Dr. Alper Sezener’e göre modern iş dünyası; verimlilik, performans ve liderlik dogmalarına dayalı seküler bir inanç sistemi gibi işlemektedir. Sahadan kopuk akademisyenler ve insan kaynakları profesyonelleri tarafından üretilen bu düzen, “sinerji” ve “çevik dönüşüm” gibi sofistike jargonlarla gerçek bilgiyi değersizleştirip insanı birer “nesneye” veya “Excel hücresine” indirger. MBA programları ve yönetim literatürü, krizlerin insani ağırlığını taşımamış, empati yoksunu modeller sunarak bir başarı simülasyonu yaratır. “Kurum kültürü” ve “esenlik” gibi kavramlar ise çalışan kimliğini şirket hedeflerine rehin bırakan estetik birer gözetim aracıdır. Yazara göre gerçek liderlik, kâğıt üzerindeki stratejiler değil, kriz anındaki insani sorumluluk ve sahici temastır.
Bugün de günümüz iş dünyası ve çalışma yaşamına cepheden müdahale etmeye kaldığımız yerden devam edelim. Modern iş dünyası, artık sadece bir üretim ve organizasyon alanı değil; kendi dogmaları, ritüelleri ve vaizleri olan seküler bir inanç sistemi gibi işliyor. Bu yeni dinin tanrısı “verimlilik,” ahlakı “performans,” kurtuluş vaadi ise “liderlik.” Kutsal metinleri Harvard Business Review (HBR) makaleleri; mabetleri cam cepheli kampüslerdeki İşletme Yüksek Lisansı (MBA) amfileridir. Bu sahte düzenin akıl hocaları; elbette istisnalar saklı kalmak kaydıyla, ne bir istifa dilekçesinin insani ağırlığını omuzlarında taşımış ne de gerçek bir krizin soğuk terini dökmüş; çoğunlukla teorik güvenli alanlarda konumlanmış akademisyenler ile insana ve kültüre dair çok az bilgisi ve görgüsü olan “insan kaynakları” ve benzeri kurumsal fonksiyonların dilini üreten profesyonellerdir. Hiçbir zaman bütçe açığıyla uykusuz kalmamış, bir grev dalgasının insani ağırlığını omuzlarında taşımamış ve genelde empati yoksunu bu figürler, hayata laboratuvar ortamında üretilmiş çalışma ve liderlik modelleri sunarlar. Ortaya çıkan şey, sahici deneyimden yoksun ama entelektüel ambalajı son derece şık bir başarı simülasyonudur.
MBA programlarının ve yönetim literatürünün belki de en büyük başarısı, malumu ilan etmeyi bir uzmanlık alanına dönüştürmesidir. “Sinerji yaratmak”, “çevik dönüşüm”, “holokrasi” gibi kavramlar; içi boş ama kulağa sofistike gelen paravanlardır. Bu dil, Foucault’nun sözünü ettiği o iktidar dilidir: Bilmeyeni dışlar, bilenleri ise sahte bir seçkinler kulübüne kabul eder. Bilgi üretmez; aidiyet üretir. Antropolojik açıdan bakıldığında, bu tablo orta sınıfın kendine inşa ettiği yapay bir aristokrasiden başka bir şey değildir. Sahada alın teri dökenin sezgisel ve pratik bilgisi, “stratejik hizalanma” gibi kallavi ifadelerin altında ezilir. Böylece gerçek bilgi değersizleşirken, jargon kutsallaşır.
Liderlik dersi veren birçok hocanın (istisnalar kaideyi bozmaz) özgeçmişine yakından baktığınızda, karşınıza genel itibarıyla sahayla temas etmemiş bir hayat çıkar. Gerçek bir iflasın yarattığı insani yıkımı görmemiş, bir kriz anında “doğru karar”ın ne kadar bulanık olabileceğini yaşamamış bu kişiler, başkalarına yol göstermeye soyunur. Bu, felsefi anlamda ciddi bir ontolojik boşluktur. Varlığı sahada olmayanın, sahanın hakikati üzerine kurduğu cümleler, kağıt üzerinde düzgün duran, ezbere ve ne yazık ki çoğu zaman hayatta karşılığı olmayan soyutlamalardan ibarettir. İşin ironik tarafı, bu dünyanın kendini “bilimsel” olarak sunmasıdır. Oysa derinlik gerektiren sosyal bilim arka planı, mekanik bir nesnel indirgemeciliğe, yüzeysel bir biyolojik-psikolojik veri setine ve istatistik manipülasyona kurban edilir. Bu değerlendirme aritmetiğinde, ne insanın trajedisiyle ne sınıfsal gerçeklerle ne de iktidarın gündelik hayattaki çeşitli tezahürüyle gerçek bir temas vardır. İnsan, burada yaşayan ve acı çeken bir özne değil; ölçülüp biçilen, devamlı optimize edilen, performansı artırılan bir değişkendir.
Bu noktada durup sormak gerekir: Eğer bu kadar lider yetişiyor, bu kadar bilgi üretiliyorsa, neden iş dünyası hâlâ bu kadar kırılgan, bu kadar güvensiz ve bu kadar insansız bir zeminde hareket etmeye devam ediyor? Bu sorunun cevabı bizi sadece yarı akademik piyasa MBA amfilerine değil, kurum kültürü, esenlik, liderlik gibi masum görünen kavramların ardındaki daha derin bir ideolojik yapıya götürüyor.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Kurum kültürü adı altında pazarlanan şey, masum bir “ortak değerler” hikâyesi değildir. Bu, çalışanın ruhunu şirket hedefleriyle hizalama operasyonudur. Alman felsefeciler Adorno ve Horkheimer’ın Kültür Endüstrisi kavramını bugünün kurumsal dünyasına uyarlarsak, çalışan artık sadece emeğini değil; duygularını, motivasyonunu ve hatta kimliğini de bu yapay kültüre rehin vermek zorundadır. Mutluluk atölyeleri, plaza dilinde buna “wellbeing” diye kodlanan “esenlik” seminerleri, motivasyon toplantıları, “kapsayıcılık ve çeşitlilik”, “önce insan”, “biz bir aileyiz” vb. söylemler ve dahası “açık kapı”, açık ofis kurguları… Hepsi gözetimin ve performans baskısının estetikle kamufle edilmiş hâlidir.
MBA sınıflarında anlatılan o pembe liderlik hikâyeleri ise Machiavelli’nin dürüstlüğüne asla yaklaşamaz. Çünkü Machiavelli, iktidarı ahlaki masallarla süslemez; çıplak, kirli ve çoğu zaman rahatsız edici haliyle tarif eder. Oysa modern liderlik anlatıları, gücü ve manipülasyonu “ilham”, çıkarı “vizyon”, tahakkümü ise “motivasyon” diliyle gizler. Böylece iktidar, açıkça sahiplenilen bir sorumluluk olmaktan çıkar; parlatılmış kavramların arkasına saklanan, hesap vermeyen bir tekniğe dönüşür. Sonuç; içi boşalmış kavramlar, birbirinin kopyası “uygulayıcı-liderler” ve gerçeklikle bağı zayıflamış bir kurumsal sanrı evrenidir. Herkes liderdir ama aslında ortada kimse yoktur; herkes vizyonerdir ama kimse gerçekte sorumluluk almaz.

Bu programlardan sızan “her şey mümkün” tınılı kişisel gelişim retoriği, felsefi açıdan bakıldığında bireyin kendi özüne karşı giriştiği sessiz bir suikasttir. İnsan, olduğu hâliyle değil; olması gereken bir “performans öznesi” olarak yeniden kurgulanır. Sürekli gelişmesi, kendini aşması, daha verimli olması beklenir. Durmak, şüphe etmek, yorulmak neredeyse ahlaki bir kusur gibi sunulur.
Yöneticiler ya da daha cafcaflı ifadeyle liderler için tasarlanmış MBA programlarının sunduğu o “zirve” vaadi, Sisifos’un kayasını andırır. “Liderlik potansiyeli” kavramı, bireyi bitmek bilmeyen bir yetersizlik hissiyle kamçılayan, onu sürekli kendini kanıtlama döngüsüne hapseden bir araçtır. Sosyal bilim altyapısı zayıf olan bu anlatılar, insanın kırılganlığını ve sınırlılığını yok sayan örtük bir narsisizm üretir.
Kelimelerin gücü burada belirleyicidir. Bir insana “kaynak” dediğiniz an, onu felsefi olarak bir nesneye indirgersiniz. HBR türevi yayınların “insan yönetimi” üzerine kurduğu o steril dil, bireyi bir Excel hücresine hapseder. Sahada gerçek bir kriz yaşamamış akademisyenlerin, insan davranışını “teşvik–prim–performans” üçgenine sıkıştırması, derin bir antropolojik körlüktür. Marx’ın yabancılaşma dediği şey bugün plazalarda ete kemiğe bürünmüştür.
MBA programlarının yarattığı en büyük illüzyonlardan biri de her durum için bir “çerçeve” (framework) olduğu yalanıdır. Oysa hayat, bir SWOT analiziyle çözülemeyecek kadar karmaşık, irrasyonel ve duygusaldır. Kitabi modellerle sahada ahkâm kesenler, genelde kendi korkularını o kalın ders kitaplarının arkasına saklar. Ortaya çıkan şey, entelektüel bir obezitedir: Çok fazla “nasıl” bilgisi, ama sıfır “neden” bilgisi. Kısaca, nasıl yapılacağını çok iyi bilirler; neden yapıldığını ise sormazlar.
Sonuçta o süslü programlar, jargonla makyajlanmış raporlar ve sahadan kopuk kürsü şovları, koca bir boşluğu örtmeye yarar. Gerçek liderlik, bir makalede okunan duygusal zekâ maddelerinden ibaret değildir; aksine bir insanın gözünün içine bakarken hissedilen o ağır sorumluluk duygusudur. Gerçek kültür, duvara asılan vizyon–misyon posterleri değil; kriz anında kimin kimin elini tuttuğudur. Bu plastik dünyayı reddedip hayatın kendi kaotik ama sahici ritmine dönmek, bugün yapılabilecek en devrimci eylemlerden biridir. Çünkü hayat, bir PowerPoint sunumuna sığmayacak kadar büyük; bir vaka analizinden çok daha acımasızdır. Ve belki de asıl liderlik, tam da bunu kabullenebilme cesaretidir.
***
Yazımızı yine bir sinema filmi önerisiyle sonlandıralım: Up in the Air (“Aklı Havada”, 2009, Yön: Jason Reitman). Film, kurumsal dünyanın insanı nasıl bir maliyet kalemine, bir Excel satırına indirdiğini çok çıplak bir şekilde anlatıyor. Baş karakter Ryan Bingham (George Clooney), kurumsal şirketler adına işten çıkarma süreçlerini yürüten ve çalışanlara bu kararları yüz yüze ileten profesyonel bir danışmandır. Şirketlere “ölçülü”, “sorunsuz”, “temiz” ve “verimli” bir hizmet sunar; ama tam da bu yüzden yaptığı işin kendisi insanlıktan uzaktır. MBA ve plaza dili, kurumsal performans mantığı ve insani duyguların prosedüre dönüştürülmesi film boyunca üsluplu bir şekilde teşhir edilir. Filmin en ilgi çekici yanı, insanın insana insani temasını kaybettiği bir dünyada, modern iş aklının geride bıraktığı o sessiz çöküşü gayet estetik bir biçimde anlatması… Tavsiye niteliğindedir.
İyi Pazarlar…