Bu köşe yazısı, İran eksenli gelişen gerilimler üzerinden küresel siyasetin ve modern savaş stratejilerinin değişen doğasını analiz etmektedir. Yazar, devletlerin söylem ve eylem arasındaki tutarsızlıklarını eleştirirken, güvenliğin dış güçlere devredilemeyecek kadar stratejik bir egemenlik unsuru olduğunu vurgular. Geleneksel askeri unsurların yerini alan düşük maliyetli teknolojilerin ve insansız hava araçlarının, savunma dengelerini kökten değiştirdiği ifade edilmektedir. Uluslararası hukukun ancak askeri ve ekonomik güçle desteklendiğinde işlerlik kazandığı belirtilerek, ittifakların mutlak sadakatten ziyade çıkar ortaklığına dayandığına dikkat çekilir. Sonuç olarak kaynak, mevcut krizin ülkelerin gerçek kapasitelerini ve stratejik niyetlerini ortaya çıkaran bir turnusol kağıdı işlevi gördüğünü savunmaktadır.
Ortadoğu’da yaşanan son gerilim, yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma değildir. Bu süreç, devletlerin ne söylediği ile ne yaptığı arasındaki uçurumu bir kez daha gözler önüne serdi. Söylem ile eylem arasındaki fark, özellikle İslam dünyası açısından dikkat çekici bir kırılma noktası oluşturdu.
İran’ın hedef alındığı bu süreçte birçok ülkenin refleksi şaşırtıcı değildi; fakat çelişkiliydi. İç politikada sert söylemlerle İsrail karşıtlığı yapan aktörler, dış politikada aynı sertliği gösteremedi. Bunun temel nedeni ideolojik değil, doğrudan güç dengeleridir. Çünkü küresel sistemde söz söyleme kapasitesi, ahlaki duruştan çok askeri ve ekonomik bağımsızlıkla belirlenir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin bu süreçteki hamleleri de ayrı bir ders niteliği taşır. Uzun yıllardır askeri gücünü caydırıcılık üzerinden inşa eden bu yapı, İran karşısında beklediği psikolojik üstünlüğü kurmakta zorlandı. Bu durum, klasik güç projeksiyonunun artık tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. “Güç gösterisiyle sonuç alma” dönemi zayıflıyor.

Bu kriz, Körfez ülkeleri için de acı bir yüzleşme oldu. Güvenliği dış aktörlere devretmenin bedeli ağırdır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve benzeri ülkeler, yıllardır güvenliklerini dışarıya ihale etmenin kırılganlığını daha net gördü. Güvenlik, kiralanabilir bir hizmet değil; doğrudan egemenliğin kendisidir.
Bir diğer önemli başlık ise ittifakların gerçekliği. NATO gibi yapıların, lider ülkelerin her hamlesinde otomatik destek vermediği bu süreçte açıkça ortaya çıktı. İttifaklar, mutlak bağlılık değil; çıkar ortaklığıdır. Çıkarlar örtüşmediğinde, en güçlü görünen yapılar bile sessiz kalabilir.
Savaşın doğası da değişmiş durumda. Geleneksel askeri güç unsurları –uçak gemileri, gelişmiş savaş uçakları– artık tek başına belirleyici değil. Bunun yerine düşük maliyetli ama etkili teknolojiler öne çıkıyor. İnsansız hava araçları, sürü dronlar ve hassas güdümlü füzeler, savaşın kaderini yeniden yazıyor. Bu noktada nicelik, yani sayısal üstünlük, birçok durumda nitelikten daha etkili hale geliyor.
Savunma sistemleri ise bu yeni gerçekliğe uyum sağlamakta zorlanıyor. Özellikle klasik hava savunma sistemleri, sürü halinde gelen tehditler karşısında yetersiz kalabiliyor. Bu da “mükemmel savunma” kavramının aslında ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Uluslararası hukuk meselesi ise belki de en çarpıcı başlık. Birleşmiş Milletler ve onun güvenlik mekanizmaları, bu tür krizlerde çoğu zaman etkisiz kalıyor. Hukukun uygulanabilirliği, çoğu durumda güç dengelerine bağlı hale geliyor. Bu da “hukuk evrenseldir” iddiasını pratikte tartışmalı kılıyor.
Ancak tüm bunların yanında gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek daha var: Dünya kamuoyu artık eskisi kadar kolay yönlendirilemiyor. Açık bir gerekçe olmadan yapılan askeri hamleler, uluslararası meşruiyet üretmekte zorlanıyor. Bu da yeni dönemde algı yönetiminin, askeri güç kadar önemli hale geldiğini gösteriyor.
İran meselesi, aslında bir turnusol kâğıdı oldu. Kimlerin ilkesel durduğu, kimlerin konjonktürel hareket ettiği, kimlerin güçten yana saf tuttuğu bu süreçte daha görünür hale geldi. Ancak burada kritik bir hata yapılmamalı: Bir ülkenin haklı olduğu bir durumda onun politik sistemini bütünüyle meşrulaştırmak başka bir şeydir. Stratejik destek ile ideolojik onay aynı şey değildir.
Asıl ders nettir:
- Devletler söylemlerle değil, çıkarlarla hareket eder.
- Güvenlik devredilemez.
- İttifaklar kalıcı değildir.
- Savaş değişmiştir.
- Ve en önemlisi; güç olmadan hukuk işlemez.
Bu gerçekler kabul edilmeden yapılan her analiz, yalnızca duygusal bir yorumdan ibaret kalır.