Prof. Dr. Fuat Gürdoğan, Türkiye’deki ekonomik adaletsizliği ve hayat pahalılığını özellikle emekli vatandaşların alım gücü üzerinden sert bir dille eleştirmektedir. Artan et fiyatları ve yanlış uygulanan tarım politikaları nedeniyle temel gıdaya erişimin zorlaştığı, rakamlarla ve somut örneklerle ortaya konulmaktadır. Yazar, halkın mütevazı sofraları ile meclisteki lüks iftar menülerini kıyaslayarak sosyal eşitsizliğe dikkat çekmektedir. Siyasilerin bu duruma verdiği yanıtlar ile toplumun yaşadığı gerçek yoksulluk arasındaki derin uçurum vurgulanmaktadır. Kaynak, çözüm önerileri sunarken aynı zamanda yönetici sınıfın halkın yaşadığı zorluklara karşı duyarsızlaştığını savunmaktadır. Sonuç olarak yazı, bir yanda ekonomik sıkıntılarla boğuşan kitlelerin, diğer yanda ise imtiyazlı bir kesimin varlığını sorgulayan toplumsal bir eleştiri niteliği taşımaktadır.
— Bir Ramazan Sorusu, Bin Utanç Cevabı —
Düşünün.
Saat 18.40 suları. Ankara’nın bir varoşunda küçük bir apartman dairesi. Balkonun demiri paslı, merdivenin lambası yanmıyor.
İçeride seksen liralık kuru çorba kaynıyor. Masanın örtüsü eskimiş. Emekli Mehmet amca elleri titreye titreye iftara oturuyor. Sofrada ne var?
Biraz zeytin. Biraz ekmek. Biraz acı.
Mehmet amca bu ülkeye kırk yıl verdi. Fabrikada çalıştı, tarlada çalıştı, inşaatta çalıştı. Sigortalı, düzenli, namuslu. Emekliliğini bekledi. Geldi.
Ve baktı ki emeklilik maaşı… pirzolayı geçtik, kıymayı bile götürmüyor.
Rakamlar yalan söylemez, utandırır.
Bugün, Mart 2026. Ramazan ayındayız. İftar sofraları kurulurken marketlerin kasap reyonlarına bakın:
Kuzu pirzola: 1.050 — 1.180 TL/kg. Kasapta bulursanız 1.400 TL’ye kadar çıkıyor. Kuzu kalem pirzola tam 1.150 TL.
Dana kıyma 725-800 TL arasında. Dana kuşbaşı 830-850 TL. Ankara Ticaret Borsası verilerine göre dana karkas kesim fiyatı 638 TL’ye ulaşmış.
Ulusal Kırmızı Et Konseyi (UKON) ortalaması 601 TL. Üretici bu fiyattan kesiyor. Aradaki fark nereye gidiyor? Araç masrafına. Nakliyeye.
Market kârına. Tüketici sonunda 1.150 lira ödüyor.
Peki, emekli maaşı ne kadar? En düşük SSK emekli maaşı 20.000 TL civarı.
Bir kilo kuzu pirzola, emekli maaşının yüzde beşinden fazlasını alıp götürüyor. Hesap tutmuyor.
Çünkü tutması için değil, sizi sindirmek için yapılmış.
Neden bu kadar pahalı? Gerçek sebep ne?
Size masallar anlatacaklar. ‘Küresel enflasyon’ diyecekler. ‘Yem fiyatları arttı’ diyecekler. ‘Döviz kuru’ diyecekler. Bunların hepsi doğru.
Ama hiçbiri asıl hikâyeyi anlatmıyor.
Asıl mesele şu: Bu ülkede hayvancılık politikası diye bir şey kalmadı. Küçük çiftçi, tarım kredi kooperatiflerinin kapısında beklerken mahvoldu.
Büyük çiftlikler ise teşvik aldı, kredi aldı, arazi aldı. Ancak piyasaya arz edilecek hayvan sayısı düşmeye devam etti.
Bir de şu var: Et ve Süt Kurumu’nun resmi listesinde karkas fiyatı hâlâ 331 TL görünüyor.
Sahada 600 liranın üzerine çıkmış durumda. Devlet kendi kurumunun fiyatını bile güncellemiyor.
Çünkü güncellenince itirafçı olacaklar: ‘Evet, et iki katına çıktı’ demek zorunda kalacaklar.
TÜİK verilerine bakın.
Gıda fiyatları her ay biraz daha artıyor. Yani her ay sofranızdaki kalabalık biraz daha azalıyor. Masadan önce zeytin gidiyor.
Sonra et gidiyor. Sonra ne kalıyor?
Ekmek kalıyor.
Çözüm var mı? Elbette var. Ama isteniyor mu?
Birinci adım basit: Küçük çiftçiyi yaşatın. Yem fiyatlarını sübvanse edin.
Tarım Kredi Kooperatiflerini bir aile şirketinin şubesi gibi değil, gerçekten çiftçinin kurumu gibi yönetin.
Hayvancılık kredilerini büyük holdinglerde değil, köydeki genç çiftçide kullandırın.
İkinci adım: Et ve Süt Kurumu’nu gerçekten işletin. İhtiyaç olduğunda piyasaya ithalat yapın, ama aynı zamanda yerli üreticiyi de koruyun.
Bunun dengesi zor ama imkânsız değil. Yeter ki siyasi niyet olsun.
Üçüncü adım: Kasaptan markete uzanan aradaki rant zincirini kırın. Üretici 601 TL’ye kesiyor, tüketici 1.150 TL ödüyor.
Bu aradaki fark, dolaşım zincirinde kimin cebine giriyor? Bu soruyu sorun. Bu soruyu basın toplantısında, meclis kürsüsünde, bütçe görüşmelerinde sorun.
Sormazsanız, cevap da yoktur.
Ve son adım, en önemlisi: Asgari ücret ve emekli maaşını et fiyatlarına göre belirleyin. Et fiyatı katlandıysa, maaş da katlanmalı.
Matematikten başka sihir yok.
Şimdi gelelim asıl meseleye.
Keşkek yatağında dana antrikot…
Bu Ramazan günlerinde, Ankara’da emekli Mehmet amca çorbayla iftar açarken, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde iftar sofrası kuruldu.
Milletin temsilcileri toplandı, oruçlarını açtı.
Menü şöyleydi:
Lebeniye çorbası… Karamelize soğanlı avokado favalı enginar… İçli köfte ve sebzeli çıtır börek… Çilekli file bademli narlı yeşil salata… Keşkek yatağında dana antrikot… Fındıklı narlı güllaç… Zencefilli sumak şerbeti…
Keşkek yatağında dana antrikot.

Bunu bir daha okuyun.
Keşkek yatağında dana antrikot.
Emeklinin 1 kilogram pirzola alamadığı, asgari ücretlinin kasap vitrininin önünden geçip ekmek fırınına girdiği bu ülkede, milletin vekillerinin sofrasında antrikot keşkek yatağında servis edildi.
Tepkiler büyüdü. TBMM Genel Kurulu’na taşındı. Ve o kürsüden çıktı, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin.
Ne dedi biliyor musunuz?
“Bu yemekleri aşağıda görev yapan aşçılarımız pişirdiler, burada yapıldılar. Biz orucumuzu peynir, ekmekle de açarız.”
Duruyorum.
Peynir ekmek ile de açarız.
Güzel. Çok güzel. O zaman açın. Neden açmadınız?
Yani ‘aşçılarımız pişirdi’ diyorsunuz, ‘yerli ve milli aşçılarımız’ menüyü hazırladı diyorsunuz.
Peki, o yerli ve milli aşçılar kime göre, hangi bütçeyle, kimin zevkine göre hazırladı bu menüyü? Enginar. Avokado. Narlı güllaç.
Fındık. Antrikot. Ve keşkek yatağı.
Türkiye’nin dört bir yanında insanlar bu Ramazan’da et yiyip yiyemeyeceklerini hesaplarken, Meclis mutfağında avokado favalı enginar hazırlanıyordu.
Ve bu hazırlanırken Özlem Hanım rahatsız değildi. Rahatsız olan halk oldu. Savunma yaptıktan sonra da hâlâ rahatsız değil.
Çünkü o sofradan kalkmadı.
Son sözümüzü söyleyelim.
Türkiye’de iki iftar var.
Biri zeytinle açılıyor.
Biri antrikotla.
Bu ülkede bir emekli bugün iftarda pirzola yiyebilir mi?
Hayır.
Peki, AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin bu Ramazan’da iftarda ne yedi?
Keşkek yatağında dana antrikot.
Milletin sofrasında olmayan şeyler, yerli ve milli aşçıya pişirtilmiş.
Milletin ödediği vergilerle.
Yani, milletin yerine geçmiş bir sınıfın sofrası bu.
Ve bu sınıf size şunu söylüyor:
“Biz peynir ekmekle de açarız.”
Açın o zaman.
Buyurun, açın.
Sizi izliyoruz.