Yusuf Dülger tarafından kaleme alınan bu metin, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk ulusunun sarsılan temel değerlerini sert bir eleştiriyle ele almaktadır. Yazara göre vatan sevgisi, aile yapısı, dil ve kültürel birliktelik gibi hayati unsurlar; siyasi tercihler, toplumsal duyarsızlık ve dış etkiler nedeniyle büyük bir yozlaşma tehdidi altındadır. Özellikle ekonomik çıkarlar için toprak satılması, askerlik ruhunun zayıflaması ve dini değerlerin siyasi amaçlarla suistimal edilmesi ulusal kimliği zayıflatan başlıca etkenler olarak sunulmaktadır. Hukuk sistemindeki bozulma ve toplumun kutuplaştırılması sonucunda ülkenin bir uçuruma sürüklendiği savunulurken, halkın bu gidişata karşı sessiz kalmaması gerektiği vurgulanmaktadır. Metin, bu yıkımı durdurmak için cesaret ve özveriyle hareket ederek milli temellerin yeniden sağlamlaştırılması yönünde güçlü bir çağrıyla son bulmaktadır.
Türk Dil Kurumu temel sözünü şöyle açıklar:
“Bir yapının toprak altında kalan ve yapıya dayanak taban. Bir şeyin gelişimi için gereken ilk ögeler. En önemli, belli başlı, ana, esas, asıl.”
Her yapının temelleri olduğu gibi her ulus ve devletin de temelleri olur. Tarih, vatan, aile, kültür, dil, din, birlik, hukuk bunların başında gelir.
Son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusunun temelleri bozulmaya başladı. Bunun nedenleri arasında: Bazı yöneticilerin hastalıklı ulus ve devlet anlayışları, Türk halkının kendi varlığını koruma duyarsızlığı, yüzeysel din kültürü, Osmanlıcılık, siyasal İslamcılık var.
Türkiye’de vatan görevi, vatana sahiplenme işi zayıflıyor. Dün herkes askerlik yaparken bugün sürekli tecil, “paralı askerlik” yapıyor.
Paralı askerliği yöneticiler icat etti. Dün, “vatan satılmaz” derken, bugünün yöneticileri bütçe açığını kapatmak için vatan topraklarını satıyorlar.
Bunun arkasında Siyonizm’in globalleşme çağrısıyla bilinçsiz Müslümanların “Müslümanın vatanı olmaz” safsatası var.
Eğlence yerleri, uyuşturucu şebekeleri, televizyonların aile programları aile kurumumuzu çürütüyor. Görsel medyadaki giyim-kuşam, haberler, birçok anlatı ve programlar çok yıkıcı.
Bunu engellemek hepimizin, en başta yöneticilerin görevidir. Görünen o ki, yöneticilerin böyle bir derdi yok. Kültürümüz de bozuluyor.
Toplumcu değil bireyci, birleştirici değil ayrıştırıcı, üretici değil tüketici oluyoruz. Yalan, hile, hırsızlık zirvede. Anadilimiz kısırlaşıyor, yabancı dillerin işgalindeyiz.
En büyük soysuzlaşma millî dil ve kültürde oluyor.
İslamiyet tek tanrılıdır ve samimi, dürüst, çalışkan, özgürlükçü olmayı ister.
Buna karşın “Müslüman” politikacılar, din temsilcileri bu ilkeleri çiğniyor, özgür düşünmemizi engelliyorlar.
Dünya-ahret ayrımcıları yüzünden tembelleştik, fakirleştik, bilim ve teknolojiden uzaklaştık. Vaazlara, hutbelere, dini kitaplara bakın tamamına yakını hurafe;
“bize, bana Allah yeter” diyor. Bu kesim kendileri gibi düşünmeyenleri aşağılıyor, toplumu bölüyor.
Türkiye’deki güç sahipleri halkı ayrıştırıyorlar, kutuplaşıyoruz. Tekli kimlik yerine çoklu kimlik yaratmak için uğraşanlar var. Hukuk işlemiyor;
gerçek hukukçular sıkışık, diğerleri emir eri. Bu alanlarda da kırılma var.
Seksen milyonluk Türkiye, 15-20 yılda bir avuç yıkıcının kurbanı oluyor. Bu gidişle komaya girecek, belki morga bırakılacağız.
“Allah hayırlısını versin, su aka aka yolunu bulur, elimizden ne gelir” diyerek avutuyoruz.
Allah, oturan, kulağını tıkayan, gözünü kırpan, görevini yapmayan bir kişi ve uluslara hayır etmez, hak ettiği cezayı verir.
Türkiye’denin temelleri çatlıyor ve sıkıntılı ama Türk ulusu suskun. Sıkıntıdan kurtulmak için temelsizleri ve temel sökücüleri göndermek ve temellerimizi sağlamlaştırmak, bunun için özveri ve cesaret sahibi olmak gerekiyor.