Mehmet Edip Ören, kaleme aldığı bu metinde Ankara’nın geçmişine dair derin bir özlem içeren nostaljik bir yolculuğa çıkıyor. Yazar, Atatürk Orman Çiftliği ve Gençlik Parkı gibi şehrin simge mekanlarının eski canlılığını ve kültürel dokusunu kişisel anıları üzerinden betimliyor. Özellikle yerel yönetim değişikliklerinden önceki dönemi, nezih aile ortamları ve eşsiz lezzet duraklarıyla anarak bugünkü durumla kıyaslıyor. Metin, başkentin sosyal mirasını oluşturan geleneksel bayram kutlamalarına, eski eğlence anlayışına ve kaybolan şehir estetiğine saygı duruşu niteliği taşıyor. Yazar, özgür kalemini kullanarak Ankara’nın dününe dair duygusal bir hafıza tazelemesi yaparken okuru toplumsal bir muhasebeye davet ediyor.
Geldik mi bir bayramın sonuna daha… Bayram’ı bayram gibi kutlayamadıktan sonra o sadece bir tarih… Bu müstesna günleri millete zehredenlerin asla bayramları olmasın… Hepinize merhabalar olsun.
Türkiye birden büyüktür…
Esaretten hazzetmeyiz ama olduk kara kalemin esiri. Bu esaretin bizi götüreceği yer ise sınırsız özgürlüklerdir.
Hiçbir zaman, asla kimseye angaje olmamış, tıpkı bir kurt gibi özgür kalemimizin peşine takılmaya ne dersiniz?
Halen bayram içre oluşumuz, istikametimizi de belirliyor… Bakalım, bugünkü nostalji turu bizi nerelere götürecek?
Ankaralılar veya Ankara’dan geçenlerin yolları AOÇ (Atatürk Orman Çiftliği) ve Gençlik Parkı‘ndan mutlaka geçerdi… İMÖ (İ. Melih’ten Önce) buralar herkesin hayranlık duyduğu, gitmek için özlem duyduğu ve de sabırsızlandığı yerlerdi… AOÇ, apayrı bir dünya idi… Tekel’in bira fabrikası etrafına konuşlanmış tesisleri şöyle bir hatırlamaya ne dersiniz? Meşhur Merkez Lokantası.
Önünde ve etrafında arabalar eksik olmazdı. Ekmek arası köfte alanların yanı sıra lokanta kısmında, kör kemancı size müzik ziyafeti çekerdi.
Atatürk’ün sevdiği şarkılardan oluşan repertuvarı, ailesiyle gelip köfte yiyenlerle demlenenler birlikte dinlerdi.
Kimse taşkınlık yapmaz, nezih bir ortam oluşurdu… Ben ve eşim genelde ekmek arası köfte alıp arabada yerdik.
Yarım ekmek bana fazla bile gelirdi. Füsun Hanım çeyrek ekmek yiyebilirdi.
Şimdilerde tam ekmekle bile doyamıyorsunuz… Karnımız doydu, iş bitti mi? Elbette hayır. Sıra AOÇ’nin mamullerini almaya gelirdi.
Özel kaymaklı dondurması, ayranı, sütü ve de yarım kiloluk cam şişelerdeki yoğurdu lezzet şampiyonlarıydı… Kızım Ayşe yürümeye başladığında, hayvanat bahçesi mutlak ziyaret alanlarımız arasında idi.
Tren istasyonundan girişe kadar, yürümek istemeyenlere midilli atlarıyla taşımacılık yapılırdı.
Katlayarak yanımıza aldığımız puset, bahçe içinde çok işe yarardı. Kızımı yürütmeden, yormadan gezdirebilirdik.
Tek gözlü kaplan önünde uzun uzun durarak çok acırdık.

Çitlediğimiz çekirdek için adeta yalvaran koca ayıyı hâlâ unutmadık, hâlâ konuşuruz… Tam ortadaki çay bahçesi soluklanmak için fırsat oluştururdu… Kapanma saati geldiğinde bir türlü ayrılmak istemediğimiz yerler arasında idi… Şimdi, yani İMS (İ. Melih’ten Sonra) yerinde yeller esiyor…
Gençlik Parkı‘nı da yabana atmayalım. O zamanların Ankara’sı için çok özel bir yerdi. Maalesef orası da İMS sırasında perişan oldu.
Biz İMÖ’de tadını çıkaranlardanız. Genelde gece gidilirdi. Girişten itibaren, su ve ışık gösterisiyle mest olurdunuz.
Hemen oradaki mini tren istasyonuna inip trenle park turu yapmak çocukların en büyük düşü idi… Kordon boyu yürürken Ada Restoran diye bir yer vardı.
Havuzun içine uzanmış, gemi şeklinde bir yer idi. İçeride yemek yemek herkesin harcı değildi.
Bizler, memur aileleri, genelde havuz kenarındaki çay bahçelerine giderdik. Oralarda yer bulmak kolay olmazdı.
Genelde, ben akşama doğru gider su kenarında bir masa tutardım.
Bizimkiler, bazen askeri talebe olan rahmetli amcamla birlikte gelirlerdi.
Annemin yaptığı, Urfa’ya mahsus ağzıaçıklar, semsekler veya babamın fırında yaptırdığı lahmacunlar ortaya çıkardı.
Dışarıdan yemek getirmek serbestti. Kişi başına gelen uygun semaverle çaylarımızı içip getirdiklerimizi yerdik… Sonrasını sabırsızlıkla beklerdik.
Lunapark’a gidip oyuncaklara binmek esas maksadımızdı. Favorimiz, çarpışan arabalardı.
Bize çarpanı tam köşeye sıkıştırdığımızda ses gelir, seans biter; bizler de kös kös inerdik… Köprüyü geçip Lunapark’a girmeden önce büyük havuzun sağında su kenarında lokantalar vardı.
Bunların en meşhuru Fenerbahçe Kebapçısı‘ydı. Çalışma hayatına başladıktan sonra Ankara’ya gelen misafirlerimi orada ağırlardım… Su kenarındaki bir masaya oturup etrafta dolaşan kayıkları seyrederken, kendinizi Tarabya’da Boğaz kenarında yemek yiyor gibi hissedersiniz… Çok güzel, çok güzeldi… Şimdi, yani İMS’den sonra hiçbiri kalmadı.
Gençlik Parkı sadece yeme, içme ve eğlence yeri değildi. Ankara’nın büyük bir bölümü, ben de dahil çok kimse, içerideki nikah dairesinde dünya evine ilk adımlarını atmıştır.
O zamanların meşhur nikah memuru Müşteba Bey bize de kıymıştı, yani nikahımızı kıymıştı…
Anlatmakla bitecek şeyler değil ama yazı hacmimiz bitti… Gerisi, hayallerinizin hatırlattıklarıyla ucu açık… Tekrar bayramınızı kutluyorum.
Hepinizi Yüce Mevla’ma emanet ediyorum. Hoşça kalınız…