Mehmet Özkendirci, Türkiye’deki yayıncılık dünyasında karşılaştığı etik dışı uygulamaları ve yaşadığı kişisel mağduriyetleri çarpıcı bir dille eleştirmektedir. Metin, yayınevlerinin yazarları maddi olarak sömürdüğü dolandırıcılık yöntemlerini ve basılmayan kitaplar üzerinden kurulan sahte düzenleri gözler önüne serer. Yazar, nitelikli eserler yerine sadece para odaklı çalışan şirketlerin sektörü nasıl ele geçirdiğini kendi tecrübeleri üzerinden detaylandırır. Aynı zamanda, ana akım yayınevlerinin yeni isimlere kapılarını kapatarak sergilediği kibirli tutum ve ilgisizlik de metnin temel şikâyet konuları arasında yer alır. Sonuç olarak bu kaynak, Türkiye’de bir yazar adayı olmanın getirdiği zorlukları ve sektörel yozlaşmayı sanatsal bir sitemle özetlemektedir.
Okuma oranının yerlerde süründüğü günümüzde, Türkiye’de kitap çıkarmak file ters takla attırmaktan daha zor. Ortalık yayıncı diye geçinen sahtekâr hırsızlarla dolu. Kendimden bir örnek verecek olursam;
Sosyal medyada gördüğüm bir haberle başladı her şey… İki yüzden fazla şiirimi ve otuz dört öykümü iki kitap çalışması olarak gönderdim.
Ertesi gün beğenip basacaklarını, kitap kapağı için fotoğraf seçmemi söylediler. Şiirlerim için Yalnızlığın Ayak Sesleri, öykülerim için Yalnız Ağaç ismini koymuştum. (Google sayfamda kapak resimleri olan kitaplar hiç basılmadı.) Kendi kitabım için para gönderdim, kitap yine gelmedi. İnsan fotokopiyle olsun üç beş kitap göndermez mi? Birkaç ay önce bu yayınevi tarafından İstanbul, Kocaeli ve İzmir’de imza gününe çağrıldım. Basılmayan kitap için imza günü… Utanmazlar için etmediğim hakaret kalmadı, bir dönüş almadım. Adamlarda surat kösele olsa çatlardı… Bende övgü kadar sövgü de var bir mizahçı olarak. Hak edenlerden hiç sakınmam… Çalışmalarımın ertesi gün kabul edildiğini öğrenince zaten şaşırmıştım “bu ne hız” diye… Sonra tanıtımda öykü kitabım bir roman gibi tanıtılmış, görünce hepten şüphelendim; uyarım üzerine düzeltildi. 375’er adet bastık denilen kitaplardan eser yok. Ortada resmen bir soygun var. Canım sıkıldıkça WhatsApp’tan arayıp sülalesinin hatırını sorarım. Para versem bu kadar kafa bulmazdım…

İkinci denemem, üç fotokopiyle edindiğim Dino’nun Dünyası ile ilgili. Bir yayınevine tüm kitabın çıktısını gönderdim, beğenmişler “basalım” dediler. Bazı şartları varmış; kapak ve sayfa düzenlemelerini zatıalileri yapacakmış, bir de editör hizmeti vereceklermiş para karşılığı.
Ben 1972’den beri profesyonel ressam ve grafikerim, ayrıca üniversite hocalığından emekliyim; “Bunlara gerek var mı?” dedim. Yolunacak kaz midelerine oturdu, vazgeçtiler.
Bu iki örnek şimdiki yayıncılığın özeti. Daha önce yazıp çizdiğim bir çocuk kitabı için benden ücret isteyen bir yayıncıya bozulmuştum. Demek bu dümen/düzen böyle dönüyor. Sonra birkaç ciddi yayınevine çalışmalarımı gönderdim. Bir tanesi beş, diğeri üç ay sonra “Cevap vermezsek kitabınız yayınlanmayacak,” dediler. Bir cevap vermeye tenezzül etmeyen yayıncılara tek sözüm var;
Beyler, Kafdağı’ndaki burunlarınızı indirin de hep aynı yazarlarla paslaşmayın. Tanınmış olmamak suç ve ceza mı? Bakın, ciddi ciddi inceleyin. Yayınevinizden çıkacak bir kitap referans niteliğinde olmalı, değil mi?