Bu metin, Türkiye’deki siyasi ve sosyal yozlaşmayı eleştirirken mevcut iktidarın dini duyguları bir istismar aracı olarak kullandığını ileri sürmektedir. Yazar, FETÖ gibi yapıların dış güçlerden aldığı güvencelerle pervasızca hareket ettiğini ve ülkedeki etik çöküşün engellenemediğini savunmaktadır. Toplumdaki uyuşturucu sorunuyla mücadele için sivil denetim mekanizmaları önerilirken, asıl büyük tehlikenin halkın ekonomik haklarının gasbedilmesi olduğu vurgulanmaktadır. Kul hakkı kavramı üzerinden ekonomik adaletsizliklere dikkat çekilerek, siyasi figürlerin Müslüman gibi görünerek şahsi menfaat peşinde koştukları iddia edilmektedir. Son olarak yazar, halkın bu algı operasyonlarına karşı bilinçlenmesi gerektiğini ve sadece slogan atmanın çözüm getirmeyeceğini ifade etmektedir.
Bugün ayın on dördü. Kızın saçını kim ördü önemli değil ama her şey; başımıza çorap örmek için, emperyal güçlerin talimatıyla, yerli buldoglar tarafından sergileniyor… Hepinize merhabalar olsun.
Türkiye birden büyüktür…
Geçtiğimiz günlerde bir dostum; “Sonunda hesap vereceğini bile bile bazı insanlar nasıl böyle pervasızca, korkusuzca hareket edebiliyor, yanlış kararlara imza atabiliyorlar?” diye sordu… Bu bilgiye sadece değerli dostumun değil, komple toplumun da ihtiyacı olduğunu düşünerek, “En kısa zamanda yazacağım, takip et,” dedim… Sözümüzü tutalım değil mi?
Bir şeyin anlatımı, yaşanmış örnekleriyle beslenirse doğru ve inandırıcı olur.
Bende bu konuda çarpıcı ve de herkesçe bilinen örneği vereyim… Benim başından beri “Fetoş” dediğim ki bazı dostlarım içlerinden kızardı, sonradan “FETÖ” ismi resmileşen hainlerden bahsedeceğim.
Bu sefer “Bizim Çocuklar” başaramadı. Ayakçılar yakalandı toplandı; esas başlar, imamlar(!), yöneticiler ne oldu… Hepsi ABD’ye gitti.
Çiftlikler, malikaneler aldılar; “Bir gün gene sıra gelir mi, Sam Amca’nın ihtiyacı olur mu?” diye beklemeye başladılar… RT, sürekli istemesine, her türlü belgeyi(!!!) yollamasına rağmen geri vermeye yanaştılar mı… Evet, dikkate bile almadılar.
Şimdi böyle bir sistem oluşturuldu; ABD içerde kullandığı işbirlikçilerine her türlü garantiyi veriyor.
Onlar da iade edilmeyeceklerini bilerek rahatça faaliyetlerini yürütebiliyorlar… Bu yüzden ABD’de çiftlikler alınıyor, gökdelenler dikiliyor, Londra’nın neredeyse tamamı bize geçmek üzere… Daha da bir şeyler dememe gerek var mı?
Kimse; “Şunu bunu yargılarız, asarız keseriz,” diye beklentilere kapılmasın.
Davutoğlu, en sevmediğim siyasetçilerden biri olmasına rağmen takdir ettiğim tek bir şeyi vardı.
Başbakanlığı zamanında siyasal etik yasası çıkarmaya uğraştı; Ağa’sı RT, “Bu kanun çıkarsa ilçe başkanı bile bulamayız,” dedi.
Hatırladınız mutlaka. Şimdi ona benzer bir durum var. Yapılan operasyonlardan sonra İstanbul’da bazı iş adamları, eleman temininde uyuşturucu testi istemeye başlamış… Çok doğru, kalpten alkışlıyorum.

Yetmez ama evet… Bu işin önünü, uyuşturucu belasını daha ileri uygulamalarla alabiliriz.
Mesela; ehliyet, pasaport alırken, araç, ev alıp satarken belge olarak istenebilir.
Nasıl deprem sigortası gerekiyorsa bu da istenebilir. Diyeceksiniz ki; “Adam uyuşturucu müptelası, evini satamayacak mı?”… Satacak ama tayin ettiği vasi üzerinden.
Kendi durumu da ortaya çıktığından devlet gerekli tedbirleri alabilecek… Noterde vekalet verirken bile uyuşturucu testi istenmeli… Gördüğünüz gibi binlerce polise, narkotikçiye, hâkime, savcıya gerek yok.
Basit bir otokontrolle iş çözülebilir. Bu arada çok önemli; bu işi Devlet yapmalı.
Örnekler Sağlık Ocakları vasıtasıyla alınıp ilgili tahlil noktalarına gönderilmeli… Sizce olur mu… Katiyetle olmaz… Neden mi… Bu işten nemalananları bir bilseniz, niye olmayacağını anlarsınız…
İktidarın, dini duyguları kaşıyıp istismar etmekten başka çıkar yolu kalmamıştır.
Bu biline biline yapılan hareketler, tepkiler hiçbir şekilde fayda sağlamaz; aksine istismarcıların ekmeğine yağ sürer.
Diyeceksiniz ki; “Ne yapalım, eli kolu bağlı oturalım mı?”… Gerekirse sonucun kararmaması için oturacağız ama yapılacak daha akıllıca işler de var… Örnek olması için ben bir tanesini yaparak göstereyim… Mübarek Ramazan Ayı’nda bir sofra ve ikram edilen domuz eti.
Kaşınacak hatta kanatacak ne güzel bir fırsat… Bu niçin yapılıyor?
Zamanlaması bile mübarek Ramazan’a niye getirildi, tesadüf mü… Katiyetle değil… Siyaset mühendisliğinin şer olan bir ürünü… İyiler er geç kazanır gerçeğini unutmadan hareket edeceğiz… Cenab-ı Allah’ın affetmeyeceği iki şey var, hatırlayınız.
Biri şirk, bir diğeri Kul Hakkı… Şirk bir kenarda dursun, kul hakkına gelelim… Bulgur – Makarna – Halk ekmek şeytan üçgenine hapsedilmiş emeklinin hakkı, herkesin gözü önünde yenmedi mi? TÜİK’in enflasyon rakamı ve oyunlarını fanatik AKP’liler bile kabul etmiyor mu… Ediyor… Bu durumda netice nedir… Milyonlarca memur ve milyonlarca emeklinin hakkı yenerek, hükümet üzerinde yedi sülalelerine yetecek kadar kul hakkı oluşmuştur… Bu da bir kenarda dursun.
Dönelim domuz yemeğine… Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek yesek bile sadece haram yemiş oluruz.
Tövbesi vardır ama kul hakkının tövbesi yoktur. O hesabı milyonlar teker teker alacak… Düşünebiliyor musunuz?
En az yirmi milyon kişi karşınıza dikilmiş. Helalleşmek için sevaplarınızı vereceksiniz ama yetmeyecek; bu durumda karşı tarafın günahlarını alacaksınız… Sırtınızda nasıl bir yük oluşacak, düşünmesi bile korkunç… İşte bu olay göze alınıyor ama domuz üzerinden istismardan da uzaklaşılmıyor.
Sizce bunu yapanlar Müslüman olabilir mi? Bile bile bu kadar günahı hiçbir Müslüman üzerine alamaz.
O zaman geriye ne kalıyor? Acaba bunlar Müslüman değil de ikbal için böyle mi görünüyorlar… Senelerce derviş kılığında gezen İngiliz Vambery’nin kitabını okuyun, anlarsınız nelerin döndüğünü… İşte bizler bu gerçekleri halkla paylaşmalı, onların gözlerindeki ve zihinlerindeki perdeyi kaldırmalıyız… Yoksa sokaklara dökülüp “Laiklik” sloganları atmak sadece onların işine yarar.
Yarın tekrar buluşmak dileğiyle, hepiniz Allah’a emanet olun. Hoşçakalınız…