi”nin okunması vardı.

Mevlid, yani Hz. Peygamberin doğumu ile başlayan hayat hikayesinin şiir olarak yazılması ve dini merasim şeklinde “ritüel” olarak okunması Türkler tarafından icat edilmişti.

Bunun şiirle yazılması geleneğini de Süleyman Çelebi başlatmıştı.

Bu gelenek Araplar tarafından da beğenilerek, aynı diziliş sırasına göre, Arapça şiirler yazılmıştı.

Mevlit okunmaya başladı. Sıra Hz. Peygamber’in “Mirac hadisesi”ni anlatan bölümün okunmasına başlandığında, mevlidi okuyan zat ayağa kalktı, o kalkınca bütün cemaat ayağa kalktı.

Mirac bölümü bitince herkes bulunduğu yere tekrar oturdu.

Bu gelenek, eskiden ülkemizde de vardı.

Mevlid gece 23 gibi sona erdi. Peşinden yatsı namazı cemaatle kılındı ve bahçede ikramda bulunulacağı anonsu ile bahçeye çıkıldı.

Aşağı yukarı her birinin çapı 1 metre olan tepsiler içinde pilav ve üzerinde fırınlanmış kuzular vardı.

Biz de beraber gittiğimiz Türk arkadaşlarımız ve “Mustafa Cemelü’l-leyl” dostumuzla bir tepinin bulunduğu yere oturmuştuk ki, 10 yaşlarında bir çocuk yanıma gelip,

– Eğer izin verirseniz, Şeyh Ahmet yemeği sizin masanızda yemek istiyor,” dedi.

Ben de, “hay hay, şeref duyarız”, dedim ve Şeyh Ahmet geldi.

Ben, kendisine,

– Şeyh Hazretleri, yemek için bizi tercih etmenizin sebebini sorabilir miyim?” dedim.

Şeyh Ahmet:

– Listelere baktım, sizlerden başka bu akşam gelenler içinde Türk yoktu. Türklerle birlikte yemek yiyerek şereflenmek istedim” demez mi?

Hepimiz şaşkına dönmüştük. Ayrıca bu cevapla keyif aldığımızı da kaydetmeliyim.

Ben ikinci bir soru daha sordum:

– Şeyh hazretleri, Mevlid okunurken Mirac bölümü niçin ayakta okundu ve ayakta dinlendi?” dediğimde cevabı yapıştırdı:

– Eskiden Bektaşiler Mevlid okurken, Hz. Peygamber Mevlid okunan yere manen gelir kabul edilerek, ayağa kalkılır, Mirac’a yeniden gidip geliyormuş gibi telakki edilerek, O gidip gelinceye kadar ayakta selamlanır, saygı gösterilirmiş. Bu gelenek bize Bektaşilerden kalan bir kültürel mirastır” dedi.

–  Bu kültürel mirası bize kim unutturdu veya biz bunu nasıl unuttuk?

Bektaşileri hayırla anan Mekkelilere bakarak bu geleneği yeniden canlandırmak gerekmez mi, dersiniz?..


[1] Seyyid Abdullah Abbas, Hz. Hüseyin soyuna mensuptur. Küçük kardeşi Emin Attas ise, bir süre Hac Bakan yardımcılığı yaptığı gibi, 1980li yıllarda da “Rabıtatü’l Alemi’l İslamiye” adlı vakfın genel müdürlüğünü de yapmıştı. 12 eylül sonlarına tekabül eden günlerde, Diyanet’in yurtdışı kadroları yoktu. Diyanet’in girişimi ve ricası üzerine, Yurtdışına –özellikle de AB ülkelerine – gönderilmiş Din Görevlilerinin maaşlarını Rabıta adına ödemişti. Bu maaşları öderken, Emin Attas Beyin aklında, Rabıta’nın amacına hizmet edilmesi gibi bir düşüncesi asla olmamıştı. Onun deyimi ile “Tayyar Elletikulaç”ın ricasını kıramamıştı. Aslında annesi Çanakkaleli bir Türkmen olan Emin Attas, Türk akrabalarına hizmet fırsatı veren Allah’a şükür fırsatı olarak değerlendirmişti.

Devamını Oku

Kum Şehrinde Ayetullah Tebrizi – Medine’de Şeyh Cafer

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hatıralardan:
 
 
İRAN ZİYARETİ VE HUMEYNİ ÜZERİNE
 
1997 Yılı… İran’ın kum şehrinden Ayetullah-i Uzmana Şehristani’den bir İran’a 15 günlük bir ziyaret için davet aldım. Davet beni mutlu etmişti ama bir taraftan da korularım da vardı. Daveti bana telefonla ulaştıran Tebrizli Molla’ya;
–  Davet için memnun olduğumu, ancak tek başıma gelmekten korktuğumu söylemiştim.
 
Molla, “neden korktuğumu” sorunca da;
 
–  Tek başıma İran’a gelmekten korktuğumu, Şiilikten, Molladan, Farslardan korktuğumu ve yalnız gelemeyeceğimi anlatmıştım.
 
Molla, benim anlattıklarımı Farsça anlattı, bunları duyan zat (Ayetullah Şehristani) yüksek sesle kahkahalar atmaya başladı ve sonunda;
 
–  Söyle yanına 10 -15 arkadaşını da alsın gelsin, hepsi misafirimizdir, demez mi?
–  Yok, bu kadar da gerekmez üç arkadaşımla gelsem olur mu, dedim.
 
“-Tamam” sözünü aldıktan sonra, beraber gideceğim arkadaşlarımı tespit edip aradım:
 
Bunlardan birisi o zamanlar Elazığ Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şaban Kuzgun’du. Diğeri İstanbul Marmara Ü. İlahiyat fakültesi sosyoloji Bölüm Başkanı Yümni Sezen. Üçüncüsü de başbakanlıkta daire başkanı Dr. Yaşar Kalafat…
 
İstanbul Atatürk Havalimanı’n da bindiğimiz uçaktan Tahran Havalimanı’na indiğimizde, ev sahiplerimiz adına Iğdırlı Bilgin COŞKUN Molla mahalli molla kıyafetiyle bizi karşıladı.
 
Ziyaretimiz başlamıştı. Kum şehrine giderken merhum Humeyni’nin türbesi göründü ve türbeyi ziyaret fırsatı bulmuş olduk.
 
Humeyni’yi ülkemizde o zamanlarda bilinen olumsuz bilgiler yanında iki ayrı özelliği ile de tanıyorduk:
 
1.İran’dan ayrılmak zorunda kaldığında, Avrupa’ya gitmeden önce bir süre Türkiye’de ikamet etmiş ve Türkleri tanımış ve sevmişti. İran’a geldikten sonra, ilk dini vekili olan Iğdır Bayraktutan köyünün merhum Molla Şey Ahmed’e, “ben Türklerle kucaklaşmak istiyorum, fakat emperyalistler bırakmıyor” demişti.
 
Iğdır ve çevresindeki camilerin durumunu, yeni cami ihtiyaçları gibi sorular soran Humeyni, bir kağıda yazdığı yazıyı vererek, “- sen Türkiye’deki işlemlerini yaptır ve İran’dan bu kağıtla alacağın petrolü Türkiye’ye götür bir kısmını da camilerin bakım ve onarımına ver”, demiş. Şeyh Ahmet, Humeyni’nin vefatına kadar da bu işlerle meşgul olmuş bir dostumdu. Allah kendisine rahmet eylesin.
 
2. Fransa’da yaşadığı sürede, Avrupalı hemen hemen her ülken Televizyonlarının yılda bir kere, İslamiyet hakkında yaptıkları programlar yaptıklarını görüp izlemiş. Hemen hemen bütün programların İran’da yapılan 10 muharrem Kerbela törenlerindeki hançerli, zincirli; kanlı görüntüleri yakından ekrana vererek, yılda bir defa bu törenlere katılmayanlar Müslüman olamazlar gibi, yorumları da farketmiş.
 
Bu temel düşüncesi sebebiyle de İran’da idareye tam hâkim olduğunda iki önemli içtihatta bulunmuştu:
 
1.  Kerbela merasimlerinde insanın kendisine işkence etmesinin yanlış olduğu be sebeple bunlara son verilmesi, matem için kan akıtmak isteyenlerin de Kızılay’a kan bağışında bulunmaları,
 
2.  Hacca giden İranlılar o yıllarda, Kâbe’yi ziyaret eder, namaz vakti geldiğinde ise, “Amrika Adüvvü’l – Müslimin” (Amerika İslam’ın Düşmanı) diye slogan atarak Kâbe’yi terkeder, Vehhabi diyerek Kâbe İmamının arkasında namaz kılmazlardı.
Humeyni  bu konuda:
 
“- Bulunduğunuz yerde ezan okunmuşsa, namazı kimin kıldıracağına bakmadan, namazınızı o mescitte kılmalısınız. Orada namaz kılmadan mescidi terkettiğinizde sizin Müslüman olmadığınız kanaati oluşur. Namazınızı kılın ve bu namaz içinize sinmezse ikamet yerinize gittiğinizde kaza edin, demişti.
 
 Bunlar çok önemli, doğru hükümlerdi. Bunlar önce İran’da matem törenlerinde ve içtihadı takibeden yılda da Mekke ve Medine’de de uygulandı.
 
İran dışındaki ülkelere, özellikle de bizim ülkemize daha geç geldi.
 
DİN EĞİTİMİ MERKEZİ OLARAK KUM ŞEHRİ
 
Kum şehri İslam dünyasında mevcut Şii- Caferi mezhebine mensup Müslümanların çok önemli bir kısmı din eğitimi almak zere İran’a geliyor ve kum şehrinde eğitim alıyor.
 
Şii Caferilere göre Müslüman olanlar yaşayan bir “Müçtehid”e bağlanmak; inanmak zorundadır. Vefat eden Müctehid’in içtihatları da kendiliğinden yürürlükten kalkar. Vefat eden Müctehid2in yerine gelen Müctehit, vefat etmiş olanın içtihatlarından hangilerinin geçerli olduğunu beyan ederse, onlar yürürlükte kalmaya devam eder.
 
Bu temel yapı, din eğitimi almayı, dini lider olmayı gaye edinen pek çok insanı Kum’a getiriyor. Çocuğunun din adamı olmasını isteyen aileler de nerede bulunursa bulunsun, bir yolunu bunup, çocuklarını Kum’a göndermeye özen gösteriyorlar.
 
Kum şehrinde, her Ayetullah –i Uzmâ’nın mutlaka bir müessesesi vardır. Ayrıca yine her Ayetullah’ın mutlaka Londra’da da ikinci bir müessesesi daha vardır.
 
Kum medreselerinde ölçme ve değerlendirme notla yapılmıyor. Kum’a gelen herkes Arapça ve Farsça okur- öğrenir. Bundan sonda binlerce öğrencinin toplandığı tek sınıflar vardır. Ders verecek hocalar için bir kürsü ve iyi işleyen bir ses düzeni vardır. Öğrenciler dershanede cami içinde oturur gibi oturur ve dersleri öyle takip ederler.
 
Her öğrenci yeni bilgiler edindikçe kendisi için beğendiği bir alan seçerek o konuda farklı kitaplar okumaya başlar, derken okudukların özetler tanıtma yazıları veya derlemeler ve benzeri araştırmalar yapmaya başlar.
 
Bu yaptıkları çalışmaları da Hocalarına, tanıdığı farklı unvanlardaki Ayetullah’a ve/ya Ayetullah-i Uzma olanlara da okuması için takdim eder. Okuyanlar çalışma hakkındaki müspet veya menfi Kanaatlarını derkenar olarak, öğrencinin çalışmasına not olarak yazar.
 
Bu tür çalışmalarla her geçen gün daha ciddi, daha derli toplu çalışmalara ulaşılır. Başkalarının örmediği kitaplar bulunur. Tarih, din, din tarihi, kültür, medeniyet… gibi farklı alanlardaki çalışmalar artar. İran’da kütüphanecilik ve uluslararası yayınlar son derece gelişmiştir. Hemen hemen her dilde aradığınız kitabı bulma imkânı vardır.
 
Hatta o kadar ki, İstanbul, Bursa, Konya, Edirne gibi tarihi Türk şehirlerindeki yazma kitapların da çoğunun mikro filmleri dâhil bulma imkânı vardır.
 
Kütüphaneler genellikle bilgisayar donanımı ile işletilmektedir. Misal olsun diye Kum’da, Ayetullah Maraşî Kütüphanesi altı katlıdır ve ilk üç katı yer altında, deprem, su baskını ve atoma karşı korumalı olarak yapılmıştır. Müracaat memurundan istediğiniz kitap, katalog veya mikro-film otomatik araçlarla el değmeden getirilerek verilir.
 
Ayetullah Maraşî ailesi 3.- 4. Nesil Ayetullah yetiştirmiş bir aile olarak biliniyor.
 
Sayıları her gün artan AYETULLAH-İ UZMA (mutlak müçtehit) olarak bilinen yüze yakın bilge insan Kum’da oturur.
 
Her Ayetullah’ın ayrı kurumu (Müessesesi) vardır. Her Ayetullah, kendi medresesinde okuyan öğrencilerine iaşe, ibate ve ikamet sağlar. Kendisine “müçtehidim diye” bağlı insanların bulundukları yerlerdeki cami görevlilerine bulundukları şartlara ve standartlara göre her ay ücret öderler.
 
Ayetullah’ların gelirleri ise, kendisini müçtehit olarak kabul edenlerin, gelirlerinden aldıkları “humus” (beşte bir=%20) ler ile yaptıkları yayın ve diğer ticari işlerinden meyda gelir.
 
AYETULLAH ŞEHRİSTANI DİĞER AYETULLAHLARI ZİYARET VE AYETULLAH TEBRİZİ
 
Bizi davet etmiş olan Ayetullah Şehristani (İran’ın Sistan şehrinden) Arap asıllı olmakla birlikte, devraldığı Müessesenin, kendisinden önceki Ayetullah’ı ise Tebriz’liymiş. Kendisi daha çok hemşehrisi Ayetullah Sistani’den okumuş..  Müthiş bilgi birikimi yanında mütebessim ve espri dolu biri… Bir başka özelliği de benim gibi diyabet olması..
 
1997 yılındaki misafirliğimiz dışında birkaç kere de Hac mevsimlerinde Mekke ve Medine’de beraber olduğumuz, Iğdır ve diğer illerde görev yapan ülkemiz vatandaşı Caferi Molla (din adamları) ile de birlikte olduğumuz zamanlar da olmuştu.
 
Ev sahibimizin bir isteğiniz var mı, şeklindeki bir soruya, diğer Ayetullahlar ve Müesseseleri hakkında bilgi edinmek ve tanışmak istediğimizi söylediğimizde, olumlu cevap verdi ve  bize rehberlik eden  arkadaşları görevlendirmişti.
 
Bu vesile ile de 15 kadar “Ayetullah-i Uzma” ve müessesesini tanıma imkânı bulmuştuk.
Ayetullahları belli bir randevu ile ziyaret ettik, sevgi ve muhabbetle karşılandık ve her birisi ile arkadaşlarının da katıldığı sohbetlerimiz olmuştu.
 
Bunların hepsini anlatmaya ne gerek var? Bunlar içinden bizi son derece etkilemiş olan Ayetullah Tebrizi’yi ve Onun Medine’de yaşamış olan “Dünya Üzre VekiliŞeyh Cafer’den bahsetmek istiyorum:
 
Tebrizi ziyaretimiz sırasında 65-70 civarında idi. Bize rehberlik Eden Bilgin Molla ile müessesesine vardığımızda bizi karşılayan yaklaşık 1.80’i aşan boyu, ince zarif ve nurani görüntüsü hepimizi heyecanlandırmıştı. Tek tek elimizi sıkıp, “sizi hoş gördük” (Türkiye Türkçesiyle = hoş geldiniz) demişti.
 
Bilgin Molla, tek tek bizleri tanıştırdı ve:
 
“- Ben de Farsça sizlere yardımcı olacak..” diye kendisini takdim ettiğinde, yüzünde hafif bir değişiklik olan Tebrizi:
 
– A gardaş, Türkiye’den menim dilgardaşlarım gelip, senin Farsça’n mene lazım!” deyiverdi.
 
Bu söz hepimizi yürekten etkilemiş ve heyecanlandırmıştı.
 
İşte bu heyecanla, Azerbaycan’da öğrendiğim Azerbaycan şivesi ile kendisine dönüp:
 
“- Hörmetli Ayetullah, icazeniz olarmı? Dediğimi hatırlıyorum. Kafasıyla olur işareti yaptıktan sonra ben devam ettim:
 
– Men İran’a yüz tutan kimi, gorxudan üreğim pattayırdı. Ona göre ki, men Şieden gorxurdum, Molladan gorxurdum, Fars’dan gorxurdum. Ona göre de üreğim sınmasın diye onu öz ellerimde saxlayırdım. İndi senin bu gözel sözlerini eşitmişem, öz ahmaklığıma yanıram. Neyneyim üreğim öz ellerimde kalıpdı. İcazeniz olarsa onu, daha emin bir yere koyup, saklamak isteyirem.”
 
Ayetullah Tebrizi de duygulu bir tarzda:
 
– Hara goymak isteyirsen?” deyiverdi. Ben:
 
– İcazeniz olarsa en emin yer olarak sizin üreğinizin içine saxlamak isteyirem” deyiverdim.
 
Sözüm biterken, uzun sakallarından aşağı gözyaşlarını gördüğümde, benim de arkadaşlarımın da gözyaşları yanaklarımızda aşağı akıyordu.
 
İlk defa duyduğumuz “Türkiye’den benim dil kardeşlerim gelmiş, senin Farsçan bana ne lazım?” sözü unutulacak gibi de görülmüyor.
 
Ayetullah Tebrizi ile epeyce oturup, Türkiye, İran; Türklük ve Türkiye’deki dini hayat üzerine konuştuk. Bu konuşmalar sırasında:
 
– A gardaş, Türkiye ve İran arasında vize yok. Ama her iki ülke de korkan tüccar gibi her biri diğerine kuşku ile bakar. Buna göre de biz Türkiye hakkında, muhtemelen siz de bizler hakkında hakikat olan şeyleri bilemiyoruz. Şimdi size bir soru soracağım, yanlış olarsa bağışlayın” şeklinde bir soru sormuştu.
 
-Aman Ustad, ne isteyirseniz rahatlıkla sorun, dedim. Bunun üzerine, ülkemizde ki Müslüman nüfus ile Hıristiyanların nispetini sordu.
 
Ben de %99,9 kimi Müselmandır, deyince yüzünde sevinçli bir heyecan belirdi.
 
–  Bu gerçek mi diye sordu. Ben de:
 
–  Elbette gerçek dediğimde, ellerini dua eder gibi açıp,
 
–  Şükür Yarabbi, deyişini hatırlıyorum.
 

*** 

 
Konuşmalar devam ederken nerden aklıma geldi, bilmiyorum ama size namazda okuduğumuz salavat’ları okuyayım mı, dedim. Oku dedi. Ben de “allahümme Salli ve Barik” dualarını okudum.
 
Bana, önce “-Siz Şii misiniz, diye sordu. Hayır, dedim. Biz Sünni ve Hanefiyiz, diye tamamladım.
 
“-A gardaş Araplar böyle okumuyor” dedi.
 
“-Onların bir kısmı Vehhabi, bir kısmı da Emevi gibi bir cümle daha kullandım. Kendisi de aynen benim okuduğum gibi, okuduğunu anlattı.
 
2010 yılı olmalıdır. Hac mevsiminde birkaç Ayetullah ile Hac öncesi Medine’de buluşmak, bir araya gelmek ve ülkemizdeki Caferilerle ilgili bazı meseleleri de orada konuşmak istiyorduk.
 
Hac öncesinde Medine’ye varır varmaz, Medine’deki Avâli semtinde bulunan en büyük caminin Mollası olan Dr. Şeyh Kazım’ı telefonla arayarak, ben Medine’ye geldim, dedim.
 
Şeyh Kazım:
 
–  Ben şu anda hava alanındayım, yurtdışına çıkıyorum, dönüşte sizi ben arayacağım, dedi.
–   
Birkaç gün içinde döndü ve beni aradı. Meğer Medine’de bulunan Şii – Caferi olan Araplar, Ayetullah olarak Ayetullah Tebrizi’ye bağlı imişler. Ayetullah Tebrizi de hacca gelme hazırlığı yaparken Hakka yürümüş.
 
Şeyh Kazım da Müctehid’i olan Hazretin cenaze namazı için Kum Kentine gidip gitmiş…
 
Bunu kendisinden öğrendiğim, Dostum Şeyh Kazım’a:
 
“ – Ayetullah Tebrizi ile daha önce tanışırdım. Kendisine sevgim ve saygım vardır. Size taziyeye gelmek isterim, ne zaman gelelim, dedim.
 
O da, bir veya iki gün sonrasındaki Akşam namazına gelirseniz iyi olur. Kaç kişi gelirsiniz, diye sordu.
 
–  20 kişi kadar oluruz, dedim.
 
Hakikaten Medine’de bulunan Müfettiş arkadaşlarımız, il Müftülerinden 5-6 arkadaş, ilçe müftülerinden bir miktar ve Diyanet’in diğer elemanlarıyla birlikte 20 kişiden birkaç fazlasıyla taziyeye gittik.
 
Giderken arkadaşlara, akşam ve yatsı namazını Caferi İmamın arkasında, cem yaparak (peşpeşe) kılacağımızı anlattım. İçine sinmeyen veya eksik oldu diyen varsa, sonra kaza yapsın diye bir hatırlatma da yaptım.
 
Camiye girdik, ezan okunmaya başladı. Akşam ve yatsı namazlarını birlikte Dr. Şeyh Kazım’a uyarak kıldık.
 
Namazdan sonra Şeyh Kazım, cemaate hitabederek;
 
– Dün bahsettiğim Türk Heyeti, Merhum Ayetullah Tebrizi için taziyede bulunmak üzere mescidimizdeler. Namazı bizimle beraber eda ettiler. Şimdi Heyeti teşkil eden Abdülkadir SEZGİN konuşacak ve Kur’an okuyacaklar ve dua edecekler tarzında duyurdu.
 
Mikrofonu elime alıp konuşmaya başladığımda, cemaatin önemli bir kısmı ağlıyordu. Benim konuşmamdan sonra Hafız arkadaşlar Kur’an, kaside ve ilahi okuyanlar da Türkçe ve Arapça kaside ve ilahiler okudular.
 
Dua ile son bulan toplantı sonunda cemaat bizlere sarılıp, herkes Arapça, farsça hangi dili biliyorsa, o dilde bir şeyler söylüyor, dua ediyorlardı. Tam bu ara Dr. Şey Kazım:
 
“- Ayetullah Tebrizi’nin Dünya Üzre Vekili Şeyh Cafer diye bir zat mescidimizdedir. Kendisi yıllardır meflûç durumda, ayağa kalkamıyor, mescide açılan bir odada yatar. Ona da taziyede bulunursanız çok mutlu olur, deyince hep birlikte Şeyh Cafer’in odasına gitmeye başladık.
 
TÜRKLER ALLAH’IN NURUNU – İLAHİ IŞIĞI TAŞIRLAR
 
Şeyh Cafer’e selam verdik ve ben cemaate taziye olarak söylediğim şeyleri Şeyh Cafer’e de tekrarladım.
 
Şeyh Cafer:
 
– Ben şu anda 92 yaşındayım, 10 yaşımdan sonraki bütün hayatım bu mescitte geçti. Pek çok yakınımız, meslektaşımız ahirete gitti. Bu güne kadar Sünnilerden hiç olmazsa üç kişi bir araya gelerek, ne sevincimizi, ne de üzüntümüzü paylaşmak için gelmediler. Bu üzüntümüzü paylaşmak için ilk yapan heyet sizlersiniz, dedi. Konuşmaya devam etti:
 
– Peki, sizler buraya niçin geldiğinizi biliyor musunuz? Diye bir soru sordu. Ona en yakın yerde ben duruyordum. Gayr-i ihtiyari olarak:
 
Hayır, bilmiyoruz. Size göre niçin gelmiş olabiliriz, dedim.  Şeyh Cafer:
 
– Türkler “Allahın nar-ı beyzasıgibidir. Her gittikleri yere O’nun ışığını götürürler. Sizler Türk olduğunuz için geldiniz. Türk olmasanız, sizler de gelmezdiniz. Allah sizlerden razı olsun.
 

 * * *

 
Şeyh Cafer’in yanından ayrılırken beraber olduğumuz Müftü Efendilere, içinizde, kıldığımız namazı kaza edecek kimse var mı, diye sordum.
 
Arkadaşların tamamı, hayır farzlar ve vacipler aynen uygulandı, kazayı gerektirecek bir şey yoktu, dediler.
 
Bunu diyenlerin önemli kısmı da Caferi bir İmama uyarak ilk defa namaz kılan arkadaşlarımızdı. Bu ilk karşılaşmada bile farkımız olmadığı fark edilmişti.
 

***

 
2010 yılında bu tarafa görme veya görüşme imkânımız olmadı. Muhtemelen Şeyh Cafer de Hakk’a yürümüştür. Yüce Mevla’nın adıgeçen ve Hak Divanı’na ulaşmış cümleye rahmeti ile muamele etsin.
 
Biz Müslümanlar olarak, korkmadan, bıkmadan, usanmadan öncelikle öteki zannettiğimiz din kardeşlerimizle benzer ilişkiler kurmadan İslam dünyasına BARIŞ getirmeyi nasıl başarabiliriz?

Devamını Oku