Bu makale, toplumsal yozlaşmayı ve otoriter yönetim biçimlerini iğneleyici bir dille eleştiren kurgusal bir ironi ve yergi çalışmasıdır. Yazar, dışarıdan her şeyin mükemmel göründüğü ancak temelinde adalet, özgürlük ve liyakat ilkelerinin hiçe sayıldığı hayali bir ülkeyi betimlemektedir. Toplumun sorgulamaktan kaçındığı, medyanın tek sesli hale getirildiği ve ekonomik eşitsizliklerin sistem tarafından meşrulaştırıldığı bu düzen, aslında derin bir sessizlik ve itaat kültürünü yansıtır. Metin boyunca kullanılan tezatlar, halkın gerçeklerden koparılarak nasıl bir illüzyon içerisinde yaşatıldığını çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Sonuç olarak eser, tanıdık gelen bu çarpık düzenin bir hayal ürünü olduğunu iddia ederek okuyucuyu mevcut gerçekliğiyle yüzleşmeye davet eder.
Bu ülkenin adını söylemeye gerek yok. Zaten söyleyen de yok. Söylenmesi gereken her şey söylenmiş, geriye sadece “her şey yolunda” cümlesi kalmış. O cümle de sabah akşam tekrarlandığı için artık kimse ne anlama geldiğini merak etmiyor.
Ülkede yönetim çok basitti. Halk vardı, bir de halk adına düşünenler, konuşanlar ve karar verenler. Halk düşünmeyi sevmezdi; çünkü düşününce aklına sorular gelirdi. Sorular da düzeni bozardı. O yüzden halk, kendisi yerine düşünenleri severdi. Hem onlar daha yüksek sesle konuşabiliyorlardı.
Seçimler yapılırdı, hem de düzenli bir şekilde. Sandıklar kurulurdu, oylar atılırdı, sonuçlar açıklanırdı. Sonra herkes evine gider, memleket de işine bakardı. Seçimden sonra siyaset yapılmazdı. Çünkü siyaset, seçimle biten bir şeydi. Bitmeyen şeyler tehlikeliydi.
Ülkede özgürlük vardı. Herkes istediğini düşünebilirdi. Ama düşünceler dışarı çıkmadan önce kontrol edilirdi. Bu tamamen içeriyi ve dışarıyı korumaya yönelik bir süreçti. Zaten çoğu düşünce içeride bozulur, dışarı çıkmadan çöpe atılırdı. Temizlik önemliydi.
Basın da özgürdü. Farklı görüşlere sahip gazeteler ve televizyonlardan oluşan geniş bir medya vardı. Medya temsilcilerinin hepsi aynı şeyi söylediği ve farklı söyleyenler söylediklerine pişman edildiği için karışıklık olmuyordu. Bu da büyük bir kolaylıktı. Halk ne düşüneceğini şaşırmıyordu.
Hukuk desen, dimdik ayaktaydı. Adalet sarayları öyle büyüktü ki içindeki adalet küçücük kalsa bile fark edilmiyordu. Mahkemeler çalışıyordu, dosyalar ilerliyordu. Ne yöne ilerlediği belli değildi ama ilerlemek başlı başına bir başarıydı.
Ülkede iç ve dış düşman eksik olmazdı. Olmadığı zamanlarda ciddi bir boşluk hissedilirdi. Düşman olmayınca kime kızılacağı, kime bağırılacağı belli olmazdı. O yüzden gerektiğinde yeni düşmanlar bulunur, eskileri emekliye ayrılırdı. Emekli düşmanlar da nankörlük yapmaz, sessizce kaybolurdu.
Yöneticiler halkı çok severdi. O kadar severlerdi ki halkın neye üzülmesi, neye sevinmesi gerektiğini de onlar söylerdi. Halk da bu ilgiden memnundu. Kendi duygularını taşımak ağır geliyordu.

Bu ülkede vergi sistemi çok adildi. Adalet o kadar ince düşünülmüştü ki zengini yormasın, fakiri şımartmasın diye tersinden çalışırdı. Çok kazanan az verirdi; az kazanan çok. Böylece herkes yerini bilirdi. Zengin zenginliğini hissetmez, fakir fakirliğini unutmazdı. Toplumsal denge dedikleri şey buydu.
Vergiler sade vatandaştan toplanır, zenginlere güven olarak bırakılırdı. Çünkü zenginler zaten memleket için çok önemliydi. Onlar olmazsa ekonomi üzülürdü. Ekonominin üzülmesi ise herkesi üzerdi. Bu yüzden zenginlerin morali yüksek tutulurdu. Moral vergiden muaf tutulmuştu.
Emekliler de vardı ülkede. Çalışmayı bitirmiş ama yaşamayı bitirmesi beklenen insanlar. Onlara her ay maaş verilirdi. Maaş denilen şey, hayatta olduklarını unutmamaları için sembolik bir hatırlatmaydı. “Bak, seni unutmadık,” demenin parasal karşılığıydı.
Emekliler bu maaşla çok şey yapamazdı ama çok şey öğrenirdi. Sabretmeyi, idare etmeyi, şükretmeyi… Zaten ülkenin en tecrübeli insanları onlardı; yokluk konusunda uzmanlaşmışlardı. Gençlere örnek olmaları beklenirdi. “Biz böyle yaşadık, siz de alışın” diye.
Zamlar düzenliydi. Maaşlara arada bir, fiyatlara sürekli yapılırdı. Bu da ekonominin canlı olduğunun göstergesiydi. Hayat pahalıydı ama alışılmıştı. Alışılan şeyler can yakmazdı; sadece süründürürdü.
Ülkede herkes eşitti. Ama bazıları daha eşitti. Bu fark da “başarı” diye anlatılırdı. Çok çalışan çok kazanmazdı; doğru yerde duran kazanırdı. Doğru yerler de genelde doluydu.
Kimse açlıktan ölmezdi, ama tok da sayılmazdı. Arada bir sofraya bakılır, “Şükür” denirdi. Şükür, ülkede en çok kullanılan kelimeydi. Bedavaydı, vergisi yoktu, herkese yetiyordu.
Bu ülkede başarı çok çalışmakla değil, doğru tanıdıkla ölçülürdü. Torpil bir kayırma değil, sistem için en faydalı olanı işe seçme ve yerleştirme sürecinin önemli bir parçasıydı. Eğitim bu düzende sadece bir aksesuardı. Önemli olan diplomayı almak değil, diplomayı kime gösterdiğindi. Zaten ülkede en makbul vatandaş, her şeyi anlayıp hiçbir şey anlamamış gibi davranandı.
Zamanla insanlar şunu öğrendi: Konuşmak cesaret isterdi, susmak akıl sayılırdı. Hak istemek ayıptı, şükür erdemdi. Soru sormak karışıklık, cevap vermek provokasyondu.
Sandıklar duruyordu yerli yerinde. Temizdi, bakımlıydı. Arada çıkarılır, halka şöyle bir gösterilir, sonra tekrar kaldırılırdı. Sonuçta sandıkla gelenin sandıkla gittiği bir durum söz konusuydu. Bu, bir tür hatıra gibiydi. Arada sırada hatırlatmakta fayda vardı.
Ülkede adalet terazisi vardı. Bir kefesi ağır basardı hep. Öbür kefeye bakmak kimsenin aklına gelmezdi. Zaten denge denen şey fazla sarsılırsa doğal olarak dökülürdü.
Kıssadan hisseyi uzun uzun anlatmaya gerek yok: Bir ülkede akıl sessizliğe, sessizlik erdeme, erdem itaate dönüşmüşse; orada düzen vardır, adalet yoktur. Huzur vardır, özgürlük yoktur. Herkes yerini bilir, kimse yerinde değildir.
Ama merak etmeyin. Bu ülke gerçek değildir. Gerçek olsaydı, bu kadar tanıdık gelmezdi.
Not: Bu yazıda anlatılan olmayan ülke, kişiler, kurumlar, sandıklar, sessizlikler, düşmanlar ve “her şey yolunda” cümlesi tamamen kurgudur. Gerçek kişi, toplum, yönetim biçimi, dönem ya da coğrafyayla herhangi bir benzerlik kesinlikle tesadüftür.