Bu makale, Başkurt Türklerinin köklü tarihini, zengin mitolojik dünyasını ve sözlü edebiyat geleneğini kapsamlı bir şekilde ele almaktadır. Yazıda, halkın doğa olaylarını açıklama biçimleri, Güneş ve Ay hakkındaki efsaneleri ile yılan ve ejderha gibi figürlere yükledikleri olağanüstü anlamlar detaylandırılmaktadır. Ayrıca, Başkurt kültürünün Şamanizm ve İslam gibi farklı inanç sistemlerinden nasıl etkilendiği, Sergey Rudenko gibi araştırmacıların çalışmaları ışığında sunulmaktadır. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren hız kazanan derleme çalışmaları ve yayımlanan dev külliyatlar, bu kültürel mirasın gelecek nesillere aktarılmasındaki önemi vurgulamaktadır. Sonuç olarak kaynak, Başkurtların evren algısını ve toplumsal hafızasını şekillendiren efsanevi unsurları bir bütün olarak yansıtmaktadır.
BAŞKURT TÜRKLERİNİN MİTOLOJİSİ VE HALK EDEBİYATI
Başkurt Türklerinin çok eskilere dayanan uzun tarihi geçmişi yalnız yazılı kaynaklarda değil edebiyata da yansımıştır. Yaşanmışlığı ve tecrübeleri içeren atasözleri ve deyimler, tarihi olaylara dayanan destanlar, dini inançlardan ileri gelen rivayetler Başkurt halk edebiyatında yerini bulmuştur. Yılların birikimi olan Başkurt halk edebiyatı çeşitli tarihlerde derlenip yayımlanmıştır. Fakat bu alanda en büyük atılım 1990’lı yıllarda olmuştur. 1995 yılında “Başkurt Halk Edebiyatı” külliyatı yayımlanmaya başlamıştır. 36 cilt olarak planlanan ve 1996 yılında birinci cildi yayımlanan bu külliyatın 2014 yılı başları itibarıyla 13 cildi basılmıştır. Ayrıca 2009–2013 yılları arasında Başkurdistan Bilimler Akademisi ve Dil, Tarih, Edebiyat Enstitüsü’nün ortak çalışması sonucu 7 ciltlik **“Başkurt Tarihi”**nin yayımlandığını da belirtmek gerekir. Başkurt aydınlarının tüm bu geçmişi geleceğe taşıma çabaları şanlı tarihlerine ve zengin kültürlerine ne denli bağlı olduğunu göstermektedir.
Başkurt Türklerinin dini geleneğe özgü inançları, uygulamaları veya doğa olaylarını açıklamak amacıyla, görünüşte gerçekten yaşanmış olayları aktaran, çoğunlukla kökeni bilinmeyen ve bir ölçüde geleneğe dayanan efsaneler kuşaktan kuşağa geçerek günümüze kadar gelmiştir. Başkurt mitolojisi oldukça zengin ve çeşitlidir. Başkurtlar eski dönemlerde Mecusi, Şaman, daha sonra İslam dinini kabul etmişlerdir. Başkurt Türklerinin hayatında tüm bu dinlerin etkisi XX. yüzyıl başlarına dek kendini gösterdiğini Rudenko şöyle dile getirmiştir: “Daha 20. yüzyıl başlarında da Başkurtların dünya görüşünde eski düşünceler ve bu düşüncelere bağlı olan inançlar yaşamıştır. Başkurtların dünya görüşü incelenirken, farklı zamanlarda ayı, kartal, gulyabani ve gökcisimlerine tapınmalarından, tabiatın ruhunun var olduğunu sandığı ve onunla bağlı olan animizm düşüncelerinden başlayarak Şaman dini kalıntılarına kadar kat be kat inanç ve düşünce silsilesi görülmektedir. Yüzlerce yıllık İslam yayılımı Başkurt eğitiminin sadece dış, ayin yönünü değiştirmiştir; onların eski dünya görüşünde ve inançlarında esaslı değişim olmamıştır”.
(Rudenko 2001: 398) . Ünlü arkeolog, antropolog ve etnograf Sergey İvanoviç Rudenko (1885–1969) Başkurt Türkleri üzerinde detaylı çalışmalar yapmış, onları yerinde incelemiş ve Başkurtların etnografik monografisini kaleme almıştır. Rudenko konuyla ilgili şunları yazmıştır: “Ben kendime Başkurtların etnografik monografisini yazmayı amaç edindikten sonra, 1905’ten başlayarak malzeme topladım ve 1908’de araştırmalarımı bitirdim. 1908–1909 yılları arasında Başkurt folkloru üzerine ilk eserim yayınlandı. 1916’da Başkurtların fizik tipleri hakkındaki monografinin ilk kısmı, 1925’te Başkurtların yaşamına özgü ikinci kısmı basıldı”.
(Rudenko 2001: VIII) . Rudenko, “Başkurtlar” başlıklı kitabının “Sanat ve Folklor” bölümünde halk edebiyatına, “İslam’a Kadar Olan Dini Düşüncelerin Kalıntıları” bölümünde Başkurt mitolojisine geniş yer vermiştir. Rudenko, Başkurt Türklerinin inançlarının akidelerinden söz ederken Bağdat halifesinin elçisi İbn Fadlan’ın fikirleri üzerinde durmuştur. Fadlan Başkurtların ilâhları ile ilgili şunları yazmıştır: “Onların bazıları 12 ilâh hakkında; kışın, yazın, yağmurun, yelin, ağaçların, insanların, atların, suyun, gecenin, gündüzün, ecelin, toprağın ilâhı olduğunu söylüyorlar; gökteki ilâhın onların en büyüğü, fakat o diğer ilâhlarla fikir birliğinde ve onların her biri arkadaşının yaptığını takdir ediyor… Bir grubun yılanlara tapındığını; ikinci grubun balıklara, üçüncü grubun turnalara tapındığını gördük. Onların bir zamanlar düşmanları oldukları bir halkla savaştıklarını, düşmanların onları (Başkurtları) bozguna uğrattıklarını ve turnaların düşmanların arkasından bağırıp onları korkuttuğunu ve Başkurtları bozguna uğrattıktan sonra düşmanların kendilerinin bozguna uğradıklarını, bunun için onların turnaya tapındıklarını anlattılar ve ‘Bu turnalar bizim ilâhımız, çünkü onlar bizim düşmanlarımızı bozguna uğrattılar’ diyorlar ve bunun için onlara tapınıyorlar (bugün de)”. (Rudenko 2001: 374) .
İbn Fadlan’ın seyahati sırasında tuttuğu notlarına dair Zeki Velidi Togan şunları şerh etmiştir: “Fadlan’a göre o zaman Başkurtlar halis Şamanî olmuşlardır. Müellifin kaydettiği akidelere gelince, bunlar zamanımıza kadar yaşayan itikat şekillerine ve genel olarak Şamanî Türklerin âdet ve akidelerine uymaktadır… Fadlan, Başkurtların ongunları olan hayvan ve kuşları saymıştır ki bunlar Başkurt şecerelerinde mezkûrdur. İbn Fadlan bunları on iki ilâh olarak gösteriyor; bu sayı Başkurt boylarını on iki bavlı (boylu) diye ifade edilmesiyle mutabıktır. Bunlardan Bürcen kabilesinin ongunu olarak şecerelerde malum olan turna da İbn Fadlan tarafından bir ilâh olarak zikredilmiştir”. (Togan 2003:6) .
Başkurt Türklerinin eski kozmogonik düşünceleri pek fazla bilinmemesi ile birlikte, gökyüzü ve doğa olayları ile ilgili efsaneler günümüze kadar ulaşmıştır. Başkurtlar, Ay ve Güneş’i insan şeklindeki bir yaratık olarak algılamıştır. Başkurt masallarında Güneş güzel bir kız, Ay ise erkektir. “Kırmızı su kızı” olarak tasvir edilen Güneş: “Denizden çıkarken, onun birkaç sajen (1 sajen 2,13 metredir) uzunluğundaki beyaz saçları su üstünde yüzermiş; o elleriyle yıldızları alarak beyaz saçlarını toplarmış. Güçlü bahadırlar, denizden çıkan bu su kızını görünce onun güzelliğine hayran olurmuş ve su kızı denize inerken bahadırlar onun uzun saçlarına sarılarak onunla beraber su hanlığına inerlermiş; burada babası su kızını başlık parası almadan bir bahadırla evlendirmiş. Damat karayı özlediğinde su kızının babası onlara izin verip, su hayvanlarını hediye etmişmiş”. (Rudenko 2001: 375–376) . Güneşin doğuşunu ve batışını gözlemleyen Başkurt Türkleri onu kırmızı su kızı olarak algılamış, ufuk çizgisini de deniz olarak hayal etmiştir.

Erkek cinsinden bir yaratık sayılan Ay da Başkurt Halk Edebiyatı’nda yerini almıştır. Bir efsaneye göre: “Su almaya giden bir Başkurt kızı, sanki gülümsüyormuş gibi gökten neşeyle bakan güzel ve sevimli Ay’a hayran hayran bakakalmışmış. Kız Ay’a bakarak: ‘Eğer benim de Ay gibi bu kadar yakışıklı kocam olsaydı, ben ona mutlaka büyük bir bahadır doğururdum,’ diye söylenmiş. Ay bu genç kızı kendine eş olarak almış, böylece bu kız şimdi orada (Ay’da) saka sırığı ve kovalarıyla duruyormuş”. (Rudenko 2001: 376) . Başkurt Türklerinin eski düşüncelerine göre, gezegen ve yıldızlar gökyüzüne demir zincirlerle bağlı olarak asılı duruyormuş. Yıldız ve takımyıldızlarının hepsini farklı isimlerle adlandırmış Başkurt Türkleri. Örneğin, Samanyolu’nu Başkurtlar “Kuş Yolu” veya “Kaz Yolu” diye adlandırmıştır. Bunun nedeni, Başkurtların düşüncelerine göre kuşlar (veya yabani kazlar) mevsimlik göçleri sırasında bu yıldız yolunu kılavuz edinerek hareket ederlermiş.
Başkurt Türkleri; gök gürültüsü, yıldırım gibi doğa olaylarını da inançları doğrultusunda açıklamaya çalışmışlardır. Onlara göre gök gürültüsü ve yıldırım Tanrı’nın isteğiyle meydana gelen bir olaydır. Başkurtlar, Tanrı’nın meleği şeytanı cezalandırmak için gönderdiğini düşünerek, bu doğa olayının meleğin şeytanla çarpışması sonucu ortaya çıktığına inanmışlar. Tanrı, insanları baştan çıkaran, onlara kötülük yapıp zarar veren şeytanı kovmak için meleği göndermiştir. Melek, şeytanı takip etmiş ve onu kamçılamıştır. Meleğin kamçısının ucunda ateşli taşlar olmuş; kamçı ile vurunca bu taşlar kamçıdan koparak ve şeytana vurarak yıldırım çıkarırmış. Şeytan yıldırımdan saklanmak için insanların evine girer ve işte o zaman yıldırım eve düşermiş. Yıldırım düşmesi sonucu yanmaya başlayan evi Başkurtlar su ile söndürmeyi günah saymış ve yoğurt ile söndürürlermiş. Bu nedenle Başkurtlar gök gürlerken şeytan eve girmesin diye pencere, kapı ve bacalarını iyice kapatırlarmış. Bazen şeytan yağmurlu havalarda çocuk kılığına girip evin kapısına gelip ağlayarak eve almaları için ev sahibine yalvarırmış.
Bunun dışında hortum ve diğer hava olaylarıyla ilgili Başkurt Türklerinin daha ilginç ve daha özgün düşünceleri bulunmaktadır. Onlar, hortumu ejder saymıştır. Başkurtlar genelde yılanı zararlı, tehlikeli ve olağanüstü bir yaratık olarak görmüşlerdir. İ.İ.Lepexin bu konuda şöyle yazmıştır: “Eğer Başkurt bir yılanı öldürmüşse, o ne kadar acele edip nereye gidecekse de attan inmeden yılanın başını sopayla toprağa gömmeye çalışmıştır.” Yılanın tekrar dirilmemesi için yılanın başının toprağa gömülmesi gerekirmiş. Çünkü Başkurt düşüncelerine göre, öldürülen yılanın yanına arkadaşları gelip bir otun kökünü onun yaralarına koyup diriltirmiş. (Rudenko 2001: 377) . Ayrıca Başkurtlar at teri kokusu sinen kamçının yılanın öldürülmesinde etkili olduğunu düşünmüşlerdir. İ.İ.Lepexin’in örnek olarak sunduğu bir Başkurt efsanesine göre, bir Başkurt yılan dağında (Ural’da Yılan Dağı) yaşayan büyük bir yılanı, ancak at teriyle ıslatılan kılıcıyla öldürebilmiştir. (Rudenko 2001: 378) . Eski Başkurt inançlarına göre, yılan 100 yaşına geldiğinde ejderhaya dönüşürmüş. Rivayetlerde ejderha onlarca sajen uzunluğunda olan ve göllerde, bazen kuyularda barınan bir yılan olarak betimlenmektedir.
Ejderha, göle su içmek için gelen hayvanları, bilhassa kuzuları yermiş. Ejderha 500–1000 yaşına geldiğinde Yuxa’ya (Yuha) dönüşürmüş. Yuxa, genç kızları yermiş; bir de Yuxa kılıktan kılığa girermiş, o kâh insan, kâh hayvan oluverirmiş. Başkurt rivayetlerine göre, Tanrı ejderhanın Yuxa’ya dönüşmesine izin vermezmiş; ejder Yuxa yaşına gelmeden bulutlar tarafından alınıp Kuzey Buz Denizi’nin ötesindeki Kafdağı’na götürülürmüş. Konuyla ilgili birçok hikâyenin bulunduğunu söylemek mümkündür. Örneğin, hava açık olduğu halde gök gürültüsü ve şimşek çakarak küçük bir bulut göle yanaşmış; bulutun dokunmasıyla göl suyu köpürmeye başlamış; gölden kımız kasesine benzer büyük gözleri yuvasından fırlayan korkunç bir ejder başı çıkmış; ejderin başını kucağına alan bulut yükselince ejderin gövdesi de su yüzüne çıkmış; görünüşe göre ejderin gövdesi parlağa çalan benekliymiş; nihayet yaba gibi kuyruğu da sudan çıkarılıp uzaklara götürülmüşmüş. Ejder uzanmaya, eğrilmeye, her yöne kuyruğunu sallamaya başlamış; yerde sürünmüş kuyruğu sapan izi şeklinde iz bırakıyormuş. Ejder kâh inilti kâh ıslık çalarak, kâh kuyruğunu yumak yapıp kâh kendini öfkeyle iki yana vurarak var gücüyle kurtulmaya çalışmış; fakat bir doğaüstü kuvvet ejderin başını tüm kıskaçlardan daha sağlam tutmuş ki, ejder başını kımıldatmaya bile olanak bulamamışmış. Böylece kurtulamayan ejder yavaş yavaş uzaklaşırken, güneş ışığı altında onun gövdesi daha da kırmızı, açık altın sarısı rengini alırmış.(Rudenko 2001: 378–379).
Başkurt Türklerinde yılan ve ejder ile ilgili hikâye ve rivayetlere sık rastlanmasının nedeni Ural bölgesinin yüksek dağlar ve gür ormanlarla örtülü doğasındandır. Bölgeyi yılanların mesken edinmesinden ileri gelen Ural’daki “Yılan Dağı”nın adı bunun bir örneğidir. Soğuk ve sevimsiz olan yılanlar insanları ürkütmüş ki, yılanlar efsanelere konu olmuştur. Ayrıca halk arasında yılanlarla ilgili atasözleri ve deyimler de oldukça yaygındır. Örneğin, hain, sevimsiz ve soğuk olan kimselere “yılan gibi” benzetmesi kullanılır. Yılan ve ejderler hikâyelerde de insanlara kötülük yapan bir yaratık olarak tasvir edilmiştir. Hikâyelere konu olan yılanlar kılık değiştirme özelliğine sahiptir. Bu rivayetlerden birisi de Han’la evlenen bir ejderha ile ilgilidir: “Bir han, kendine göl kıyısında rastladığı bir güzel kızla evlenmiş, sonra bu kızın ejderha olduğu ortaya çıkmışmış. Han avda ve diğer bütün işlerindeki başarılarını kaybetmiş. O kendi eşini sınamak için, yakınlarının tavsiyesiyle eşine tuzlu et yedirip su vermemiş; gece yarısı hanın eşi kuyruğunu hanın göğsünde bırakıp, başını hanın evinden 150 metre uzaklıkta olan göle uzatmış, gölden su içmiş. Böylece eşinin ejderha olduğunu öğrenen han, eşini demir bir evde yakmış; ejderhanın külleri hala göz hastalıklarında şifalı ilaç olarak kullanılıyormuş. Diğer hikâyeye göre, çok güzel bir kız kılığına giren yuxa, han ile evlenmiş; fakat göbeğinin bulunmayışından onun yuxa olduğunu öğrenen han, onu yakmıştır”. (Rudenko 2001: 379).