Hasip Sarıgöz
Hasip Sarıgöz

Deprem Bölgesinde Neler Oluyor?

featured

Benim bulunduğum kampın bölgesinde benim gördüğüm 11 tane kurban kestiler. Kurbanları keserken dualar ettiler, videolar çektiler ve Allah için reklamlarını çok iyi yaptılar. E biz de bekliyoruz ki, azıcık da olsa bize et verecekler. O kesilen 11 tane kurbandan bırakın bir kilo eti, bize kemiğinden bile vermediler, iyi mi?

 

Değerli dostlarım, geçen gün deprem bölgesinden bir mektup aldım.

Mektubu gönderen; önceden tanıdığım, inandığım ve güvendiğim bir vatan evladıydı.

Öyle şeyler yazıyor ve öylesine sıra dışı olayları anlatıyordu ki, inanın kanım dondu!

Bütün bunlar sadece bir mektup kâğıdının üzerinde kalmamalıydı. Kalmamalıydı ki bir işe yaramalı, bir derde çare olmalı, devlet görevlilerini uyarmalı, bazı vicdanları rahatsız ederek harekete geçirmeli ve yanlış giden bir şeyleri durdurmalıydı.

Uzun bir mektup, bu nedenle özet de olsa yayınlamaya karar verdim.

İyi de diyeceksiniz ki, “Yahu birader yazsan ne olacak ki, senin etin ne budun ne etki alanın ne ki bir şeyleri değiştireceksin?

Aslında siz de haklısınız. Fakat bakın, şimdi siz bu satırları okuduğunuza göre, size ulaşabilmişim demektir. Bu da bir şeydir ve “bir” her zaman “sıfır”dan iyidir. Fakat benim yapmaya çalıştığım şey aslında tarafımı belli etmek, doğru tarafta durabilmek, herkes susarken ve pusarken gerçekleri haykırabilmektir. Hazreti İbrahim ateşe atıldığında ona su taşıyan karınca misali elimden ne geliyorsa onu yapabilmektir.

Unutmayın bir de “Kelebek Etkisi” diye bir olgu var.

Nedir bu kelebek etkisi? Basit bir tabirle, evrende küçücük bir şeyi değiştirirsiniz ve o yaptığınız küçücük bir dokunuş zincirleme bir reaksiyonla çok büyük olaylara ve çok etkili sonuçlara yol açabilir. Mesela önüne gelen her şeyi yıkıp yok eden koca bir çığ, küçücük bir kartopunun yuvarlanmaya başlamasıyla oluşur, mesela koca bir şehri veya devasa bir ormanı yakıp kül eden yangını sadece küçücük bir kıvılcım tutuşturur.

Mesela, “Kaos Teorisi”ni ortaya atan Edward N. Lorenz‘in verdiği bir örneğe göre; Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, Dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.

Evet, bakarsınız bir yerde küçücük bir kelebek bir kanat çırpar ve belki de her şey değişir. Belki de hiçbir şey değişmez. Fakat duruş ve niyet önemli. İşte sırf bu yüzden bu mektubu özet de olsa yazmaya karar verdim.

Bana bu mektubu yazan vatan evladı diyor ki:

 

“Saygıdeğer Komutanım size selam ve saygılarımı sunuyorum, umarım iyisinizdir. Beni soracak olursanız iyiyiz demek âdettendir, iyiyim. Fakat emin olun ki, bizler hiç de iyi değiliz.

Buradaki mahşeri yıkıntılar arasındaki yaşananları, dramları, çaresizlikleri, yolsuzlukları, umursamazlıkları ve dönen kirli dolapları bir bilseniz, emin olun siz de hiç mutlu olamazsınız ve hatta kafayı bile yiyebilirsiniz. Zira ben neredeyse kafayı yedim zaten.

Komutanım, nasıl ki, depremin ilk üç günü bizler sahipsiz, çaresiz ve umutsuz kalmışsak; depremin üzerinden 4-5 ay geçtikten sonra da, birçok konuda aynen böyle sahipsiz ve çaresiz bırakıldık.

Çünkü artık buralara hiçbir yardım gelmiyor!

Evet, bu büyük felaketin ardından devletimiz ve milletimiz alicenaplığını gösterdi ve bizlere sahip çıktı. Elinden geldiğince bizi yedirdi, içirdi, çadır verdi, konteyner verdi barındırdı, tedavi etmeye ve yaralarımızı sarmaya çalıştı. Evet, şimdi açıkta değiliz. Evet, şimdi geceleri karanlıkta değiliz, fakat bizim hala daha her şeye ihtiyacımız var.

Mesela sosyal marketlerden gidip gıda alacağız, fakat neredeyse her şeye yok diyorlar. Kıyafet alacak oluyoruz, vallahi ekmek Kuran hakkı için söylüyorum, hiçbir şey vermiyorlar.

Vallahi bizi rezil ettiler. O televizyonlarda yapılan yardımları gösteren görüntüler var ya… Nasıl bir yardımsa, inanın hiçbiri bize gelmiyor.

Eğer inanmazsanız, gelin buralara ve kendi gözlerinizle görün. Dışarıdan bakılınca bölgeye çok fazla yardım tırları geliyor ve depremzedelere gayet iyi yardım ediliyor gibi görünüyor. Lakin bizim yaşadığımız gerçek hiç de öyle değil. Ekmek Kuran üzerine yemin ederim ki, benim sadece bir tane pantolonum var, oda zaten iş kıyafetim. Bundan başka sadece iki tane de eşofmanım var. Birini izinli olduğum günlerde eşimle birlikte kaldığımız konteyner kentinin etrafında hava almaya ve çocuğumuzu gezdirmeye giderken giyiyorum, diğerini ise yatmadan yatmaya.

Yemin ederim ki giyecek bir çift ayakkabım bile yok, Allah sizi inandırsın işe terlikle gidip geliyorum. Hoş, belki bu serzenişleri yapmaya hakkım bile yok. Çünkü bu ve buna benzer sıkıntılar içinde yaşayan kişi bir tek ben de değilim.

Ama hiç kimse kusura bakmasın. Depremzedelere şu yapıldı bu yapıldı diye televizyonlarda ahkâm kesiyorlar ya… O ahkâm kesenler gelsinler, siz de gelin ve görün Komutanım.

Görün sosyal giyim marketlerini, hiçbir kıyafet yok, bırakın kıyafeti çorap bile yok. Siyaset, taraftarlık, birilerine yaranma, şov yapma ve algı yönetme arzusu ile kişisel ikbal beklentileri, birçok görevlinin ruhunu zehirlemiş ve vicdanlarını da yok etmiş vaziyette

Ne yapıyorlar?

Mesela; sosyal marketler, ancak büyük makam sahibi biri, örneğin bir vali, kaymakam, bakan, Cumhurbaşkanı veya Emine Erdoğan veyahut ünlü bir iş adamı geldiğinde rafları dolduruyorlar…

Dolduruyorlar ki yapacakları şov güzel ve inandırıcı olsun. Fakat bu kişiler gittiğinde hiç kimseye hiçbir şey vermeden geri kaldırıyorlar. Televizyonlarda gördükleriniz sadece birer reklam, şov ve modern bir yanılsamadan ibaret.

Sanıyorum ki, bu anlattıklarım size şaka gibi geliyordur. Ama ne yazık ki, yıkıntılar içindeki deprem bölgesinin yeni gerçeği işte bu!

Değerli Komutanım bunlardan çok daha vahimi ise, vallahi yazarken utanıyorum, ama açız aç!

Önceden burada üç öğün yemek dağıtıyorlardı, onu bile şimdi iki öğüne düşürdüler.

Üstelik Pazar günleri hiç yemek yok!

Neden?

Çünkü Pazar günü tatilmiş.

İyi güzel de aç bir insanın midesi, emzikli annelerin mideleri… Hele ki, o minnacık çocukların midesi tatil tanır mı?

Dediğim gibi Pazar günleri yemekhane kapalı! Çamaşırlarımızı ancak 3 günde bir yıkatma şansımız var. E ne var bunda diyeceksiniz ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Mesela benim çok küçük bir bebeğim var. Hazır bez zaten yeterince yok o yüzden normal bez kullanılıyor, yıkanması lazım… Hava sıcak, insanlar terli, ortam tozlu ve kirli, hijyen yok! Haliyle çamaşır birikiyor (tabi değiştirebilecek çamaşırınız varsa, yoksa üzerinizde kokuşarak bekliyor!). Üç güne kadar dört makinelik çamaşır oluyor. İhtiyaç sadece sizinki değil ki, makine yetse zaman yetmiyor, zaman yetse makine düşmüyor.

Mama konusuna gelince, benim bebeğim Bebelac yiyor, Babylove yiyor. Fakat burada iki numara biberon maması bulamıyoruz, bez bi şekilde idare ediliyor ama mama konusunda zorluk çekiyoruz. Kaşık maması çok ama onu da her çocuk yemiyor ki, mecburen parayla almaya çalışıyoruz, çalışıyoruz da para nerede? Mesela benim eşim büyük beden kıyafet giyiyor ama biz büyük beden bulamıyoruz. Sosyal marketlerde kıyafet varken bile o kıyafetlerin yüzde 90’ı S, M ve L bedendi. Öyle iste… Yani daha bir sürü dert var ama gerek yok komutanım, her şeyi nasıl yazayım nasıl anlatayım ki?

Daha geçenlerde dini bir bayramımız vardı öyle değil mi?

Müslümanların Kurban Bayramı…

Bildiğim, gördüğüm ve duyduğum kadarıyla, ülkemizin her yerinden birçok hayırsever insan; çeşitli kurum, kuruluş, vakıf, dernek vs. aracılığı ile kurbanlarını deprem bölgesindeki bizlere bağışladılar.

İyi de o zaman, Kurban Bayramı’nda ben niçin oturup da için için ağladım? Sebep neydi?

İzah edeyim: İnsanlara bağışlanan kurbanlar burada kesilecek, yüzülüp parçalanacak ve her eve et dağıtılacak dediler. Umutlandık…

Benim bulunduğum kampın bölgesinde benim gördüğüm 11 tane kurban kestiler. Kurbanları keserken dualar ettiler, videolar çektiler ve Allah için reklamlarını çok iyi yaptılar. E biz de bekliyoruz ki, azıcık da olsa bize et verecekler. O kesilen 11 tane kurbandan bırakın bir kilo eti, bize kemiğinden bile vermediler, iyi mi?

Biz de anladık ki, bu yapılan da sadece bir şovmuş. Küçük bebeğimin üzerine yemin ederim ki, o yapılan kurban kesimleri de çekilen videolar da, televizyonlarda yapılan reklamlar da gerçekçi değil. Evet, kurban kestiler, evet video çektiler, fakat o kurbanların etleri nereye ve kimlere gittiyse gitti. Adamlar da hani laf olsun diye adamlar diyorum, onlar da primlerini yapıp buralardan kaybolup gittiler.

Haleti ruhiye yönünden o kadar kötü durumdayım ki, kendimi öldürmek istiyorum bazen. Komutanım biz bu vatanın evladı değil miyiz, biz bu toprağın çocukları değil miyiz, biz bir hainlik mi yaptık, vatanımızı mı sattık?

Sattık mı ki, bize bunlar reva görülüyor? Bir Suriyeli mülteci kadar olamadık ya ona yanıyorum. Bütün bunlar benim yüreğime oturuyor, aynı bir top güllesi gibi çok ağır geliyor Komutanım. Hani diyorum keşke enkaz altında kalsaydım, kalsaydım da bu kadar büyük sıkıntıyı ve bu kadar küçük düşürücü olayları hiç yaşamasaydım.

Suriyeliler kendi memleketlerini müdafaa etmediler, topraklarına sahip çıkmadılar, genç, sağlıklı ve diri oldukları halde korkak sıçanlar gibi kaçarak kalabalık sürüler halinde bizim memleketimize girdiler. Ne hesap yapıldı ne kitap, her gelene geç dedi bizim hükümet ve aynı sığır sürüleri gibi her yeri doldurdular.

Fakat onlara insan muamelesi yapılıyor. Deprem Allahtan geldi, bizler evimizi barkımızı kendi elimizle yıkmadık ki, durduk yerde tembellikten ve çalışmamaktan bu hale gelmedik ki… Bizi yardıma muhtaç hale getiren kaderimizdi. Sizlerin bizlere karşı davranışınız ise imtihanınız…

İyi de neden bize de bir mülteci gözüyle bakılmıyor? Görüyorum ve biliyorum Suriyeliler bizden çok daha konforlu yaşıyorlar. Ben, oğlum hastalandığında yazılan ilacı katkı payını ödeyecek param olmadığı için eczaneden alamazken, Suriyeli için bütün sağlık hizmetleri ücretsiz, ilaçlarını da beş kuruş ödemeden alıyorlar. Hatta bir şey diyeceğim çok şaşıracaksınız, çünkü öğrendiğimde ben de çok afallamıştım. Bakın çocuğu olmayan çiftlere uygulanan tüp bebek uygulaması var ya… Eğer Türk’seniz size maliyeti yaklaşık 20.000 lira, fakat Suriyeliyseniz beleş… Niye bedava değil de beleş? Çünkü Suriyeliler ağızlarını yayarak beleşş diyorlar da ondan.

Belki de verdikleri oylarla mevcut hükümetin seçimleri kazanmasını sağladıkları içindir. Yahu Türk olmak bu kadar mı zor olur?

Burası benim öz yurdum, benim ata toprağım, canımdan değerli vatanım. Kendi vatanını koruyamayan namussuzlar, benim vatanımda nasıl oluyor da beni kimin yöneteceğine karar verebiliyorlar? 

Kendi namusunu savunamayan namussuzlara nasıl bu kadar çok hak veriliyor, nasıl vergi vermeden çalışabiliyorlar, nasıl oluyor da fatura ödemen yaşayabiliyorlar, benim doktorum benim hemşirem ve benim hastanem nasıl oluyor da bu korkakları benden daha makbul bir adam olarak görebiliyor? Ben ilaç bulmakta zorlanırken ve üstelik bedelini de öderken, nasıl oluyor da o ilaç, bu Suriyelilerin ayağına kadar ve beleş gidebiliyor, nasıl oluyor?

Suriyeliler boş beleş yaşarlarken, son günlerde duyduğumuza göre; şimdi de kaldığımız konteynerlere elektrik ve su saatleri bağlayacaklarmış ve sıfırı tüketmiş olan bizlerden elektrik ve su parası da alacaklarmış. Size şaka gibi gelebilir, ama buranın acı gerçeği işte bu.

Peki, bize bu hayatı böyle reva gören Türk kardeşlerimiz, devlet görevlileri nasıl insanlardır, bu insanlar başlarını yastığa koyduklarında nasıl rahat uyuyabilirler?

Komutanım buralarda daha yapılan dişe dokunur hiçbir şey yok. Halen daha her yeri yıkmaya devam ediyorlar. İşleri güçleri sağlam kalan yapıları bile yıkarak enkazdan çıkan demirlere el koymak. Duyduğumuza göre bu enkazdan çıkan demirler de iyi para ediyormuş ve illegal olarak birilerine satılıyormuş.

Üstelik satılan şey sadece enkazdan çıkan hurda demir de değil. Komutanım maalesef ki burada bedelini bizzat milletimizin ödeyerek bize ulaştırdığı sivil toplum örgütü çadırları, AFAD çadırları ve dahi yabancı ülkelerin hibe ettiği çadırların demirleri sökülüyor ve hurdacılara satılıyor. Bunu yapanların hepsi Suriyeli veya sıradan hırsızlar da değil, bu alçaklığı o çadırları korumakla görevli devlet görevlileri de yapıyor! Hatta ve hatta konteynerlerde takılı olan klimalar bile çalınarak satılıyor. Ahlak da ölmüş, insanlık da!

Bıktım artık. Eğer ki, elimde bir imkân olursa ikinci ve üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gördüğüm bu ülkeyi terk edeceğim. Hükümete göre mülteci biziz, Suriyeliler ise bu vatanın öz evlatları!

Şimdi Komutanım, bu cennet coğrafyada savaş çıkarsa ülkeyi Suriyeliler mi savunacak? O kadar el üstünde tutulduklarına göre Türkiye’yi de korurlar öyle değil mi?  Sizce ben bu durumda bu vatani yine de savunmalı mıyım? Belki evet diyeceksiniz, fakat hiç kimse kusura bakmasın, ben açken kendi vatanini bırakıp kaçanlar ve burada krallar gibi ağırlanıp plajlarda nargile içerek sefa sürenler savunsun. Türkiye’de bir şeyler değişene kadar ben sadece ailemin namusundan sorumluyum.

Söylediklerimde zerre kadar yalan varsa rabbim beni sabaha çıkarmasın. Şerefim ve namusum ve onurum üzerine yemin ederim ki, bizim yaşadıklarımız bu Komutanım.

Fakat bir de şöyle düşünüyorum: Aslında memlekette herkes halinden memnun.

Niye öyle diyorum?

Çünkü bu gözler neler gördü de ondan.

Herkesin evi barkı yıkıldı, canları gitti, yürekleri yandı hem de cayır cayır! Fakat o da ne? Son genel seçimde oy verdikleri parti kazandı diye, o enkazların arasında düğün bayram yapanları, hora tepenleri ve mutluluktan uçarak oynayanları gördü bu gözler…

Toprağa koyduğumuz canlarımız henüz çürümemişken, bir kısmının vücutları parça parça hala daha molozların arasında kayıp vaziyetteyken, enkazlardan hala daha pis kokular geliyorken, her yanı sinek basmışken ve kaybettiklerimizin anıları ve acıları taptazeyken insanın kolu mu kalkar Komutanım?

Demem o ki, herkes neye layıksa onu yaşıyor. Kendini düşünmeyeni ben mi düşüneceğim?

Değerli komutanım buralarda durumlar işte böyle. Ne olun kusuruma bakmayın, samimiyetinize ve iyi niyetinize güvenerek bunları yazdım. Yazdım ama sizin de psikolojinizi bozdum.

Hakkınızı helal edin ve Allah’a emanet olun.

Gaziantep İslâhiye Değirmencik’ten ………….   ……………………”

 

İşte mektup böyle bitiyor.

Şimdi yaşananları siz de gördünüz.

Oralarda hala daha, her şeye ihtiyaç var ve duyarsız kalmamak vicdan gereğidir. Lütfen vicdanınızın sesini dinleyin. Sizler için küçük birer fedakârlık, onlar için çok büyük mutluluklar demek. Hadi, aralayın o mutluluk kapısını.

Son sözüm ise devlet görevlilerinedir.

Vatandaşın haklarını korumakla ve devlet malına sahip çıkmakla görevli devlet görevlilerine…

Allah aşkına siz orada ne yapıyorsunuz?

Valisi, kaymakamı, savcısı, hâkimi, polisi ve jandarması… Siz ne yapıyorsunuz? Gözleriniz kör, kulaklarınız sağır mı oldu? Bu olanlar karşısında eliniz armut mu topluyor?

Bütün yetkileri elinde bulunduran hükümet, sizin göreviniz nedir? Havanda su dövüp, her şeyi güllük gülistanlık gösterip, sadece seyretmek mi?

Hükümetleri en etkili şekilde denetlemekle görevli muhalefet partileri… Peki, siz ne yapıyorsunuz? Koltuğunuz çok mu sıcak geldi? Klimalı ofislerinizden hiç mi çıkamıyorsunuz? Neden kalkıp da etrafınıza bir bakmıyorsunuz?

Eğer bu duyarsızlıkla devam ederseniz, daha sittin sene bu ülkede iktidar yüzü göremezsiniz. Eğer bu kadar duyarsız ve tembelseniz, görmeyin de zaten.

Hepinize selam ve saygılarımla, milli bilinçle, iyilikle ve vicdanla kalın.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zafer Partisi
Zafer Partisi
Giriş Yap

Haberiniz.com.tr ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!