Feridun Yıldız
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Hukukun Şeyh Said İmtihanı

Hukukun Şeyh Said İmtihanı

featured
0
Paylaş

Bu makale, Şeyh Said’in 1925 yılındaki isyanı ve bu hareketin hukuki sonuçları üzerinden güncel bir davayı analiz etmektedir. Yazar, Ümit Özdağ’ın Şeyh Said hakkında kullandığı ağır ifadeler nedeniyle aldığı adli para cezasını hem tarihi veriler hem de mevcut Türk Ceza Kanunu açısından değerlendirir. Şeyh Said’in geçmişte İstiklal Mahkemesi tarafından vatana ihanet suçundan mahkûm edildiği hatırlatılarak, yargının bu tarihi gerçekliği günümüzde “hatıraya hakaret” kapsamında görmesi eleştirel bir dille incelenir. Kaynak, ifade özgürlüğü ile ölmüş bir kişinin onurunu koruyan yasalar arasındaki gerilimi ortaya koyarken, hukuk devleti ilkelerine vurgu yapar. Sonuç olarak, bu yazı bir siyasi figürün cezalandırılmasının ötesinde, tarihsel tanımlamaların hukuki sınırlarını ve yargının bağımsızlığını sorgulamaktadır.

 

Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın Şeyh Said’e yönelik “vatan haini” ve benzeri ifadeleri nedeniyle aldığı ceza, Şeyh Said’in kimliği ve vatan haini kavramlarını kamuoyunda tartışılır duruma getirdi. Bu yazımızda tarihsel ve hukuki süreci içerisinde objektif bir bakış açısıyla bu konuları aydınlatmaya çalışacağım.

 

ŞEYH SAİD HAİN MİYDİ?

Tarihsel süreç içerisinde önce Şeyh Said kimdir, ne yapmıştır, hangi suçları işlemiş ve cezası ne olmuştur konusunu açıklamak istiyorum. Şeyh Said ve liderlik ettiği hareketin faaliyetleri, Cumhuriyet tarihinin en önemli ve geniş kapsamlı ayaklanmalarından biri olarak kabul edilir. 1925 yılının Şubat ayında başlayan bu hareket hem dini hem de siyasi bir nitelik taşımaktadır.

Şeyh Said, Piran (Dicle) köyünde jandarma birlikleriyle çıkan çatışmanın ardından hareketi resmen başlatmıştır. İsyan kısa sürede yayılmış; Genç, Maden, Siverek, Varto ve Elazığ gibi yerleşim yerleri isyancıların kontrolüne geçmiştir. Şeyh Said liderliğindeki gruplar, devletin kolluk kuvvetlerine karşı silahlı çatışmaya girmiştir. İsyancılar ele geçirdikleri bölgelerde:

  • Devletin sivil memurlarını görevden uzaklaştırmış veya esir almış,
  • Vergi toplamış ve kendi otoritelerini ilan etmiş,
  • Haberleşme ve ulaşım hatlarını (telgraf ve demiryolu) keserek devletin işleyişini sabote etmişlerdir.

Bu süreçte yaklaşık 100-110 asker (subay ve erler dahil) şehit edilirken yaklaşık 175-200 asker de yaralanmıştır. Bu isyanın genç Türkiye Cumhuriyeti açısından en önemli sonucu ise isyandan önce Misak-ı Millî sınırlarını gerçekleştirmek için Musul ve Kerkük harekâtına hazırlanmış askeri birliklerin bu isyanı bastırmakta kullanılmış olmasıdır. Böylelikle Türkiye’nin Musul ve Kerkük’ü teslim almasının önüne geçilmiştir. Daha sonraki yıllarda ele geçirilen bazı arşiv belgelerinde bu isyanı İngilizlerin para ve silah desteği ile destekledikleri ortaya çıkmıştır.

İsyan sonrası kurulan Şark İstiklal Mahkemesi’nde yapılan yargılamalar neticesinde başta Şeyh Said olmak üzere 47 kişi Diyarbakır’da idam edilmiştir. Şark İstiklal Mahkemesi’nin gerekçeli kararında Şeyh Said ve arkadaşları için şu temel ifade kullanılmıştır:

“Cumhuriyet idaresini devirmek, devletin temel nizamını değiştirmek ve ülkenin bir kısmını genel idareden ayırmak amacıyla silahlı isyan teşebbüsünde bulunmak.”

Bu eylemler o günün şartlarında “Vatana İhanet” (Hıyanet-i Vataniye) kapsamına sokulmuş ve Şeyh Said ile birlikte 47 kişi idam cezasına çarptırılmıştır. Bu hükümle bu 47 kişi vatana ihanet suçu işleyerek vatan haini oldular.

TÜRK HUKUKUNDA VATANA İHANET VE VATAN HAİNLİĞİ

“Vatan haini” ifadesi, günlük dilde en ağır hakaretlerden biri olarak savrulsa da hukuk kürsüsünde bu mesele duygulardan arınmış, keskin ve teknik bir çerçeveye oturur. Birine “hain” demek toplumsal bir etiketleme iken, birini “vatana ihanet” ile suçlamak devletin bekasını ilgilendiren devasa bir mekanizmayı çalıştırmak demektir.

Mevcut Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) doğrudan “Vatana İhanet” adıyla tek bir madde bulunmaz. Bunun yerine, 2005 yılında yenilenen kanunumuzda bu suçlar “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” ve “Anayasal Düzeni ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlıkları altında toplanmıştır.

  • TCK Madde 302: Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak.
  • TCK Madde 309: Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek (Darbe girişimi).
  • TCK Madde 312: Hükümete karşı isyan.

Eskiden yürürlükte olan Hıyanet-i Vataniye Kanunu artık tarihin tozlu raflarındadır. Bugün bir kişi “vatan hainliği” ile suçlanıyorsa, aslında yukarıdaki maddelerden biriyle itham ediliyor demektir. Şeyh Said ve çetesini bugünkü geçerli yasalarla değerlendirecek olursak görüyoruz ki TCK 302, 309 ve 312. maddelerine göre vatan haini değil midir? Bir kişi hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı (örneğin TCK 302’den mahkûmiyet) varsa, o kişinin “devletin birliğine kastettiği” tescillenmiş olur. Bu noktada, bu eylemin halk dilindeki karşılığı olan “vatan haini” ifadesini kullanmak, teknik bir veriyi toplumsal bir dille ifade etmektir.

 

ŞEYH SAİD’E VATAN HAİNİ DEDİĞİ İÇİN ÜMİT ÖZDAĞ’A VERİLEN CEZA

Ümit Özdağ’ın Şeyh Said’e yönelik “vatan haini” ve benzeri ifadeleri nedeniyle aldığı cezanın temel hukuki kaynağı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 130. maddesidir. Mahkeme, Özdağ’ın sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımları “Kişinin hatırasına alenen hakaret” suçu kapsamında değerlendirmiştir.

Bu madde, ölmüş bir kişinin hatırasına hakaret edilmesini cezalandırır. Özdağ’ın Şeyh Said için kullandığı “vatan haini”, “İngiliz emperyalizminin köpeği” ve “alçak bir katil” gibi ifadeler, savcılık ve mahkeme tarafından “onur kırıcı, şeref ve haysiyet zedeleyici” bulunmuştur. Paylaşımların herkese açık bir sosyal medya hesabı (X) üzerinden yapılmış olması, suçun “alenen” işlendiği gerekçesiyle cezada artırım veya değerlendirme konusu yapılmıştır.

Mahkeme, Ümit Özdağ’a 6 bin 500 TL adli para cezası vermiş, ayrıca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) ve 5 yıl denetim süresi uygulanmasına hükmetmiştir. Ümit Özdağ, bu kararın savunması alınmadan verildiğini belirterek “düşman ceza hukuku” uygulandığını savunmuş ve karara itiraz edeceğini açıklamıştır.

Ümit Özdağ’ın Şeyh Said’e “vatan haini” dediği için cezalandırılması, hukuk dünyasında ve kamuoyunda oldukça ateşli bir tartışmanın odağındadır. Bu tartışma sadece siyasi bir çekişme değil, aynı zamanda Türk hukukundaki “ifade özgürlüğü” ile “kişinin hatırasına hakaret” arasındaki ince çizginin nerede durduğuna dair teknik bir meseledir.

Şeyh Said, 1925 yılında bizzat devletin yargı organı olan İstiklal Mahkemesi tarafından “vatana ihanet” (Hıyanet-i Vataniye) suçuyla yargılanmış ve bu suçtan idam edilmiştir. Hukukta bir kişiye, mahkeme kararıyla sabitlenmiş bir suçtan dolayı o sıfatla hitap etmek (örneğin hırsızlıktan hüküm giyene hırsız, vatana ihanetten hüküm giyene hain demek) genellikle “hakaret” değil, bir olgunun dile getirilmesi sayılır. Mahkemenin, Özdağ’ın bu tarihsel ve hukuki dayanağını “hakaret” sayması, bazı hukukçular tarafından ifade özgürlüğünün daraltılması olarak yorumlanmaktadır.

Hukukçular, 100 yıl önce devlete karşı silahlı isyan başlatmış bir figürün hatırasının, günümüz siyasetçilerinin eleştiri hakkından daha üstün tutulup tutulamayacağını tartışmaktadır. Kararı eleştirenler, bu cezanın “tarihi yeniden yazma” veya “ideolojik bir koruma kalkanı oluşturma” riski taşıdığını iddia etmektedir.

Ümit Özdağ, kararın ardından yaptığı açıklamalarda, mahkemenin kendisinin savunmasını dahi almadan karar verdiğini iddia etmiştir. Eğer savunma hakkı kısıtlanmışsa, bu durum sadece maddi hukuk açısından değil, “adil yargılanma hakkı” açısından da kararı ciddi şekilde tartışmalı hale getirir.

Ben bu yazımda mahkeme kararlarını tartışmaktan daha ziyade tarihi süreç ve hukuk açısından olaylar konusunda kamuoyunu bilgilendirmek istedim. Ancak bir ülkede tartışılan mahkeme kararları çoğalırsa o ülkede “hukuk devleti” intihar etmiş demektir. Bu konuya bütün yargı mensuplarımızın aşırı dikkat göstermeleri gerekir.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!