Bu köşe yazısı, Türk kimliğinin yalnızca bir kökeni değil, aynı zamanda bağımsızlık, hürriyet ve töreye dayalı sarsılmaz bir duruşu temsil ettiğini vurgulamaktadır. Yazar, bu ismin tarih boyunca hedef alınmasının temel sebebini, boyun eğmeyen bir ulusal bilincin ve onurlu yurttaşlık idealinin varlığına bağlamaktadır. Atatürk, imparatorluğun yıkılışından sonra bu kimliği Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında somutlaştırarak, toplumu bir kul yığınından çıkarıp kendi kaderini tayin eden çağdaş bir ulusa dönüştürmüştür. Metne göre Türk adına yönelik saldırılar aslında bu özgürleşme iradesine ve Türk kadınının toplumsal yaşamdaki irade kazanmasına karşı duyulan bir rahatsızlıktır. Sonuç olarak, Türk ismi bir kan bağından ziyade yıkılamaz bir bilinci simgeler ve bu bilinç, her türlü inkâr çabasının ötesinde varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Türk adı durup dururken hedef alınmaz.
Bir ad, ancak bir direnç noktasıysa saldırıya uğrar.
Türk adı; bir soyu değil yalnızca, bir duruşu anlatır.
Töreye bağlılığı, özgür yaşamayı, buyruğu kabul etmemeyi, kendi yazgısını kendi çizmeyi simgeler. Bu yüzden Türk adı, tarih boyunca ya yüceltilmiş ya da silinmek istenmiştir; ortası yoktur.
İmparatorluklar çöktüğünde geriye büyük yapılar değil, yorgun alışkanlıklar kalır.
O alışkanlıklar, adı belirsiz kitlelerle yaşamayı ister.
Atatürk işte bu noktada bir kırılma yarattı.
Dağılan bir imparatorluğun küllerinden, kimliği muğlak bir topluluk değil; adı, bilinci ve yönü olan bir Türk ulusu kurdu. Ve bu ulusun adını saklamadı.
Devletin kapısına açıkça yazdı: Türkiye Cumhuriyeti.

Bu, yalnızca bir adlandırma değil; tarihsel bir meydan okumaydı. Türk insanını padişahın kulu olmaktan çıkarıp onurlu yurttaş yaptı. Türk aklını; sarayların, şeyhlerin, yabancı başkentlerin gölgesinden kurtardı. Türk’ü, başkalarının buyruğuyla değil, kendi usuyla yürüyen bir varlık haline getirdi.
İşte Türk adına öfke buradan doğar.
Çünkü bazıları için özgür yurttaş değil, itaatkâr kitle makbuldür.
Bazıları, halkın aklını değil, boynundaki bağı sever.
Türk kadınının irade kazanması da bu yüzden rahatsız eder.
Çünkü Türk kadını ayağa kalktığında, toplum diz çökmez.
Atatürk’ün kadını toplumsal yaşamın dışına iten değil; aklını, sözünü ve seçimini esas alan anlayışı, Türk adını daha da güçlendirmiştir.
Gençliğe Hitabe, bu adın neden hedef alınacağını yıllar öncesinden anlatır.
İçeriden çürütme, dışarıdan kuşatma, çıkar karşılığı satılmışlık…
Bunların hepsi, Türk adını devlet kapısından sökme girişimleridir.
Atatürk bu yüzden yalnız bir asker ya da siyasetçi değildir.
O, Türk’ün bilince kavuşmuş hâlidir.
Atatürk’e saldıranlar, heykellerle uğraşmaz aslında. Onlar, Türk adının kamusal alanda var olmasından rahatsızdır. Türk demekten utanılan, Türk kimliğinin bulanıklaştırıldığı bir düzen isterler.
Ama tarih şunu gösterir: Türk adı, her çağda hedef alınmış ama hiç yok edilememiştir.
Çünkü bu ad, bir kandan önce bir bilinçtir.
Bir bilinç yıkılmaz; yalnızca uyanır.
O yüzden meseleyi doğru adlandıralım: Bu bir kişi meselesi değildir; bu bir Türk meselesidir. Türk adı vardır, Türk bilinci vardır.
Ve bu ad, bu bilinç; inkâr edenleri de teslim olanları da aşarak yürümeye devam edecektir. Atatürk, bu yürüyüşün aklıdır.