Makale, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik stratejik hedeflerini tarihsel bir perspektifle ele alarak bölgesel çatışmaların temel nedenlerini analiz etmektedir. Yazar, modern devlet yapısındaki istisnaları ve İsrail’in nükleer programı ile Kennedy suikastı arasındaki iddia edilen bağlantıları açıklamaktadır. 1979 Devrimi sonrası İran’ın ideolojik dönüşümü ve nükleer rekabetin bölgedeki güç dengelerini nasıl değiştirdiği üzerinde durulmaktadır. Özellikle Velayeti Fakih sisteminin toplumsal meşruiyeti üzerinden, İran’ın dini liderliğine yönelik saldırıların neden sonuçsuz kalacağı hukuki ve dini gerekçelerle temellendirilmektedir. Son olarak, olası bir askeri müdahalenin yıpratma savaşına dönüşeceği ve Çin ile Rusya gibi küresel aktörlerin bu süreçteki belirleyici rolleri vurgulanmaktadır.
Aslına bakılırsa bir alıp veremediği yok, İran’ın petrolüne göz dikmek dışında. Bir de 1979 devrimi sırasında yağmalanamayan mücevher müzesi ile diğer müzeler ve patron olarak İsrail’in emri var.
Biraz daha geriye gitsek, konu sanki daha iyi anlaşılacak gibi. İnsanların bir arada yaşamasıyla, bir arada yaşama şartlarının düzenlenmesi ihtiyacı da doğmuştur. Bu ihtiyaç ilkel toplumlardan modern toplumlara doğru; üzerinde oydaşma sağladıkları güç, din, ahlak, gelenekler ve kısmen örfi hukuk etkili olurken, modern toplumlarda, toplumsal uzlaşmanın şekillendiği hukuk metinleri öne çıkmaktadır. Bu temel hukuk metinleri anayasalardır. Anayasalar ülkede bulunan insan ve kurumların her düzeydeki ilişkisinin şekil ve sınırlarını belirler; bir başka ifadeyle modern milli devletler anayasalarla kurulmuştur.
Ancak, anayasa ile kurulan modern devletin iki temel ve büyük istisnası vardır. Bunlardan birincisi İngiltere’dir. İngiltere’de anayasal ilişkiler mahkeme kararları ve ülkenin sahip olduğu gelenekler üzerinden düzenlenir. O nedenle yeniden bir anayasa yazmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Diğer istisnası ise İsrail’dir. İsrail devletinin vatandaşları devlet kurulduktan sonra dünyanın değişik yerlerinden İsrail’e getirildiklerinden, toplumsal uzlaşma yerine uzlaşılmış devletin bireyleri olmuşlardır.
İsrail devletini kuran, Yahudileri 2500 yıldır dağınık bir şekilde yaşamalarına rağmen yok olmaktan koruyan ve birbirleriyle her zaman ve her şartta iletişim halinde olmalarını sağlayan Yahudi Ajansı, yani derin Yahudiliktir. Yahudi Ajansı, 14 Mayıs 1948’de başkan Ben Gurion aracılığı ile devletin kuruluşunu ilan etmiştir. Bu ajans, devlet kurulduktan sonra kendini feshederek üç parçaya bölünmüştür. Bunlar arasından en bilineni Mossad’dır. İç ve dış istihbarat toplama, terörle mücadele ve gizli operasyonları icra etmekle görevli olan kurum, mevcut şekli ile devlet yapılanması içinde meclise karşı sorumluluk taşımaz, doğrudan başbakana bağlı olarak faaliyetlerini yürütür.
İsrail Devleti, kurulduğu günden itibaren gerek dinsel gerekse güvenlik gerekçeleri ile sürekli topraklarını genişletme eğiliminde olduğundan, kısa süre içinde bölgedeki Arap ülkeleri ile çatışmaya girmiştir. Büyük küçük bu savaşların hemen tamamında Araplara karşı üstünlük sağlarken, bölgedeki üstünlüğünü pekiştirmek için atom bombasına sahip olup caydırıcı etkisinden yararlanmak istemiş ve nükleer silah geliştirme programına hız vermiştir. Bu çalışmaları başlatan da David Ben Gurion’dur.
KONUYU NEDEN BU KADAR UZATTIK?
İsrail’in nükleer silah geliştirme programı oluşturması, 1961 yılında Amerikan Başkanı seçilen ve zamanının çoğunu soğuk savaş ve Küba sorununu çözmeye hasretmiş olan Başkan J.F. Kennedy’nin dikkatini çekmiş; İsrail’den bu programa son vermesini talep etmesi üzerine, İsrail-Amerika arasında gerginlik oluşmuştur. Gergin geçen görüşmelerin birinde Ben Gurion’un “bana bak genç adam” diye başlayan ve tehditlerle dolu konuşması ipleri koparmış ve bu gelişmelerden sonra, 1963 yılında Kennedy Mossad tarafından öldürülmüştür.
İsrail’in nükleer silah programı tüm İslam ülkelerini ayağa kaldırınca; eş anlı olarak Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan nükleer enerji ve nükleer silah üretme programları başlatmıştır. Bu ülkelerden halen tek başarılı olan ülke Pakistan’dır. Suudi Arabistan’da programı başlatan Kral Faysal suikasta kurban gitmiş; Türkiye, Büyükçekmece’de kurduğu Nükleer Araştırma Merkezini gelen baskılar üzerine kadük bırakmış, bu da yetmeyince 1960 yılında hükümete darbe yapılarak program tümü ile kontrol altına alınmış; İran, Alman firmaları ile uranyum zenginleştirme ve nükleer santral kurma çalışmalarında belli bir düzeye geldikten sonra 1979’da devrimine maruz kalmıştır. Pakistan ise binbir çeşit baskıya, darbeye, iç karışıklık çıkarılmasına ve başbakanının idamına kadar gidecek süreci yaşamasına direnerek nükleer bomba geliştirmeyi başarmıştır.

ŞİMDİKİ NOKTAYA NASIL GELİNDİ?
İran coğrafyası, uzunca bir dönemden beri ülkede yaşayan diğer etnik gruplarla birlikte (Farslar, Beluclar, Araplar, Türkler, Ermeniler, Lurlar, Kürtler vb.) Yahudilerin yaşadığı topraklar olmuştur. Hatta Yahudilerin ilk sürgünü olarak bilinen Babil Kralı Nabukadnezar tarafından Kudüs’ten kovularak Babil’e sürgün edilmesi sırasında (MÖ 590) Yahudilere en çok yardım eden ve Babil’den kaçan Yahudileri İran’a getiren Ahameniş İmparatoru Kiros’dur. Yahudiler Kiros döneminden beri toplumda genel olarak kabul görmesinin yanında, 1924-1979 arasındaki Pehleviler döneminde de yeni kurulan İsrail devleti ile iyi ilişkiler sürdürülmüştür. Hatta mevcut İran anayasasına göre 290 olan milletvekili sayısından tahsisli olan 4 milletvekilinden 1’i Yahudilere aittir.
İsrail’in silahlanma isteği ve nükleer silah edinme hevesi, başta Arap ülkeleri olmak üzere dünyada tedirginlik doğurmuş ve pek çok ülke nükleer silah üretilmesine karşı çıkmıştır. Diğer yandan, 1970’li yıllarda başta Amerika ve Rusya Stratejik Silahların Sınırlandırılması Anlaşması (SALT I ve II) ile daha fazla silahlanmanın önüne geçmeye çalıştığından, 70’li yıllarda genel olarak silahlanma karşıtı bir düşünce dünya kamuoyuna hâkim olmuştu. Böylesi bir kamuoyu karşısında İsrail’in nükleer silah üretmesi ahlaki olarak reddedilerek engellenmişken; 1979’da İran’da monarşi karşıtı bir devrim gerçekleşip Humeyni 1 Şubat 1979’da İran’a döndüğü sırada, daha topraklara ayak basmadan uçağın merdivenlerinde verdiği ilk demeçte “İsrail’i haritadan sileceklerini” açıkladı. İsrail’in nükleer silah geliştirme programını bir anda meşru hale getiren bu açıklama gerçekten çok dikkat çekicidir; çünkü İran ile İsrail arasında doğrudan bir çatışma veya sınır anlaşmazlığı olmadığı gibi, İran’ın Arz-ı Mevud coğrafyası dışında olması nedeniyle İsrail’le gelecekte de bir çatışma riski yoktu.
SENARYO SAHNELENMEYE BAŞLAMIŞTI
Başkan Kennedy’den sonra ABD’nin her zaman İsrail ile birlikte olmayacağı anlaşılınca tedbir almak gerekmiştir. İşte günümüzdeki Epstein dosyaları ile ayyuka çıkan tehdit ve şantaj ağının kurulması, Kennedy suikastına kadar giden olaylar silsilesinin sonucudur. Buna göre, dünyanın her yerindeki önemli politik ve ekonomik aktörler kontrol edilebilir olarak tutulmalıdır. Bugün içinde olduğumuz, hiçbir neden yokken Amerika’nın İran’a saldırma güdüsü, Mossad’ın uzun erimli bu çalışmasına dayanmaktadır. İsrail; İran’ın en önemli aparatları olan Suriye ve Lübnan Hizbullah’ının yok edilmesini ve on yıllardır süren ambargolarla İran’da rejimi değiştirerek tehdit oluşturmayacak bir politik sistemin kurulmasını, hatta daha küçültülmüş bir İran’ın yeniden şekillendirilmesini talep etmektedir. Rejimi değiştirmenin birinci adımı olarak da Ali Hameney’i her nasıl olursa olsun etkisizleştirmek istemektedir.
PEKİ, İRAN SARI ÖKÜZÜ TESLİM EDECEK Mİ?
Asla! Neden böyle düşündüğümü İran’ın İslam Devleti olma özelliğine bağlı olarak açıklayabilirim. Kuran’da kamu hukuku alanına yönelik sadece iki ayet vardır. İslam devletinde bu iki ayetin dışındaki alan; devletin siyasal yapısına uygun olarak meclis, halife, imam vb. tarafından yapılacak yorumlarla doldurulacaktır. Var olan ayetlerden birisi Nisa suresi 59 numaralı ayettir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin.” Bu durumda siyasal iktidarın oluşması için başlıca iki soruya cevap vermek gerekiyor: Emir sahibi kimdir ve emir sahibi iş başına nasıl gelecektir?
Şiilik inancına göre tek emir sahibi Hazreti Ali ve Ali’nin neslinden gelenlerdir; iş başına gelmeleri de doğumları ile kazanılan bir hak olduğundan, bu şeklin dışında oluşan bütün iktidarlar gayrimeşrudur ve itaat edilmemelidir. Aslında bu kabul, aynı zamanda 1979 yılında İran’da İslami bir devrim olabilmesinin temel ideolojik nedenidir. On ikinci İmam olan İmam Mehdi’nin kaybolması nedeniyle Ali’nin nesli de yok olmuştur. Bu durumda devletin emiri kim olacaktır? İşte İslam devriminin ortaya çıkmasında Humeyni ve Ali Hameney’in birlikte yaptıkları yorum İran’daki İslami rejimi ideolojik olarak meşru kılmıştır: Velayet-i Fakih.
Bu düşünceye göre, İmam Mehdi yeniden zuhur edinceye kadar, Ayetullahlık mertebesine erişmiş olan içtihat yapabilecek alim iktidara naiplik edecektir. Bu naip, imamın sahip olacağı vasıflara sahip olacağından imam gibi her türlü günah, hata ve kusurdan arınmıştır. O halde dini lidere yapılacak bir saldırı doğrudan doğruya Şiilik inancına yapılmış olacağından, İranlıların Ali Hameney’i teslim ederek ülkeyi savaştan kurtarma ihtimalini mümkün görmüyorum.
Herhangi bir nedenle dini liderliğin boşaldığını varsaymamız durumunda bile, iki aşamalı seçimle gelen ve çoğunluğu İslam rejiminin seçkinlerinden oluşan Hubregan Meclisi (Bilirkişiler Heyeti) devreye girmektedir. İran anayasasına göre, her türlü seçimde aday adaylarının aday olabilmesine Şura-yı Nigahban (Koruyucular Konseyi) karar vermektedir. Bu konsey, dini lider tarafından tayin edilen 6’sı hukukçu ve 6’sı din adamı olan 12 kişiden müteşekkildir. Dini lideri seçecek Hubregan Meclisi aday adaylarının aday olabilmesine de Koruyucular Konseyi karar vermekte, seçilenler 8 yıl görev yapmak üzere Hubregan Meclisini oluşturmaktadırlar.
Örneğin, Cumhurbaşkanı bile Bilirkişiler Heyetine dahil olabilmek için seçime katılmaktadır. Bilirkişiler Heyeti 80 kişiden oluşur. Seçilen Hubreganlar dini lideri seçebilme yeterliliğine sahip oldukları gibi, aynı zamanda dini lider seçilebilme vasıflarına da sahiptirler. Bu, herhangi bir nedenle dini liderlik makamı boşalırsa, en az 80 dini lider adayı daha var anlamına gelir.
DİPLOMASİ SÜRECİ NEDEN UZADI?
Bunun tek bir nedeni var. ABD, İran’a saldırmak yerine ekonomik müeyyidelerle çözüm bulunmasından yana; ama diğer yandan da İsrail’in ABD siyasal elitlerini esir aldığı şartlarda İsrail’in baskılarına maruz kaldığından, süreci olabildiği kadar uzatmak için müzakereleri bir türlü sonlandırmak istemiyor. Kaldı ki ABD’nin İran’a yönelik hava saldırıları dışında bir adım atma ihtimali de yoktur. Olsa olsa uzunca bir süre füzeler ve uçaklarla İran’ı dövecektir.
Çünkü, olası bir kara harekâtında kullanmayı planladığı ve çoğu Afganistan göçmeni olan savaşçılar, daha savaş başlamadan İran tarafından tasfiye edilmiştir. Bu sayının 50.000 civarında olduğu söyleniyor. Amerikan organizasyonu olan İŞİD düşüncesinin zemin bulma ihtimali olan Belucistan bölgesi de İran devleti tarafından ablukaya alınmış durumda. Bu durumda hava harekâtından başka yol kalmıyor. Demek ki bir savaş olması durumunda bu savaş tamamen yıpratma savaşına dönüşecek ve kimin nefesi daha güçlü ise sonunda onun dediği olacak. Bu arada, İran-Amerika savaşını vekalet savaşı olarak görüp, her konuda İran’a destek olacak iki büyük devlet olduğunu da unutmayalım: Çin ve Rusya.