Atsız Burucu’nun kaleme aldığı bu metin, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın açıklamasından yola çıkarak, Türkiye’deki tek adam rejiminin sadece iktidar eliyle değil, aynı zamanda muhalefetin stratejik hatalarıyla inşa edildiğini savunmaktadır. Yazar, muhalefetin üst üste gelen mağlubiyetlerini basit bir başarısızlık olarak değil, mevcut sistemin devamlılığını sağlayan kontrollü bir süreç olarak nitelendirir. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden şekillenen eleştirilerde, toplumun beklentilerine aykırı aday tercihleri ve tekrarlanan yanlışların halk nezdinde büyük bir güven kırılmasına yol açtığı vurgulanmaktadır. Metin, seçmenin artık sadece sandık güvenliğini değil, muhalefetin kazanma arzusunu ve sistem içerisindeki rolünü sorguladığı bir döneme girildiğini ifade eder. Sonuç olarak, iktidarın gücünü karşısındaki etkisizleştirilmiş muhalefet yapısından aldığı ve gerçek bir değişimin ancak bu düzenin deşifre edilmesiyle mümkün olacağı öne sürülmektedir.
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ çok sert bir cümle kurdu.
Dedi ki: “Bugünkü tek adam rejimini Erdoğan, Bahçeli ve Kılıçdaroğlu birlikte inşa etti.”
Aslında bu söz, yıllardır milyonlarca insanın içinde büyüyen kuşkunun açık biçimde dile getirilmesiydi.
Çünkü Türkiye’de insanlar artık yalnızca iktidarı değil, muhalefeti de sorguluyor.
Hatta birçok yurttaşın zihninde oluşan temel soru şu: “Gerçekten muhalefet hiç kazanmak istedi mi?”
Bu sorunun ortaya çıkmasının nedeni yalnızca seçim kayıpları değil. Sıradan bir siyasi parti birkaç kez kaybedebilir.
Ancak burada toplumun dikkatini çeken başka bir durum vardı. Sürekli aynı stratejik hataların yapılması, toplumun beklentisine rağmen yanlış aday tercihleri, kaybedileceği önceden görülen hamlelerde ısrar edilmesi ve her seçim sonrası hiçbir şey olmamış gibi devam edilmesi…
Bütün bunlar zamanla insanlarda şu düşünceyi oluşturdu: “Bu kadar hata tesadüf olabilir mi?”
Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelen öfkenin temelinde de bu var. Çünkü birçok insan artık onu yalnızca başarısız bir lider olarak değil, sistemin devamını sağlayan bir figür olarak görüyor.
Ancak burada kritik hata şudur: Bütün öfkeyi yalnızca görünen kişiye yöneltmek.
Çünkü siyasette bazen sahnedeki oyuncular değil, o sahneyi kuran düzen belirleyicidir.
Kılıçdaroğlu’nun yıllarca CHP’nin başında tutulması, seçim kaybetmesine rağmen değişimin engellenmesi ve parti içi muhalefetin sürekli bastırılması doğal olarak kuşkuları büyüttü.
İnsanlar şu ihtimali konuşmaya başladı: “Acaba mesele seçim kazanmak değil miydi? Acaba amaç kontrollü bir muhalefet üretmek miydi?”

İşte tam bu noktada “kukla” ile “kuklacı” ayrımı önem kazanıyor.
Bir kukla kendi başına hareket edemez. İpleri tutan biri vardır.
Eğer toplum yalnızca kuklayla kavga ederse, perde kapanır, yeni bir kukla gelir ve aynı oyun devam eder.
Türkiye’de yıllarca seçim sonuçları tartışıldı. Kimi insanlar “oylar mı çalınıyor” diye sordu.
Oysa bugün ortaya çıkan tablo başka bir olasılığı düşündürüyor: Belki sandık değil, doğrudan muhalefetin kendisi etkisizleştirildi.
Çünkü iktidarlar yalnızca kendi güçleriyle ayakta kalmaz. Karşılarında zayıf, dağınık ve yönsüz bir muhalefet varsa sistem çok daha rahat devam eder.
Futbol diliyle konuşursak, bazen mesele hakemin taraflı olması değildir. Bazen takım sahaya zaten kaybetmek için çıkar.
Taraftar ise maçı gerçekten oynandığını sanır.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın hissettiği kırılma tam olarak budur. İnsanlar artık yalnızca iktidarın değil, yıllarca umut diye önlerine konulan muhalefet düzeninin de sorgulanması gerektiğini düşünüyor.
Çünkü bir ülkede sürekli aynı sonuç çıkıyorsa, yalnızca kazananı değil kaybedenin neden sürekli aynı şekilde kaybettiğini de sorgulamak gerekir.