Nurdan Ana’nın testisini kıran şehzade, kadının bedduasıyla “Nartanesi”nin aşkıyla yanıp tutuşmaya başlar. Hiçbir çare bulunamayınca padişah Nurdan Ana’nın ayağına gider. Nurdan Ana, şehzadenin iyileşmesi için önce kırdığı testiyi tamir etmesini ve evine su taşımasını şart koşar. Kırk gün su taşıyan şehzade, perilerin yönlendirmesiyle Ay Gül’ü bulmak için yollara düşer. Yolculuğunda doğaya kulak vererek bir denizkızı ve bir kuşa yardım eder. “Haberdar olmak ve doğaya yaslanmak” öğretisiyle hareket eden şehzade, bencilliğinden arınarak zorlukları aşmaya çalışır.
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde,
Develer tellal iken horozlar berber iken,
Ben annemin beşiğini tıngıl mıngır sallar iken.
Anam düştü eşikten babam düştü beşikten.
Ben de onları bir güzel beledim, beledim de kundakladım.
Sonra uyuyakaldılar, beni yola saldılar.
Yolda gide gide berduş oldum.
Berduş iken kanat taktım kuş oldum.
Yerde bir arpa buldum; onu gagalayıp durdum.
Arpa oldu bir hamur. Hamuru fırına verdim. Fırın bana ekmek verdi. Ekmeği kervana verdim kervan bana derman verdi. Dermanı külhana verdim külhan bana fistan verdi. . Fistanı gülistana verdim, gülistan bana koku verdi. Kokuyu yaydım durdum. Bu masalı yeni duydum.
Bir varmış bir yokmuş, Nurdan Ana diye bir hatun varmış. Sanki perili bir dünyadan gelmiş. Bulursa yer, bulmazsa yatarmış.
Saksıdaki çiçeklerini pek severmiş, her gün akşam suvarırmış. Şehzadenin sarayının yakınlarında bir pınar varmış. Nurdan Ana her gün bu pınardan testisine su doldurur, sonra eve dönermiş. Çiçeklerini seve seve saksılarına su damlatırmış.

Şehzadenin bir gün canı sıkılmış. Sarayın balkonundan gelene geçene yanındaki torbalardan fiskeler atarmış. Torbalarda ne mi varmış? Birinde inci, birinde elmas… Şehzadenin attıklarından biri de Nurdan Ana’nın testisine çarpmış. Nurdan Ana pek ürpermiş. Bu ürpermeyle de ağzından savurmuş: “Hay şehzade ne diyeyim, nar tanesinin narına yanasın!”
Nurdan Ana çekip gitmiş, başka da bir şey dememiş… Dememiş dememiş ama beri yanda şehzadeye bir hâller olmuş. Birdenbire değişmiş. İçine bir kor ateş düşmüş. Yandıkça yanmış. Yüreğiciği bu yanmaya dayanmaz olmuş. Bir su serpen de çıkmamış. Serpseler de şifa olmamış.
Günler günleri kovalamış. Artık sarayın balkonuna çıkmaz olmuş. Kimseye fiske atmaz olmuş.
Odasında kavrulup durmuş. “Vay anam vay” demiş.
Ne cariyeler avutabilmiş ne anası ne babası…
Saray soytarıları bile bir şey yapamamış. Kimsenin elinden bir şey gelmemiş. Şehzade yandıkça yanmış Kerem gibi…
Anası ağlayıp sorar olmuş: “A benim talihsiz oğlum, ne hâl geldi başına; söyleyiver anacığına…” diyesi olmuş.
Şehzade ise şöyle dermiş de başka bir şey demezmiş: “Yandım ha yandım, Nar tanemi isterim. Başka bir şey istemem.”
“İstediğin nar olsun” demişler. Nerede ne çeşit nar varsa hepsinden getirmişler.
Sepet sepet narlara boş gözlerle bakan şehzade yine de: “Yandım ha yandım, Nar tanemi isterim, başka bir şey istemem” deyip durmuş.
Hekimler, dilmaçlar, otacılar gelmiş gitmiş; hiçbiri çare bulamamış.
Sonunda konu komşu bildirgesiyle, Nurdan Ana’nın testisine çarpan fiskeden sonra bu hâllerin zuhur ettiğini bilenler padişaha durumu haber vermişler.
Padişah da: “Bulun getirin şu kadını!” diye buyurmuş.
Padişahın adamları gelip saraya davet etmişler Nurdan Ana’yı.
Oysa istifini bozmadan salıvermiş onları. “Gidin söyleyin ne hâl oldu da bu kulunu arayıp sordu. Yoluma kırmızı halı serse de gelmem…” diye tutturmuş.
Padişah bunu duyanda küplere binmiş. “Tiz alın getirin şu kocakarıyı. Ne demek buyruğum yerlere mi düşecek?” Tekrar varıp yalvar yakar olmuşlar, bazı kodamanlar sert bile yapmış kadıncağıza.
Nurdan Ana pabuç bırakır mı hiç? “O padişahsa ben de kendimin padişahıyım. O gelsin ayağıma. Varsa benden bir isteği…” demiş.
Ne yapsın padişah, serde oğlu var.
Yanıp yakılıyor gencecik evladı.
Günbegün eriyip gidiyor.
Çaresiz varmış kocakarının evine.
Varmış varmış olmasına ama tebdili kıyafet varmış.
Yanında vezirleri, kendi de bir bezirgân kıyafetinde…
Nurdan Ana kahkahayı basmış. Padişahı rezil etmiş.
Nasıl mı? Vezir, vezir kıyafetinde olduğundan ona karşısındaki koltuğu ikram etmiş. “Otur!” demiş oturamıyor, “otur!” demiş oturamıyor.
Nurdan Ana güle oynaya oturtmuş veziri koltuğa.
Padişah da kalmış mı ayakta… “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” demiş durmuş.
Neyse ki padişah, kocakarının öyle herhangi bir kocakarı olmadığını anlayınca özür dilemiş ve oğlunun derdine derman olmasını talep etmiş.
“Benden değil!” demiş Nurdan Ana…
“Vallahi doğru söylüyorum, periler bildirdi bana.” demiş…
“Nartanesi’nin narına yanmış oğlun artık…” demiş…
“Amma,” demiş, “önce kırdığı testiyi tamir etmesi lazım.”
“Değil mi ki senin oğlun kırık testimi tamir edecek ve sonra da evime su taşıyacak. O zaman perilerimi toplarım başıma, onlardan Nartanesi’nin yerini söylemelerini rica ederim” demiş.
“Yandım ha yandım!” deyip Nurdan Ana’nın evinin yolunu tutmuş.
Testinin kırık parçalarını bir türlü yapıştıramamış. Yere dökülen suyu nasıl olsa toplayamayacak, güğüm güğüm, testi testi su taşımış kocakarının evine…
Kırk gün kırk gece şehzade su taşımış Nurdan Ana’nın evine…
Sonunda periler gelmişler, toplanmışlar Nurdan Ana’nın etrafında… Ev ışıl ışıl olmuş.
“Ay Gül’ün peşinden gideceksin. O neredeyse bulacaksın. Ya Kaf Dağı’nın ardında ya Bey ovasında. Elinle ettin, elinle bulacaksın. Testiyi kırdın, keşke kırmasaydın. Kırdın madem katlanacaksın. Kısmetinde ne varsa o. Varıp git; kırk gün kırk gece mi sürer, kırk hafta kırk ay mı sürer yoksa kırk yıl mı sürer bilemem…” demiş.
“Ben ne bileyim Ay Gül nerede, ben ne bileyim karşıma çıkar mı? Ben ne bileyim görünce tanır mıyım?
Ben ne bileyim kaç hafta gideceğim, hem ne yana gideceğim?”
“Bari Nurdan Ana, şu perilerden birini bana yoldaş et de rehberim olsun, yol göstersin, ne dersin?”
“Vah deli gönül, ne ettinse kendin ettin. Ben mi dedim sana testimi kır? Ben mi dedim sana incileri aşağıya at?
Ben sana peri meri veremem ama onlar dilerse yoluna çıkabilirler.
Sen sen ol kulağını gözünü açık tut!”
“Haberdar ol. Doğaya kalbini yasla!”
“Ne demiş Mevlâna? ‘Dünya haberdar olmaktan ibarettir.’”
“Kim bilir, biri sana yol gösterir, bir işaret verir.”
Demir asa demir çarık, düşer delikanlı yollara…
Artık ne şehzade ne bir şey…
Garip garip yollanır, yol boyuna dolanır.
Gider gider amma Nurdan Ana’nın öğüdü hep kulaklarındadır: “Haberdar olmak – doğaya yaslanmak…” Az gider uz gider, dere tepe düz gider.
Birden bir kayanın başında bir denizkızı görür. Balık mı insan mı bir türlü ayırt edemez. “Kız mısın balık mısın?” diye sorar delikanlı…
“Ne inim ne cinim ne insanım ne balığım” der. “Ama sudan ayrı kaldım, beni en yakın denize ulaştır yoksa öleceğim” der.
Delikanlı kucaklar denizkızını, götürüp bir denize bırakır.
Suların içinde neşeyle dans eden denizkızı bir ara başını çıkarıp der ki: “Sen beni suya kavuşturdun, Allah da seni sevdiklerine kavuştursun.”
Delikanlı kızla vedalaşıp arkasını döner ki bir dikenli çalı üstünde küçük bir kuş çırpınıp duruyor.
“Rüzgâr aldı getirdi, bu çalılığa düştüm. Kanadım incindi, çıkamıyorum. Beni bu çalıdan kurtar, Allah da seni zordan kurtarsın…”
Delikanlı kurtarır kuşu çalıdan, kuş da uçup gider özgürce…
Kanat çırpar ve seslenir: “Sen beni zordan kurtardın, Allah da sana bütün zorlukları yenecek güç versin!”
Tam kuşa el sallarken ayağında bir titreme görür.
Bir adım atacakken atamaz.
Önünde bir karınca yapışkan bir çamura saplanmış kurtulmaya çalışıyor.
Bütün bu sesleri nasıl duyar bilinmez.
Haberdar olmak mı, doğaya yaslanmak mı?