Değerli okuyucular, özellikle son dönemde, Ülkemiz ve Türk Milliyetçileri olarak bizler, büyük bir kaos yaşamaktayız. Binlerce yıllık geçmişi olan bir Milletin fertleriyiz. Geçmişimizle hep övünüyoruz; teşkilatçılık, devlet kurmadaki başarımız, adaletli yönetim anlayışımız, muhteşem mazimiz… Sadece son 700 yılımıza baktığımızda; Üç kıtaya hâkim olmuş, durdurmak ve yıkmak için 600 yıl mücadele edilmiş, sonra parçalanmış, ama yılmamış, yıkılmamış, bitti denildiği anda emperyalizme başkaldırmış, tutsak milletlere esin kaynağı olmuş, dünyaya bir kez daha tutsak, esir ve devletsiz yaşayamayacağını haykırmış bir neslin devamıyız! Bu haykırış o kadar onurlu ve değerli ki; 1933’ler de Fransız Askeri Ataşesi’nin Fransa’ ya yazdığı mektubunda ‘Türkler, Kanuni dönemindeki havayı yakaladılar’ diye ifade ediliyor! Demek ki İmanımızdan, tarihimizden ve kültürümüzden kopmadığımız sürece bu Millet’e kimse diz çöktüremiyor! Peki, nasıl bir süreç yaşadık, nerelerde hatalar yaptık, hangi tarafımız eksik kaldı ki bugün tekrar buhran yaşıyoruz? Bu sorunun cevabını iki değerli Sosyologun tespitlerinden alıntılar yaparak ifade etmeye çalışacağım;
Sanırım en büyük hatamız, yeni yüzyıla ayak uyduramadık; Cumhuriyeti ve Demokrasiyi anlayamadık. Bakınız Sayın Emre Kongar ‘Tarihimizle Yüzleşmek’ adlı eserinde bu sorunu şu cümlelerle ne güzel ifade etmiş: ‘Atatürk Devrimleri ya da Aydınlanma Devrimleri dediğimiz reformlar, Saltanat ve Hilafet’ in kaldırılması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması, yazı, dil, tarih ve kıyafet devrimleri, en önemlisi de Medeni Kanun’ un kabulü, Batı’nın yüzyıllarca süren, çok kanlı olan, ardında Aydınlanma, Endüstrileşme ve Kentleşme yatan, laikleşme ve demokratikleşme süreçlerini, yeni Türkiye’ de birkaç on yıla sığdırmıştır. Bu dönüşüm, Kurtuluş Savaşı başarısı kadar inanılmaz, büyük ve henüz başka bir toplumda eşi yaşanmamış bir XX. Yüzyıl mucizesidir ’(Syf. 172) ‘ Batı’ da feodal toplum yapısı endüstriyel toplum yapısına dönüştükten sonra Laik ve Demokratik düzen kurulmuş, Türkiye’ de ise önce Laik ve Demokratik Cumhuriyet kurularak bu dönüşüm, yani feodal toplumdan endüstriyel topluma geçiş gerçekleştirilmeye çalışılmıştır’(Syf.174).Yukarda ki tespitlerde de belirtildiği üzere batının mücadele ederek, kan dökerek sindirerek, yaklaşık 200 yılda geldiği demokratik ve çağdaş seviyeye Atatürk ve Cumhuriyet devrimleriyle bedel ödenmeden gelindi! Bedel ödemeden elde ettiğimizden olsa gerek, bizi yönetenleri seçebilmek, düşüncelerimizi özgürce ifade edebilmek, aklımızla tercihlerimizi yapabilmek gibi değerlerin kıymetinin hala yeterince anlaşılamadığını görmekteyiz! Hâlbuki kafamızı kaldırıp Müslüman coğrafyasına bir baksak, bizim 90 yıl önce geldiğimiz noktaya hala gelememiş olduklarını görür, bunu bize hediye eden o dehayı rahmetle ve şükranla anardık!
Yüzyıllarca saltanatla yönetildiğimizden olsa gerek; düşünmeyi ve karar almayı hep yukardan bekleyip, kendimizi ise düşünmeden itaatle görevlendirmişiz, sonuç ne çıkarsa da ‘Kader’ diyerek kabullenmişiz? Peki bunun sebebi inançlarımız mı, kültürümüz mü yoksa inanç ve kültürümüzü özümsemeden, sadece sloganlaştırmamız mı? Sayın Başbakanımızın da işine gelen kısımlarından alıntılar yaptığı rahmetli Cemil Meriç bu yanlış Kadercilik yaklaşımını Bu Ülke kitabında ; ‘Yükselen bir medeniyet için kurşun geçirmez bir zırh olan Kader inancı, çöken bir toplum için yüklerin en ağırıdır!’ diyerek ne kadarda güzel tespit etmiş! Hastalık bu, peki çözüm ne? Yine Cemil Meriç’ ten alalım cevabını: ‘Münakaşa eden iki insan, aynı graniti yontan iki heykeltıraş, hakikati arayan iki yol arkadaşı. Hedefi, tahrip değil, terkiptir bu kavganın. Mağlubun muzaffer olduğu tek yarış!’
Evet değerli Ülküdaşlarım; okumaz, araştırmaz, fikirlerimizi özgürce ifade etmez, karşımızdakini dinlemeye tahammül edemez, her farklı düşüneni aforoz eder, uzaklaştırır, kendi seçtiğimiz insanları putlaştırır, kendi koyduğumuz kuralları Allah(C.C.) ın Ayetleri gibi kabul eder ve yanlışlarımızın tartışılmasına, eleştirilmesine bile tahammül göstermez isek bu buhrandan çıkamayız! Öyleyse Cemil Meriç’ in dediği gibi; ‘İnsanlar sloganla güdülmez, düşünceye hürriyet, sonsuz hürriyet!’