Özgür Çelik’in analizine göre İran’daki protestolar, yerel ekonomik ve sosyal adaletsizliklerden doğsa da dış güçler tarafından stratejik bir araca dönüştürülmektedir. ABD, özellikle Trump dönemiyle birlikte, gerçek bir rejim değişikliğinden ziyade sembolik zaferler ve petrol odaklı baskı politikaları izlemektedir. Metin, İran’ın Devrim Muhafızları gibi köklü yapıları nedeniyle Latin Amerika modelleriyle yıkılamayacağını savunur. Etnik azınlıkların ve protestoların birer piyon olarak kullanılması, özgürlükten ziyade bölgesel istikrarsızlık ve “kontrollü çökertme” riski taşımaktadır. Avrupa ise bu jeopolitik tabloda iradesiz ve pasif bir konumdadır.
Bugün İran’da yaşanan protestolar, çoğu zaman anlatıldığı gibi kendiliğinden patlayan tarihsel olaylar değildir. Elbette kıvılcım iç politikadan çıkar; ekonomik sıkıntılar, baskı ve adaletsizlik gerçektir. Ancak bu tür hareketlerin hangi yöne evrileceği, ne kadar büyüyeceği ve nasıl sonuçlanacağı çoğu zaman dış müdahalelerle şekillenir. Protestolar icat edilmez; fakat yönlendirilir, hızlandırılır ve uygun görüldüğünde bir araca dönüştürülür. Pek çok analiz tam da bu noktada susar, çünkü devamı rahatsız edici sorular doğurur.
ABD’nin İran’a yaklaşımı da yeni değildir. Yıllardır uygulanan, tekrar eden bir jeopolitik kalıptan söz ediyoruz. Donald Trump’ın istediği şey uzun, maliyetli ve sonucu belirsiz bir savaş ya da gerçek bir rejim değişikliği değildir. Aksine, güçlü göründüğü kısa vadeli bir “zafer” arayışındadır. Bu nedenle içerikten çok sembolizm öne çıkar: sert tweetler, tehditler ve sınırlı askeri hamleler. Amaç sorumluluk almadan baskı kurmaktır.
Bu yaklaşımın en büyük sorunu, İran’ın gerçekliğini görmezden gelmesidir. İran rejimi acımasız olabilir, ancak dağınık ya da kırılgan değildir. Devrim Muhafızları Venezuela’daki gibi gevşek bir yapı değildir; devletin, ekonominin ve güvenlik sisteminin içine derinlemesine yerleşmiştir. Tahran’ın bir anda çözüleceğini, bir “Maduro anı” yaşanacağını düşünenler, Latin Amerika deneyimlerini tamamen farklı bir topluma uyarlamaya çalışmaktadır.
Venezuela yine de önemlidir; ama bir model olarak değil, bir uyarı olarak. Washington’un asıl hedefinin ne olduğu orada açıkça görülmüştür: petrol. Demokrasi, insan hakları ya da özgürlük söylemleri ise çoğu zaman bu hedefi meşrulaştırmak için kullanılmıştır. Trump’ın bunu açıkça dile getirmesi bir dil sürçmesi değil, nadir bir dürüstlük anıydı. Aynı mantık İran için de geçerlidir.
“Göstericilerle dayanışma” söylemi ise geçmiş örneklere bakıldığında hızla anlamını yitirmektedir. ABD’nin sözde müttefiklerini ne kadar kolay terk edebildiği Suriye’deki Kürtler üzerinden açıkça görülmüştür. Bugün İran’daki bazı Kürt grupların rejim değişimini savunması, uluslararası destekten umutlu olması ve aynı anda sınır bölgelerinde silahlı hareketliliğin artması; ortak bir özgürlük mücadelesinden çok, dış aktörlerin oynadığı parçalı bir oyuna işaret etmektedir.

En tehlikeli nokta tam da buradadır: etnik ve bölgesel fay hatları. İran’da Farslar, Kürtler, Araplar, Beluçlar ve Türkler vardır; bu grupların yaşadığı ayrımcılık deneyimleri de gerçektir. Ancak bu gerilimleri bilinçli şekilde körüklemek çözüm değil, istikrarsızlıktır. Amaç reform değil, ülkeyi içeriden zayıflatmaktır. Hamaney’in öldürülmesi ihtimalinin dahi tartışılması –bunun Şii dünyasında küresel bir radikalleşmeyi tetikleyebileceği riskine rağmen– ne kadar tehlikeli bir zeminde ilerlenildiğini göstermektedir. Buna rağmen bu senaryo Washington’da masadadır; akıllıca olduğu için değil, “seçenek” olarak durması istendiği için.
Trump’ın gündeme gelen farklı senaryoları aslında tek bir gerçeği ortaya koymaktadır: kararlılık görüntüsünün ardındaki yönsüzlük. Sembolik saldırılar, sınırlı operasyonlar, ani tırmanmalar, lider kadroların hedef alınması ve yeni bir Irak felaketi arasında gidip gelen şey bir strateji değil, bir güç refleksidir. Nitekim ABD’li analistler bile İran’daki muhalefetin dağınık olduğunu, hava saldırılarının rejimi güçlendirebileceğini ve sonunda yine “şeytanlaştırılan” aktörlerle masaya oturulabileceğini kabul etmektedir. Bu tabloda protestolar bir amaç değil, sadece baskı aracıdır.
Avrupa’nın tutumu ise bu süreçte neredeyse ürkütücü bir pasiflik sergilemektedir. Trump, Avrupa Birliği’ne açıkça baskı yapmakta, ABD enerjisi satın almaya zorlamakta, yaptırım tehditleri savurmakta ve Avrupa’yı jeopolitik olarak bir alt ortak gibi görmektedir. Grönland meselesi bunun sembolik bir örneğidir. Ukrayna-Rusya savaşında da benzer bir tablo ortaya çıkmış, ABD ilgisini kaybettiğinde Avrupa ortada kalmıştır. Berlin, Paris ya da Roma’yı açıkça “dur” demekten alıkoyan şey güçsüzlük değil; siyasi irade ve stratejik bağımsızlık eksikliğidir.
Asıl tehlike bu nedenle yalnızca İran’da değildir. Tehlike, karmaşık toplumların dış baskı, iç bölünme ve sembolik şiddet yoluyla yeniden şekillendirilebileceği yanılgısındadır. Büyük ve uzun vadeli dış destek olmadan hiçbir muhalefet iktidarı ele geçiremez; bu destekle bile kaos ve iç savaş riski her zaman yüksektir. Buna rağmen bu oyun oynanmaya devam etmektedir. Çünkü petrol, nüfuz ve kısa vadeli kazanımlar, istikrardan daha cazip görülmektedir.
Dürüst olmak gerekirse, İran’da yaşananlar yeni bir düzenin habercisi değil, eski bir düzenin devamıdır. Protestolar jeopolitik bir araca dönüştürülmekte, azınlıklar piyon haline getirilmekte, rejimler şeytanlaştırılmakta ve perde arkasında yeni pazarlıklar yapılmaktadır. Bunun özgürlük getireceğine inananlar, bu modelin geride bıraktığı yıkımı görmezden gelmektedir. Gidilen yön özgürleşme değil, kontrollü bir çökertmedir. İran ise bu hikâyenin yalnızca bir sonraki bölümüdür.