Atsız Burucu
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Sağ Elimizi Sol Elimize Kırdırdılar

Sağ Elimizi Sol Elimize Kırdırdılar

featured
0
Paylaş

Bu makale, Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki ideolojik kutuplaşmanın dış güçler ve Soğuk Savaş dinamikleri tarafından nasıl şekillendirildiğini analiz etmektedir. Yazar, Türk milliyetçiliğinin 1969 Adana Kongresi ile birlikte halkçı ve toplumcu kökenlerinden kopartılarak ümmetçi bir çizgiye itildiğini savunmaktadır. Genç nesillerin yapay bir karşıtlıkla birbirine kırdırıldığı, bu süreçte ekonomik bağımsızlık ve anti-emperyalist duruşun kasten unutturulduğu vurgulanmaktadır. Milliyetçiliğin bir jeopolitik güvenlik aparatı haline getirilmesiyle Türkiye’nin milli enerjisinin iç çatışmalarda tüketildiği ifade edilmektedir. Sonuç olarak, gerçek bir bağımsızlık için millet merkezli bir akla ve dış etkilerden arınmış bir tarih bilincine dönülmesi gerektiği çağrısı yapılmaktadır.

 

Bir millet bazen dışarıdan yenilmez; kendi evlatları birbirine çevrilerek zayıflatılır.

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde olan tam da budur: sağ el sol ele kırdırıldı, sol el sağ ele düşman edildi, arada ise beden parçalandı. O beden Türkiye idi.

Bugün geriye dönüp bakınca birçok Türk milliyetçisinin kendi içinde şu soruyu sorması tesadüf değildir: Biz neden millet merkezli bir çizgiden ümmet merkezli bir çizgiye savrulduk? Neden halkçılıktan uzaklaştık? Neden toplumcu damarımız törpülendi?

Çünkü başlangıçta Türk milliyetçiliğinin önemli bir bölümü yalnızca kimlik savunusu değildi; aynı zamanda halkçıydı, kamucuydu, üretim yanlısıydı. Köylünün, memurun, esnafın, emeğin ve ulusal kalkınmanın yanında duran bir damar taşıyordu. Devletçilikle kavgalı değildi. Sosyal adalet fikrine bütünüyle yabancı değildi.

Fakat Alparslan Türkeş liderliğinde Milliyetçi Hareket Partisi için 1969’daki Adana Kongresi bir dönüm noktası oldu.

Bu kongrede kabul edilen “Türk-İslam Sentezi”, teorik derinliği net tanımlanmamış; fakat pratikte milliyetçiliğin ağırlık merkezini değiştiren bir çerçeveye dönüştü.

Türk kimliği giderek siyasal merkezin asli unsuru olmaktan çıkarıldı; din, ideolojik seferberliğin ana taşıyıcısı haline getirildi.

Gençlik eğitimleri bu nedenle yalnızca siyasi bilinç üretmedi; aynı zamanda belirli bir disiplin içinde dinî aidiyet inşa etti.

Komando kampları” diye anılan eğitimlerde anlatılanlar dikkat çekicidir: Kurtuluş Savaşı’nın anti-emperyalist karakteri, ekonomik bağımsızlık, ulusal kalkınma ve sınıfsal denge yerine; Osmanlı romantizmi, dinî vurgu ve komünizm karşıtlığı öne çıkarıldı.

Burada asıl mesele şu sorudur: Neden?

Çünkü dönem yalnızca Türkiye’nin iç siyasetiyle açıklanamaz.

Bu, doğrudan Soğuk Savaş’ın ürünüdür.

ABD için Türkiye, Sovyet hattına karşı kritik bir cepheydi. Bu nedenle milliyetçi hareketin bağımsız halkçı çizgide kalması değil; anti-komünist bir blok unsuru haline gelmesi tercih edildi.

Bu noktada din, ideolojik savunma hattı olarak kullanıldı.

Çünkü dine dayalı mobilizasyon, sınıf temelli sorgulamayı bastırıyordu.

Millet yerine ümmet vurgusu öne çıktığında şu da geri plana itiliyordu:

  • Üretim meselesi,
  • Gelir dağılımı,
  • Emek sorunu,
  • Bağımsız kalkınma modeli,
  • Anti-emperyalist refleks.

Böylece milliyetçilik, ekonomik bağımsızlık ekseninden koparıldı.

Bir başka ifadeyle:

Türkçülük, jeopolitik güvenlik aparatına dönüştürüldü.

Bu nedenle 1970’lerde sokakta birbirine düşen gençlerin çoğu aslında aynı ülkenin çocuklarıydı.

Biri kendini devrimci sanıyordu, diğeri vatan savunucusu.

Ama her iki taraf da büyük ölçüde aynı küresel denklem içinde birbirine sürülüyordu.

Sonuç: Sağ el sol ele kırdırıldı. Sol el sağ ele kırdırıldı.

Ve arada Türkiye yıprandı.

12 Eylül’e gelinen süreçte bunun bedeli ağır oldu.

Zbigniew Brzezinski gibi isimlerin Türkiye ziyaretleri, yalnızca diplomatik temas değildi; bölgenin yeniden dizayn edildiği bir dönemin parçasıydı.

1980 öncesi verilen “istikrar” mesajları, sonrasında askeri düzenle fiilen karşılık buldu.

İlginç olan şudur:

Sokakta ölen gençlerin çoğu anti-emperyalist bir bilinçle değil, birbirini tehdit olarak görmeye programlanmış psikolojiyle hareket etti.

Oysa gerçek güç mücadelesi çok daha yukarıda kuruluyordu.

Burada sert gerçek şudur ⚠️:

Milliyetçi hareketin ümmetçi çizgiye kayışı yalnızca içeriden doğmuş doğal bir tercih değildir; aynı zamanda dış politik atmosferin ve devlet içi güvenlik aklının şekillendirdiği bir yönlendirmedir.

Çünkü millet merkezli bilinç sorgular.

Ümmet merkezli siyasal mobilizasyon ise çoğu zaman sorgulamayı erteler.

Ve emperyalizm en çok sorgulamayan kitleleri sever.

Bugün geçmişe dönüp bakınca birçok insanın içinde şu kırgınlık vardır:

“Biz niçin birbirimizle savaştık?”

Çünkü size esas rakip olarak birbiriniz gösterildi.

Gerçek bağımsızlık mücadelesi ise geri planda kaldı.

Türk milliyetçiliğinin yeniden kendine dönmesi gerekiyorsa, bunun yolu romantik sloganlardan değil şu üç başlıktan geçer: millet merkezli akıl, ekonomik bağımsızlık, dış etkilerden arınmış tarih okuması.

Aksi halde milliyetçilik, kolayca başka projelerin taşıyıcısı olur.

Ve tarih tekrar eder.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!