Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu tarafından kaleme alınan bu makale, küresel ısınma ve iklim değişikliği ekseninde Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ekolojik ve stratejik tehditleri kapsamlı bir şekilde analiz etmektedir. Yazar, fosil yakıtlardan alternatif enerjiye geçişin önemini vurgularken, su kıtlığı, yanlış şehirleşme ve Kanal İstanbul gibi projelerin doğal denge üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çekmektedir. Metinde, çevresel sorunların sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda göç krizleri ve bölgesel çatışmaları tetikleyen uluslararası bir güvenlik sorunu olduğu savunulmaktadır. Türkiye’nin bu krizleri yönetebilmesi için “Su Barışı” gibi barışçıl diplomasi modelleri geliştirmesi ve bilimsel temelli ulusal bir afet yönetim stratejisi oluşturması gerektiği önerilmektedir. Ayrıca, sanayileşmenin getirdiği kirlilikle mücadelede sürdürülebilir çevre politikalarının ve yerli tarımsal üretimin hayati önemi üzerinde durulmaktadır. Sonuç olarak kaynaklar, doğayla inatlaşmayan, milli bir şuurla hareket eden ve gelecek nesillerin yaşam hakkını koruyan radikal bir yönetişim değişikliği çağrısı yapmaktadır.
Küresel ısınma, evrensel bir tehdit olarak ülkelerin ortak çalışmasını zaruri kılan bir konu olarak tebellür ediyor.
Küresel ısınma ve yaşanan iklim değişikliği, ülke kalkınma politikalarının yekdiğerinden ayrı olmasını artık dünya için bırakınız lüks olmayı, insanlık suçu sayılmasını gündeme getiriyor.
İklim değişikliği ile birlikte afetler ülkeleri global olarak tehdit ediyor; bir yanda kuraklık yahut seller, diğer yanda sıcak dalgası, başka felaketlere de, mesela orman yangınlarını artıran bir özelliğe sahip oluyor.
Bu anlamda bütün bir Akdeniz ülkelerini bir araya getirecek bir eylem planına ihtiyaç olduğu açıktır.
Türkiye, komşuları ve bütün Akdeniz çevresindeki ülkelerle küresel ısınma ve iklim değişikliği üzerine ortak bir eylem planını hayata geçirecektir önünde sonunda.
Petrol, kömür, doğal gaz gibi fosil yakıtlara bağımlılığı sürdüren bir enerji kullanımından alternatif enerji kaynaklarına geçişin yeni teknolojilerini geliştirmeliyiz.
Susuzluk,
Su kıtı bölgeler,
Taşkınlar,
Yoğun yağış,
Su tablası seviyesinde değişim,
Yer altı sularında değişiklikler,
Nem döngüsünde problemler,
Islaklık süresi, aşırı sıcaklar,
Deniz suyu baskını,
Rüzgâr (kum, yağmur, tuz, fırtına taşınmaları),
Çölleşme,
Erozyon,
Göç,
Ötrofikasyon,
Çökmeler,
Zemin kabarması,
Gıda krizi,
Açlık,
Seller,
Deniz seviyesinin yükselmesi,
Yurtlarından koparılan sığınmacılar,
Dünya mülteci krizi,
Türkiye’nin uluslararası göçmen kampı yapılması.
Mülteci sorununun, tıpkı küresel ısınma ve iklim değişikliği, açlıkla mücadele, pandemi vb. gibi ülkeler arası iş birliği ile çözülebilmesi ve dünya mülteci krizinin uluslararası politika ile çözümlenmesi, yerel bazda alınacak tedbirlerle örtüştüğünde azami faydaya ulaşacağı tabiidir.
Ekosistemin korunması,
Ormanların tahribi,
Yangınlar,
Doğal çevrenin bozulması,
Turizm,
Şehirleşme,
Yollar,
Sulak alanlar,
Zehirli atıklar,
Aşırı avlanma,
Atmosferin kirliliği,
Canlı yaşamının tükenişi,
Canlı türlerinin azalması,
Radyoaktif kirlilik gibi konular gerek ülke içindeki gerek ülkesel olarak gerekse bölgesel geniş ekosistem dengesi içinde işbirliği ve eşgüdüm çerçevesinde, doğa ile inatlaşmadan akıl ve bilimin ışığında ele alınması gereken konulardır.
Bu bakımdan Türkiye için kafa yoran her hareket; başta kendi insanımız ve doğal çevremiz olmak üzere bütün bölgemizi ve insanlığı ilgilendiren, yukarıda ana başlıkları sayılan konularda ülkesel politikalarını insanlıkla paylaşmayı taahhüt etmelidir.
Ancak şurası bir gerektir ki, BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin 4. Raporu’nda da altının çizildiği gibi: iklim krizi kapıdadır ve bunun sebebi doğal küresel ısınma ile ortaya çıkan sorunlardan ziyade insan faaliyeti ile ortaya çıkan iklim değişikliğidir.
Sanayileşmiş kuzey ülkeleri, hayli zamandır gerçekleştirdikleri küresel hâkimiyetlerini sınırsız fosil yakıt kullanmaya borçludurlar.
Hâlbuki sera gazı emisyonunda onlar kadar sorumluluğu olmayan güney ülkeleri, özellikle de Akdeniz iklim kuşağındaki ülkeler, çok daha büyük sorunlar yaşamaktadırlar.
Son on yılda ortaya çıkan hortumlar, fırtınalar, sıcak dalgaları ve özellikle orman yangınlarını tetikleyen yüzey ısınması; sorumsuzluk, kötü niyet ve terör gibi tehditlerle de birleşince altından zor kalkılan felaketlere yol açmaktadır.
Bu yeni ve ani gelen bir vaka gibi çarpıcı gelişmeler, sadece doğal hayatın bozulması ve çevre felaketleri yaşanmasına değil, toplumsal travmaya da yol açmaktadır.
Orman yangınları karşısında aciz duruma düşen siyasal iktidarlar ve kamu çarkı ne yazık ki daha büyük bir felaket olan ve iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı sıcaklık artışlarının kümülatif deprem frekansına katkıda bulunabileceği yeni büyük depremler karşısında kim bilir ne kadar çaresiz kalacaktır.
Türkiye’nin beklenen millî iktidarı, afet riskinin azaltılması yönünde çalışmalara öncelik verecek, ulusal bir farkındalık projesi oluşturacak, risk bilgilerinin afet riski azaltma politikalarına entegrasyonunu temin edecek, afet riski yönetişimini güçlendirecektir.
Afetler karşısında kamu ve özel sektörün, merkezi idare ile yerel yönetimlerin görev ve sorumlulukları yasal olarak belirlenecek; sektörel bazda arazi kullanımının doğruluğu sağlanacak, şehir planlaması, tarihî dokunun korunması, şehirlerin irileşmeden gelişmesi ve çevre kentlerle takviyesi, tarım kentleri ile kırsal kesimden megakentlere olan ve çarpık kentleşme ile birlikte de yönetilemez bir göç trafiğinin yaşanmasının önüne geçilecektir.
Bu arada imar mevzuatı gözden geçirilecek, yapı güvenliği ile ilgili çevre-mevzuat-kaynak uyumu temin edilecek, sağlık ve güvenlik standartları yükseltilecektir.
Kamu ve özel sektör, merkezi idare ve yerel yönetimler yanında STK’lar da afet riskinin azaltılmasında ve yönetişiminde söz sahibi olacaklar; halkımızın diğerkâmlığı ve yardımseverliği her bakımdan yönetişim anlayışımızın her daim mihveri sayılmalıdır.
Risk transfer mekanizmaları (sigorta, fon, lojistik destek, finansal koruma) geliştirilecek, yapılar afete direnç noktasında kalite standardına kavuşturulacak, mevcutlar da bu standart ayarına getirilecektir.
Tarihi doku, şehrin alamet-i farikası olan muhitler korunacak; kültür ve tabiat varlıkları, müzeler, her türlü inanç mekânları ve mabetler korunacak, kaçak yapılaşmalar kesinlikle önlenecektir.
Ulusal sağlık sistemi her türlü risk faktörüne hazır olacak, afete dirençli hale getirilecek, sağlık çalışanları tam bir güvenceye kavuşturulacaktır.
Her türlü afetin toplumsal ve psikolojik zararlarını azaltmak yönünde, vatandaşlar arasında ayrım yapılmaksızın sosyal refah devletinin icapları yerine getirilecek; temel sağlık hizmetleri, gıda güvenliği ve beslenme, eğitim ve barınma gibi hizmetlerin erişiminde tüm engeller ortadan kaldırılacaktır.
Yoksul ve kimsesiz vatandaşlarımız, afet riskinin yönetiminde baştan devletin babacan kanatları altında olacaktır.
Turizm sektörü de afet riski yönetiminde pilot uygulamalarla desteklenmelidir.
Afet riski yönetiminde yerel yönetimlerin kapasiteleri yükseltilecek; erken uyarı, tahliye, afete hazırlık ve müdahale, afet sonrası yeniden yapılanmada tüm paydaşların katılımı artırılacak, başta da yerel yönetimler önceden hazırlıklı hale getirilecektir.
Afet sonrası en hızlı bir şekilde yeniden inşada, merkezi hükümet yerel yönetimlere öncülük ettiği gibi, kamu politika ve eylem planlarının hayata geçirilmesinde kılavuz olacaktır.
Kuraklık eylem planları, afet risk yönetimi eylem planları, toprak ve su kaynakları koruma ve geliştirme eylem planları, kıt su kaynakları yönetim eylem planı, kirlilik kontrolü, atık yönetimi, yeşil alanların ve kent akciğerleri eylem planları, iklim değişikliğine uygun bitki ve hayvan türleri geliştirme eylem planı, emisyon azaltımı ve iklim değişikliğine uyum eylem planı, yer altı su havza ve barajları eylem planları, iklim değişikliği senaryolarına hazırlık eylem planları hayata geçirilecektir.
Bütün bu eylem planlarının uygulanması sürecinde elbette ki karar verme mekanizmalarının etkinliğini ve hızını artırıcı tedbirler de alınacaktır.
Sera gazı salınımında Türkiye gereken tedbirleri aldığı gibi, küresel bazda da ülkelerle işbirliğine giderek sorumlu ve sorunlu yönetimleri denetleyecek bir küresel aktivasyona da imza atacaktır.
Gerek ülkemizde gerekse bölgemizde karbondioksit yutak alanları geliştirilecek; enerji tasarrufundan alternatif enerjiye, tarım sektörünün bitkisel ve hayvansal üretim sahalarındaki küçük çiftçi desteklerine kadar bir dizi iklim değişikliği ile mücadele metodu hayata geçirilecektir.
Ülkemizin bütün su havzalarında rehabilitasyon projesi güncellenecek; su ve toprak kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi acil eylem planı uygulamaya konacaktır.
Su Konseyi kurulacak, Su Kanunu çıkarılacak ve uygun ürün deseni ile sürdürülebilir tarımsal kalkınma gerçekleştirilecektir.
Tuna’ya asırlardır atıklarını bırakan ve çevre felaketine yol açıp Karadeniz’i dolayısıyla Marmara’yı da kirletenlerin bunun hesabını vermeleri icap ederdi.
Türkiye, uluslararası sular mevzuu masaya yatırıldığında nedense hep sıkıştırılan ülke pozisyonunda olduğuna vehmediyordu.
Fırat ve Dicle sularının paylaşımı hep sorun oluyordu. Sanki uluslararası sular sözleşmesi aleyhimize hazırlanmıştı.
Hâlbuki bizim de bu çerçevede değerlendireceğimiz bir Tuna konusu var.
Tuna üzerine sempozyumlar, çalıştaylar, hatta uluslararası hukuk komisyonlarını toplayarak sorumlu ülkeleri ortak çevre duyarlılığına itmek gerekirdi.
En azından Avrupa, “kirleten öder” prensibi doğrultusunda tazminata mahkûm edilir, hiç olmazsa çevre bilinci açısından kendi suçunu itirafa zorlanırdı.
Tuna’nın daha temiz akması için bütün kıyıdaş ülkeler üzerlerine düşeni yapmak zorunda kalırlardı.
21. yüzyılda kendi mahalli söyleyişimizde bir Türk dünyası hayal ededuralım, dünyayı tehdit eden bir kıt su kaynakları yönetimi gündeme geliyor.
Su ve toprak kaynaklarının korunması ve geliştirilmesi, bütün davaların üzerinde bir “ülkü”, bir mesuliyet ve vicdan muhasebesi fırsatı veriyor.
Kıt su kaynaklarının ne idüğü konusunda pek de tecrübe kazanmamış ülkeler ve yönetimleri, aslında 21. yüzyılı sürdürülebilir bir insan hayatı için evrensel bir düşünceyi paylaşmalı; su kaynaklarının korunmasını ve geliştirilmesini birinci çalışma sahası olarak kabul etmeli, kıt su kaynakları konusunda küresel işbirliğine gitmeli ve yakın bir gelecekte ortaya çıkacak susuzlukla mücadele için program hazırlamalıydılar.
Zira yakın bir gelecekte aylarca bir bardak içecek su bulamayacak olan bölgelerin mevzubahis olacağını insanlık görmeliydi.
Yeryüzü su kaynakları sadece o kaynakların bulunduğu coğrafyada ikamet edenler açısından değil, bütün insanlığın hayati varlığı olarak önem arz eder.
Dolayısıyla nerede bir su toplama havzası varsa; onun korunması, bütün gelişme teorilerinin üstünde, bütün kalkınma politikalarının ötesinde bir ehemmiyet taşımaktadır.
Böyleyken Türkiye, İstanbul’unda ve birçok havzasında yakın gelecekte kıt su kaynakları yönetimi bakımından tedbirler geliştirmesi gerekirken birkaç su kaynağını yok edecek bir projeyi tartışıyordu.
Avrupa’nın bütün atıklarını taşıyan Tuna’nın çökeltilerini Boğaz’a taşıyamadan Karadeniz’e bıraktığını biliyoruz.
Fakat Kanal İstanbul’un Karadeniz’e bakan tarafı Tuna’nın bu çökelti bölgesine yakın olacağı için biyolojik varlığı tehdit eden atık suyun Kanal İstanbul’dan Marmara’ya akacağını hesap etmemiz gerekir.
Bu da zaten oksijensiz tabakaları bulunan Marmara’yı yaşamsal olarak tehdit etmektedir.
Kanal İstanbul’un açılmasından itibaren beş yıl içinde Marmara Denizi’nin öleceğini uzmanlar hatırlatmaktadır.
Terkos Gölü’nü, Kuzey İstanbul su toplama havzalarını, Sazlıdere Barajı’nı ortadan kaldıracak olan bu projenin birtakım emlakçıları ve inşaatçıları heyecanlandırdığı söylenebilir; İstanbul Boğazı’nı deniz trafiğine kapatıp Boğaz’a binen yükü hafifleteceği beklentisi de gündemi meşgul edebilir ama su kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi, bütün sektörlerin beklentilerinin fevkinde bir mesuliyet çizgisidir.
Kanal İstanbul ile Marmara’da hayat ölecek ve koca iç deniz bir ölü deniz olacak, eski Haliç gibi kokmaya başlayacak.
Kuzey ormanları ortadan kalkacak, meralar, tarımsal alanlar yok olacak, ekosistem bozulacaktır.
Öte yandan 25 metre derinliğinde, 47 kilometre uzunluğunda, 270 metre genişliğindeki kanalın, İstanbul Boğazı’nı tehdit eden yüksek tonajlı büyük gemiler için geçiş sağlaması pek de mümkün gözükmemektedir.
Kanal İstanbul için olumlu görüşler de gündemi bir hayli meşgul etmiş ve finans getiren bir kent olarak İstanbul, Dubai ile yarıştırılmıştır.
Bu lehte görüşlerin çoğu, Çin ve Arap sermayesinin kanal boyunca emlak alarak ülkeye döviz girdisi temin edeceğini ileri sürmektedirler.
Fuar ve eğlence merkezi bakımından kanal, cazibe merkezi olacaktır elbette ama bu fayda acaba su ve toprak kaynaklarının muhafazası gibi başat bir gayeden çok daha sürdürülebilir bir şey midir? Uzmanlar başkaca problemlere de işaret etmektedirler ama sadece su kaynaklarını tehdit etmesi bile tek başına en büyük problemdir.
Marmara ölü deniz haline geldiğinde onu kurtarmak için kaç yüz milyar doları gözden çıkaracağınızı düşündünüz mü?

SU SAVAŞI DEĞİL SU BARIŞI
Bugün dünya mülteci krizini çıkarıp yönetenler ve Türkiye’yi uluslararası göçmen kampı yapmaya hamleden küresel aklın, bir zamanlar Türkiye’yi iki buçuk savaş stratejisi içinde bir su savaşlarına gark etmeye niyeti olduğunu ve bu süreçte sadece ertelediğini bilmeliyiz.
Su savaşlarından bir su barışına gidecek bölgesel ve evrensel hayırlı bir vazifeye adanmak dururken hem ülkemizde hem de bütün dünyada cereyan eden savaşların ve doğal kaynakları yok eden bir gelişme sürecinin ortaya çıkaracağı yeni tehditleri ve karşı tedbirlerini masaya yatırmak gerek.
Bu tespitten yola çıkarak bir millî stratejiyi uygulayabilecek millî bir iktidar, çatışma gerekçelerini birleşme gerekçeleri yapabilen bir eylem planını emperyalizmin mağdur ettiği bütün bölge ülkeleriyle birlikte bir Su Barışı tesisine adayacaktır.
Ortadoğu’da çölün kavurduğu alınlar, bir miktar başka vahaların nemli rüzgârlarını arar; sonra tekrar toprağa secde eder, güneşin ve ayın terkibinde bir yerde kucaklaşırlar.
TSK, terörün her türlüsünü Ortadoğu’nun kadim ikliminden tamamen silmek için bir harekât başlattı.
Emperyalizmin güncel versiyonu, terörü araç olarak kullanıp bölge halklarını birbirine düşman etmek ve sonra da keyfince yönetmek için bıkmayan bir ikiyüzlülük içinde.
İki büyük dünya savaşı ile doksan milyon insanın ölümüne sebep olan çağdaş medeniyet, kendi coğrafyasında bir büyük birlik tesisine ama dünyanın geri kalanında da nefret ve kin tohumları saçmaya devam ediyor.
İlk denemesi Ortadoğu’nun bir su savaşına sahne olmasını temin etmeye çalışmaktı.
Bunu Ortadoğu idraki, savaşın ancak petrolden çıkabileceği, suyun ise ateşi söndürme yetisinde olduğu şuuruyla bertaraf etti.
Ama bu coğrafyayı kendine oyun alanı seçen İngiliz Yahudi aklı durmadı.
DAEŞ’ten PKK’ya, bir takım şuursuz Arap yönetimlerinden dünyevi çıkarlarını mezhep örtüsüyle perdeleyen aklıevvellere kadar her türlü figüranı kullandı ve fitne fücur senaryolarına devam etti.
1995 yılında Adel Darwish ile John Bullock adında iki yazar, “Su Savaşları” adında bir kitap kaleme aldılar.
Bu kitaba göre dünya yüzünde su meselesi etrafında birkaç çatışma bölgesi vardı ve bunların en başında Fırat ve Dicle Havzası geliyordu.
Türkiye, güneyden komşuları tarafından sıkıştırılacak ve iki buçuk savaş stratejisi ile dize getirilecekti.
Irak ve Suriye, Türkiye’yi su konusunda çatışmaya varacak derecede zorlayacaklardı.
İsrail su kıtı çeken ülkelerin başında geliyordu ve bu ülke Yarmuk sularına el koymak ve böylece Suriye’yi Türkiye’ye karşı kışkırtmak durumundaydı.
Türkiye de Fırat sularını Suriye’ye bırakacaktı. Trump sayesinde Golan Tepeleri de Kudüs de artık İsrail’e geçti ve bütün İslâm âlemi bu oldubittiye seyirci kaldı.
Türkiye’nin güney komşuları ile Fırat ve Dicle suları nedeniyle bir kriz yaşadığı doğruydu ama bunun su savaşlarına neden olabilecek boyuta gelebilmesi şüphesiz küresel güçlerin provokasyonu ile ancak mümkün olabilirdi.
Su savaşları, geçen asrın petrol savaşları izinden yüründüğü takdirde gündeme getirilebilecek bir konuydu ve petrol, yangını körükleyen bir maddeydi.
Gerçekten de petrolden dolayı bölge büyük savaşlarla yıkılmış, handiyse medeniyeti çökmüştü.
Petrol yüzünden küresel güçler birbirine girmiş, o büyük dünya savaşlarından sonra yeni devletçikler bu sorun etrafında teşkil olunmuştu.
Petrol yangın çıkarırdı ama su niye çıkarsın? Su, yakıcı değil bilakis yangını söndüren bir maddeydi.
Su savaşları potansiyeli yok mu o halde?
Elbette var. Fakat su kıtı ülkeler eğer kıt su yönetimi ilminden haberdar olurlarsa ve su etrafında bir bölgesel birlik inşa edilebilirse neden barış olmasın: İşte Su Barışı, Türkiye ile Ortadoğu ülkelerinin su politikalarını masaya yatırdığı gibi, bu politikaların evrilmesiyle bir bölge barışı inşa etmenin planlarını ortaya koyuyordu.
Fakat beklenen barış, en çok ihtiyaç duyulan yerde, Ortadoğu’da ne yazık ki layıkıyla bir türlü hayat bulamadı.
Ülkeler su forumlarında bir araya geldiler. Türkiye komşularıyla sudan bir savaş çıkarmamak üzere başta tarımsal konularda olmak üzere bir dizi toplantılar gerçekleştirdi.
Özal zamanında Türkiye, güney komşularına su bırakmayı taahhüt eden bir dizi anlaşmalar gerçekleştirdi.
Böylece iki buçuk savaş stratejisi hayatiyet bulamadı.
Geçen zaman içinde Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) devreye sokuldu.
Bugünkü bütün sancılar, işte o şeytansı planın ardıl senaryolarının sebep olduğu sancılardır.
Düşünen her aydın, bölgedeki örtülü savaşların ve küresel yeni sömürgecilik doktrinlerinin ipliğini pazara çıkarmıştır.
Su savaşları senaryosunu yazanlar, olmadı mülteci ve göç dalgası stratejisi benimsemişler ve ülkemizi bir uluslararası göçmen kampı haline getirerek Batı’nın güvenliğini tesis etmeye çalışmışlardır.
Afgan göçü, Suriye göçü, İsrail’in Golan Tepeleri’ni işgali, BOP ile bütün İslam ülkelerinin ve komşularımızın adeta iç savaş yaşaması ve bölünmesi Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmektedir.
O yüzden güvenlik meselesinin su yönetimi, göç yönetimi ve küresel stratejilere karşı millî bir strateji üretme kabiliyeti ile de yakından ilgisi vardır.
Türkiye’nin bu anlamda güvenlik stratejisi üretebilecek aydınlık kadrolara ihtiyacı vardır.
Suriye, Irak ve İran’daki yeni güvenlik algısı ve küresel güç odaklarının soluklarını enselerinde hissetmeleri, otuz yıl önce projelendirdiğimiz Ortadoğu Su Barışı’nı artık uzak vade hayali olmaktan çıkarıp acil eylem planı gibi daha aktüel hale getirmektedir.
AŞK VE TEKNİK
Toprak ve su… hayatın, bereketin özü… Su hayattır. Toprak suyu saklayan, suyu berekete dönüştüren ana rahmi… Toprak ve su tarımın olmazsa olmaz unsurlarıdır.
Sadece tarımın mı? Neredeyse bütün insanlık tarihi bu iki varlığın özü etrafında cereyan etmedi mi?
Toplumlar, ordular, kahramanlar ve dinler toprak kazanımları için tarihin bütün dönemeçlerini, savaşlarını, işgallerini, kültür ve medeniyet inşalarını gerçekleştirmediler mi?
Topraktan gelen insan, yine bu dünyadan hiçbir şey götüremeden toprağa döneceğini bile bile bir avuç toprak için sınır tanımaz bir kıyıcılığa gark olmadı mı?
Balçıktan yaratılan insan; toprak ve suyun o müthiş, o ezelî ve ebedî bileşkesinden insanı ve bu varlığın iki özünü barış içinde yaşatmanın formülünü bulacağına, her ikisini de kirleterek, kanatarak her şeyi çamur etmedi mi?
Üstümüzden hep su geçtiğini, doğunca da ölünce de suya kavuşacağımızı bilemeden ve vücudumuzun %70’inden fazlasının su olduğunu idrak etmeden suya teşaşür eyleyen ve Yaratıcısı’nın “İnsan ne kadar da cüretkârdır ne kadar da nankördür” suçlamasını hak eden insana ne demeli?
Nerede kaldı onun “eşref-i mahlûkat” olarak meleklerden bile üstünlüğü?
İlk işgal, ilk haddini bilmezlik, ilk suikast Kabil ile başladı.
Kardeşi Habil’i kıskanan Kabil; onun suyunu bulandırdı, onun toprağını işgal etti, onun evdeşine göz koydu, onu öldürdü.
Eski çağların devletleri de şimdiki çağların devletleri de toprak ve su kaynaklarını ele geçirmeyi en büyük hedef olarak seçmişlerdir.
Teritoryal savaşlar bugün bile geçerlidir.
Dünya toprak ve su kaynakları bakımından büyük gelecek endişeleri yaşıyor.
İklim değişiklikleri atmosferi ve yeryüzünü tehdit ediyor. Dünyanın ısısının iki derece yükselmesi; yakın gelecekte sera etkisiyle ve ozon tabakasının delinmesi biçiminde takdim edilen değişikliklerle kuzey kutbunun erimesine, büyük tsunamilerin, depremlerin oluşmasına, dayanılmaz soğukların ve sıcaklıkların yaşanmasına, kitle ölümlerine, hastalıkların çeşitlenmesine, don ve sel olaylarına yol açacak.
Ülkeler arasında büyük göçler yaşanacak. Belki de Nostradamus’un kehaneti gerçekleşecek.
Büyük felâket kapıda…
Tıpkı eski çağlarda olduğu gibi. Mitolojilerde yaygın bir yer alan su ve toprak felaketleri… Tufan mitosu… Toprağın toplumların başına geçmesi… yerle yeksan olmalar… yitip giden medeniyetler…
Oysa insanlığın olmazsa olmaz dört yoldaşı var. Baştan beri öyle… anasır-ı erbaa… Varlığın dört temel unsuru… Hava… Su… Ateş… Toprak…
Toprak ve su, insanoğlunun hayatını idame ettirmesinde en önemli iki dost. Topraktan bereket fışkırır.
“Her türlü nimetimi topraktan aldım” diyen Aşık Veysel için de, bütün şairler, daha doğrusu bütün içe bakan insanlar için de toprak en sadık dosttur.
Altındaki madenler bir yana, sırf tarım toplumu için bile medeniyetleri kuran iradenin vazgeçilmez temel şartı odur.
İnsanoğlu sadece tarımsal gelişimini değil, şehirleşmesini de bu iki temel faktöre dayalı gerçekleştirdi.
Şehirler hep ya bereketli toprakların ya da zengin su kaynaklarının eşiğinde, kenarında, üstünde kuruldu.
Nehirler, körfezler, deltalar, yol geçitleri, güvenlik hatları…
Canlının ihtiyacı kadar suyu toprakla buluşturmak bereketin formülü; yokluğu ya da fazlası felâketidir.
Su savaşlarının gündeme getirildiği 90’lı yılların ortalarında Türkiye, “Üç Aşamalı Plan” ile komşuları ile bir su savaşı yaşama riskini ortadan kaldırmayı bildi ya da erteleyebildi.
Bugün Türkiye, aşk ve tekniğin terkibinde yol alacağına, ABD ile Rusya arasında tahteravalli siyasetiyle günü geçiştirmekle kendi birikimine ihanet etmektedir.
Meseleyi salt askerî operasyon mihverinden yakalayamayız.
Toprağın ve suyun aşkı, Ortadoğu kaleminin Leyla ile Mecnun hatırasıyla tekniği buluşturmanın yolunu açmasını sağlayabilir ancak.
Sezai Karakoç’un “Ortadoğu Kalemi”nde işaret ettiği bilinçten ne kadar uzağız ve Siyasal İslamcılığın iki yüzü (cemaat ve siyasal iktidar) bu ülkeye ve bölgeye bin yılın en büyük tahribatını gerçekleştirmiştir.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE KÜRESEL ISINMAYA KARŞI KÜRESEL MÜCADELE
Buzullar eriyor ve insanlar onu seyrediyor, gülüşüyor, eğleniyor, kimi videoya çekiyor.
Koca bir buz kütlesi buzdağından koparak aşağıda kayboluyor, insanlar haykırıyorlar, belli ki eğleniyorlar.
İşte bu felaketimizin müziği idi. Titanic batarken de böyle bir müzik eşliğinde gemidekiler kendilerini nasıl bir sonun beklediğini anlayamadılar; anladıklarında da iş işten çoktan geçmişti.
Atmosferin sıcaklığında görülen artışın her geçen yıl artış göstermesi, iklim değişikliği senaryolarını gündeme getirmektedir. Küresel ısınma, kutuplardaki buzların erimesini; bunun da büyük sel felaketlerine yol açacağını herkese ezberletmiş gibi… İklim değişikliği ile alışılagelen mevsim trafiğinin değişeceğini, kuraklıklar ve beklenmedik seller husule geleceğini bir kısım uzmanlar ileri sürüyorlar.
Hatta bu felaket senaryosuna dayanan bir Amerikan filminde (The Day After Tomorrow) ABD’nin tamamen donma tehlikesi geçireceği, güneye büyük göçlerin başlayacağı kurgusu yapılmıştı.
İklim değişikliğine dayanan felaket senaryolarının askerî stratejileri de etkilediği ve telaşla “gelecek” kurguları yapıldığı vurgulanıyor.
İklim değişikliği sonunda yaşanabilir coğrafyanın Akdeniz ve Ortadoğu coğrafyası olduğu ve bu yüzden Ortadoğu’nun şimdiki sahiplerine bırakılmaması gerektiği hesapları yapılıyor.
“İnsana ettiğinden başkası yoktur” elbette… Bu yüzyılda insan faaliyetleri nedeniyle biyolojik çeşitlilikte korkunç bir azalma var, arazi örtüsü hızla değişiyor, habitat bozuluyor, parçalanıyor, su-hava-toprak kirliliği önlenemeyen bir hızla artıyor.
Biyolojik çeşitlilik kaybına yol açan faktörleri uzmanlar beş başlıkta topluyorlar: habitat değişimi, iklim değişikliği, istilacı türler, aşırı kullanım ve kirlilik.
Yerküre 6 “yok oluş” yaşamış. Birincisi 443 milyon yıl önceydi ve canlı türlerinin %86’sı yok oldu.
İkincisi 359 milyon yıl önceydi ve bu sefer de %75’i kayboldu.
251 milyon yıl öncekinde geriye kalan türlerin %96’sı, 200 milyonda %80’i ve 65 milyon yıl önce de %76’sı yok olmuş.
Bütün bu yok oluşların kaynağı küresel ısınma yahut soğuma; yani karbondioksit derişimlerinin artması gibi nedenler…
2019 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü’nün bülteninde Karl Hofius, WMO’nun hidroloji ve su kaynakları yönetiminde gelişen rolüne işaret etti.
Önümüzdeki yarım asırda su kaynaklarının temininde yaşanacak sorunlar, beklenenden daha hızlı evrim geçireceğe benziyor.
Dünya Meteoroloji Örgütü, “Hava, İklim ve Su” sloganı başlığı altında operasyonel hidrolojinin faaliyetlerinde bir entegrasyonu öngörüyor.
Aslında “gelecek” demek, bütün insanlığı ilgilendiren “gelecek” demektir. Hofius; iklim değişikliklerindeki verilerin daha hızlı değiştiğini, beklenenden daha kısa zamanda su kıtlığının ve kıt su kaynakları yönetiminin gündeme geleceğini paylaşıyor.
Yarınlar için tahminde bulunurken bu yüzden daha az içilebilir ve kullanılabilir su varlığının bizi beklediğini kabul etmeliyiz.
Bir de şiddetli hava olaylarına karşı daha az savunabileceğiz doğamızı. Doğamızı, çevremizi, kentlerimizi ve tabii ki kendimizi…
“Gelecek”ten söz ederken müşahhas bir gelecekten söz etmeliyiz.
GIDA GÜVENCESİ VE TARIMSAL ÜRÜNLERE ERİŞEBİLİRLİK
En önemli ekonomik çözümleme ise tarımsal ürünlerin üretiminde devamlılık ve erişilebilirlik etrafında yoğunlaşıyor.
Tarımda sürdürülebilirlik ve yeterli gıdanın halka erişimi, üstüne bir de gıda güvenliği niye bu süreçte daha önemli hale geliyor? Çünkü hastalığa yakalanmadan ve hasta olduktan sonra da en önemli şey vücut direncini artırmak… Bunda da yine gıdalar ve tarımsal ürünler başat rol oynuyor.
Ne pahasına olursa olsun üretimin ve hasadın devamı, ürünlerin işlenmesi, ambalajlanması, raflardaki yerini alması; çiftçi, toprak, su ve bereket döngüsünün sürdürülebilirliği esastır.
Gıda zinciri tarımsal girdilerin temininden başlar. İyi tohum, fidan, fide temini, toprağın işlenmesi, ekimi, zirai mücadele, gübre kullanımı, sulama, finansman, mekanizasyon desteği, üretim, besleme vb. tarımsal faaliyetler zinciri sonunda hasat ve ardından işleme, depolama, soğuk zincir, ambalajlama, pazarlamanın diğer safhaları… Bütün bunları üreticiler yapıyor.
Gıda ve pazarlama sektörü de üretim zincirinin ardılıdır…
Normal dönemde bile birçok sömürü, ziyankârlık, artı değere el koyma, pazarlama sıkıntıları çeken bu zincirin halkaları; yakın zamanda yaşadığımız koronavirüs günlerinde daha büyük tehdit algısına yol açmadı mı?
Ya toplum yeterli gıdaya erişemezse… Ya ürünler tarlada kalırsa… Ya çiftçi üreticiliği bırakırsa… Toprak ve diğer üretim faktörleri atıl kapasite meydana çıkarırsa… Ya dağıtımda aksaklıklar oluşursa…
Bu konuyu tarıma yıllarını vermiş insanlarla pandemi döneminde teati ettik. Salgın hastalıklar ve küresel benzeri tehditler karşısında ne yapılabilir? Tarımda sürdürülebilir bir planı bu devrede nasıl tutabiliriz?
Stokçuluğu tetikleyen faktörleri ortadan kaldırmanın usulleri nelerdir? Tecridin boyutları kontrol edilmezse üretici toprağı boş bırakabilir mi? Ve bu düşüş bir tedarik krizine yol açıp toplumsal bir kargaşaya ve ekonomide güvensizliğin yerleşmesine sebep olur mu?
Ayrıca böylesi dönemlerde ithalatta kısıtlama olacağı, hatta ülkelerin ihracatlarını kısabileceğinden bazı ürünlerin dışarıdan tedarikinde de sıkıntılar yaşanacağı açıktır.
Şimdiden ülkeler tahmin ettikleri gıda krizine hazırlık için sınırlarını kapattılar.
Tarımda sürdürülebilir ve salgın küresel tehditler, kuraklık, açlık risklerine karşı ÇOK ACİL bir stratejik planlamaya ihtiyaç var.
Türkiye, gıda güvencesi ve tarımsal ürünlere erişebilirlik konusunda, tarımın sürdürülebilirliği ve sürdürülebilir bir çevrede yaşamanın eylem planını hazırlamak zorundadır.
DEMOKRASİ TEBA KÜLTÜRÜ İLE YÜRÜMEZ
Devletin yağmalanması, rüşvet çarkının her kademede döndürülmesi, kamu maliyesinin “kleantalist” ilişkiler ağına finans desteği olarak addedilmesi, bürokrasinin ve orta sınıfın ortadan kaldırılması, sivil toplumun olmazsa olmaz şartı “birey”in öncelliği yerine; iradesini hep başkasına terk etmiş “kullar” siyasetinin geçerlilik arz etmesi, sivil demokratik siyasetin önündeki engellerdir.
Bu günahların, bu haddi aşmaların, bu edepsizliklerin, bu sonradan görmeliklerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur esasen…
Asıl mesele: demokrasiye layık olup olmadığımız gerçeğidir.
Korkakların rejimi değildir demokrasi, haddi de değildir. “Teba kültürü”nü davranış normlarının mihveri haline getirenlerden ne beklenir?
Köleci düzene alışmışların özgürlükçü bir toplum özlemini ve ona doğru hakikatli bir eylem planını deruhte edebilmeleri mümkün mü?
BUĞDAY TURİZMİ ALTERNATİF TURİZMDİR
En eski buğday örnekleri Filistin’de (Yerihu) yapılan kazılarda ortaya çıktı.
Milattan önce on bin yılı geçkin bir zaman dilimine aitti bu buğdaylar. Göbeklitepe, bilinen tarım tarihini değiştirdi bir anlamda.
Hayvanların evcilleştirilmesi, tarımsal faaliyetlerin dönüşümü açısından temel bir yaklaşım olarak doğru olsa da, MÖ 6000’lerde Hattuşaş ile Anadolu’ya geldiği yargısı Göbeklitepe ile hayli sarsıldı.
Yerihu ile Göbeklitepe’nin hemen hemen aynı zamana rast gelmesi, Anadolu ile Ortadoğu medeniyetlerinin eş zamanlı geliştiğinin göstergesidir.
Başka bir bulgu, Orta Asya’nın da Amerika’nın da kendince tarımsal faaliyet içinde oluşunun çok eski zamanları işaret ettiği gerçeğidir.
ATIK ARITMA TESİSLERİ İŞLEVSİZ
ATIK ARITMA OLMADAN ÇEVREYE DUYARLI SÜRDÜRÜLEBİLİR SANAYİ OLMAZ
Türkiye’de 1200 civarında arıtma tesisi var ve ne yazık ki bunun ancak beş yüz adedi çalışıyor.
Trakya’daki arıtma tesisleri atıklarını Ergene’ye bırakıyorlar. Ergene de Sakarya gibi bir iç suyumuzdur.
Tuna’yı kirleten Avrupa’dan salt çevre bilinciyle asırlardır hesap sormayıp kadim mücadelemize öykünüp durduk.
Tuna, sanayi devriminden bu yana Batı’nın bütün kirli sularını Karadeniz’e boşalttı. Karadeniz’de hayatın her tabakasında sürdürülebilir olmadığını biliyoruz.
Batı Karadeniz’in dibi Tuna’nın çökeltileriyle dolu… Bir de şimdi çılgınlık gereği kanal açıp da Tuna çökeltilerini yüzey akıntısıyla Marmara’ya akıtırsak, Marmara’nın ölü katmanlarının sayısını artırmaktan başka bir iş yapmış olmayacağız.
Sakarya ile Ergene ve benzeri iç suların kirletilmesi gibi herhangi bir düşmana yükleyemeyeceğimiz bir suçun müsebbibi bizleriz.
Atıksu yönetimi, kirlilik yönetimi, kıt su kaynakları yönetimi artık Türkiye’nin gündemine gelmelidir.
Çevre ile ilgili kuruluşları ve eski yönetici arkadaşlarımı aradım, Tarım ve Orman Bakanlığı’nı da… Ergene ile ilgili onlarca eylem planı var.
Peki sonuç? Kirlenme devam ediyor maalesef. Ve ne yazık ki İstanbul’u son çeyrek asırdır yönetenler; şehri betonlaştırmaya, uzak su toplama havzalarından su devşirmeye devam ediyorlar.
Ergene’ye dökülmesi önlenen atık sular da doğrudan Marmara’ya dökülecekmiş.. Sanki bu çözümmüş gibi…
Oysa artık oksidasyon ve ozon uygulamaları ile atıksu ve atık arıtma işlemlerinde yeni teknolojiler var.
Çaylarımızı, nehirlerimizi, denizlerimizi, göllerimizi kirletmeyelim.
Sularımızı kirletmeyelim. Kaynağından itibaren kıt su kaynakları yönetimi ve atıksu yönetimi uygulamalarını memleketin en büyük davası sayalım.
Su evrenin kuruluşundan önce de vardı. Fuzulî, Su Kasidesi‘nde suyu peygamberimize yakıştırdı.
Bir zamanlar Toprak Su teşkilatımız vardı, şimdi yok. Bir zamanlar Köy Hizmetlerimiz vardı, şimdi yok. Bir zamanlar çevre, tarım, orman, su bir bütüncül yaklaşımla ele alınırdı.
+2
Türkiye’yi bugünkü zilliyetten kurtaracak bir yönetim; Devlet Planlama Teşkilatını yeniden kuracak, Toprak Su ve Köy Hizmetleri gibi teşkilatları yeniden ihya edecek ve kıt su kaynakları yönetimi için de Su Konseyini oluşturacaktır.

KIT SU KAYNAKLARI YÖNETİMİ
Kıt su kaynakları için acil neler yapılmalı? Öncelikle perspektif evrensel olmalı; çünkü sorun evrenseldir.
Gelişmiş, kalkınmakta olan ve kuraklık çeken ülkeler arasında bilgi alışveriş zemini oluşturulmalı; kıt su kaynakları yönetiminin küresel, bölgesel, ülkesel ve mahalli boyutları entegre edilmelidir.
Bu programlar iklim değişikliğine uyumlaştırılmalıdır. Su teknolojileri (atık su yönetimi dahil), yer altı suları kayıpları asgariye indirecek şekilde yönetilmeli, zemin etütleri yapılmalıdır.
Etkili bir kuraklık yönetim planı ülkesel ve küresel düzeyde birbirine eşgüdümlü olarak hazırlanmalıdır.
Su ve toprak kaynakları muhafaza ve geliştirme yönetimi; bilgi, yatırım, mevzuat ve finansman boyutlarıyla bütüncül olarak hayata geçirilmelidir.
Küçük ölçekli su programları teşvik sistemi yaygınlaştırılmalıdır. Bu sistemin oturması için de yeterli veri tabanlarının geliştirilmesi, uyarlayıcı araştırma, kurumsal güçlendirme, eğitim ve çevre koruma önemlidir.
TÖRENSEL ÇEVRECİLİKTEN HAKİKİ ÇEVRECİLİĞE
Törensel çevreciliği çok güzel beceriyoruz. Üstümüze yok toplantı yapmakta, konuşmakta…
Büyüyoruz ya, yine bu yıl yüzde 7 büyümüşüz. Büyümenin yüzde beşini beş kişi gerçekleştirdiği için millî gelirden de en büyük payı bu beş müteahhit arkadaş alacak tabii…
Sınır tanımaz bir tüketim kölesi olduk geçen zamanla… Kaynak sıkıntısı mı? Yoksa aşırı miktardaki kirletici mi? Her şeyi kirletince; toprağı, suyu, hatta denizleri, okyanusları bile…
Artık büyük miktarlardaki mineraller ve değerli bileşimler çevremizde yeterli miktarda değil. Mesela Marmara’da artık denizin kendi kendini temizlemesi için devreye soktuğu ayrıştırıcı minerallerin çoğu sonsuza kadar yok oldu.
İşte bu yüzden deniz yıllardır isyan ediyor, alarm veriyordu. Mükemmel bir iç deniz olan Marmara’ya bundan böyle atık sular ve sanayi atıklarını bırakmamalıydık.
İstanbul’u da diğer Marmara kentlerini de daha da büyüttük. Devasa binalar yaptık, yaşam standartlarını yükselttik. Yani kirletici sayısı ve kirli şeylerin miktarı arttı.
Kirlendik ve tepindik bu şehirlerin üstünde. Halının altına süpürdük sonra şehrimizi temiz görsünler diye; halının altına yani Marmara Denizi’nin altına…
Maalesef bir açılış töreninde aynen böyle dedik: “Sanayicimiz üretmeye devam etsin; biz onları arıtmadan azade ettik, derin deşarj sistemini getirdik”.
Derin deşarj ne demek kimse sormadı. Marmara Denizi’nin altı öteden beri içinde canlı barındırmayan ölü bir denizdir.
O alt tabakaya yeni zehirler akıtılınca ölüler yüzeye çıktı. Ölü olan ne varsa salya sümük ağızdan aktı…
BEKLENMEDİK SONA HAZIR OLMALIYIZ
Dünya; ekonomik büyüme talepleri ile çevreyi muhafaza düsturlarını dengelemeye çalışsa da “beklenmedik bir son”a yine de hazır olmalıdır.
Hırsına gem vuramayan kapitalizmi günah keçisi göstermesek de toprağın, suyun her yanından günahlar fışkırıyor.
Ekolojik vergiler, bir hükümetin bütçesinin hatırı sayılır bir bölümünü teşkil etmeye başlar başlamaz; devlet, çevreye karşı işlenen suçlardan kâr sağlamaya başlamıştır.
Çevreyi en çok kirletenlerin iktidar etme sürecine en etkin katılanlar arasından çıktığı ortada. Dikkat ederseniz artık çevre bilinci, farkındalık, sürdürülebilirlik hep çevre-iktidar ilişkisi içerisinde değerlendirilmektedir.
O yüzden çevreyi en çok kirletenler, çevre politikalarına en çok yön verenlerdir. Törensel çevrecilik ve sözüm ona arıtım ile pek meşgullerdir.
Sanayi çevreyi çok kirleticiydi. O bakımdan atık arıtma ve geri dönüşüm projeleri, hem yeni bir katma değere el koyma biçimiydi hem de sanayinin günah çıkarma yöntemiydi.
Sadece çevre konusunda değildir herhangi bir devlette iktidar ve çevre kirleticiler ittifakı. Uyuşturucu, tıp, gıda gibi konularda da benzer bir ilişki söz konusudur.
Mafya, organize suç örgütleri ve derin devlet yapılanması işte asayiş, terör, uyuşturucu trafiği gibi konularda bu yüzden ilişkiler yumağına girerler.
O yüzden kırk yıldır haykırıyoruz: Yıkılsın Düzen, yaşasın devlet! Savaşımız vurguncu düzenedir, düzene!
İŞTE TÜRK GENÇLİĞİNİN KIRK YILI AŞKIN EMEĞİNİ ZİYAN EDENLERE İNAT, YEPYENİ MODERN VE ÇAĞDAŞ TÜRK GENÇLİĞİNİN OMUZLAYACAĞI BİR HAREKET OLARAK, BU DEVLETİN ÇİVİSİNİ ÇIKARANLARDAN HESAP SORACAK VE BİR YANDAN DEVLETİ BÜTÜN VARLIK SEBEBİ İLE İHYA EDERKEN, İNSANIMIZIN CAN VE MAL GÜVENLİĞİNİ, İNSAN HAKLARI, HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ, MEŞRUİYET VE DEMOKRASİ İLKELERİ VE BİLİMİN IŞIĞINDA TEMİN ETTİĞİ GİBİ DİĞER YANDAN DA BÖLGEMİZDE VE HER YERDE BÜTÜN İNSANLARI VATANCÜDA OLMAKTAN KURTARARAK KOMŞULARI İLE BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMA İRADESİ ORTAYA KOYACAKTIR.
SÜRDÜRÜLEBİLİR ÇEVRE POLİTİKALARIMIZDAN SANAYİLEŞME HAMLEMİZE, YENİ TEKNOLOJİK SIÇRAMALARDAN TARIMDA VERİMLİLİK ARTIŞINA, DOĞRU VE SAĞLIKLI ŞEHİRLEŞMEDEN EĞİTİM VE KÜLTÜRDE ÇAĞDAŞ MEDENİYETİN DE ÜZERİNE ÇIKMA HAMLESİNE KADAR BU ORTAYA KOYDUĞU PARTİ PROGRAMI TAMAMEN HALKIMIZ VE ÖNCELİKLE DE GENÇLERİMİZLE BİRLİKTE YAPILMALIDIR.
“YÜKSEL EY TÜRK, SENİN İÇİN YÜKSELMENİN HUDUDU YOKTUR. NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”.