Bu köşe yazısı, yazarın Şanlıurfa’nın kurtuluş yıl dönümü vesilesiyle hissettiği gururu paylaşarak başladığı, Türkiye’nin güncel sosyo-ekonomik ve siyasi meselelerini eleştirel bir dille ele aldığı bir değerlendirmedir. Yazar, toplumdaki gelir adaletsizliğini ve zengin ile yoksul arasındaki derin uçurumu çarpıcı örneklerle sorgularken, yüksek enflasyonun alım gücü üzerindeki yıkıcı etkisine dikkat çekmektedir. Ülkedeki şüpheli hava kazaları ve terör olayları neticesinde verilen kayıpların yarattığı endişe dile getirilmekte, aynı zamanda Orta Doğu’daki jeopolitik gelişmeler ile iç siyasetteki ittifak arayışları yorumlanmaktadır. Devlet yönetimindeki harcamalar ile dar gelirlinin yükü kıyaslanarak, halkın ekonomik sıkıntılar karşısındaki demokratik sorumluluğu hatırlatılmaktadır. Genel toplamda kaynak, toplumsal vicdanı sızlatan adaletsizliklere karşı bir itiraz ve farkındalık çağrısı niteliği taşımaktadır.
Bugün ben ve hemşehrilerim için çok müstesna bir gün… 11 Nisan, Urfa’nın “Şanlı” payesini almasının başlangıcıdır… Kurtuluş Savaşı’ndan önce, kendi kendini kurtaran üç ilden biridir.
Antep ve Maraş’tan farklı olarak; Şahin Bey, Sütçü İmam gibi bir önder olmadan, topyekûn bir halkın galeyanıyla oluşan kurtuluş savaşıdır… Ne mutlu ki Urfalıyım.
Hepinize merhabalar olsun. Türkiye birden büyüktür…
Ülkemizde zengin ve fakir arasında enteresan bir ilişki oluşmuş durumdadır.
Evet doğru ama, “Sen neler buldun?” dediğinizi duyar gibiyim.
Düşünün bir kere… Garip köylümüz; kasabasında veya ilçedeki doktora gidecek. Yumurta, tereyağı, peynir, canlı tavuk gibi bir şeyi mutlaka yanında hediye olarak götürür… Peki, bu değerli doktorumuz, kuzu çevirmek için hastası tarafından köye çağrıldığında eline ne alır gider? Genelde hiçbir şey… Sanayide, cüzi bir haftalıkla çalışan kalfa veya çırak kardeşimiz, hatırı sayılır miktar para ödeyerek stadın en kötü yerine, kale arkasına gidip maç seyreder; ama milletvekilimiz, hâkimimiz, savcımız, 3-5 maaşlı zevat, kapalı tribünde yumuşak koltuklara oturarak maç seyreder, hem de ücretsiz olarak… Yukarıda yazdıklarım trafik cezası ödemez.
Hepsi kurallardan muaftır ama garibim köylü kardeşimiz tüplü, külüstür arabasıyla yola çıkmaya görsün; ceza yazmak için bütün trafik polisleri seferber olur… Fakirin borcunun affedildiğini duydunuz mu? O borcun üstüne; avukat masrafı, icra harcı vs. eklenerek devasa hale getirilir ama mutlaka tahsil edilir.
Peki, para koyacak yer bulamayan, devlet ihalelerine gark olmuş müteahhitlerimizin ödemedikleri vergilere ne olur? Hiç düşünüp o güzel beyninizi eskitmeyin… Affolur, yanlış duymadınız, affolur… Çeşitli sebeplerle akaryakıta muazzam zamlar yapılabilir, zengin için hiç fark etmez; o lüks arabasına biner, gideceği yere gider… Ya vatandaş? Bayramda köyüne gidecek parayı bile bulamaz… Anadolu’da bir laf vardır:
“Zengin arabasını damdan aşırır, fakir düz ovada yolunu şaşırır.”
Bunları niye sıraladım biliyor musunuz? Sorduğunuz için; niye vergiler fakirlerden, sabit gelirlilerden alınıyor diye.
Şimdi anladınız mı bu ülkede niye parayı garip öder, sefayı varlıklı sürer? Son bir örnekle toparlayalım.

Memleketteki en yüksek maaşı CB almasına rağmen, cebinden bir kuruş para harcamaz. Yemesi, içmesi, gezmesi, tozması her şey Devlet tarafından ödenir. Elektriğe, suya, doğal gaza, internete, telefona vs. para ödemez. Bu işler dar gelirlinin görevidir.
Yahu kardeşim, “Bütün dünyada böyle” diyecek olursanız, “Hayır değil” demek zorundayım… ABD Devlet Başkanı, yukarıda sayılanların hepsini cebinden öder. Sadece yabancı konuklar geldiğinde masraf devlete aittir… Bu yüzden bizi bir parça daha kıskanırlar.
Gelelim paranın durumuna. En büyük paramız olan kâğıt “200 TL”, şu an bir kilo sebzeyi bile zor alıyor. Şöyle normal bir pazar alışverişine çıkacak olsanız yanınızda tomar tomar para taşımanız gerekecek. Bu işe artık dur deme vakti geldi de geçiyor.
Ulaşım araçlarımızda, bilhassa uçan unsurlarda bir problem mi var yoksa sabotajlara mı uğruyorlar anlaşılamadı… Anarşi ve terör zayiatından kat ve kat fazla şehit veriyoruz. En son helikopter düştü; bir binbaşımız ve de iki çok önemli ASELSAN teknisyenimiz şehit oldu. Daha cenazeleri kalkmadan Ağrı-Doğubeyazıt’ta araç kazasında iki uzman çavuşumuz daha şehit oldu. Yakın geçmişte Azerbaycan dönüşü düşen uçakta 20 kişi, ondan önce CASA uçak kazalarında onlarca bordo bereli, Isparta’da düşen uçakta çok önemli projeleri geliştiren bilim adamlarımız… Uçan ve yürüyen unsurlarımızı çok sıkı kontrol etmemiz gerekiyor.
ABD, dünya kamuoyunu İran savaşı ile meşgul ederken “cambaza bak cambaza” durumu oluştu. İsrail, Gazze olayını unutturdu. Orada istediği gibi at oynatıyor. Şimdi de Güney Lübnan’ı ilhaka çabalıyor. Bu oldu bittilere şiddetle karşı çıkılmalı, gerekirse “kanka”mız Trump devreye sokulmalıdır.
Final olarak, Prof. Dr. Sn. Ümit Özdağ‘ın çağrısını konuşalım… Ben bu işe “kriptolar yatağı” CHP’nin karıştırılmaması kanaatindeyim ama devlet sorumluluğu, Sn. Özdağ gibi değerlendirmeyi gerektiriyor. Bu arada, “Küçük Kripto” çıkıp tekrardan “Yolumuz Denizlerin yoludur” gibi zırvalar söylerse sürece bayağı bir katkı sağlamış olur…
Sonun sonu… İkazlar üzerine yazıyorum: Enflasyon ve TÜİK’in rakamları benim için yok hükmündedir. Diyeceksiniz ki; bütün ücretlilerin ve emeklinin alacağı bu rakama göre tespit ediliyor, vatandaş nasıl yok hükmünde saysın? Onlar da seçim günündeki davranışlarını hatırlayıp seslerini çıkarmayacak…
Hepinizi Cenab-ı Allah’a emanet ediyorum. Hoşça kalınız…