Özgür Çelik’in bu yazı, Millî Dayanışma Raporu üzerinden Türkiye’nin siyasal yapısında yaşanabilecek köklü bir zihniyet dönüşümünü eleştirel bir dille analiz etmektedir. Yazar, metinde kullanılan “kardeşlik hukuku” ve “kurucu lider” gibi ifadelerin sıradan birer dil tercihi olmadığını, aksine üniter devlet yapısını sembolik düzeyde aşındırdığını savunmaktadır. Rapordaki kavramların, milleti ortak bir egemenlik bilinci yerine etnik kimliklerin dengesine dayalı bir yapıya sürüklediği vurgulanmaktadır. Metne göre, devletin dilindeki bu değişim, anayasal bütünlüğü bozmadan siyasal özneyi çoğullaştırarak toplumsal sözleşmeyi yeniden tanımlama riski taşımaktadır. Sonuç olarak yazar, devletin bekasının hukuki maddelerden ziyade, bu maddelerin dayandığı kurucu kavramların muhafazasıyla mümkün olduğunu ileri sürmektedir.
Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu, ilk bakışta bir güvenlik meselesinin çözümüne odaklanmış teknik bir metin izlenimi vermektedir.
Oysa metin baştan sona dikkatle okunduğunda görülen şey, terörün sona erdirilmesinden çok daha geniş bir siyasal tasarımın inşa edildiğidir.
Rapor, yalnızca bir örgütün silah bırakmasını değil; bu sürecin ardından yeni bir toplumsal ve siyasal denge kurulmasını hedefleyen kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır.
Asıl mesele de burada başlamaktadır.
Metin açıkça üniter devlet yapısına bağlılık beyan etmektedir. Resmî dil, laik Cumhuriyet ve anayasal bütünlük vurgulanmaktadır.
Ancak anayasa maddelerine yapılan bu atıflar, metnin kavramsal omurgasıyla birlikte değerlendirildiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Çünkü üniter devlet yalnızca hukuki bir form değildir; onu ayakta tutan kurucu bilinçtir.
Eğer o bilinç dönüştürülürse, hukuk metni yerinde kalsa bile anlam dünyası değişir.
Raporun geneline yayılan temel kavram “kardeşlik hukuku”dur. Bu ifade, salt duygusal bir birlik çağrısı değil; vatandaşlık anlayışının yeniden tanımlanmasının aracı olarak kullanılmaktadır. “Eşitlik temelli vatandaşlık”, “onur ve gurur dengesi”, “toplumsal bütünleşme”, “yerel kalkınma”, “Türkiye modeli” gibi kavramlar, sistematik biçimde bir araya getirilerek yeni bir siyasal dil kurulmaktadır.

Bu dilde millet kavramı merkezî ve kurucu bir siyasal özne olarak geri plana çekilirken; kimlikler arası denge ve müzakere zemini ön plana çıkarılmaktadır.
Özellikle tarih anlatısında “Türk-Kürt kardeşliği” eksenli ikili bir kurucu çerçeve oluşturulmakta; Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan geçmiş, çoğul bir siyasal kuruculuk zeminine taşınmaktadır.
“Türkler ve Kürtler aynı coğrafyanın sahipleri” ve “Türk-Kürt-Arap kardeşliği coğrafyamızın asli kodudur” gibi ifadeler birlik çağrısı içerir görünse de, siyasal özneyi etnik referanslar üzerinden çoğullaştıran bir dil üretmektedir.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlayışı, milleti etnik blokların yan yana gelişi olarak değil, ortak egemenlik bilinci olarak tanımlamıştır.
Bu fark ince ama belirleyicidir.
Raporun en kritik kırılma noktalarından biri ise terör örgütünün başındaki isim için kullanılan “kurucu lider” ifadesidir.
Devletin resmî bir metninde, on binlerce insanın ölümünden sorumlu bir terör örgütü yapılanmasının başındaki kişinin bu sıfatla anılması, sıradan bir terminoloji tercihi değildir.
“Kurucu” kelimesi tarihsel haklılık ve inşa edici rol ima eder; “lider” kelimesi temsil ve yönlendiricilik çağrıştırır.
Bu iki kavramın birleşimi, suç örgütü hiyerarşisini tarif etmekten öte, tarihsel-siyasal bir aktör inşası anlamına gelir.
Devlet dili nötr değildir. Devletin kullandığı her kavram, meşruiyet sınırını belirler.
Hukuki olarak terör suçundan hüküm giymiş bir örgüt yapılanmasının başındaki kişinin “kurucu lider” şeklinde anılması, sembolik düzeyde bir normalleşme üretir.
Oysa yerleşik devlet terminolojisinde “terör örgütü elebaşı”, “örgüt yöneticisi” ya da “örgüt kurucusu” gibi ifadeler suç bağlamını açık tutar.
“Kurucu lider” ise örgütü siyasal bir kurucu özne konumuna taşır. Bu, yalnızca bir kelime meselesi değildir; siyasal hafızanın yeniden yazımıdır.
Metnin ilerleyen bölümlerinde önerilen müstakil ve geçici yasal düzenlemeler, izleme mekanizmaları ve yeni demokratikleşme çerçevesi, sürecin yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı olmadığını göstermektedir.
Terörün sona ermesi, yeni bir “toplumsal sözleşme” başlangıcı olarak sunulmaktadır. Bu ise siyasal birlik anlayışının yeniden tanımlanması anlamına gelir.
Burada asıl tehlike açık bir bölünme çağrısı değildir. Daha sofistike bir dönüşüm söz konusudur.
Eğer siyasal birlik, kimlikler arası denge üzerine kurulursa; bu denge yalnızca bir kimlikle sınırlı kalmaz.
Kimlik temelli siyasal eşitleme bir kez meşrulaştığında, diğer toplulukların da benzer tanınma taleplerini gündeme getirmesi kaçınılmaz hale gelir.
Modern çok-kimlikli toplum deneyimleri, bu zincir reaksiyonun nasıl ilerlediğini göstermektedir. Üniter devletin dayanağı kimlikler arası pazarlık değil; tek ve bölünmez egemenliktir.
Raporda açık bir federalizm önerisi yoktur. Açık bir anayasa değişikliği çağrısı da yapılmamaktadır.
Ancak kavramlar, siyasal özneyi çoğul kimlikler zemininde yeniden inşa etmektedir. Devletler çoğu zaman bir gecede yıkılmaz; kavramları değiştiğinde yön değiştirirler.
Millet kavramı geri çekilip yerine kimlik dengesi konulduğunda, egemenliğin tekliği zamanla yorum alanına açılabilir.
Gerçek barış, meşruiyet sınırlarını bulanıklaştırarak kurulamaz. Barış; hukuki netlik, suç ile siyasal temsil arasındaki çizginin korunması ve ortak vatandaşlık bilincinin güçlendirilmesiyle sağlanır.
Eğer devlet dili, şiddetin faili olan bir yapıyı tarihsel bir özne gibi konumlandırmaya başlarsa; bu yalnızca bir üslup değişikliği değil, zihinsel bir yön değişikliğidir.
Sonuç olarak mesele bir kelime tartışması değildir; mesele devletin hangi kavramlarla konuştuğudur. Üniter yapı, yalnızca anayasa maddeleriyle değil; o maddelerin dayandığı bilinçle korunur.
Bilinç zedelendiğinde, hukuk bir süre daha ayakta kalabilir; fakat taşıyıcı ruh aşınır.
Bu raporun en ciddi yönü de budur: Açık bir kırılma önermeden, kavramlar üzerinden yeni bir siyasal tasarım inşa etmeye çalışması.
Bu nedenle meseleye hamasetle değil; kavramların taşıdığı anlamı ciddiyetle sorgulayarak yaklaşmak gerekir.
Çünkü bazen bir devleti sarsan şey yüksek sesli cümleler değil, sessizce yer değiştirilen kelimelerdir.
Devletler bazen anayasa değişikliğiyle değil; kavram değişikliğiyle dönüşürler.