Atsız Burucu, seyahatlerinden dönüşte yaptığı bir muhasebe ile Türkiye’nin geçmişine kıyasla yaşadığı değişimi sorgulamaktadır. Yazar, bir zamanlar geride olan ülkelerin toparlandığını, Türkiye’nin ise yorgun düştüğünü vurgular. Fakirleşmeyi sadece ekonomik bir kayıp değil; liyakat, üretim, bilim ve kurumsal aklın yitirilmesi olarak tanımlar. Atatürk dönemindeki zihniyet devriminin önemini hatırlatarak, günümüzdeki temel sorunun ideolojiler değil, üretim ve hesap verilebilirlik olduğunu belirtir. Özgürlüğün imkânlarla sınırlı olduğunu savunan yazar, yerinde saymanın nedenlerini sorgulayarak çözümün sistemden ziyade zihniyette yattığına işaret eder.
Seferden Dönen Bir Adamın İç Muhasebesi
Uzak ülkelerden döndüm.
Seferden geldim.
Yaralarım ağır mı? Belki.
Mestim zaferden mi? Hayır.
Çünkü bu bir zafer dönüşü değildi. Bu, bir fark ediş dönüşüydü.
Gittiğim ülkelerin bazılarına 15 yıl önce de gitmiştim. O zaman fakirdiler. Hatta içlerinden biri vardı;
50 dolarla bizim ülkemizden iki ay fazla yaşanabiliyordu. Sokakları yorgundu, binaları solgundu, insanları mahcuptu. Biz daha güçlüydük, daha umutluyduk.
Bugün aynı yerlere yeniden gittim.
Ve gördüm ki tablo değişmiş.
Onlar toparlanmış.
Biz ise yorulmuşuz.
Bir ülkenin fakirleşmesi sadece cebin incelmesi değildir. Bir ülke önce güvenini kaybeder, sonra değerini. Önce üretimini kaybeder, sonra hayalini.
Sabah işe giderken bunu düşündüm.
“Nerede hata yaptık?” dedim.
Biz, tarihte eşi az görülür bir devrim yaşamış bir milletiz. Mustafa Kemal Atatürk gibi bir liderin öncülüğünde:
Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdik.
Latin harflerine geçtik.
Eğitimde, hukukta, toplumsal yapıda radikal dönüşümler yaptık.
Bunlar sıradan adımlar değildi. Bunlar zihniyet devrimiydi.

Peki bugün neden aynı cesareti gösteremiyoruz?
Emperyalizmi elbette biliyoruz. Küresel sistemin adil olmadığını da. Ama insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor:
Dış güçler mi bizi fakirleştirdi, yoksa biz mi kendi kurumlarımızı zayıflattık?
Bir ülke sadece para kaybederek fakirleşmez.
Liyakatini kaybederek fakirleşir.
Bilimden uzaklaşarak fakirleşir.
Üretmeden tüketerek fakirleşir.
Ve daha acısı: Tartışmayı bilgi üzerinden değil, kimlik üzerinden yaparak fakirleşir.
Bugün “en iyi sistem hangisi?” diye soruyoruz. Liberalizm mi? Sosyalizm mi? Başka bir model mi?
Ama asıl soruyu ıskalıyoruz:
Sistem mi bizi kurtaracak, yoksa zihniyet mi?
Sabah 9’da sevmediğin bir işe gidiyorsun. Kimse seni zorlamıyor ama bırakamıyorsun. Kira var, faturalar var. Çalışmazsan yaşayamıyorsun. Bu özgürlük mü?
Eğer özgürlük sadece “kimsenin sana karışmaması” ise, belki özgürüz.
Ama özgürlük aynı zamanda “seçeneklerin olması” ise, işte orada durup düşünmeliyiz.
Çünkü özgürlük yalnızca engel olmaması değil; imkân olmasıdır.
Bugün mesele ideoloji değil.
Mesele üretimdir.
Mesele kurumsal akıldır.
Mesele hesap verilebilirliktir.
Bir millet büyük liderler çıkarabilir.
Ama o liderlerin kurduğu sistemi yaşatacak bilinç üretmezse, bir süre sonra sadece hatıralarla avunur.
Ben seferden döndüm.
Zafer naraları atamıyorum.
Çünkü gördüm ki mesele dışarının zenginleşmesi değil; bizim yerimizde saymamız.
Soru şu:
Biz nerede frene bastık?
Ve daha önemlisi… yeniden hızlanabilecek miyiz?
Bu yazı bir başlangıç.
Devamında “Özgürlük mü, Eşitlik mi?” sorusunu masaya yatıracağız.
Çünkü belki de “Ülkem niye böyle?” sorusunun cevabı tam da orada gizli.