Dr. Alper Sezener tarafından kaleme alınan bu makale, modern iş dünyasında her çalışana dayatılan liderlik misyonunun yarattığı olumsuz etkileri eleştirel bir dille inceler. Yazar, kurumların uzmanlık ve sadık iş gücü yerine “liderlik enflasyonu” yaratarak bireyleri psikolojik bir baskı altına aldığını ve gerçek yetenekleri körelttiğini savunur. Herkesin yönetici olmaya zorlandığı bu sistemin, işini sessizce ve ustalıkla yapan “içe dönük profesyonelleri” görünmez kıldığına dikkat çekilir. Metinde, şirketlerin sadece yönetimi değil, derinlemesine uzmanlaşmayı da ödüllendiren paralel kariyer yolları sunması gerektiği vurgulanır. Son olarak yazar, gerçek başarının herkesin kaptan olmaya çalışmasında değil, her bireyin kendi rolündeki ustalığında ve öz farkındalığında yattığını ifade eder. Sosyolojik tespitlerin yanı sıra, bu temaları destekleyen çeşitli kitap ve film önerileriyle konu derinleştirilir.
Günümüz şirket koridorlarında yankılanan en büyük ve en parlak latife şudur: “Hepiniz birer lidersiniz.”
İnsan Kaynakları departmanlarının renkli sunumlarında, motivasyon konuşmacılarının sahnelerinde ve performans değerlendirme formlarında bu cümle bir mantra gibi tekrarlanır. Modern iş dünyası, hiyerarşinin en alt basamağındaki stajyerden en tepedeki direktöre kadar herkesin bir “vizyoner”, “oyun kurucu” veya “ilham kaynağı” olmasını talep ediyor. Ancak bu söylem, ne yazık ki sanıldığı gibi çalışanı güçlendirmek için değil, onu bitmek bilmeyen bir yetersizlik döngüsüne hapsetmek için kurgulanmış gibi görünüyor: Tamamen Batılı, özü itibarıyla “Anglosakson” ve “Oryantalist” bir kurgu.
Konuyu biraz deşelim.
Liderlik, tarihsel olarak nadir bulunan bir özellik ya da belirli bir sorumluluk düzeyiyle sınırlı bir tanımken, bugün bir “standart” haline getirildi. Bu durumun yarattığı ilk büyük sorun liderlik enflasyonudur. Herkesin lider olduğu bir yerde, aslında kimse lider değildir. Liderlik bir unvandan ziyade bir “performans kriteri” haline dönüştüğünde, bireyin sadece işini iyi yapması artık yeterli görülmez. Bir muhasebe uzmanının tabloları hatasız tutması, bir yazılımcının temiz kod yazması ya da bir operasyon sorumlusunun süreci tıkır tıkır işletmesi “baz seviye” kabul edilir. Sizden beklenen; işinizi yaparken şirketin geleceğini yeniden hayal etmeniz, bir “kanaat önderi” gibi davranmanızdır.
Peki, bu zorunlu kahramanlık miti kime hizmet ediyor? Cevap basit: Şirketlerin, çalışanın sadece emeğini değil, tüm benliğini ve ruhunu talep etme arzusuna. “Sadece bir çalışan” olduğunuzda, mesai saatiniz biter ve özel hayatınıza dönersiniz. Ancak “lider” olduğunuzda, şirketin misyonu sizin kişisel misyonunuz olur; şirketin değerleri sizin karakteriniz haline gelir. Liderlik maskesi altında, aslında bireyden beklenen şey “gönüllü teslimiyettir.” Ekstra mesai harcamak, hafta sonu strateji düşünmek ve her an “çevrim içi” olmak, liderliğin birer gerekliliği gibi sunulur. Eğer bu yüksek tempoya ayak uyduramıyorsanız, sistem sizi “potansiyelsiz” veya “konfor alanından çıkamayan” biri olarak etiketler.
En tehlikelisi ise bu kavramın içe dönük, mütevazı ve sadece uzmanlığına odaklanmak isteyen insanlar üzerinde kurduğu psikolojik baskıdır. Sosyal bilimlerin bize öğrettiği gibi, her sistemin sağlıklı çalışması için “takipçilere” ve “uygulayıcılara” ihtiyacı vardır. Ancak bugünün kurumsal dünyası, sessizce işini yapanları görünmez kılıyor. Sahne ışıklarının altına çıkmayan, “büyük resim” edebiyatı yapmayan her profesyonel, aslında işini ne kadar mükemmel yaparsa yapsın, bir eksiklik duygusuyla baş başa bırakılıyor.
Sonuç olarak ortaya; herkesin kaptan köşküne çıkmaya çalıştığı ancak kürek çekecek kimsenin kalmadığı, gürültülü ama rotasız gemiler çıkıyor.

Liderlik fetişizminin kurumsal dünyada açtığı en derin yara, eşsiz uzmanlığın ve saf yeteneğin değersizleşmesidir. Bugün pek çok şirkette, kendi alanında dünya çapında bir deha olsanız bile, eğer bir ekibi yönetmiyorsanız veya “liderlik yetkinlikleri” sergilemiyorsanız, kariyer basamaklarınız günü geldiğinde sert bir kayaya çarpar. Sistem size şunu fısıldar: “Harika bir mühendissin ama müdür olmazsan yerinde sayarsın.” Bu, profesyonel bir trajedidir. Zira biz bu zorlamayla, dünyanın en iyi mühendislerini kaybedip karşılığında vasat ve mutsuz yöneticiler kazanıyoruz. Uzmanlığın derinleşmesi gereken yerde, liderlik adına yüzeyselleşme başlıyor.
Bu durum, “sessiz sedasız iş görenler” (quiet achievers) dediğimiz grubun kurumsal bir dışlanmaya maruz kalmasına neden oluyor. İçe dönük, detaylara önem veren, enerjisini insan yönetmekten değil, işini mükemmelleştirmekten alan insanlar; “görünürlük” ve “bağlantı” odaklı liderlik matrislerinde “potansiyelsiz” olarak işaretleniyor. Oysa bir şirketin kriz anlarında sığındığı liman, LinkedIn’de motivasyon sözleri paylaşan “ilham verici liderler” değil, işin mutfağında sessizce ter döken, o karmaşık tabloların veya kodların, risk profillerinin ve anlam ağlarının dilinden anlayan ustalardır.
Kısaca; herkesin orkestra şefi olmaya çalıştığı bir senfonide, hiç kimse keman çalmaya talip olmazsa ortaya çıkan tek şey kakofonidir.
Artık iş dünyasının en radikal ihtiyacı, “Lider Olmama Özgürlüğü”nün tanınmasıdır. Bu özgürlük sadece bir tercih değil, kurumsal bir sağduyu meselesidir. Bir çalışanın “Ben insan yönetmek istemiyorum, ben strateji toplantılarında vakit kaybetmek istemiyorum; ben sadece işimin en iyisi olmak ve akşam altıda huzurla evime gitmek istiyorum,” diyebilmesi bir başarısızlık değil, bir “öz farkındalık” zirvesidir. Şirketlerin, yönetim kademelerine çıkmayan ama uzmanlığında derinleşen kişilere de aynı maddi ve manevi tatmini sunan “paralel kariyer yolları” inşa etmesi hayati önem taşır. Aksi takdirde hiyerarşik yükselme hırsı, gerçek yeteneği yutan bir kara deliğe dönüşecektir.
Sonuç olarak, liderliği bir unvan ya da her çalışana giydirilmesi gereken tek tip bir üniforma olarak görmeyi bırakmalıyız. Liderlik; doğal akışında, ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkan bir eylemdir, bir performans sergisi değil. Belki de en büyük liderlik, ekibindeki her bireyin “lider olmak zorunda olmadığını” kabul etmek ve sessizce işini yapanın emeğindeki asaleti görebilmektir. Unutulmamalıdır ki; herkesin gökyüzünde parlayan bir yıldız (lider) olmaya zorlandığı bir dünyada, kimse ayak bastığı toprağın (işin kendisi) kıymetini bilmez. Bize gereken daha fazla lider değil; işini onuruyla, sükunetle ve ustalıkla yapan daha fazla “insan”dır.
Üstüne düşünmekte fayda var.
***
Bugünkü yazımızı konu ile ilgili bir kitap ve bir film önerisi ile bitirelim.
Kitap önerisi: Susan Cain’in “Sessiz: Konuşmadan Duramayan Bir Dünyada İçe Dönüklerin Gücü” (Quiet: The Power of Introverts in a World That Can’t Stop Talking) isimli eseri. Cain, Batı dünyasının “Dışadönüklük İdeali”ni nasıl bir “kutsal kaseye” dönüştürdüğünü anlatıyor. Şirketlerin neden her zaman en çok bağıranı, en çok “liderlik” taslayanı ödüllendirdiğini ve bunun sonucunda ne kadar büyük bir potansiyeli (sessizce çalışan derin beyinleri) çöpe attığını bilimsel ve sosyolojik verilerle kanıtlıyor.
Film önerisi: “The Menu” (Menü, 2022, Yön: Mark Mylod). Bu film ilk bakışta bir gerilim/korku gibi görünse de aslında “mükemmeliyetçilik”, “elitizm” ve “hizmet-yaratıcılık” arasındaki o zehirli ilişkiyi harika bir metaforla işliyor. Filmdeki şef karakteri (Ralph Fiennes), işini sadece sevdiği için yapan birinden, “herkesi etkilemek ve ilham vermek zorunda olan” bir marka-lidere dönüşmenin nasıl bir ruhsal çöküş yarattığını temsil ediyor. Eğlenceli ve geren bir film olması açısından izlenmeye değer.
İyi Pazarlar…