Orta Doğu’da füzeler patlarken Hürmüz Boğazı tıkanıyor, petrol roketliyor… Ama asıl sessiz tehlike gübre krizi! Çiftçimiz mart ayında toprağı besleyemezse yaz sonunda sofralarımızdaki ekmek tehlikeye giriyor. Gıda güvenliği için acil sübvansiyon ve yerli üretim şart; yoksa tarladaki yangın mutfağa sıçrar!
Geçtiğimiz hafta Gaziantep semalarında yankılanan o metalik patlama sesi, sadece bir güvenlik endişesinin habercisi değildi. Sınırımızın hemen ötesinde, Orta Doğu’nun kadim coğrafyasında ateşlenen her füze, patladığı yerde toz duman bırakırken; binlerce kilometre ötedeki çiftçimizin traktör deposunda, ahırındaki yem torbasında ve nihayetinde şehirdeki tüketicinin mutfak masasında sarsıntı yaratıyor. Bugün jeopolitik gerilimleri sadece “strateji uzmanlarına” bırakamayacak kadar hayati bir eşikteyiz. Çünkü artık füze petrolü, savaş ise doğrudan gübreyi vuruyor.
Hürmüz Boğazı’nda yükselen tansiyonun küresel enerji piyasalarını sarsması beklenen bir senaryoydu. Petrolün 100 dolar barajını aşması, nakliye maliyetlerinden plastik ambalaja kadar her şeye zam olarak yansıyor. Ancak asıl “sessiz tehlike” petrolün gölgesinde kalıyor: Gübre krizi. Dünyanın en büyük azotlu gübre ihracatçılarından biri olan bölgedeki lojistik tıkanıklık, küresel piyasalarda üre fiyatlarını bir haftada hayal bile edilemeyecek seviyelere taşıdı. Türkiye gibi tarımsal girdide dışa bağımlılığı yüksek bir ülke için bu durum, sadece bir ekonomik veri değil; bir gıda güvenliği meselesidir.
Çiftçimiz için mart ayı, toprağın uyandığı, umudun ekildiği aydır. Ancak bugün çiftçi, tarlasına atmak zorunda olduğu azotlu gübrenin fiyatına bakarken, ekim yapıp yapmama kararı arasında sıkışmış durumda. Eğer bugün artan maliyetler nedeniyle toprak yeterince beslenemezse, yaz sonunda hasat ettiğimiz sadece “azalan mahsul” değil, “artan açlık” olacaktır. Tarla yanarsa, mutfaktaki yangını hiçbir itfaiye teşkilatı söndüremez.
Peki, tarladaki bu ateş nasıl söner?
Birincisi, tarımı artık “sektörlerden biri” olarak görmeyi bırakıp, tıpkı milli savunma gibi bir “beka meselesi” olarak kodlamalıyız. Sınır güvenliğimiz için nasıl savunma sanayiine yatırım yapıyorsak, gıda güvenliğimiz için de yerli gübre ve yerli tohum stratejisini aynı kararlılıkla sürdürmeliyiz. Mevcut kriz ortamında, 5 Mart’ta devreye giren “eşel mobil” sisteminin benzeri, ivedilikle gübre ve yem girdileri için de hayata geçirilmelidir. Devlet, küresel piyasalardaki bu olağanüstü artışı çiftçinin omuzlarından alıp, bir süreliğine sübvansiyonlarla göğüslemek zorundadır.
İkincisi, krizlerin panzehiri üretimdir. İthalat odaklı çözümler, döviz kuru ve jeopolitik riskler karşısında bizi her zaman kırılgan bırakıyor. Bugün İran ile İsrail arasındaki gerilim, bizim domatesimizin fiyatını belirliyorsa, burada yapısal bir sorun var demektir. Kendi kendine yetebilirlik, 21. yüzyılın en büyük lüksü değil, en temel zorunluluğudur. Atıl durumdaki meralarımızı ıslah etmek, parçalı tarım arazilerini birleştirmek ve gençleri yeniden toprağa döndürecek teşvikleri somutlaştırmak için daha neyi bekliyoruz?
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi; liyakatli planlamadır. Tarım, sadece traktör sürmek değildir; veri yönetimidir, meteorolojidir, küresel piyasa okuryazarlığıdır. Gaziantep’e düşen o füze parçası bize şunu hatırlatmalı: Dünya artık eski dünya değil. Tedarik zincirleri pamuk ipliğine bağlı. Eğer biz kendi toprağımızı, kendi gübremizi ve kendi üreticimizi koruma altına almazsak, elin oğlu tetik çektiğinde biz acıkırız.
Sonuç olarak; tarladaki ateşi söndürmek için sadece yağmur beklemek yetmez. Stratejik akla, cesur ekonomik adımlara ve her şeyden önce köylünün “milletin efendisi” olduğu gerçeğini hatırlamaya ihtiyacımız var. Unutmayalım ki; tankınız olabilir, uçağınız olabilir ama halkınızı doyuracak ekmeğiniz yoksa, o demir yığınlarının hiçbir hükmü kalmaz.
Siyasetin kısır tartışmalarını bir kenara bırakıp, asıl cepheye; tarlaya bakma vaktidir. Çünkü gelecek, toprağına sahip çıkanların olacaktır.