Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. 20 Yanvar’ın Anlamı

20 Yanvar’ın Anlamı

featured
0
Paylaş

Bu köşe yazısı, 20 Ocak 1990 tarihinde Bakü’de gerçekleşen ve tarihe Kara Ocak olarak geçen kanlı müdahaleyi, Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesi üzerinden ele almaktadır. Yazar, Sovyetler Birliği’nin uyguladığı şiddete karşı halkın gösterdiği onurlu direnişi ve Bahtiyar Vahapzade ile Ebulfez Elçibey gibi isimlerin bu süreçteki öncü rollerini vurgulamaktadır. Kaynakta, dönemin Türk hükümetinin sergilediği çekimser dış politika ve Türk basınının olaylara yaklaşımı eleştirel bir dille değerlendirilmektedir. Ayrıca, Batılı medyanın dezenformasyonuna rağmen iki ülke arasındaki sarsılmaz millet bilinci ve özgürlük tutkusu ön plana çıkarılmaktadır. Sonuç olarak anlatı, bu acı hadisenin Türk dünyasındaki uyanışı tetikleyen ve bağımsızlık ruhunu perçinleyen tarihi bir dönüm noktası olduğunu savunmaktadır.

 

“Azatlık olmayan bir memlekette nadan baş olar” “Azatlık olmayan bir memlekette düz, eğri adlanar; eğri, düz olar” diyen Vahapzade, Azatlık olmayan bir memlekette nadanların baş olacağının altını çizdi

. Kara Ocak’ta Rus tankları Bakü’ye girdi.

Meydanlar direnişteydi.

20 Yanvar’da Bahtiyar Vahapzade onbinlere hitap etti. Durmak olmazdı.

Azatlık için, özgürlük için, bağımsızlık için ayakta olmak gerekti.

Onurlu bir başkaldırı, yaşanan zulmetli günler geride kaldığında direnen milletin tarihine altın sayfalarla yazılacaktı. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade‘nin “Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez” anahtar cümlesinde kendini bulan Azerbaycan’ın bağımsız bir Cumhuriyet olma hasleti ve mayası, 20 Ocak 1990’da da kendini her Azerbaycan Türk’ünün damarlarından, yüreğinden fışkıran bir azatlık remzi oldu, her bir Türk genci sınırlar ötesinden bu titreşimlerle yumruklarını sıktı, “yaşasın Azerbaycan!” diye haykırdı.

Halk Cephesi lideri Ebulfez Elçibey Türklük duygusunun içlerinde saklı kalmaktan artık kurtulacağını müjdeledi. “Sovyet emperyalizmi Türklüğümüzle övünmeyi yasakladı, bize siz Türk değil, Hazerlisiniz deyip durdular.” diye başkaldırıp artık Türklüğün gururunu bayraklaştıran Elçibeyleri vardı Azerbaycan’ın. Azerbaycan’daki şahlanışında öncülerden olan Elçibey’in daha sonraki yıllarda seçim afişlerini Ankara’da basıp göndermenin onurunu taşımak bize yeterdi.

Mihail Gorbaçov güya Perestroyka ve Glasnost ilan etmişti ve fakat bu açılım Türkler için söz konusu değildi. Onlar Sovyet emperyalizminin kölesi olmaya devam etmeliydi. Gorbaçov sadece batıdan övgü alma peşindeydi. Azerbaycan’da sıkıyönetim ilan etmiş, Olağanüstü Hal Kararnamesini imzalamıştı.

15 Ocak 1990. 16 Ocak’ta ise Rus tankları Azerbaycan’a girdi. Türkiye dışişleri gelişmeleri endişe ile izlediğini açıkladı. Devrin Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz, Bakü’ye Rus tanklarının girmesi ve katliama başlaması üzerine çökmekte olan Sovyet sistemine son darbeyi vurması gereken etkin bir diplomasi yerine mevcudu yaşatmaya, ona kan vermeye matuf açıklaması ile dikkat çekti.

Mesut Yılmaz, Ankara’daki Sovyet büyükelçisi Çernişev’i makamına çağırarak şefkatten bahsetti. Tankların şefkatli davranmasını talep etmek de neydi?

Yine de Türkiye duyarlı olduğunu gösterdi… Şefkatli davranma talebi az şey miydi? Ama ardından Azeri ve Ermeni lafzı tam bir çuvallama oldu. Özal gibi o da Azeri kelimesiyle Azerbaycan Türklerini sanki başka bir millet gibi algılamış ve algılatmış olmuyor muydu? “Ne Azerilerin ne de Ermenilerin taşkınlığının bu ihtilafı aşmaya yardımcı olmayacağı kanaatimizi ifade ettik…” cümleleri yıkılmakta olan Sovyetlerin tarafsızlığına vurgu yapar gibi değil miydi? Türkiye’deki maksatlı yayınlardan Sovyetlerin etkilenmemesi gerektiğini de işaret etmiş Türk bakan…

Fakat Bakü’deki şanlı direniş, Türk gençliğinin oradaki ve buradaki gösterileri Gorbaçov’u telaşlandırdı. “Türk’üz, Türk doğduk. Türk öleceğiz!” sloganları her yana yayıldı. Azerbaycan ve Anadolu bu sloganla inledi. Azeri değil, Türk bir komşumuz vardı. Ve iktidar ne kadar Azeri dese de iki halk, aynı millet olduğunu dünyaya duyurdu.

Amerikan CNN TV’si utanmadan yalan söyledi. Türklerin 1915’teki gibi katliama giriştiğini bile ileri sürdü. Azerbaycan Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Nihat Çetinkaya ağabeyim Kızılorduya kafa tuttu. Kızılordu’nun Bakü sokaklarında kadın ve çocuk demeden katliam gerçekleştirdiğini âleme bildirdi. O sırada Türkiye basını farklı yorumlara kapıldı. Türkiye basınından Mehmet Barlas; “Karışmamalıyız, Türkiye bu olayların dışındadır” diye yazabildi. Türk basınından Rauf Tamer ise; “Elbette karışacağız, karışmalıyız” diye yazdı. Hadiseye seyirci kalan çıtkırıldımcılığına parmak bastı.

20 Ocak 1990 Gorbaçov sapkınlığı ve şaşkınlığı karşısında Türkiye topyekûn direnebilseydi daha az cana kıyıcılıkla olay bertaraf edilebileceği gibi tarihe Sovyet mezaliminin yıkılmasında Türk etkisini net bir şekilde ortaya koyacaktı. Gorbaçov’un Perestroyka ve Glasnost politikaları sürerken Sovyet ve Kızılordu vahşetini model olarak hâlâ canlı tutması büyük bir çelişkiydi. Sovyetlerin açılım vitrini eli kanlı kızıl kisvesini örtmeye yetmiyordu. Hâlâ kan içerek atakta duran Sovyetlerin Glasnostu ve Perestroykası Türkleri içermiyordu anlaşılan…

Değerli dostum ve büyük şair Bahtiyar Vahapzade de şairlerin, sanatkârların sadece iyi gün dostu olmadıklarını ispatladı, Âkif gibi mesuliyet hissinin şairâne ispatını yaptı. Şairlerin elini taşın altına koymayı bırakın meydanlarda direnişçilere nefes olması gerektiğini şahsında gösterdi.

Vahapzade de Mehmet Âkif gibi sonsuza kadar hatırlanacaktır. Azatlık olmayan memleketlerde dün de bugün de nadanları başta görmek hazindir.

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!