Yusuf Dülger
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Esir İnsanlar Ülkesi

Esir İnsanlar Ülkesi

featured
0
Paylaş

Yusuf Dülger tarafından kaleme alınan bu köşe yazısı, Türkiye özelinde bireylerin ve toplumun içine düştüğü zihinsel kölelik sorununu kapsamlı bir şekilde ele almaktadır. Yazar, esirliği yalnızca fiziksel bir tutsaklık olarak değil, bir düşünceye veya lidere sorgusuz sualsiz bağlılık olarak tanımlayarak bu durumun insan doğasına aykırı olduğunu savunur. Tarihsel süreçlerden dini yorumlara, siyasi pratiklerden eğitim sistemine kadar pek çok alanda itaat kültürünün nasıl kökleştiği çarpıcı örneklerle açıklanmaktadır. Tarikatlardaki mutlak teslimiyet ve siyasetteki şahsiyet kaybı gibi unsurların, toplumsal gelişimin önündeki en büyük engeller olduğu vurgulanmaktadır. Metnin temel çağrısı, bu ruhsal esaretten kurtulmak için özgürlükçü bir eğitim anlayışının ve kolektif bir uyanışın hayata geçirilmesidir. Sonuç olarak yazar, insanın gerçek doğasına dönerek fikri hürriyetini kazanmasının hayati önemini hatırlatmaktadır.

 

Esir, tutsak/köle demektir. Savaşta düşman eline düşene esir dendiği gibi bir düşünce veya kişiye körü körüne bağlanan kişiye de mecazen esir denir.

Bu yazımda mecazi esirliği anlatacağım.

İnsanın bir düşünce veya kişiye körü körüne bağlanması demek, insanlığını kaybetmesi demektir. Canlılar içinde düşünen tek varlık insandır.

Türkiye’de, yetişkininden yaşlısına, kadınından erkeğine, okumamışından akademisyenine, politikacısından bürokratına kadar çok esir var.

Köleliğin nedenleri arasında yönetim biçimi, yöneticiler, bozuk inanç, makam ve dünyalık tutkusu başta gelir. Orta Çağ’da asıl kölelik vardı.

Yeni doğan çocuklar anne babalarına bakarak köleliği/cariyeliği benimserlerdi. İslam dini geldiğinde Araplarda kölelik yaygındı.

İslamiyet köleliği kaldırmak istedi ama bir anda olmadı.

Osmanlı, babadan oğula geçen padişahlıkla yönetildi, halkın yöneticisini seçme hakkı yoktu. Bu durum halkta esirlik ruhunu oluşturdu.

İstanbul’da köle-cariye pazarı bile vardı. Kölelik dünyada kalktıktan sonra Osmanlı’da da kalktı ama padişahların, “Halife, Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir, Halife’ye isyan günahtır” inanç ve fetvası ruhsal köleliği kaldırmadı;

Altı asır süren kölelik ruhu bizi hâlâ baskılıyor.

Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde insanların fikir kölesi/esiri olarak yaşamayı sürdürmelerinin etkenlerinden biri de tarikat ve cemaatlerdir.

Tarikat ve cemaatlerdeki asılsız inanç ve düşüncesiz kabullere göre müritler;

“Kutup, Şeyh, Üstat” denen kişilere mutlak itaat edecekler, onlar ne derse yapacaklar, yoksa “kötü kul” olacaklardı.

Bu kesimde şöyle yanlış bir inanış vardı: “Mürit, şeyhinin önünde tabuttaki mevta gibi olacak.” Bu inanış hâlâ sürüyor.

Bizde süren köleliğin bir nedeni de budur.

Bunların İslam’da yeri yoktur. Müslümanlar Fatiha 4’te hep: “Ancak (Allah’a) boyun eğer ve yalnız Allah’tan yardım isteriz” derler ama hayatlarına taşımazlar.

İslamiyet, bir Müslümanın bir başkası karşısında ezilmesini istemez. Hz. Muhammed, kendini görünce heyecanlanan bir adama: “Rahat ol, ben de senin gibi bir insanım” diyor.

İnsanları makam, şöhret ve servet hastalığı da esirleştiriyor. Böyleleri içeride halktan oy, dışarıda güç sahiplerinden destek almak için T.C.

ve Türk halkını zora (esarete) sokuyor. Bunlara, “esirler başı” demek daha uygundur.

Türkiye’de bir de iman, unvan, servet esirleri var ki bunlar, söz ve işleriyle toplum ve ruh yapımızı esarete itiyorlar.

Şu örnekler üzerinde düşünelim:

8-10 yıl önce, aynı zamanda İmam-Hatip Lisesi mezunu olan bir milletvekili: “Recep Erdoğan’da Allah’ın bütün vasıfları var” dedi. Bugün TBMM üyesi olan bir milletvekili, “Recep Erdoğan’ı görünce Allah’ı hatırlıyoruz” derken, bir başkası, “Recep Erdoğan’a Salavat” besteledi. 3-4 yıl önce Genelkurmay Başkanlığı’na getirilen birisi Recep Erdoğan’ın önünde iki büklüm oldu: “Senin lütfunla…” diyerek gözlerini yaşarttı. Daha yeni, evli bir bayan: “…isterse eşimi bırakır kendisine gelirim” dedi. Burada bir de AKP-MHP milletvekillerinin genel başkanları karşısında put gibi duruşlarını, başkanlarının isteği doğrultusunda, hiç düşünmeden, itiraz etmeden oy kullandıklarını düşünelim. Demek bizim Meclis’imizde de esirlik var.

Esirlik ülkemizin en üst kurum ve kişilerine bulaşmışsa, okullarına da bulaşır. “Üzüm üzüme baka baka kararır.”

Doğuştan hareketli, rahat, konuşkan çocuklarımız okullarda durağan, edilgen, bön, ölçüsüz oluyorlar. Bunun nedeni aldıkları eğitimdir.

Esirliğin bu kadar yaygın ve acı oluşu millet ve devletimiz için kötüdür, sakıncalıdır.

Bunu önlemenin yolu özgür bir örgün ve yaygın eğitimden geçer.

Hürriyete geçiş için sırf örgün ve yaygın eğitim kurumları yetmez;

İşyerleri, atölyeler, kamu kurumları, siyasi partiler, dürüst ve doğal sivil toplum kuruluşları da sürece katkı verecekler, hürriyet savaşı yapacaklar.

Bu savaşı kazanmak için fıtraten, zihnen hür, makam ve servet hastalığına tutulmayan, ilkel olmayan, kirlenmiş inanç taşımayan herkes adım atacak.

Yukarıdakiler aşağıdakileri eğitecek, aşağıdakiler yukarıdaki esirleri zorlayacak. Böyle başarılı oluruz. Cumhuriyet’in ilk yıllarında bunu gördük.

Esaret sırf insanların değil, hayvanların bile yapısını bozuyor. Ağaçlarda özgür özgür uçup öten bir bülbülü kafese koysanız yaşama sevincini kaybediyor.

Doğada her canlı hiçbir kural dinlemesin, kaos ve anarşi yaşansın demiyorum.

Başta insan olmak üzere tüm canlılar esir olmasın, yeteneklerimiz geliştirilsin diyorum.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!