Mehseti Şerif
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Hafızanın Adaleti: İlber Ortaylı’nın Ardından

Hafızanın Adaleti: İlber Ortaylı’nın Ardından

featured
0
Paylaş

Bu köşe yazısı, vefatının ardından ünlü tarihçi İlber Ortaylı’nın bıraktığı entelektüel mirası ve toplumsal etkisini derinlemesine ele almaktadır. Yazar, Ortaylı’nın değerinin mezar yerinden ziyade, geride bıraktığı bilimsel eserler ve topluma aşıladığı tarih bilinciyle ölçülmesi gerektiğini vurgular. Ortaylı’nın akademik derinliği, çok dilli birikimi ve ideolojiden uzak, belgelere dayalı tarih anlayışı metnin merkezinde yer alır. Eleştirilere rağmen onun Türk kültürü içindeki kalıcı yeri ve akademik sınırları aşan toplumsal hafızadaki ağırlığı öne çıkarılır. Sonuç olarak kaynak, gerçek büyüklüğün ölümden sonra bile fikirlerin yaşamaya devam etmesiyle mümkün olduğunu savunan saygılı bir portre incelemesi sunar.

 

Büyük insanlar öldükten sonra da tartışılmaya devam eder. Çünkü fikirler mezar taşlarıyla birlikte gömülmez. Tam tersine, çoğu zaman ölüm bir düşünürün etkisini azaltmaz; aksine daha görünür hale getirir. Bugün İlber Ortaylı’nın vefatının ardından yaşanan tartışmalar da bize tam olarak bunu gösteriyor. Toplumun farklı kesimlerinden gelen tepkiler arasında saygı da var, eleştiri de; bu, büyük entelektüellerin kaderidir. Ancak insanı asıl şaşırtan, bazı çevrelerin daha cenazesi toprağa verilmeden hakkında hüküm dağıtmaya başlamasıdır. Oysa tarih bize çok basit bir gerçeği öğretir: Bir insanın değeri, ölümünden sonraki birkaç günün gürültüsüyle değil; bıraktığı eserlerin zaman içindeki kalıcılığıyla ölçülür.

Türkiye’de tarihçiliğin son yarım yüzyılında iz bırakmış isimler sayıldığında Ortaylı’nın adı mutlaka ilk sıralarda anılır. O yalnızca akademik makaleler yazan bir tarihçi değildi; üniversite amfilerinin dışına taşabilen, tarihi toplumun geniş kesimleriyle buluşturabilen nadir akademisyenlerden biriydi. Televizyon programlarında, konferanslarda ve kitaplarında tarihin kuru bir bilgi yığını olmadığını, aksine yaşayan bir hafıza olduğunu anlatmaya çalıştı. Onun en dikkat çekici yönlerinden biri geniş kültürel birikimiydi. Farklı dillerde kaynak okuyabilmesi, farklı medeniyetlerin tarih yazımını takip edebilmesi ve bunu sade bir dille aktarabilmesi onu sıradan bir akademisyenden ayırıyordu. Medyada sık sık “çok dil bilen tarihçi” olarak anılsa da kendisi bu ifadeyi çoğu zaman küçümseyerek karşılar, bir dili bilmenin birkaç cümle konuşmaktan ibaret olmadığını söylerdi. Ona göre asıl mesele, o dilde düşünmek ve o dilde yazılmış kaynakları anlayabilmekti.

Kimlik konusunda da oldukça açık bir tavrı vardı; kökleriyle barışık bir insandı ve Türk kimliğini hiçbir zaman saklamadı. Ancak bu kimliği dar bir milliyetçilik söylemine indirgemedi. Tarihi ideolojik sloganlarla değil, kurumlar ve tarihsel süreçler üzerinden okumaya çalışan bir yaklaşımı savundu. Konuşmalarında sık sık “tarih ideolojiyle değil, belgelerle anlaşılır” demesi tesadüf değildi. Din konusundaki tutumu da benzer bir ölçülülük taşıyordu. Müslüman bir ailede yetişmişti ve İslam kültürünün içinde büyümüştü; fakat inancı hiçbir zaman gösteriye dönüştürmedi. İnancı, onun için kamusal bir propaganda aracı değil, kişisel bir sorumluluktu.

Bugün bazı tartışmalar onun nereye defnedileceği üzerinden yürütülüyor. Oysa bir insanın hangi toprağa konulduğu, hayatının gerçek değerini belirleyen bir ölçü değildir. Elbette haziresi tarihsel açıdan son derece anlamlı bir mekândır. Burada yatan isimler arasında önemli şahsiyetler ve büyük tarihçiler bulunur. Böyle bir yerde defnedilmek çoğu zaman bir saygı göstergesi olarak kabul edilir; fakat yine de asıl mesele mezarın yeri değil, hayatın bıraktığı izdir. Çünkü insan toprağa girer, fakat geride bıraktıkları yaşamaya devam eder.

Bir düşünürün gerçek mirası mezar taşında yazan birkaç satır değildir. Onun gerçek mirası yazdığı kitaplarda, yetiştirdiği öğrencilerde ve toplumun zihninde açtığı ufuklarda saklıdır. Zamanın aşındırıcı etkisine karşı dayanabilen tek şey de budur. Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Bazı insanlar öldükleri anda unutulmaya başlar, bazıları ise tam tersine ölümünden sonra daha da büyür. Çünkü fikirleri, onları susturmak isteyen zamandan daha güçlüdür. İlber Ortaylı bu ikinci kategoriye ait bir isimdi. Onu eleştirenlerin isimleri belki birkaç yıl sonra hatırlanmayacak; fakat Ortaylı’nın kitapları, tarih anlatımındaki üslubu ve entelektüel tavrı uzun yıllar boyunca yaşamaya devam edecek.

Sonunda herkes toprağa girer ama herkes hafızaya girmez.

İlber Ortaylı, hafızaya girenlerden biri olarak hatırlanacaktır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!