Bu köşe yazısı, Türkiye’deki hukuk sistemi ve siyasi tutarsızlıklar üzerine sert eleştiriler getiren toplumsal bir değerlendirmedir. Yazar, belediye başkanlarının görevden alınması ve yerlerine kayyum atanması üzerinden iktidarın Kürt siyasetine yönelik çelişkili yaklaşımlarını sorgulamaktadır. Adalet sistemindeki aksaklıklar, bir çocuğun cezaevindeki babasına ışıklı ayakkabılarını gösterememesi gibi insani ve trajik örneklerle somutlaştırılmaktadır. Yazıda, yargı bağımsızlığının yitirilmesi ve tutuklu yargılama süreçlerinin yarattığı mağduriyetlerin toplumsal vicdanı yaraladığı vurgulanmaktadır. Son olarak, mülkiyet ve can güvenliğinin temel şartı olan adaletin tesisi konusunda acil bir ihtiyaç olduğu ifade edilmektedir.
Bu iki örnek aslında ülkede yaşatılanlardan sadece ikisi. Nasıl mı?
Esenler Belediye Başkanı Ahmet Özer yeniden altı yıldan fazla ceza aldı. Suçu, İstanbul seçimlerinde CHP’nin Kürt seçmenleriyle “Kent Uzlaşısı” yapmasıymış. Birilerinin “analar ağlamasın” deyip terörist başı Apo’ya af çıkartıp TBMM’de konuşmaya çağırdığı bir dönemde, CHP’li Belediye Başkanı nasıl terör suçlusu oluyor? Buna “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” denmezse ne denir? Her Kürt kökenli T.C. vatandaşını Ermeni, PKK’lı veya DEM’li sanmayın.
DEM’liler iktidarın bu iki zıt kutuplu siyasetini nasıl samimi buluyorlar; onca DEM’li başkana AK Partili kayyum atanırken? İşin en trajikomik yanı, Mardin Belediye Başkanı seçilen Ahmet Türk’ün koltuğuna AK Partili kayyumun üçüncü kez oturtulmasıdır. Bu aslında bir yerde DEM’lilerin de imtihanı. Sadece birilerine Cumhurbaşkanlığı yolunun sonuna kadar açılması için iktidar ile ortak olmaları; yani bu ortaklığın vatan ve milletten önce kendi çıkarları olmasıdır.

Erdoğan’ın stepnesi Bahçeli, Esenler Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tekrar hapse atılmasının yanlış olduğunu söylüyor… Cezaevleri boşaltılıp yenilerinin yapılması müjdelenirken, boş kalmasın diye mi bunlar yapılıyor?
Büyük büyük adliye saraylarından önce o saraylara adalet girmeli. Hani şu Adalet Bakanı’nın her gün dediği “bağımsız yargılı adalet”… Bir de işin komik yanı; DEM’liler neden Nusaybin yerine Suriye’ye gidip PKK’nın uzantılarına bizzat destek vermiyorlar? TBMM’de “kağıttan kaplan” kesilirlerken, tatlı canları bir kazaya uğrar diye mi korkuyorlar? Bir sözüm de Türk bayrağı ayaklar altında çiğnenirken neden “vur” emri verilmez? Gözümüz ve gönlümüz, bayrağımızı direğinden indirirken Rum militanını boynundan keklik gibi vuran Türk askerimizi aradı.
Diğer örnek, küçük bir kızın aklının ermediği o hayal kırıklığı… Tutuksuz yargılanması gerekenlerden bir baba, kızının ziyaretini beklerken bir kez daha yıkıldı. Küçük kız, babasına ışıklı ayakkabılarını göstermek isterken “yasak” denildi. Nedeni cezaevlerine ışık girmesi olabilir mi? Ambleminde ampul olanlar neden ışıktan rahatsız olsunlar? Işık olmadan nasıl görebiliriz karanlıklarda? O çocuk bir daha ışıklı ayakkabısını nasıl giyebilir?
Cezaevinde sevdiği babasına göstermek için can attığı ışıklı ayakkabılarının yasaklı olduğunu o çocuk beyniyle anlayamaz. Ya siz büyükler, anlayabilir miyiz? Bence acilen ülkede “yasak olmayanların listesi” çıkartılsın.
Yasaklar daha az olduğu için… Yıllar önce çizdiğim bir karikatür nedeniyle ilk kez savcı gördüm. Savcıya, “Dilerseniz ben yolda yürürken hakkımda ne çok suç delili bulursunuz,” dedim; cevap veremedi. Evet, bir sabah üzerinizde pijama, kapınız çalınıp polisler eşliğinde, kameralar önünde merkeze götürülürsünüz ailenizin mahmur bakışları altında… Suç işleyen suçunu çeksin elbette. Burada sorun, suçu sabit olmadan kimsenin tutuklu yargılanıp aylarca hapse atılmasıdır. Bu sadece mağdurlar değil, vicdanı olan iktidar yanlıları için de geçerli. Bunu “adalete ne kadar güveniyorsunuz” anketlerindeki büyük olumsuz farklarda görüyoruz.
Adaletin olmadığı yerde can ve mal güvenliği olmaz. “Ben yaptım, oldu” mantığı yürümez…