Prof. Dr. Fuat Gürdoğan
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Ülkem Tarımına Güzelleme

Ülkem Tarımına Güzelleme

featured
0
Paylaş

Bu köşe yazısı, Türkiye’deki tarım sektörünün mevcut durumunu, çiftçilerin yaşadığı ekonomik zorlukları ve yanlış uygulanan tarım politikalarını eleştirel bir dille ele almaktadır. Yazar, artan maliyetler ve yetersiz devlet destekleri nedeniyle köylerden şehre göç eden genç nüfusun yarattığı tehlikeye dikkat çekmektedir. Türkiye’nin gıda enflasyonunda dünya sıralamasındaki yüksek yeri ile üretimdeki verim düşüklüğü, Avrupa ülkeleriyle kıyaslanarak analiz edilmektedir. Özellikle ithalata dayalı sistemin yerli üreticiyi borç batağına sürüklediği ve tarım arazilerinin giderek boşaldığı vurgulanmaktadır. Sonuç olarak kaynak, planlama hataları ve hukuki düzenlemelerin eksikliği nedeniyle milli tarımın geleceğine dair ciddi bir uyarı niteliği taşımaktadır.

 

Bizim topraklarımız bereketliymiş.

Üç kıtaya gıda yetiştiren Osmanlı’dan, bakkala borcu erteletmek için dua eden Cumhuriyet çocuklarına…

Nereden nereye.

Bugün güneşin altında en verimli topraklarda üreten çiftçinin tek derdi, Ziraat Bankası’nın yarın kapısına “icra” kâğıdını asıp asmayacağı.

Peki, bu çiftçi dediğin ne yapar? Toprağı eker, biçer, kazanır.

Bizim çiftçimiz ne yapıyor? Toprağı satıyor, şehre göçüyor, sıraya giriyor. Ekmek kuyruğuna.

Dün baktım rakamlara.

2002’de 7,5 milyon insan ekip biçerken, bugün 4,5 milyon kalmış.

Eksilen rakam 3 milyon, evet tam üç milyon!

Allah korusun, bir afette bu kadar insan yer değiştirse, manşetler susmazdı.

Ama bu sessiz bir göç, tarımın sessiz ölümü.

Köyler boşalırken, “tarımda patlama var” diye tweet atıyorlar.

Patlama var evet, ama tarlada değil, fiyatlarda!

Gıda enflasyonunda dünya dördüncüsüyüz.

OECD birincisi!

Yani gelişmiş ülkeler arasında “en pahalı yemek yiyen millet” unvanını kimseye kaptırmıyoruz.

Alkışlıyorum, gerçekten.

Bu kadar organizasyon becerisi kolay iş değil.

Önce üretme, sonra ithal et, sonra millete pahalıya sat, sonra da “çiftçi kazandı” de.

Kim kazandı? Ortada bir kazanan varsa, o kazananın soyadı “Holdings” olmalı.

Et fiyatı Avrupa’nın üzerine çıkmış.

Adam Avrupa’da maaşının yüzde 10’uyla et yerken, bizim bunun için ortalama bir maaşın yarısını harcamamız gerekiyor.

Et çok pahalı değilmiş. Doğru, değil.

Avrupa standartlarında gelir elde etsin vatandaş, eyvallah diyelim.

Avrupalı çiftçiye 340.000 lira destek verilirken bizim gariban çiftçimiz 55.000 lira destek alıyor.

Peki, bu desteği biz niye veremiyoruz?

Çünkü onlarınki “ortak tarım politikası”, bizimki “ortak olan kim” politikası.

Geçen gün 2026 bütçesini anlattılar.

Renkli tablolar, Avrupa birincilikleri, 2002’den beri en yüksek rakamlar…

Yapılan sunumda bir tek şey yoktu: Çiftçinin gözü!

Mazot 60 lira olmuş, gübre 30 lira, ilaç uçmuş. Peki destek ne kadar? Dekar başına 224 lira!

Bir dekarı sürmek için 700 lira civarı masraf yap, devlet 224 lira versin.

“Yarısını biz karşılıyoruz” diyorlar. Acaba hangi matematiğin yarısı bu?

Çukurova’da pamuk eken isyan etti.

Trakya’da ayçiçeği diken isyan etti.

Konya’da buğdaycı isyan etti.

Ama onlar isyan ederken, Meclis’te bütçe kabul edildi.

Oylar mı? Biblo gibi. Hepsi “kabul”.

Bakın şu rakama:

Çiftçinin yaş ortalaması 58!

58 yaşında adam hâlen daha tarlada.

Genç nerede? Genç, İstanbul’da bir AVM’de güvenlikçi.

“Asgari ücretle çalışırım ama köye dönmem” diyor.

Çünkü köyde toprak var ama umut yok. Destek yok. Gelecek yok.

Genç çiftçi projesi vardı hatırlayın, 2 bin 900 kişi başvurdu!

Bu ülkede 4.5 milyon çiftçi varken, 2 bin 900 gencin başvurması ne demek?

Ya şartlar ağır, ya umut bitmiş ya da genç “kendisine biçilen rolü” anlamış.

2026 bütçesinde tarıma ayrılan pay belli oldu.

Tarım Kanunu’nun 21. maddesi var.

“Milli gelirin yüzde 1’i tarıma destek olarak verilecek” diyor.

Kanun, yani mecburi. Ama bizde bu kanun “mecburi” değil, “ihtiyari”.

Uygulamak istersen uygula, istemezsen “şartlar olgunlaşmadı” de geç.

2018’den beri bu madde uygulanmıyor. 8 yıl! 8 yıldır kanunu rafa kaldırmışız.

Bir kanun varsa ve uygulanmıyorsa, o ülkede hukuk var mıdır?

Vardır tabii, ama “icra hukuku” olarak.

Çiftçinin malına el koyarken çok hızlı işliyor.

Konya Ovası’na gidin.

Yer altı suyu 120 metreye düşmüş.

Obruk sayısı 3 bini geçmiş. Toprak çöküyor arkadaşlar!

Altımızdaki toprak çöküyor, biz hâlâ “suyu merkeze alan üretim modeli”nden bahsediyoruz.

Model iyi de, su yok!

Harran Ovası’nda tuzlanma var.

Tarla tuzlaştı, eken verim alamıyor.

GAP projesi yüzde 63’te kalmış. Kapalı sistem sulama yüzde 38’lerde deniyor.

Altı yıldır aynı yerde sayıyoruz.

Buğday verimine bakalım:

Fransa’da dekar başına 740 kilo, bizde 280 kilo.

Süt verimi: Hollanda’da inek başına 9 bin 500 litre, bizde 3 bin 300 litre.

Aradaki fark ne? Teknoloji mi? İklim mi? İneklerin zekâsı mı?

Aradaki fark politika!

Onlar çiftçisini destekliyor, biz çiftçimizi “destekliyormuş gibi yapıp” borçlandırıyoruz.

Onlar üretimi planlıyor, biz ithalatı planlıyoruz.

Buğday ithalatı 11 milyon ton olmuş, et ithalatı 1.5 milyar dolar.

Kendi üretmediğini başkasından al, sonra “milli tarım” de.

Milliyse neden ithal?

Ocak 2026’da bir şey daha oldu.

Çiftçiye kredi verirken “vergi borcu yoktur” şartı getirdiler.

Yani devlet önce çiftçiyi vergiyle boğuyor, sonra “borcun varsa kredi yok” diyor.

Borcu olmayan çiftçi var mı bu ülkede?

Varsa parmak kaldırsın!

Ziraat Bankası’na, Tarım Kredi’ye borçlar ödenemiyor.

Hacizler kapıya dayanmış.

“Faizsiz” denilen krediler aslında devlet faiz desteğiyle düşük maliyetli.

Destek oranı değiştiğinde çiftçinin ödediği faiz yükü artabiliyor.

Faizsiz kredi dediğin faizsiz olur kardeşim!

Daha sonra faiz bindiriyorsan, onun adı “vadeli tuzak” olur.

TARSİM var bir de.

Sigorta yaptırıyorsun ama üretici memnuniyetsizliği ile ilgili şikâyetler had safhada.

“Köy bazlı kuraklık sigortası” 5 ilde pilot uygulama olarak başlamış, 2028’de yaygınlaşacak.

Yani 2 yıl daha çiftçi Allah’a emanet.

Tarım Bakanlığı’na bakıyorum.

2011’den beri genel tarım sayımı yapılmamış!

Veriler kayıt sistemlerinden geliyor ama sahadaki gerçek tabloyla ne kadar örtüştüğü tartışmalı.

Destekler havza bazlı yönlendiriliyor; bu yasak değil ama güçlü bir teşvik baskısı.

Çiftçiye sormadan, toprağa sormadan, suya sormadan.

Planlı üretim modeli dedikleri şey, çoğu zaman “bürokratik dayatma”dan ibaret.

Yeterince çiftçiyle konuşmadan, kooperatifleri dinlemeden, odalara danışmadan…

Otur Ankara’da, bilgisayarın başına, çiz şu havzaya “buğday”, şuna “arpa”.

Nasıl olsa eken eker, ekmeyen… Ekmeyen zaten çoktan şehre göçmüş.

Bu yazıyı okurken belki içiniz karardı.

Haklısınız.

Ama bir gerçek var: Bu topraklar bizim.

Buğdayı da biz yiyeceğiz, kıtlığı da biz çekeceğiz.

Eğer bugün tarlada 58 yaşındaki dedeler çalışıyorsa, yarın o tarlaları sürecek kimse kalmayacak.

Ve o zaman “Avrupa birinciliği” falan hikâye. O zaman “dünya yedinciliği” masal.

O zaman gerçek şu olacak: Açlık.

Ama merak etmeyin, yine bir bütçe sunulur.

Yine renkli tablolar, yine alkışlar, yine “en büyük Türkiye” nidaları…

Yeter ki siz, o tablolara bakıp “ne güzel” demeyin.

Çünkü o tabloların arkasında, terk edilmiş köyler var.

Borçtan başı dönmüş çiftçiler var.

Ve en önemlisi, boş tarlalar var.

Toprak ana, çocuklarını bekliyor.

Ama çocuklar artık “şehir çocuğu”.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!