Bu köşe yazısı, toplumda giderek tırmanan kadın cinayetlerini ve çocuklara yönelik istismarı sert bir dille eleştiren bir manifesto niteliğindedir. Yazar, kadınların sadece fiziksel şiddete değil, aynı zamanda onları nesneleştiren toplumsal bakış açısına ve yetersiz kalan hukuki sistemlere karşı verdiği hayatta kalma mücadelesini vurgular. Özellikle devlet kurumlarının ve yetkililerin bu trajediler karşısındaki kayıtsızlığı ve koruma mekanizmalarının eksikliği sorgulanmaktadır. Mağdurların yaşadığı derin acılar üzerinden bir vicdan muhasebesi yapan yazı, suçluların cezasız kalmamasını ve sistemin köklü bir değişim yaşamasını talep eder. Sonuç olarak bu kaynak, kadınların temel hakları olan özgürlük ve güvenlik içinde yaşama arzusunu dile getiren bir adalet çağrısıdır.
Her gün bir kadın öldürülüyor.
Bir kadın daha eski bir eş tarafından, bir kadın daha “sevdiğini” söyleyen bir erkek tarafından, bir kadın daha sokakta, evinde, iş yerinde hayatını kaybediyor. Haber bültenleri birkaç dakika konuşuyor, sosyal medyada birkaç gün öfke yükseliyor, sonra her şey unutuluyor.
Ama kadınlar unutmuyor.
Çünkü kadınlar ölüyor.
Peki sormak gerekiyor: Kadınlardan ne istiyorsunuz?
Neden kendi egolarınızın, aşağılık komplekslerinizin ve bastıramadığınız öfkenizin bedelini biz kadınlar ödüyoruz? Neden “namus” denildiğinde aklınıza sadece kadınlar geliyor? Neden kadınlara hâlâ bir insan olarak değil, belden aşağı bir varlık gibi bakıyorsunuz?
Kadınların zayıf değil zarif olduğunu kabul etmek neden bu kadar zor? Unutuyorsunuz: Sizi dünyaya getiren de bir kadındı. İlk nefesinizi bir kadının kollarında aldınız. Ama büyüdüğünüzde aynı kadının cinsine karşı şiddeti, aşağılamayı ve baskıyı normal görmeye başladınız.
Ne zamana kadar? Ne zamana kadar ayrılmayı bile insan gibi beceremeyeceksiniz? Ne zamana kadar kadınları susturmaya çalışacaksınız?
Yine bir Dünya Kadınlar Günü geliyor. Yine kürsüler kurulacak, süslü sözler söylenecek, kadın emeği alkışlanacak.
Ama mezarlıklara gidip bakın.
Orada yatan kadınların dili olsa da konuşsa…
Tecavüze uğramış kız çocukları mezarlarından kalksa da kâbusunuz olsa…
Belki o zaman gerçekten utanmayı öğrenirdiniz.

Daha birkaç gün önce bir kadın yıllardır verdiği mücadelede haykırıyordu: Kendisi ve küçük kızı yıllarca bir erkek tarafından istismar edilmişti. Üstelik o erkek onların babasıydı.
O kadın sadece kendi adaleti için değil, tecavüz sonucu dünyaya gelmiş ve yıllarca aynı karanlığın içinde büyümek zorunda bırakılmış çocuğunun sesi olmak için mücadele ediyordu.
Ama kim duydu o çığlığı?
Üstelik bu ülkede Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın başında bir kadın varken…
Neden o annenin sesini duymadı? Neden o çocuğun yıllarca süren istismarını görmedi? Neden şimdi çıkıp başsağlığı dilemekten utanmadı?
Bir çocuğun hayatı karanlıkta geçerken neredeydi o koruma? Bir annenin yıllarca verdiği mücadele duyulmazken neredeydi o devlet?
Bu ülkede kadınlar kime sığınsın? Babaya mı? Kocaya mı? Devlete mi?
Asıl sorulması gereken soru şu: Kadın neden sığınmak zorunda kalsın?
Artık yorulduk.
Gerçekten yorulduk.
Kadınlar teker teker öldürülüyor. Fiziken öldürülmeyenler ise her gün biraz daha ruhen öldürülüyor.
Kadınları nesne gibi görmekten vazgeçin. Kadınlar sizin arzularınızı tatmin etmek için var olan bedenler değil. Kadınlar insan.
Ve artık yeter.
Devlet, kadın ve çocuk cinayetleri konusunda en ağır ve en caydırıcı önlemleri almak zorundadır. Cezasızlık sürdükçe suç büyür, şiddet büyür.
Aksi halde öldürülen her kadının ve her çocuğun vebali yalnızca katillerin değil, onları koruyamayan sistemin de omuzlarında olacaktır.
Kadınlar ölmek istemiyor.
Kadınlar sadece yaşamak istiyor.
Korkmadan. Susmadan. Özgürce.