DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 467802-3,58%
Ankara
24°

AÇIK

Dr. Zeki Gürel

Dr. Zeki Gürel

24 Ocak 2022 Pazartesi

DİĞER YAZARLARIMIZ

Ülkü Yolunda Bir Ömür…. Lokman Abbasoğlu Anlatıyor…

Ülkü Yolunda Bir Ömür…. Lokman Abbasoğlu Anlatıyor…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçmişte yaşanmış çeşitli olaylardan belleğin sakladığı her türlü iz, hatıra için sözlükler “anı” veya “hatıra” diyor. Bir anlatım veya edebiyat türü olarak “anı” veya “hatıra” için: “Bir kimsenin, başından geçenleri anlattığı yazı” deniyor.  Günü gününe yazılanlara günlük denir. Edebiyatımızda önemli hatıra yazarları: Babur Şah, Ziya Paşa, Namık Kemal, Muallim Naci, Murat Bey Sait Paşa, Kamil Paşa, Ahmet Rasim, Ruşen Eşref, Hüseyin Cahit, Halit Ziya Uşaklıgil, Ahmet İhsan Tokgöz, Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide edip Adıvar, … İsimleri hemen aklımıza gelebilenler arasında yer alıyor.

“Anı, edebiyat türlerinin en yaygınlarından biridir. Halkı, yeni bir yaşama alıştırmakla kendini görevli sayan Batıya dönük edebiyatımızın gazete, tiyatro ve hikâye türlerinin dışında tarihe büyük ölçüde kaynaklık eden anı türünden gereği gibi yararlanıldığını söylemek güçtür.

Çok amaçlı ve çok ayrıntılı bir yazı çeşidi olan anı türü için kesin sınırlar çizmek ve buna göre tanımlamalar yapmak da pek kolay olamamıştır. Batıda da bu konuda aynı güçlüklerle karşılaşıldığı söylenebilir. Çeşitli etkilerle ve zengin izlenimlerle dopdolu olan insan yaşamının bir bölümünün bir çeşit betimi olan anının tanımını yapmak, kesin bir sınırını çizmek bu yönden kolay değildir.

Larousse anıyı, ‘kişinin özel ya da toplumsal yaşamı için yazdığı yazılar’ diye tanımlıyor. Tanınmış bir edebiyat ansiklopedisi de ‘anı, kişinin kendi yaşamının belirli bölümünü yazmasıdır.’ Diyor. Hangi biçimde söylenirse söylensin, kişiyi toplumdan soyutlama düşünülemeyeceğine göre, her iki tanımın da birbirinden önemli bir ayrılığı olduğunu söyleyemeyiz.

Bu durumuyla anıyı kesin sınırlarıyla bir öz yaşamöyküsünden ayıt etmek de olanaksızdır. İnsan yaşamının bir bölümü bir gezide, bir sürgünde, bir tutsaklıkta geçebilir. O zaman bu izlenimleri gezi yazılarından ayırmak da olanaksızdır. Hepsinde öz öğe insandır, insanın kendi yaşamını, kendi izlenimlerini anlatmaktır, hele örneğin Evliya Çelebi gibi bütün yaşamını gezide geçirmiş bir kişinin izlenimlerini anı sınırı içine sokmaktan başka bir çıkar yol yoktur, sanırız. Böyle olunca, gezi yazılarını, anı yazılarının belirli bir çeşidinden ayrı bir şey saymamak gerekir.

O halde anının genel niteliği, kişinin yaşamının belirli bir sürecini içine almasıdır. Anı, özyaşamöyküsünden de kesin çizgilerle ayrılamaz. Belki özyaşamöyküsünün sürecinde daha bir uzama vardır denilebilir.

Gezi anılarında ise, bir ayrılık olarak kişinin dikkatini biraz daha çevreye verdiği düşünülebilir.”(Olgun,1971:403).

Zaman zaman okuduğumuz hatıralara/anılara bakarak hatıra yazmanın sebeplerini maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:

1.Unutulma korkusundan kurtulma,

2.Kişinin kaybolup gitmesine gönlü razı olamayacağı bir gerçeği ortaya koymak,

3.Birlikte yaşadığı kişilerden kimilerine karşı duyduğu hayranlığı belirtmek,

4.Tarih ve kamuoyu karşısında hesaplaşmak, pişmanlık duygularını anlatarak rahatlamak, bir çeşit günah çıkartmak,

5.Tarihe not düşmek,

6.Gelecek kuşaklara bir ders vermek,

7.Siyasî hasımlarını kötülemek ya da kendini savunmak vd.

Bu tespitlerimizden biri veya bir başka sebeple yani sebep ne olursa olsun hatıralarını yazanın dürüstlükten, gerçeklikten ve içtenlikten ayrılmamak gibi mühim sorumlulukları olduğu da bir gerçektir.  O halde hatıraların en mühim iki niteliği de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Kişisellik niteliğini koruyarak a)Gerçeğe uygunluk, b)Samimiyet.

Türk Edebiyatında anı/hatıra türüne gereği kadar yer verilmediği kanaati oldukça yaygındır. Ancak konuyu bütün boyutlarıyla düşünüp algıladığımızda edebiyatımızın bilinen ilk yazılı örneklerinden olan “Orhun Abideleri” birer anı/hatıra örneği değil midir? Bilge Kağan ve Kültiğin anıtlarında Bengü Taşlara yazılmış olanlar, Göktürk ve Kutluk devletlerini kurarken atalarımızın yaptıkları mücadelelerin, katlandıkları sıkıntıların birer öyküsü değil midir? Atalarımız bu anılarıyla, sadece tarihe not düşmekle kalmamışlar aynı zamanda daha sonraki çağlarda, hatta günümüzde bile bize gidilecek millî yolu, izlenecek siyaseti göstermiyorlar mı?  Söz konusu kitabelerin bu bakımından önemli olmadığını kim söyleyebilir?

Türkiye Cumhuriyeti tarihi için baktığımızda 1919’dan sonraki süreçteki hadiselerde yer alanlarla, yönetimde sorumluluğa katılanların çoğunun yayınlanan hatıralarında Osmanlı’nın çöküşü ve sonrasında verilen Millî Mücadeledeki katkılarını ortaya koyma çabası sezilmektedir diyebiliriz. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk” (3 C., Ankara 1984, Başbakanlık Basımevi, 295+640+243 s.+Haritalar) adlı eserini, Kazım Karabekir’in “İstiklâl Harbimiz” (İstanbul 1960, Türkiye Yayınevi, 1171 s.+Belge ve resimler), Rıza Nur’un ölümünden sonra dört cilt halinde yayınlanan hatıraları “Hayat ve Hatıralarım” (4 c.,İstanbul 1967-1968, Altındağ Yayınevi, 2003+2 s.), Celal Bayar’ın “Ben de Yazdım” (7 C., İstanbul 1965-1969, Baba Matbaası)  ve yine bu dönemi anlatan diğer hatıratı bir külliyat halinde okumak gerektiğine inananlardanım, çünkü bu yayınlarda o zamanın yaşanmışlıkları kadar, kişisel ihtiraslar da eserlere aksetmiş olabilir.  Bir devri, o devri anlatan anılardan hareketle okumak yeterli olmayabilir, farklı alanlardan da okumalar yaparak tahlil ve değerlendirmelerle sonuca gitmekte fayda vardır.

Biz okuyucular, olayların gün yüzüne çıkmamış veya pek bilinmeyen taraflarını hatıratlardan öğreniriz. Bu bakımdan tanınmış, devlet ve siyaset adamlarının, bilim, sanat, din adamlarının, askerlerin, istihbaratçıların hatıraları, dönemlerine ışık tutması, yazarı hakkında bilgilerimizi tamamlaması, kanaatlerimizi netleştirmesi bakımından da ayrı ayrı önemlidirler. Yalnız hatıraların yüzde yüz sağlıklı ve salt doğruları anlattıkları sanılmamalıdır. Acaba? Sorusu okurun sık sık sorduğu/sorması gerektiği sorular arasında yer almalıdır deriz. Çünkü hatıra yazanların pek çoğu yaşadıkları, şahit oldukları olaylardan seçmeler yapabilirler, hatta bazen olayları değiştirebilirler. Bu bakımdan onlara bir tarih belgesi gibi bakıp okuyamayız. Dolayısıyla hatıralardaki bilgileri başka okumalarla ve bilgilerle beslemek, desteklemek galiba en sağlıklı yoldur. Her şeye rağmen hatıralar, tarihe birinci elden düşülen notlardır…

Bilge Kağan’ın (683-734),“Ey Türk Milleti!.. Yukarıda mavi gök çökmese, aşağıda yağız yer delinmese senin ilini ve töreni kim bozar… Titre ve kendine gel!” Öğüdünü dün ve bugün de kendilerine hitaben söylendiğine inanan Ülkücü Hareketin mensupları, hatıralarını yazmak suretiyle tarihe not düşmek, yaşanan olumsuzluklar bir daha yaşanmasın ve milletimiz aynı tuzaklara bir daha düşmesin, düşürülmesin diye ısrarla anılarını/hatıralarını kaleme almalı ve bunları yayınlamalıydılar…

Meselâ Alparslan Türkeş, Dündar Taşer, Osman Yüksel Serdengeçti, Nihal Atsız, Galip Erdem Muhsin Yazıcıoğlu ve diğerlerinin hatıralarını okumak istemez miydiniz? Eğer bu mümkün olabilseydi bazı soru işaretleri cevap bulmuş olmayacak mıydı?

Hatıra yazılarında yazar, bir siyasî kimliği temsil etse bile kendi iç dünyasına yönelmekten kendini alıkoyamayabilir. Peki, dış dünyadan kopuk bir yönelim midir bu? Hatıralarını yazanın ana kaygısı galiba kendini değil; yaşadığını/yaşadıklarını anlatmaktır. Hafızasındaki izleri yoklarken, bunları bırakan olayları, mekân ve şahısları da hatırlamaya çalışır. Zamanı üç boyutuyla kucaklar; geçmiş-yaşanan gün-gelecek… Yaşananların sebeplerini bulmaya, bir bütünün içinde birbiriyle irtibatlandırmaya özen gösterir. Bu da onu, yaşadıklarını bütün boyutlarıyla anlatmaya iter. Ancak şu da bilinmesi gereken bir gerçektir ki; anlatılanlar tamamen belgesel ya da yüzde yüz nesnel bir nitelik taşımaz/taşımaya bilir. Yorumlar da, yargılar da kişiseldir diyebiliriz.

Günlükler, gezi yazıları, seyahatnameler, gazavatnameler, vakanüvüstler, otobiyografiler ve anılar, daha sonraki süreçte farklı anlatım türlerinde yeni eserlerin ortaya çıkmasına da kaynaklık edebilir. Mesela günlükten hareketle yazılmış romana örnek verecek olursak: İtalyan yazar Edmondo de Amicic oğlu Enrico’nun tuttuğu günlüklerden hareketle kaleme aldığı “Çocuk Kalbi” adlı romanıyla bir zamanlar çocuklar tarafından en çok okunan kitabın yazarı olmuştur

Anıların, zaman içinde tahkiyeli eser yazarları tarafından hikâye ve roman için kaynak teşkil ettiğine çoğu zaman şahit oluruz. Ömer Seyfeddin’in “Ant”, “Kaşağı” hikâyelerini, Sait Faik Abasıyanık’ın bazı hikâyelerini bu vadide verilmiş eserler olarak gösterebiliriz. Ülkücü Harekete geldiğimizde bu konuda bir inceleme yapanların karşısına çıkacak birkaç tahkiyeli eser örneğini burada saymakta fayda var: Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkanlığı da yapmış olan Lütfi Şehsuvaroğlu’nun “Kafes” adlı romanı, Veysel Tekelioğlu’nun “Yorgunum” adlı romanı ki, Veysel Tekelioğlu daha sonra bu romanına kardeş yeni romanlar da kaleme aldı, Erdoğan Cabbar A.’nın “Gündüz Bey’in Dervişleri”  adlı romanı, Mahir Adıbeş’in “Eylülde Soldu Bu Çiçekler” adlı romanı ve Remzi Çayır’ın “Zibilde Papatya Açtı”, “En Büyük Silah Barabellum”, “Onlar Diridirler”, “Koğuş Koğuş Türkiye Koğuş Koğuş Dünya”  ve bunlar gibi hikâye ve roman kitaplarında anlatılanlar Ülkücü Hareketin 1980 öncesi mücadelesinden, 12 Eylül 1980 İhtilali günlerinden ve sonrasında yaşananlardan ve Ülkücünün Medrese-i Yusufiye olarak adlandırdığı mekânlardan fışkıran mâna yüklü mesajlarla okurlarını buluşturmaya devam ediyorlar. Bu saydıklarımız tahkiyeli anlatıma malzeme olmuş hatıralar içeren sanat eseri kitaplardan bazılarıdır.

Bir de Ülkücülerin “Medrese-i Yusufiye” veya “Taş Medrese” diye adlandırdıkları hapishanelerde yaşananlar ve oralarda yazılanlar, oralardan yazılanlar var ki, bunlar da tarihe not düşmek açısından önemli eserlerdir. Bu tür eserlere örnek verecek olursak:“Doğu’nun Başbuğu Yılma Durak’ın Mamak Mektupları” (Durak,2015),Selahattin Arpacı’nın “Taş Medreseden Mektuplar” (Arpaçı, 2015), “Taş Medrese Defteri”, (Arpaçı,2015), “Taş Medrese Sohbetleri” (Arpaçı,2015).

“Rabbim; üç aylarda, ayca nûr vermiş!

Işığın raksı için Âleme billûr vermiş!

Gönlü billûr, kılıcı nûr, gözü kan

Türk’ü, İslâm Bahçesi’ne sûr vermiş”

 

Şirinde “TÜRK”ü bu şekilde özetle anlatan Ahmet Tevfik Ozan’ı (Harput 1953- Elazığ 15 Ocak 2021) nasıl unuturuz. O, bu şiirini ve pek çok şiir ve yazısını Ulucanlar Hapishanesi dâhil pek çok hapishanede yazar ve Ülkü Ocaklarının dergilerine gönderir yayınlatırdı. Yukarıdaki dörtlük de onun; söz konusu şiir,  Ülkü Ocaklarının çıkarttığı Feridun Yıldız’ın Yazı işleri Müdürü ve benim de İdare Müdürü olduğum “Sanat ve Edebiyat Dergisi Yeni Divan”da yayımlanmıştı(Ozan,1980:13).“Eller silah değil, kalem tutmalı” cümlesini gereğini yaparak bir slogan olmaktan çıkartıp bilim, fikir, siyaset, din, ticaret ve sanat adamı yetiştirmeyi başaran Ülkücü Hareketin mensupları tarihe not düşmek adına hatıralarını da mutlaka yazmalı ve yayınlamalıdırlar.

Bizim bu yazımızda tanıtacağımız kitap, Ülkü Ocakları’nın 1980 öncesindeki eğitimcilerinden Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarıdır.

Lokman Abbasoğlu, ailesi “Müderrisler”den başlayarak çocukluk, ilk gençlik ve gençlik yıllarını anlattığı bu kitapta aslında; kendi beninden hareketle  “ülkücü”nün hayatını anlatıyor dense yeridir. Bu süreç, şahsî bir hayatın izlerini taşıyor ama pek çok hususta sosyal mesajlar içeriyor, milletin ve ümmetin hayatından, gidişatından, değer yargılarından da kesitler sunuyor. Bu hatıralarda pek çok ülkücü kendini, kendi hatıralarını, yaşadıklarını bulacaktır.  O günleri yaşayanlar, eminim,  şunu rahatlıkla söyleyecekler “Lokman Abbasoğlu’nun anlattıklarının eksiği var fazlası yok.”

Lokman Abbasoğlu, hatıralarını yazmış; daha doğrusu not almış, sonra o yazdıklarını; kalem erbabına emanet etmiş olmalı ki, bu kitaptaki anlatımın çoğu birinci tekil şahıs ağzından değil. Kalem erbabı, hatıralardan hareketle tahkiyeli anlatımın imkânlarını da kullanarak hatıra türünde bir sanat eserleri vücuda getirmiş diyebiliriz.   Hem Lokman Abbasoğlu’nu hem de bu hatıraları işleyen kalemi  her ikisini de bu anlamlı çalışma için kutluyoruz ve her ikisine de ellerinde kalemleri ile bereketli, huzurlu ve sağlıklı ömürler diliyoruz.

Yazar var, çağına tanıklık eder. Yazar var, tanıklık ettiği çağdakileri anlatırken zamanın elinden tutar, okuru kurulmasını istediği aydınlık bir geleceğe taşır. Yazar var, yazdıklarıyla geçmişi töhmet altında bırakmakla kalmaz, çağını da geleceği de karıştırır. Birinci elden kaynak niteliğindeki hatıralar, tarihe not düşmekle kalmaz; yazanın ve anlatanın seçki, takdim ve üslubu ile geleceğe dönük mesajlar da yüklenip gelir ve hayatı yaşanır ve bereketli kılar… Bu hatıra kitabında, bir devrin Türkiye’sini siyasî, sosyal, dinî, ticarî ve kültürel hareketliliğiyle görecek, tanıyacak, hatta “vay be bu kadar da olmaz!” dediğiniz aymazlıklar, gaflet ve belki de ihanetlerle yüzleşeceksiniz… Bütün bunların yanında dik duruşlu, Türklük gurur ve şuuru, İslâm ahlâk ve faziletiyle yoğrulmuş, kökü mazide olan bir atinin mimarlarına yoldaş olacaksınız.

Ülkücü Hareketin mensuplarından Lokman Abbasoğlu, bu kitapla önemli bir adım atmış oluyor. Eğer, bu adımın arkası gelir de Türk aydın ve yazarları, sağcısıyla solcusuyla siyasetçiler, kanaat önderleri, komuta kademesindekiler anılarını kaleme alarak bunları yayına dönüştüre bilirlerse, tarih tekerrür etmekten çıkar, tarihten ders alanlar aydınlık bir geleceğe yürüyüşe geçerler… Unutmayalım ki yerinde sayanlar yürüyenlerden daha çok toz kaldırırlar.

Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarından yola çıkılarak yazılan bu kitaba “Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade Lokman Abbasoğlu” adı verilmekle aslında mesaj yerini bulmuştur. Kitap iki bölümden oluşturmuş. Birinci Bölüm Lokman Abbasoğlu’nun Hatıralarıdır. Birinci bölümde (s.13-27) ve (s.339-350)Lokman Abbasoğlu’nun ailesi “Müderrisler” anlatılırken Millî Mücadele günlerinde yaşananlara yer verilmiş olması, aslında milletin ve devletin bekası söz konusu olunca kimlerin biz de varız diye öne çıktığını göstermesi bakımından çok önemlidir. Millî Mücadele’de şehit olan bir dedenin torunu olarak Lokman Abbasoğlu da dedesinin yolundan gitmiş ve söz konusu vatan olunca her şey teferruattır demiş Ülkücü Harekete katılarak mücadelenin içinde yer almıştır. Bu kısımda Lokman Abbasoğlu’nu, kendi “ben”inden yola çıkarak anlattığı anılarında tarafsız bir gözlemci gibi kalem oynatırken görüyoruz. Zaman zaman yaşanan bazı olayları sansürleyerek geçtiğine de şahit olmuyoruz dersek doğruyu söylememiş oluruz. Bu da anı yazmanın zorluklarındandır her halde… Zaman her şeyin ilacı olduğu gibi hakikatleri de bir gün açık seçik ortaya koyacaktır diye düşünüyoruz… O günler bizce bütün taraflarıyla, taraftarlarıyla ve bütün çıplaklığıyla tartışılmalı herkes bu konuda ne biliyorsa eteğindeki taşları ortaya dökmelidir.

İkinci Bölümde de “Gönül Dostları Lokman Abbasoğlu’nu Anlatıyor” başlığı altında Lokman Abbasoğlu’nun dava arkadaşı gönül dostlarının yine hatıra içerikli çok kıymetli yazılarına yer verilmiştir (s.351-398). Bu bölümde yazıları bulunan imzaları da tarihe not düşmek adına burada zikretmek isteriz:  Zeki Gürel )(s.353-366), Ercan Çalışkan (s.367-370), Talha Yaycı (s.371-373), Ahmet Murat Kalecik (375-376), Necdet Aydı (377-378), Zafer Macit (379380), Osman Oktay (381-383), Gazi Ahmet kale (385-386), Cevat Saraç (387-390), Selahattin Çelik (391), Hüseyin Başaran (393-395), Mukadder Hatipoğlu (397-398).

Biyografi Net yayınları arasından çıkan bu kitabı Mahmut Çetin Yayına hazırladı,kapak kompozisyonu da Mustafa Çağrı Çetin imzasını taşıyor. Mukadder Altaylı ve Zeki Gürel de bu eserin editörlüğünü yaptılar.

 

Lokman Abbasoğlu, Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade, Yayına Hazırlayan: Mahmut Çetin, Edtörler: Zeki Gürel-Mukadder Altaylı, Ankara 2021, 400 s., Biyografi Net Yayınları.

* *

*

                Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade Kitabını yeniden Okurken:

“Türk sanatkârı Türk milletinin, birlik, bütünlük ve heyecanının temsilcisidir. Sanatımız ve edebiyatımız milletimizin müştereklerinin ifadesidir; Türk sanatı ve Türk edebiyatı yüce ülkümüzün kanatlarıdır.” Başbuğ Alparslan Türkeş’in sanata ve sanatkâra verdiği önemin bir ifadesi olan bu cümleler (Türkeş, 1980:16, eli kalem tutan ülkücü sanatkârlara sorumluluklarını hatırlatmakla kalmıyor, ülkücü hareketin içinde yer alanlara da hatıralarını yazma ikazında bulunuyor. Unutmayalım ki, hatırat da sanatın içindedir.

Ülkücü Hareketin şehit önderlerinden Muhsin Yazıcıoğlu’nun 1980 öncesi yaşananlarla ilgili, şehitlerimizle ilgili bir edebî esere yazdığı “Önsöz”den bir alıntı yapmak gereği hâsıl oldu:

“Maziden atiye doğru akıp giden tarih içinde bir insanın ömrü çok kısa bir kesittir. Hele sadece kendimiz için yaşıyorsak, dünyaya gelişimiz başlayıp, gözümüzü yumunca biteceğini kabul ederiz.

Fakat biz, bizden başkaları için yani, ideallerimiz ve ulvî gayelerimiz için yaşadığımız zaman hayatın çok uzun ve geniş olduğunu, insanlığın başlangıcıyla başlayıp, biz bu dünyadan göçtükten sonra dünyanın sonuna kadar devam edeceğini görüyoruz. Bazı insanların onurlu mücadeleleri öyle kalın ve derin izler bırakıyor ki, onu kazıyıp yok etmek mümkün değildir; insanlara ölümden sonra da örnek olmaya devam ediyor ve ışık gibi yolumuzu aydınlatarak yaşıyor, yaşatıyor.

Haksızlığa uğrayanlar ve haksız yere öldürülenler haklarını öldükten sonra alıyorlar. Zulme ve zalimlere karşı kesintisiz ve sürekli bir mücadelenin bayraktarı oluyorlar. Hele haksız yere öldürülenler ‘şehitlerle birlikte haşrolunacaktır.’ İlahî tercihini dikkate alırsak, ‘Onların diri oluşunun boyutları daha da kesin çizgilerle belirlenmiş olacaktır. Onlar bizimle birlikte ve bizden birileriydi; Onlar yine bizimle birlikte ve diridirler.’

Toz duman içinde bir hayatı yaşadık yıllarca. Bugünkü noktadan geriye baktığımızda bir savaş sonu manzarası görürüz: Göçe zorlanmış aileler, istikbali ve hürriyeti elinden alınmış insanlar, gözü yaşlı analar-babalar-yavrular, sakat kalmış yiğitler, hayatlarının baharında toprağa verilmiş canlar!.. Şöyle bir hatıralarımızı düşünecek olursak, gözlerimizin önünden hep bayrağa sarılı tabutlar ve onların ardından sel gibi akan yığınlar geçer: Sert yüzler, damlasız gözler, kararlı adımlar ve tekbirler, tekbirler, tekbirler, sessiz bir çığlık gibi akar!.. durur ve gürler: “Allah’a, Kur’an’a, Bayrağa, Vatana yemin olsun!.. Şehitlerim gazilerim emin olsun!..

Bir ‘ara kesit’ten sonra yine hatıralarımıza bakıyoruz: İşkenceler, zulümler, haksızlıklar, mahkemeler, darağaçları!.. Karşılıksız sevenlerin buruk ve isyanlı sükutu!.. Niçinler, nedenlere bulunamayan sorular!..

Gençliğimizi, kanımızı, canımızı verdiğimiz bir gayenin gerçekleşmesi için, daha nice meşakkatli yolculuklara çıkılacağını bütün boyutlarıyla şimdiden söyleyebilmek elbette güçtür. Fakat geçmişin muhasebesi ve Hâl’in gerçekleri ile önlerindeki uzun yolculukta kendilerini bekleyen engelleri nasıl aşacaklarının tahlilini iyi yaparak yola çıkanlar, her türlü engeli kolaylıkla aşmayı başaracaklardır.

Bugün belki de bizi ve mücadelemizi milletimize layıkıyla anlatamamış olabiliriz. Ama yarınlar ‘ÜLKÜCÜ MÜCADELE’ ile birlikte anılacak, bugünlerde mahkeme salonlarında yükselen sesler dalga dalga geleceğe ulaşıp, nesillere rehber olacaktır. Bugün toprak altına sıkıştırılan gerçekler bir gün lav olup fışkıracak ve yayılan lavların altında hakikatleri gizleyenler kalacaktır.

Tezgâhlarda çarmıha gerilen sevgimiz, milletin engin gönlünde çiçek açacak, çiviler sökülecek, dikenli kordelalar kesilecek ve sevgi çiçeğine kavuşacaktır. Karanlıkta yükselen mazlum çığlıklarımız beşikteki yavruların ninnisi oldu; bu çığlıkların manası kavranacak, yarınlarda işkence ve zulmün olmadığı bir dünya kuracaklar…

İmam kabul etmeyen lanetli darağacından yükselen tekbir sesleri ve Türk’ün, Türk düşmanlarıyla aynı zincire vurulması, bir devrin garabeti ve anlamlı özeti olarak dünü yazacaklara ve geleceği hazırlayacaklara ilham kaynağı olacaktır.

12 Eylül 1980 Durağı: Kervanımızın dağıtılmak istendiği ve baskına uğradığı durak!.. ‘Pusu noktaları: C-5, Harbiye, Hasdal, Adana, İzmir emniyet koridorları… Bu kavşakta baskına uğradık. Başımızı gövdemizden ayırmak istediler; budanan dallar yeni filizler verdi. Denklerimizi dağıtmak istediler; saçılan erzakımız toprakta tohum oldu, etraf yeşillendi. Çiğnediler, ezdiler, kopardılar; bilmeden ıslah edilmiş olanlar vücuda getirdiler. Yarın fışkıran filizlerden gür bahçeler, ormanlar, çiğnenen çimenlerden gül bahçeleri oluşacak; şairlerin, yazarların ilham kaynağı olacaktır.

Ey ‘sevgi gönlümün tahtı/ gönül Çalaba baktı/ İki cihan bedbahtı/ Kim bir gönül yıkar ise.’ Diyerek sevgiyle coşan, ‘bir gül bahçesine girercesine! Hakk ve hakikat yolunda ölüme koşan gönüldaşlarım!.. Köklerini arz kabuğuna sar sarabildiğince, dallarınla arş gölgesini kapla ve Rahman’a uzan uzanabildiğince! Rahman’a ulaş, O’nda eri, varlığını O’nunla yok et. Ruhunu İslâm’ın temiz ve saf pınarından doya doya kandır. İslâm da sulh ve sükûn bulup kendine, ihtiraslarına söz geçirebilesin ki, o nispette âlem halkına da, söz geçirip, Hakk yolunda yönetebilesin. İ’lay-ı kelimetullah için, Nizam-ı Âlem ülküsünün dinamiklerine bu yoldan gidilir.”(Yazıcıoğlu, 1987).

Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarını okurken yeri geldikçe bazı ilavelerle bu hatıraları zenginleştirmek isteriz. Ve yine isteriz ki, bu anıları okuyan ülküdaşlar da bildiklerini, yaşadıklarını kaleme alsınlar…

Abbasoğlu, Gazi lisesindeki öğrenciliğinden bahsederken edebiyat hocası Necdet Sancar’dan da bahsediyor(s.39). Söz Necdet Sancar’dan açılınca onun ağabeyi Hüseyin Nihal Atsız’ı da anmak gerek… Lokman Abbasoğlu ve Gazi Lisesinin öğrencilerinin Türk Ocaklarına gittikleri anlatılıyor(s.41-48).

Lokman Abbasoğlu ve arkadaşlarının feyz almak için gittikleri Türk Ocağı binası, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatı ile Ankara’nın namazgâh tepesi olarak bilinen yerde yapılmıştır. Yapının mimarisinin projesi için yarışmaya sadece Türk mimarları katılmıştır. Bu yarışmanın birinciliğine Arif Hikmet Koyunoğlu’nun projesi layık görülmüştür. Binanın Türk işçilerin dışında kimsenin çalışmasına izin verilmemiştir. O dönemlerde Türk sanatı adına taş ve mermer ustalarının çoğu  savaş sırasında şehit oldukları  için  teknik eleman zorluğu çekiliyordu. Mermer ve taş işçiliği yapan ne kadar usta varsa Anadolu’dan toplandı. Atatürk 1925 yılında temeli atılan binanın on sekiz ayda bitmesini istemişti. Bina on beş ayda tamamlanarak hizmete açılmıştı. Tezyinatı Türk motifleri ile süslendi. Daha sonra Ankara Türk Ocağı binası konser salonu,  kütüphanesi  ve  modern binası çeşitli  hizmetlerde kullanılmıştır. Türk ocağı binası Türk Ocaklarının kapatılmasından sonra Halk evleri olarak hizmet vermiş ise de hâlihazırda Resim Heykel Müzesi olarak kullanılmaktadır.

Lokman Abbasoğlu’nun anlattığı yıllarda Ankara Türk Ocağı başkanlığı yapan ve Orhun dergisini de çıkartan Göktürk Mehmet Uytun da Gazi Lisesi orta kısmında Türkçe öğretmeniydi (Gürel-Yağar-Gürel 2004:19)Göktürk Mehmet Uytun ve ağabeyi Nurettin Uytun, Uytun Yayınevinin de kurucularındandı(Gürel,2019:23). Şimdi yeri geldi yazalım: 1979’da İstanbul’da Cuma namazı çıkışı şehit edilen Alper Tunga Uytun’un amcasıdır Göktürk Mehmet Uytun (Uytun, 2017).

Uytun Kardeşlerin muhitindeki şahsiyetleri göstermesi açısından bir tespit olarak Uytun Yayınevi’nin yayınladığı ikinci kitap olan Denge’nin önsözünü Alparslan Türkeş’in yazdığını da burada belirtmeliyiz. İşte o önsöz:

“Denge’nin fikrî doğuşundan, tekâmülünden, yazılışından haberdar edildim. Bu fikrin, Türk ve dünya milletlerine refah ve saadet getireceğine kaniim. Yıllardan beri Türk ve dünya milletlerinin aradığı ve bugüne dek bulamadığı bir gerçek olduğunu gördüm. Denge doktrini, Türk milletine refah ve saadeti getirecek ilmî metotlara sahiptir. Türk ve dünya adamlarının tenkitlerinin bu doktrine büyük güç kazandıracağı görüşündeyim. İlmin ışığı altında, tabiî muhitin yapısı uzun müddet araştırarak meydana getirilen, hacım bakımından küçük, fakat, binlerce sahife tutacak bir cevhere sahip olan bu eserin en kısa zamanda, ilmî metotları içerisinde Türk ve dünya milletlerini saadete ulaştırmasını dilerim.”(Türkeş, 1969:7).

Lokman Abbasoğlu, “İlk Şehitler” başlığı altında ülküçü hareketin ilk şehidi Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi Ruhi Kılıçkıran’ı ve sonrasına kalemiyle şahitlik eder (s.57-64) ve sözü ülkücü şehit Dursun Önkuzu’ya getirir ve Önkuzu’nun Hakk’a yürüyüşünün 50. Senesinde onun can verdiği yerdeki binaya onun adının verildiğini yazar.

Önkuzu hey! Önkuzu!…

Önde gider Önkuzu…

Anası éDursun” demiş

Durmaz… Gider Önkuzu.

 

Kuzu yürür… Kuzu yürür..

Önde, Önkuzu yürür!

Kuzular meledikçe,

Gönlümüze sızı yürür!

 

Önkuzu!.. Hey!.. Önkuzu!…

Önde gider, Önkuzu…

Bu bayrak düşmez yere,

Ölmedikçe son kuzu!…

 

Dursun adı; Dursun adı…

O gitti, dursun adı.

Dillerde türkü olsun,

Yürekte vursun adı!..

 

Kuzular koç olacak,

Toy, düğün, göç… olacak!

Bu yılkı kuzuların,

Adları ÖÇ olacak!..

 

Dursun Önkuzu asla dinmeyecek yürek sızısı, kan ter içerisinde uyandığımız gecelerin başkahramanıdır. Bu vesile ile bu şiirle bizlere kim olduğumuzu hatırlatan rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nu da rahmetle anmış olduk. Ruhi Kılıçkıran’dan, Fırat Çakıroğlu’na  binlerce ülkücü şehidin hatırası ve ölümsüzlük nefesi Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarındadır…

Aradan yıllar geçtikten sonra Gazi Üniversitesi anlamlı bir tavır sergiledi ve şehit Dursun Önkuzu’nun hatırasına sahip çıktı. Rektörümüz Prof. Dr. Musa Yıldız, Gazi Üniversitesi Rektörlüğü görevini devraldığı günden bu yana yönetim anlayışı olarak gönül gücünü kullanmaya ve vefalı olmaya büyük önem verdiklerini ifade etti. Çok gecikmiş bir vefa görevinin ifa edildiğini belirten Rektörümüz Prof. Dr. Musa Yıldız; Dursun Önkuzu’nun, 23 Kasım 1970 günü yine bugün olduğu gibi Pazartesi günü katledildiğini söyledi. “O tarihte Önkuzu, toprağa değil, Anadolu insanının kalplerine gömüldü” diyen Prof. Dr. Musa Yıldız, konuşmasına şöyle devam etti: “Zira o kardeşimiz, şehitlerimizin kanlarıyla yoğrulmuş bu mübarek topraklarda; ezan susmasın, al bayrağımız inmesin diye ‘Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl. Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl’ diyerek merhum Akif’in diliyle can feda eyledi. İşte biz de Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulunun devamı olan gözbebeğimiz Teknoloji Fakültemizin Yönetim Kurulunun teklifiyle 16 Kasım 2020 tarihinde Senatomuzda aldığımız kararla, bu eğitim şehidimizin adını bu binaya verdik. Ruhu şad olsun. Mekânı cennet olsun.”

Şehitlerin ölmediğini, onların asıl unutuldukları zaman öleceğini söyleyen Rektörümüz Prof. Dr. Musa Yıldız, yönetim olarak vefa gösterip 15 Temmuz şehitlerimiz Cennet Yiğit, Gülşah Güler ve Muhammed Yalçın’ın adlarının Üniversitemiz Merkez Kütüphanesinin katlarına verildiğini de ifade etti.

Rektörümüz Prof. Dr. Musa Yıldız konuşmasını “Din için, vatan için, millet için, bayrak için, ezan için canlarını feda eden aziz şehitlerimize Allah rahmet eylesin, bizleri de onlara layık eylesin” diyerek tamamladı.

“Koca Bozkurt Ergin Bayramcı”, Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarında özel bir yer almıştır(s.65-68). Ergin Bayramcı’nın bu kitaba yansımayan bir hatırasını da biz anlatalım:

Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nin 20 Kasım 1976 günü Ankara’da düzenlediği mitingin sonunda Ergin Bayramcı’nın ettirdiği yemini hatırlayalım ve tarihe bir not düşelim:

“ANT

Varlığına, Birliğine, Yücelerin en yücesi olduğuna

İnandığımız…

Altımızda yağız yerin, üstümüzde yedi göğün

Sahibi olduğuna

İman edip kandığımız

Ol deyince olduran, gönüllerimizi iman nuru

Türklük şuuru ile dolduran

Ulular ulusu, yücelerin en yücesi

Allah’ın adına ant olsun ki;

Dinimin, ırkımın, töremin buyruğunda

Ülkücüler ordusunun

Rütbesiz, adsız erleriyiz

Ecdadımızın bize emanet ettiği harsımızı,

Dilimizi, dinimizi, vatanımızı, bayrağımızı

Ve bütün mukaddesatımızı

Can ve kan pahasına da olsa koruyacağız.

Ülkümüz hedefine varıncaya dek

Töremiz cihanı sarıncaya dek

Türk milleti muradına erinceye dek

İslâm ahlâk ve fazileti

Türklük gurur ve şuuru ile yürüyeceğiz.

Bizleri kutlu yolumuzdan döndürmek için

Önümüze çıkan her engeli aşacağız.

Beş bin yıllık geçmişimizden güç alıp

Yüzyılların ilerisine bakacağız.

Ulu Tanrı buyruğu ile

Oğuz Han’ın kurduğu Bozkurtlar ordusunun

Erleriyiz.

Son neferimizi, son nefesimizi, son damla

Kanımızı verene kadar

Milletimin düşmanlarını kara yere

Serene kadar vuruşacağız.

Allah’a, Bayrağa, Vatana ve Millete

Yemin olsun

Şehidlerim, Gazilerim emin olsun.

Başaracağız, başaracağız, başaracağız.

Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin!..”

 

Lokman Abbasoğlu hatıralarında “Gün Sazak’a Suikastı” anlattığı satırları okuyunca(s.165-168); bu elim hadiseyi destanların şairi Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun konu ile ilgili şiirini hatırlamamak mümkün mü?

 

GÜN SAZAK’IN AĞITI

 

“Kurudu gözde pınarlar, canım içre canım gitti.

Devrildi iri çınarlar, nice gül fidanım gitti.

Bölünmesin diye millet, bâki kalsın diye devlet.

Dağlar gibi et, seller gibi kanım gitti.

Paramparça idi ruhum, ellerinde bir güruhun,

Tufanı bumudur Nuh’un, diye arşa ünüm gitti.

Hey yakınlar uzaklar, bekler pusular tuzaklar,

Tayfuna dönsün Sazaklar, göz ışığım Günüm gitti.

Yetim kaldı körpe çağam, feryadımı nece boğam,

Gün doğmak üzere ağam, gün batarken inim gitti.

Bu bir nesildir sürekli, gözü pek çatal yürekli,

Zor günlerimde gerekli, tuğ gibi beş binim gitti.

Sakarya, esti yiğitler, bağrı kan süslü yiğitler

Süphan göğüslü yiğitler, gittiyse benim gitti

 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü hocalarından Prof. Dr. Aydın Taneri’nin; Ülkü Ocaklarının çıkarttığı Sanat ve Edebiyat Dergisi Yeni Divan’da “Devlet Adamı: Gün Sazak” başlıklı yazısını okuyanlar, Gün Sazak ve devlet hayatımızda siyasî ahlâkın ne demek olduğunu ve ülkücü hareketin bunun neresinde yer aldığını göreceklerdir. “Çok yönlü bir şahsiyete sahip olan Gün Sazak, tevazû âbidesiydi.”

Kastamonulu gönül dostu Mehmed Feyzi Efendi, ülkücülerin zor zamanlarında dualarıyla yanlarında olmuştur. Abbasoğlu, Alparslan Türkeş’in de Kastamonu’ya gittiğinde Mehmed Feyzi Efendi’yi ziyaret ettiğini anlatmaktadır (s.173). Mehmed Feyzi Efendi, ülkücülerin yıllarca anlatmaya çalıştıkları Türk-İslâm ülküsünü şu sözleriyle anlatıyordu:

“Sadakat-ı vataniye,

Mefahir-i milliye,

Hamiyet-i diniye”

Mehmed Feyzi Efendi, Alparslan Türkeş ve Kastamonu konusunda merakı olanlar bizim 2018 Türk Dünyası Başkenti Kastamonu Şehrengizi adlı kitabımızdaki “Türkeş Kastamonu’da, Kadrini Seng-i Musallada Bilip Ey Türkeş Durup El Bağlayalar Karşında Saf Saf” başlıklı yazımızı okumalıdırlar (Gürel, 2021:184-188).

Lokman Abbasoğlu’nun 12 Eylül 1980 İhtilali sonrası günleri anlatırken zor zamanlarda yaşananları o günleri yaşayanların şahitliğinde anlatmaktadır (s.185-205). O zor zamanların, zoru kolay kılmaya çalışanları vardı, onlardan biri de Lokman Abbasoğlu ve arkadaşlarının da yakından tanıdıkları Tuman Ciranoğlu’dur. Lokman Ciranoğlu ile ilgili bazı bilgiler şöyle:

Tuman Ciranoğlu, cumartesi ve pazar günleri 12 Eylül ihtilâlcileri tarafından aranan ülkücüleri ziyarete gider onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Rahmetli Tuman Ciranoğlu bize moral vermeye çalışırdı.

Tuğman Ciranoğlu, edebiyat öğretmeni idi. Bursa Eğitim Enstitüsü öğrencisi varsa işitmiştir. Gazi Mahallesinde otururdu, pek çok gencin elinden tutmuş onlara ağabeylik hatta babalık yapmış bir ağabeyimizdi. Tuğman Hoca, ÜLKÜ-BİR Ülkücü öğretmenler derneği genel sekreteri idi, T.C. Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmen Eğitimi Genel Müdürlüğünde de çalışmıştı. İhtilalciler onu önce Kırşehir’e Millî Eğitim Müdürlüğüne oradan da Bingöl’e sürdüler. Bingöl’e otobüsle giderken de Kayseri’yi geçince Pınarbaşı ilçesi yakınlarında trafik kazasında yaralanmış, Pınarbaşı Devlet Hastanesine getirilirken ambülânsta vefat etmiş, hastane yakınında oturan öğretmen bir ülküdaşımız Hayri Gürel tarafından da kimliği tespit edildiğinde hastanenin garajında imiş. Hayri Hoca, “Bu, Tuman Ciranoğlu, benim kardeşimin Ankara Yüksek Öğretmen Okulundaki velisi, ÜLKÜ-BİR yöneticilerinden” deyince etraftakilerin ilgisi de artmış. Hayri Hoca, önce evinden battaniye getirmiş, su ısıttırmış Büyük Potuklu Köyündeki imama haber salmış ve rahmetlinin cenazesini yıkayıp kefenlemişler tabuta koyup üzerine de Hürriyet İlkokulundan bir bayrak getirip sarmışlar. Pınarbaşı ilçesi Millî Eğitim Müdürü, Kayseri ve Kırşehir Millî Eğitim müdürlüklerini aramış ve oralardan gelenlere Tugman Hoca’nın naşını teslim etmişler.

Lokman Abbasoğlu, Alparsan Türkeş’in vefatı ve sonrasını anlatırken sonucu şöyle bağlar: “Başbuğ Alparslan Türkeş her toplantısında şunu vurgular; ‘Ülkücüler bölünmeden vatan bölünmez…’ Onun için birlik ve beraberliğimiz çok önemlidir. Vatanın ve milletin geleceği için Ülkücü Hareket’in bütünlüğü şarttır” (s.316).

Geldiğimiz bu günde, Başbuğ Alparslan Türkeş’i rahmet ve minnetle anıyor ve onu arıyoruz. Akademisyen Şair Abdulkadir Güllü, “24 Ayar Hüzün” başlıklı şiirinde bu konuda söylenmesi gerekenleri şiir ikliminde şöyle dile getiriyor:

 

Bir baharın dördünde ayrıldın aramızdan

Acın daha derindi en derin yaramızdan

 

Şerefli bir ülküye, bütün ömrünü verdin

Bölünürse ülkücü, bölünür vatan derdin

 

Ulu bir çınardın sen, kalbin Hakk’ı zikirde

Gönlünde Kızılelma, birlik dilde, fikirde

 

Allah’ın bir lütfuydun, Başbuğ Türkeş sen bize

Lekesiz ve tertemiz, taht kurdun kalbimize

 

Peşinden gelenleri asla pişman etmedin

Adanmış gönüllere kötü söz söyletmedin

 

Rehberin Kur’an idi, Resul oldu yoldaşın

Seherler umudundu, yıldızlardı sırdaşın

 

Laleler boyun büktü, sensizliğin yüzünden

Ağladı açan güller, sustu bülbül hüzünden

 

Neşet et sen ruhunla, gelelim gel, diz dize

Titresin ruhlarımız, yeniden seslen bize

 

Ülkümüze can versin, ufkumuza şahitler

Refik olsun onlara, bayram etsin şehitler

 

Emekler güce dönsün, sevgiler aşka dönsün

Kutlu yolun aşkıyla, toyumuz başka dönsün

 

Şanı yüce Allah’ın, sarsın seni rahmeti

Bırakırsak gök girsin bu kutsal emaneti

 

Eğilmedin hayatta, bir ömür hep dik durdun

Yükselttiğin bayrağı yüceltecek Bozkurdun

 

“Gençlik yıllarımızda İlahiyat Fakültesi öğrencisi olan Lokman Abbasoğlu gençlere moral verip coşturuyor, öbür yandan da dini bilgiler aktarıyor, şehitlerimizin başında dualar edip konuşmalar yapıyordu. Aradan 50 yıl geçti. Lokman Abbasoğlu dostlarının yanında durmaya devam ediyor.”(Osman Oktay, s. 382)

“Anıları okurken o yılları yeniden yaşadım. Gerçekten bu anlatılanları yaşamış mıydık? Masal mıydı, efsane miydi ya da biz deli miydik bilemedim. Yaşanılanlar inanılası bir şey değildi. Bu kitabı kelime kelime incelerken anıların hepsini yeniden yaşadım, yüreğim o günlerdeki gibi coştu. İyi ki Ülkücüler olarak o devrin adsız kahramanları içinde olmuşuz. İyi ki acıları bal eyleyip, vatan sağ olsun diye ülkemizi bölücülere teslim etmemişi.” (Mukadder Hatipoğlu Altaylı, s. 397).

Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarını ve bu vadide yazılıp yayınlanan hatıra kitaplarını okumak; geçmişi öğrenmek ve geçmişle ilgili merak ettiklerimize cevap bulmak için olduğu kadar geleceği kurgulamak için de bir o kadar önemlidir diye düşünüyorum. Bu tür kitapları okuyanlar eleştirilerini de kaleme alıp meraklıları ile paylaşırlarsa alana büyük katkı sunmuş olacaklardır. Halim Kaya, Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarını dikkatle okumuş ve değerlendirmesini de Ülkücü Yazarlar Derneği sitesinde paylaşarak ciddî bir vazife ifa etmiş ve bazı ikazlarda bulunmuştur(Kaya, 2021), kendisine dikkati ve emeği için teşekkür etmek istiyorum.

İlerde bir babayiğit çıkıp da “Kim Bu Ülkücüler?” diye bir çalışma yaparsa Lokman Abbasoğlu’nun hatıralarını içeren bu kitap da onun müracaat edeceği eserler arasında olacaktır hiç şüphesiz. İlerde yapılacak özeleştirilere de zemin hazırlaması bakımından önemli bir eserle karşı karşıyayız.

Lokman Abbasoğlu’nun bu çalışması bundan sonraki bu tür çalışmalar için de özendirici ve güdüleyici olacaktır diye düşünüyoruz ve yaşanan olumsuzluklar bir daha yaşanmasın diye bu vadide eser vereceklere de, bu hatıratın bizlerle buluşmasını sağlayan Lokman Abbasoğlu’na da teşekkür ediyoruz… Allah (C.C.) sağlıklı ve hayırlı ömürler versin…

Akledenler için, İnanç kuvvettir, büyük kuvvettir, en büyük kuvvettir…. Okumak, üzerinde tefekkür etmek, geçmişe dönük özeleştiride bulunmak ve kutlu yolda kesintisiz bir yürüyüş için, yeni atılımlara ve İlay-ı Kelimetullah kokulu muştulara gebe yeni dirilişlere vesile… Şimdi elinizin altında bir hatıra/anı kitabı var… Tefekkür edecekler için iyi okumalar…

KAYNAKÇA

Abbasoğlu, Lokman(2021).Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade, Yayına Hazırlayan: Mahmut Çetin, Edtörler: Zeki Gürel-Mukadder Altaylı, Ankara: Biyografi Net Yayınları, 400 s.

Adıbeş, Mahir (2002). Eylülde Soldu Bu Çiçekler, Ankara: Berikan Yayınları,461 s.

Amicis, Edmondo de (1927). Çocuk Kalbi/Grands Coeurs, Faransızcasından Türkçeye çeviren: İbrahim Alaettin Gövsa, İstanbul 1927, Maarif Vekâleti Yayını. Eski harfli metinden yeni harflere aktaran ve yayına hazırlayan: Zeki Gürel, Ankara 2012, Tema Yayınları, 336 s.

Arpacı, Selahattin (2015).Taş Medreseden Mektuplar, Ankara: Berikan Yayınları.

Arpacı, Selahattin (2015).Taş Medrese Defteri, Ankara: Berikan Yayınları.

Arpacı, Selahattin (2015).Taş Medrese Sohbetleri, Ankara: Berikan Yayınları.

Cabbar A., Erdoğan (2018). Gündüz Bey’in Dervişleri, Ankara: Akçağ Yayınları, 587 s.

Çayır, Remzi (2021).Mamak Mapushanesi, Ankara: Altınordu Yayınları.

Çayır, Remzi (2021).Onlar Diridirler, Ankara: Altınordu Yayınları.

Çayır, Remzi (2021).Koğuş Koğuş Türkiye Koğuş Koğuş Dünya, Ankara: Altınordu Yayınları.

Durak, Yılma (2015). Doğunun Başbuğu Yılma Durak’ın Mamak Hatıraları, İstanbul: Kayıt Yayınları.

Gürel, Nazlı Rânâ-Yağar, Demet-Gürel, Zeki (2004). Göktürk Mehmet Uytun Hayatı Sanatı Eserleri, Ankara: Berikan Yayınarı.

Gürel, Zeki (2019). Gönlün Sesi Nurettin Uytun Hayatı Sanatı Eserleri, Ankara: Berikan Yayınları.

Gürel, Zeki (2021). 2018 Türk Dünyası Kültür Başkenti Kastamonu Şehrengizi, Ankara: Net Kitaplık.

Kaya, Halim (2021). “Büyük Ülkü Yolunda Bir Ömür Sıradan ve Piyade-Kitap Tanıtımı”, Ülkücü Yazarlar Derneği, 12.12.2021, https://www.ulkuyaz.org.tr/

Olgun İbrahim (1971). “Anı Türü ve Türk Edebiyatında Anı”, Türk Dili Dergisi Anı Özel Sayısı, Yıl: 21, Sayı: 246.

 

Ozan, Ahmet Tevfik (1980), “Türk”, Yeni Divan Kültür Sanat Edebiyat Dergisi, Mayıs 1980, Yıl: 1, Sayı: 1, s.13.

Şehsuvaroğlu, Lütfi (1984). Gül Yüzlü Çocukların Romanı Kafes, Ankara: Genç Sanat Yayınları, 120 s.

Tekeloğlu, Veysel (2016). Yorgunum, Ankara: Akçağ yayını, 216 s.

Türkeş, Alparslan (1980). Türk Milletinin Kutlu Güç Kaynakları”, Yeni Divan Dergisi, Ağustos 1980, Yıl: 1, Sayı: 4, s.16-17.

Türkeş, Alparslan (1969). “Önsöz”, Denge 1. Kitap, Ankara: Uytun Yayınevi.

Uytun, Ayça Seda (2017). Yaşayan Kurt Ülkücü Şehit Alper Tunga Uytun, Ankara.

Yazıcıoğlu, Muhsin (1987). “Önsöz”, Çayır, Remzi, Onlar Diridirler, Ankara.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Ataların mirası ses bayrağımız Türkçe anamızın ak sütü gibidir

Ataların mirası ses bayrağımız Türkçe anamızın ak sütü gibidir
1

BEĞENDİM

ABONE OL

TÜRKÇEM

Bir ben varım,
Benimle birlikte Türkçem,
Türkçemle birlikte bir ben varım.
Ne başında ne sonunda gelir uygar dillerin.
Azeri’den tut, Balkanlara çık,
O Türkçe benim, ben o Türkçenin.

Bir ulusum var,
Ulusumla birlikte Türkçem,
Türkçemle birlikte bir ulusum var.
Ne başında ne sonunda gelir uygar ulusların.
Orta Asya’dan tut, Orta Anadolu’ya çık,
O ulus benim, ben o ulusun.

Bir ben varım, Benimle birlikte Türkçem,
Türkçemle birlikte bir ulusum var.
Ne başında ne sonunda gelir uygar dil ve ulusların.

Türkçem başlar Azeri’den Balkanlara,
Ulusum Orta Asya’dan Anadolu’ya çıkar.

Kosova’nın buram buram Türk-İslâm kokan şehirlerinden olan Prizren’de 1937 yılında dünyaya gelen ve hâlen Kuzey Makedonya’nın başkenti, Türk-İslâm kültürünün insanın ruhunu ısıttığı şehir Üsküp’te yaşamakta olan yazar, araştırmacı ve yayıncı şair Nusret Dişo Ülkü, bu şiirinde dilimiz Türkçe’nin hem tarihî macerasını hem de önemini bizlere anlatmaktadır.

Yahya Kemal Beyatlı, Üsküp belediye başkanı İbrahim Naci Bey’in oğlu olarak 1884 yılında Üsküp’te dünyaya geldi. On sekiz yaşına kadar da Üsküp’te yaşadıktan sonra, 1958’de İstanbul’da vefat etti. Yahya Kemal Beyatlı, dilimiz Türkçenin bizim için ne kadar önemli olduğunu anlatırken iki şeye dikkatlerimizi çekiyor:

1.”Türkçe, ağzımızda anamızın ak sütü gibidir.” Diyerek, Dilimiz Türkçenin  anamız kadar bize yakın, ve hayatta kalabilmemiz için anamızın sütü kadar besleyici ve helâldir.

2.”Türkçenin çekilmediği yerler vatandır.” Derken de Türkçe konuşulan yerlerin Türklerin vatanı olduğunu vurgulamaktadır. Genelde Balkanlar, özelde Kuzey Makedonya hâlâ bizim vatanımızsa bunda bizim hâlâ buralarda Türkçe konuşmamız ve kâinatı Türkçe adlandırmamızın rolü vardır.

Yahya Kemal’siz bir Üsküp, Üsküp’süz bir Yahya Kemal düşünemeyiz. Bu konuda merakları olanlar için Dr. Ertuğrul Karakuş’un; Balkanlar’da Çocukların Türkçe Sevinçi Bahçe çocuk dergisindeki yazısını okumalarını tavsiye ederiz. Daha ileri bir okuma yapacaklar için de yine Ertuğrul Karakuş’un “Yahya Kemal ve Üsküp” adlı kitabını tavsiye ediyoruz (Karakuş, 2018).

Kuzey Makedonya’nın Kocacık köyünden Anadolu’ya giden bir ailenin çocuğu olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Mustafa Kemal Atatürk de “Türk demek Türkçe demektir.” Diyerek dilimiz Türkçenin bizler için ne kadar önemli olduğunu belirtmiştir. Atatürk’ün  1930 yılında “dil” ile ilgili olarak söylediği şu cümlelerini de hiçbir zaman aklımızdan çıkartmamalıyız:

“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması Millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.

Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Üç evladının üçünü de Üsküp’te Türkçe eğitim yapan Tefeyyüz İlkokulu’nda okutmuş olan Doç. Dr. Nazlı Rânâ Gürel’in “Türkçe=Zekâ” başlıklı yazısı, dilimiz Türkçe ile ilgili pek çok gerçeği bizlere anlatmaktadır:

“Türkçe, son yıllarda dünyada üzerinde en çok araştırma yapılan dillerden bir tanesidir. Türkçenin gramer yapısının mantığa uygunluğu, dilin ezber metodu ile değil, mantık yürütülerek öğrenilmesi bilim adamlarını Türkçenin mükemmelliği konusunda hayrete düşürmektedir.

Amerika’da, Viskansın Üniversitesinde görev yapan Prof. Dr. Kemal Karpat Amerika’da dil bilim ile ilgili bölümü bulunan bütün üniversitelerde Türkçeye büyük önem verildiğini, gramatikal yapısının büyük bir hayret ve beğeni ile incelendiğini ve bir dilin nasıl bu kadar sağlam bir mantığa, mükemmeliyete sahip olabileceği düşüncesinin Türklere ve Türkçeye karşı bir hayranlık (yanı sıra kıskançlık) uyandırdığını belirtiyor.

Bu ilgi ve hayranlık yalnızca Amerika’ya mahsus değil. Avrupa’da da Türkçe husûsunda ciddi çalışmalar var. Geçmiş yıllarda üç yaşına kadar olan çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada Ana dili Türkçe olan çocuklarda, bu yaş grubunda diğer milletlerin çocuklarına göre zekâ seviyesi, kavrayış kabiliyeti olarak daha önde oldukları tesbit edilmişti. Çocuğun gelişiminde ilk üç yaşın önemi, çocuğun hayatı boyunca kat edeceği mesafenin önemli bir kısmını bu dönemde aldığı göz önünde bulundurulduğu zaman bu durumun hakikaten bir avantaj olduğunu düşünebiliriz.

Bu çocukların annelerinin genellikle kültür seviyesinin düşük olması, okuma alışkanlığının olmaması ise çocukların üç yaşına kadar elde ettikleri ilerleme hızını ileriki yıllarda gösterememesine sebep olan etkenler. Daha sonra yapılan çalışmalarda Türk çocuklarının zekâ açısından ilk yıllarda kat ettikleri mesafede en önemli faktörün dil olduğu kanaatine varılıyor.

İnternational Association for he Study of Child Language (Uluslar arası Çocuk Dili Araştırmaları Derneği) adlı kuruluşun Almanya’nın başkenti Berlin’de yapılan onuncu kongresinde, Türk çocuklarının 2, en geç 3 yaşına kadar kendi dillerini dil bilgisi kurallarını da yerli yerinde kullanarak mükemmel biçimde kullandıklarını ispatlıyor. Bu kabiliyet Alman çocuklarında 5, Araplarda 12 yaşına kadar uzayabiliyor.

Dil bilimi profesörü Klan Delius, Türk dilinin kolay öğrenildiğini belirterek, “Türkçenin şahıs ve zaman belirleyen ekleri düzenli. Lego taşlarının yan yana dizilmesi gibi tespitini yapıyor. Yine ilim adamlarının ulaştığı bir diğer sonuç; Türkçenin ezberlenerek değil mantık ve muhakeme yoluyla öğrenilen bir dil olmasından dolayı Türk çocuklarında günlük hayatta gerekli pratik zekâ ve muhakeme kazanımı da diğerlerine oranla daha önde.

Ve bu araştırma sonuçları Avrupa ülkelerinde Türklerle evli Avrupalı annelerde çocuğuna Türkçe öğretme ve evde Türkçe kullanma isteğini teşvik ediyor. Bu istek ve gayreti ile anne bir avantaj daha elde ediyor. Çünkü kurallı bir dil olan Türkçe şuurlu ve iyi öğrenildiği takdirde diğer dilleri de daha kolay ve kısa zamanda öğrenme yeteneğini kazandırıyor.Özetle söylemek gerekirse: Türkçe=Zekâ!..

Bizler hiçbir mantıklı izahı olmayan tuhaf bir kompleksle başka dil ve kültürlerin kucağına balıklama atlayıp kendimizi kaybederken bizde mevcut değerleri bir gün başka ellerde görürsek hiç şaşırmamalı. Yarının Türkiye’sini İngilizce, Almanca vs. Batı dillerini konuşan Türkler buna mukabil Avrupa’yı Türkçe konuşan Avrupalılar doldurabilir. Türklerle ilgili en detaylı araştırmalar Batı’da yapılıyor, bizim değerlerimizi onlar keşfedip dünya kamuoyunun gündemine sunuyorlar.

Ne kadar farkındayız bilmem ama Türkçeyi kullanan kişiler olarak çocuklarımız doğuştan şanslı, dilimizin kurallarını daha iyi öğrenerek, uydurukça vb. bir takım şahısların kendi keyfî yönlendirmelerine kapılmayarak; kazanılmış müşterek anlaşma vasıtamız olan kelimeleri feda etmeyerek; okuyarak bilgi ve kültürümüzü genişleterek doğuştan gelen bu avantajları kat be kat artırmak bizim elimizde.

Çocuklarımız gayret ve fedakârlığın her türlüsüne değmez mi?..

Türkçe sevdalılarına ithaf en yazdığım bir şiirimi de bu vesileyle okuyucularımla paylaşmak istiyorum:

TÜRKÇEM

Türkçe sevdâlısı gençlerimize

Atamın mirasını bana aktaran dilim

Onunla hislerimi duyup bildi sevgilim

 

Ben onunla anlatır, anlarım kâinatı

İfademin zihnimden âzâd oluş ber’atı

 

Ona gelen her darbe düşünceme gelmiştir

Yiten kelimelerim an be an tükeniştir

 

Ben onunla tanırım bin bir çeşit duyguyu

Onunla renklendirir rûyalarım uykuyu

 

O binlerce şâirin gönlünü gezer gelir

O ilâhi sırlarla mısralar dizer gelir

 

Onun sustuğu yerde, susar yürekler, durur

Çünki kalpten kalbe his aktaran pınar kurur

 

Çin’den taa Baltık’a dek gezdim de çok ülke ben

Daha lâtif tatlı ses duyamadım Türkçeden

……

Başka dil öğrenmeğe aralar kapı dilim

Keşfeden hayret eder mükemmel yapı dilim

 

Yüzlerce dil öğrensem mantığım seni arar

Sana sahip çıktıkça milletim dünyada var.”(Gürel,2005:3)

“Dil”, zihnin gıdasıdır. G. Bernard Shaw,  “Kendi dilini tam olarak bilmeyen başka bir dili de öğrenemez.” Diyerek “anadil”in ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır.

Anadilde eğitim insan hakkıdır. Bu hakkın kullanılmasına hiçbir güç engel olmamalıdır. Kuzey Makedonya gibi çok dilli ve çok kültürlü toplumlarda; dil öğretimi anadili odaklı başlamalı ve yapılmalıdır. Devletin resmî dilini öğrenmek bütün vatandaşların hakkı ve görevidir. Kuzey Makedonya’da Makedonya haricinde son zamanlarda Arnavutçanın da resmî dil olduğunu görüyoruz. Bu durum, Kuzey Makedonya’da yaşayan Türk çocuklarının anadilleri olan Türkçenin yanı sıra resmi dillerden olan Makedonca ve Arnavutçayı da öğrenmeleri gerektiğini ortaya koymaktadır. Eğer ülkenin huzuru esas alınacaksa diğer halkların çocuklarının da okullarda Türkçeyi ikinci veya üçüncü dil olarak okuyup öğrenmeleri gerekecektir.

Kuzey Makedonya’nın Raptişte beldesinde doğan ve hâlen İtalya’da yaşamakta olan şair Yaser Halim, Kuzey Makedonya’da Türklerin üç dil arasında kalışını bir şiirinde şöyle anlatmaktadır:

ÖKSÜZ YURDUN ÇOCUKLARI 

Eziyetlerle yırtılır hırkamız, goncalar sararak bağrımızı.

At süreriz göklere, Şar dağından savurarak bayrağımızı.

Üsküp’ten kanat çırpar, hor gönlümüzün uçuşan kuşları

Bizler öksüz kalmış bu yurdun, üç dil konuşan çocukları.

 

Yüreğimize nakış nakış işlenmiş, asil medeniyetin izleri.

Şüheda düşmüş topraklarımıza, yeşerir asaletin filizleri.

Vardar boyu uzanır, sürmeli Yörüklerin coşan bakışları

Bizler öksüz kalmış bu yurdun, üç dil konuşan çocukları.

 

Alaca cami ’ine, gözyaşı yağmurlarının değer taneleri;

Bir hilal uğruna, acılı kalbimize gömerken ciğer pareleri.

Kanımızı dondurur hele, zorunlu göçün yaklaşan kışları;

Bizler öksüz kalmış bu yurdun, üç dil konuşan çocukları.

Makedonya’daki Türk Eğitiminde Sorunlar ve Muhtemel Çözümleri üzerinde konuşulurken benim zihnim sürekli çok kültürlü toplumlar, bu toplumlarda dilleri ve kültürleri farklı dil ve kültürlerin baskısı altında olan ikinci ve hatta üçüncü dili de öğrenmeye mecbur olan çocukların halledilmesi gereken temel meseleleri olan ana dili veya birinci dil veya günlük kullanım ve tahsil dili olarak da adlandırabileceğimiz meseleye gelip takılıyordu.

Öğretim üyesi olarak görevli gittiğim ve seyahat amacı ile gezip gördüğüm birçok ülkede müşahede ettiğim durum çocukların ana dili gelişimini yeterince ilerletemediği için diğer derslerde ve öğrendiği diğer dillerde de problemlerle karşılaştığı idi.

Mesela Kuzey Makedonya’da Türkçe eğitim veren okulların bulunması ve ilköğretimde Makedonca dersinin üçüncü sınıftan itibaren olması bence anlayışlı bir yaklaşımdır. Almanya’da ana dili gelişiminin yetersiz oluşunun çocukları başta Almancayı da iyi öğrenememek gibi bir dizi problemle yüz yüze getirdiğini fark ederek farklı milletlerin çocuklarına ana dili eğitimi için saatler ve öğretmenler tahsis etmişti. Ama bizim insanlarımız burası Almanya çocuk Türkçeyi ne yapacak evde yeterince biliyor ve konuşuyor diyerek derslere ilgisiz kalıyor, verilen hakka sahip çıkamıyordu.

Oysa ana dili eğitimi bütün eğitim hayatının temelini teşkil ediyor ve yetersiz olduğu takdirde çocuklar başarma şanslarını kaybediyorlardı. Anlama, anlatma, anlaşma, okuma, yazma gibi eğitimin birçok sürecinde temel malzemenin dil olduğu kelime haznesi ne kadar zenginse çocuğun kavrama kabiliyetinin de o derece yüksek olacağı hakikâti atlanıyordu.

Oysa sadece Türkçe dersinin değil, diğer bütün derslerin de temel malzemesi dildir. Üstelik çok kültürlü toplumlarda öğrenilmesi şart olan ikinci dili iyi öğrenebilmenin ilk şartı da birinci dili veya ana dilini iyi derecede bilmektir. Ana dili eğitiminde okulun, öğretmenlerin, kitapların, kitaplardaki metinlerin elbette ki çok büyük bir önemi var. Bunlar ayrı ayrı ve uzun uzun izah edilmesi gereken başlıklar.

Ama en önemli görev şüphesiz ki aileye düşüyor. Çocuk okula kitabı ve okumayı severek başlayabiliyorsa tahsil hayatı büyük ölçüde hallolmuş demektir. Bunu yapmak da o kadar zor değil aslında. Çocuk üç dört yaşına gelip basit masal ve hikâyeleri anlayacak kelime hazinesine sahip olduğu zaman akşamları uyku vakti gelince yanına uzanıp, onun yaşına, seviyesine, ilgisine göre on dakika kitap okusak, beş dakika kitaptaki olay, kahramanlar üzerine sohbet etsek dört yaşından yedi-sekiz yaşına kadar bu on beş dakikayı birlikte geçirsek ona ömür boyu birçok faydalar sağlayacak fevkalade bir alışkanlık ve kabiliyet kazandırmış oluruz. Çocuğumuzun hiç farkında olmadan ve zorlanmadan başarmayı, kazanmayı kişiliğinin bir parçası haline getirdiğini görürüz.

Fakat bu temel üzerine bina oturtmak da iyi bir okul hayatı, ilgili başarılı ve fedakâr öğretmenler, dil, bilgi ve estetik açısından mükemmel ders kitapları ve bunları besleyecek kültür ve sanat verimleri ile mümkün olabilir ancak” (Gürel, 2017:157-158).

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu hem şehrimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün “dil” ile ilgili sözlerini hep beraber okumak ve üzerinde düşünmek isteriz:

“Türk milletinin dili Türkçedir. Türk Dili dünyada en güzel, en zengin ve kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sevip onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk Dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği sonsuz felaketler içinde ahlakını, göreneklerini, anılarını, çıkarlarını kısacası; bugün kendisini millet yapan her niteliğinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk Dili, Türk ulusunun yüreğidir, beynidir.

Türk demek, dil demektir. Millet olmanın en belirgin niteliklerinden biri dildir. “Türk milletindenim.” diyen kişi, her şeyden önce kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir kişi, Türk kültürüne ve milletine bağlılığını öne sürerse buna inanmak doğru olmaz.

Türk Dili’nin kendi benliğine, özündeki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet kurumlarımızın, dikkatli, ilgili olmasını isteriz.

Türk Dili’nin özleştirilmesi, zenginleştirilmesi ve kamuoyuna bunların benimsetilmesi için bütün yayın araçlarından yararlanmalıyız. Her aydın, hangi konuda olursa olsun, yazarken buna dikkat edebilmeli, konuşma dilimizi ise uyumlu, güzel bir duruma getirmeliyiz.

Başka dillerdeki her bir sözcüğe karşılık olarak dilimizde en az bir sözcük bulmak ya da türetmek gerekir. Bu sözcükler kamuoyuna sunulmalı, böylece, yaygınlaşıp yerleşmesi sağlanmalıdır.

Ülkesini yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Kesin olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin dili ve milli benliği bütün hayatında hâkim ve esas kalacaktır.

Zengin sözlüğümüzün toplandığı gün, milli varlığımız en kuvvetli bir dal kazanacaktır. Bizim milliyetçiliğimizin esası dil birliğinin korunmasıyla mümkün olacaktır.

Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.

Amacımız, Türk Dili‘nin öz zenginliğini ortaya çıkarmak, onu dünya dilleri arasında, değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.

En güzel ve ileri bir iş olarak türlü bilimlere ilişkin Türkçe terimler türetilmiş ve bu yolla dilimiz yabancı dillerin etkisinden kurtulma yolunda esaslı adımını atmıştır.

Türk Dili zengin, geniş bir dildir. Bütün kavramları anlatma yeteneği vardır. Yalnız, onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek gereklidir. Öyle istiyorum ki Türk Dili bilimsel yöntemlerle kurallarını ortaya koysun. Bütün dallarda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği, güzel, uyumlu dilimizi kullansınlar.

Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarının ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.

Güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim ahenktar, zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir.

Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.

Gaye, bugünkü ve yarınki Türk’ün medeniyetini kucaklayacak en güzel ve en ahenkli Türkçe’dir.

Bir ulusun dili, bütün bilim kavramlarını oluşturacak şekilde gelişmemişse, o ulusun bilim ve kültür alanında bir varlık göstermesi beklenemez.

Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.(Kocatürk, 2016:267-283).

                                                   Doç. Dr. Zeki GÜREL

                                                                      Balkan Yazarlar Birliği Kurucu Üyesi

 

KAYNAKÇA

Gürel, Nazlı Rânâ (2005). “Türkçe=Zekâ”, Yeni Balkan Gazetesi, Üsküp, 11 Ağustos, Yıl:2, Sayı:59.

Gürel, Nazlı Râna (2017).”Dil Zihnin Gıdasıdır”,Kırmızı Gülün Alı Var Makedonya Yazıları, Üsküp, s.157-158, Yeni Balkan Yayınları.

Kocatürk, Utkan (2016). Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, 4. Baskı, Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Yayını.

Karakuş, Ertuğru (2018). Yahya Kemal ve Üsküp, İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayını.

Devamını Oku

Kim Bu Türkler?

Kim Bu Türkler?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

DÜNYA DİLİTÜRKÇE, TÜRKLERİN DİLİ

Giriş

Türk Dili ve medeniyetinin temel taşlarından biri olan Yunus Emre’nin vefatının 700. Yılı hasebiyle 2021 yılı UNESCO tarafından anma ve kutlama yıldönümleri arasına alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı da, 2021 yılını “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” olarak ilân etmiştir. Cumhur Başkanlığı bu konuyu 29 Ocak 2021 tarih ve 2021/1 sayılı genelgesinde kamuoyuna duyurmuş ve gereğinin yapılmasını istemiştir (Resmî Gazete, 2021).

Yunus Emre, Türk edebiyatının ilk mutasavvıflarından Hoca Ahmet Yesevi’nin (Köprülü, 1976: 23-180) Anadolu’daki takipçilerindendir. “Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının ilk ve önemli temsilcilerinden olan Yunus Emre (1240/1-1320/1), tasavvufî ve insanî fikirleriyle evrensel bir şöhrete ulaşmıştır. Yunus Emre, sade fakat derin ifade gücüyle kaleme aldığı şiirlerinde, Türkçeyi edebîleştirmiş, millî dil ve edebî formlarla kendisine has bir varlık, bilgi, aşk ve ahlâk felsefesi ortaya koymuştur.” (Tatçı, 2005: V).

Bizim Yunus Emre’yi; Türkistan, Anadolu ve Balkanlar dâhil bütün bir Türk-İslâm kültür coğrafyasında 700 yıldır yaşatan okunur ve anlaşılır kılan, sevdiren, onun fikirleri olduğu kadar şiirlerinde kullandığı dildir, yani TÜRKÇEDİR

Biz bu yazımızda; “Türk” ve “Türkçe” kavramları etrafında tarihî süreçte yapılan tespitlere yer vereceğiz.

 

Kim Bu Türkler? Dünya Dili Türkçe, Türklerin Dili

Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’ünde Türk: 1.”Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse:’Ne mutlu Türk’üm diyene!’-Atatürk. 2.Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Türkçenin çeşitli lehçelerini konuşan soy ve bu soydan olan kimse: ‘Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur.’ M. E. Yurdakul.”(TDK, 2011:2401) Diye tarif edilirken bu milletin dili olan Türkçe için de: “Genel Türk dili” deniyor (TDK, 2011:2401).

Cumhuriyet Devrinde yayımlanan taradığımız Türkçe Sözlükler içinde “Türk” ve “Türkçe” konusunda en geniş bilgiyi veren İbrahim Alâettin Gövsa’nın hazırladığı Resimli Yeni Lûgat’tır (Gövsa, 1950:2850-2851). Bütün Türkçe sözlükler içinde; Divanü LÛgati’t-Türk’deki bilgileri de kullanan tek sözlük budur. Türkçenin ilk sözlüğü olarak kabul edilen Kaşgarlı Mahmud’un(1008-1105)  Divânü Lûgati’t-Türk adlı eserinde konu nasıl anlatılıyor bir de ona bakalım:

 “Rahman ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla -Yardım O’ndandır-

Cömertlikte eli açık, ihsanda merhametli Allah’a hamd olsun. O ki, en sağlıklıların hasta, hitabeti en kuvvetlilerin konuşmaktan aciz oldukları bir devirde, haram ile mubahı açıkça belirten ayrıntılı bir izahla, Vahiyle birlikte Cebrail’i Allah yolunun yolcusu olan, Mürşidi ve Kenndini yücelten Muhammed’e (Allah’ın salât ve selamı onun, ailesinin ve şerefli neslinin üzerine olsun) gönderdi.

İmdi, kul Mahmûd ibn el-Hüseyin ibn Muhammed (el-Kâşgarî) der ki:

Talih Güneşinin Türklerin Burcunda doğduğunu ve Cenab-ı Hakk’ın Türk Hakanlığını Göğün felekleri arasına yerleştirdi. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin idare yularını onların ellerine verdi. Onları herkesten üstün eyledi. Kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanı aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin şerrinden korudu. Oklarının dokunmasından korunabilmek için aklı olana düşen şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp da onlara sığınacak olursa o takımın korkusundan kurtulur; bu adamla birlikte başkaları da sığınabilir.

Ant içerek söylüyorum, ben, Buhara’nın sözüne güvenilir imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de şahitleriyle bildiriyorlar ki, Peygamberimiz kıyamet alâmetlerini, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada, “Türk dilini öğreniniz; çünkü onlar için uzun sürecek bir egemenlik vardır.” Buyurmuştur. Bu söz hadis ise, Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Yok, bu söz hadis değil ise, akıl da bunu emreder.

Ben onların en uz dillisi, en açık anlatanı, akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi kargı kullananı olduğum hâlde onların şehirlerini, çöllerini baştanbaşa dolaştım. Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma, Kırgız boylarını dillerini, kafiyelerini belleyerek faydalandım. Öyle ki, bende onların her boyun dili en iyi yolda yerleşmiştir. Ben onları en iyi şekilde sıralamış, en iyi bir düzenle düzenlemişimdir.

Bana sonsuz bir ün, bitmez tükenmez bir azık olsun diye, şu kitabımı-Allah’a sığınarak-Dîvânü Lügati ‘t-Türkî (Türk Dilleri Kamusu) adını vererek yazdım.”(Kaşgarlı Mahmud,1937:3-4)

Bu metin, eserin önsözünden alınmıştır. Kâşgarlı Mahmud, bu önsözde eserini hangi amaçla ve nasıl hazırladığını anlatmaktadır. Sonuç kısmında ise şu bilgiyi vermektedir:

 “Mahmud ibn el-Hüseyin der ki: Kitabımıza başlarken bildirdiğimiz Türk lehçelerini bir araya getirme, ilkelerini gösterme, kurallarını açıklama ve aralarındaki farkları iyi bir düzenle tanzim etme niyetimizi gerçekleştirdik. Vaadimiz yerine getirilmiş ve gayemize ulaşılmıştır. Tüm fazlalıkları, gereksiz süsleri, aşırılıkları ve metni uzatan unsurları kitabın dışında bıraktım Son söz geldi çattı ve yazdıklarımız edebi bir hazine olarak bâki kaldı.  Kitap bitti (başlama 1072-bitirme1077). Hamd Ezeli ve Ededi Olan Allah’a, salât ve selam Muhammed’e ve onun soyuna”

Kaşgarlı Mahmud, kitabının “Türk” kelimesi hakkında bilgi veren kısmında şunları kaydediyor:

 “Türk, Allah’ın selamı üzerine olsun Nuh’un oğlunun adı. ‘Hel etâ ale’l-insâni hînun mine’d-dehr (İnsanın üzerinden, (henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı) uzun bir süre geçmedi mi’ (K.76:1) ayetinde Adem’in (s.a.v) adı asıl ‘insan’ olarak geçiyorsa, Allah, Nuh’un oğlu Türk’ün evlatlarına seslenirken de bu adı kullanır. Bu ayette genel bir ad (ism) bir kişi (vahid) için kullanılmıştır; lead halagne’l-insâne fi ahseni taqvîmin sümme radadnâhu esfele sâfilîn ille’l-lezîne âmenû ve amîlü’s-sâlihât (Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar hariç…’ (K. 95:4-6). Ayetindeki kullanımda bir topluluk adıdır. (ism-i cem) zira kimse bu sözcüğün kapsamı dışında değildir. Aynı şekilde Türk, Nuh’un oğlunun adı olduğunda bir tek kişiyi bildirir. Oğullarının adı olduğunda ‘insan’ (elbeşer) sözcüğü gibi bir topluluğu ifade eder; çoğul veya tekil olarak kullanılır.

Biz diyoruz ki, Türk adı Allah’ın verdiği bir addır. Bize ehli mübarekten Şeyh ve İmâm el Hüseyin ibn Halef el Kâşgarî dedi, ona da İbn el-Garkî demiş: İbn Ebî’d-Dünya diye tanınan Şeyh Ebû Bekr el-Mugîde’l Cercerânî’nin Ahir Zamana Dair (el-müellef fî âhiri’z-zamân) adlı kitabında aktardığı ve isnat zinciri Peygambere (s.a.s) dayanan bir hadise göre Allahü Teâlâ ‘Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları doğuya yerleştirdim. Bir halka kızarsam, Türkleri o halk üzerine musallat kılarım.’ Diyor. İşte Türklerin bütün mahlûkattan üstünlüğü şudur: Cenab-ı Hak onlara isim vermeyi kendi üzerine almıştır; onları arzın en yüce ve en havadar yerine yerleştirmiştir; onlara kendi ordum demiştir. Bunun yanında onların güzellik, zariflik, incelik, terbiye, hürmet, büyüklere saygı, sadakat, tevazu, haysiyet ve cesaret gibi her biri sayısız methi mazur gösterecek erdemlerini zikretmeye gerek yoktur.”(Mahmûd el-Kaşgarî 2007:606).

XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un Türkler arasında Arapça dilinin yaygınlaşmasına bir tepki olarak, Türkçenin de Arapça gibi büyük ve güçlü bir dil olduğunu ispat etmek için kaleme aldığı Divanû Lugati’t-Türk, Türkleri anadilleri olan Türkçeyi bırakıp Arapca ve Farsçayı kullanmaktan alı koymamış olacak ki; Hoca Ahmed Yesevî de bu durumdan rahatsız olmuş ve hikmetlerinden birinde şöyle demiştir:

“Sevmez sözde bilginler
Bizim Türkçe dilini
Bilgeler konuşursa
Açar gönül ilmini

Ayet ve hadis Türkçe
Söylenirse duyarlar
Anlamına erenler
Baş eğerek uyarlar

Ey miskin Hoca Ahmet
Yedi atana rahmet
Fars dilini bilsen de
Sen Türkçene devam et”

Türkistan coğrafyasında kardeşlerimiz arasında görev yaptığız yıllarda dikkatimizi çekmişti, bu coğrafyadaki kardeşlerimiz Hoca Ahmed Yesevî hikmetlerini, bizim Süleyman Çelebi’nin Mevlid’ini okuduğumuz gibi besteli bir şekilde okuyorlardı. Yesevî’nin bu hikmetini “Anayurt Marşı”nın da bestecisi olan Türkistanlı Sabir Karger’in kendi sesinden bestesiyle dinlemek isteyenler için de bir adres verelim, TRT Türkü Radyosunun arşivinden dinleyebilirler.

XII. yüzyılda Türkistan’da yaşamış olan Hoca Ahmed Yesevî’yi gerçek kimliğiyle tanımamız Türkiye ve Türkistan Türklerinin kardeşliğini güçlendirecek ve ortak manevî atamız Ahmed Yesevî yolunda kucaklaşmamızı sağlayacaktır. Yesevî Ocağı, Orhun’dan Tuna’ya kadar uzanan bütün Türk yurtlarını içine alıp aydınlık bir geleceğe taşıyacak genişlikte ve güçtedir (Bice, 2014).

XII. Yüzyılda Türkçenin zayıfladığı, Farsça ve Arapça karşısında itibarsız görüldüğü Anadolu’da Karamanoğlu Mehmet Bey bir ferman yayınlar ve Türkçenin konuşulmasını zorunlu kılan, Türkçenin resmi dil olduğunu belirten bir ferman yayınlar:

Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türkî dilinden gayri dil söylemeye

Mayıs 1277 tarihinde fermanın yayınlanması sebebiyle her yıl Türkiye’de “Dil Bayramı” 13 Mayıs’ta kutlanır. Karamanoğulları Beyliği hükümdarı 1.Mehmet,  21 yaşında beyliğin başına geçmiştir (1261). On altı yıl beyliği idare etmiş ve 1277 yılında Moğollar tarafından öldürülmüştür. Türbesi Karaman’da Ermenek ilçesinin Balkusan Köyünde bulunmaktadır.

XII. yüzyılda Anadolu’da bir Âşık Paşa (1272-1333 çıkmış ve şöyle haykırmıştır:

Kamu dilde var idi zabt ü usûl

Bunlara düşmüş idi cümle ukul

Türk diline kimsene bakmaz idi

Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahı bilmez idi bu dilleri

İnce yolu ol ulu menzilleri

Türbesi Kırşehirde bulunan Âşık Paşa’nın, Garîbnâme adlı eserini Türkçe ile yazmasının gerekçesini yazarken dile getirdiği bu mısralar şu gerçekleri dile getirmeye çalışmıştır (Banarlı, 1971:380-383)

Arapça ve Farsça gibi dillerin kullanımını yaygınlaştırarak eğitimde Arapça, sanatta ise Farsça kullanmak suretiyle Türk milletine mensubiyetin zayıflatıldığını, Türkçe kullanmayanların Türklerin sevilmesinin de önüne geçtiklerini nasıl görmezlikten gelebiliriz. Âşık Paşa’ya göre bunda o kadar ileri gidilmiştir ki Türkler dahî kendi dillerini bilmemek; Türkçe ile ne ince ne yüce eserler verilebileceğini akıl edememek durumuna düşmüşlerdir.

Anlaşılıyor ki, Türkler arasında yabancı dillere olan meyil bir hastalık olarak devam ediyor olmalı ki, XV. asırda Ali Şîr Nevâî de bu duruma isyan ediyor.

Ali Şîr Nevâî (Herat 9 Şubat 1441-1501), Türkçe için Muhakemet-ül-lûgateyn adlı eserinde “Türklerin konuştuğu dil” diyor (A.Ş.Nevâî, 1941:281). Ali Şîr Nevâî, Türk için de eserinde şunu yazıyor: “Dünyanın en büyük, en ünlü en yiğit, en sosyal, en eski en diri ve en verimli milleti” (A.Ş.Nevâî, 1941:281).

Nevâî, bu eserinde Türk dilinin Fars diline her yönden üstün olduğu davasını ele almış ve bunu büyük bir inanla ve herkesi kolaylıkla inandırıcı kanıtlarla ortaya koymuştur. Farsçanın şiir ve edebiyat için en üstün dil olduğuna herkesin kandığı bir zamanda bu davayı ileri sürmek bile büyük bir millet sevgisinin damgasıdır. Bu bakımdan Nevâî’yi Türk dilciliğinin on beşinci asırdaki kahramanı saymak haksız değildir sanırız.

Unutmayalım ki; “Türk demek Türkçe demektir!”

Türkün ve Türkçenin tarihi ile ilgili olarak Ebulgazi Bahadır Han’ın (ölümü 1663) Şecere-i Terakime Türklerin Soy Kütüğü adlı esere de bakmakta fayda vardır.1660 yılında yazılmış olan bu eserde anlatılanlar Kağgarlı Mahmud’un XI. Yüzyılda anlattıklarıyla ve İbrahim Alaettin Gövsa’nın 1947’de yazdığı sözlüğündeki “Türk Maddesi” ile örtüşmektedir. Ebülgazi Bahadır Han’ın eserinin giriş kısmı şöyle:

“Bismillâhirrahmânirrahîm

Şükür ve övgü o sahibe ki, onun hiç evveli ve âhiri yok ve yurdunun zevâli yok ve babası ve anası yok ve hatunu ve oğlu ve kızı ve danıştığı kimsesi yoktur. Aşı ve suyu öyle/üleştirici yoktur ki kuldan tâ padişaha kadar ve karıncadan tâ file kadar ve sinekten tâ anka kuşuna kadar hepsinin ahvaline lâyık verir. Bir gün hiç birinin payını noksan kılmaz. Eğer yeryüzünde yeşeren ağaçların hepsi kalem olsa ve denizler mürekkep olsa, bütün insanoğlu yazıcı olsa, sonra yüz bin yıl onun sıfatını yazsa, denizden bir katre ve dağdan bir zerre taşı yazmaktan daha az olur. Artık benim söylediğim ne olacak.

Sayısız selam ve dua o peygambere ki, bütün peygamberlerin iyisi ve Tanrının dostu ve bütün insanoğluna gönderdiği elçisidir. Onun yâran ve evlâtlarına çok çok Tanrı rahmeti olsun.

Bir gün bir kimse bu kitabı okuyup bilmediğini bilse, bizim ruhumuza Fatiha okuyacak dedik. Sonra kitabı söylemeye başladık. Ve bu kitaba Şecere-i Terakime diye ad koyduk. Hep bilin ki, bizden önce tarih söyleyenler Arapça lûgatleri katmışlardır ve Farsçayı da katmışlardır ve Türkçeyi de seci kılmışlardır. Kendilerinin hünerlerini ustalıklarını halka malûm kılmak için. Biz bunların hiç birisini yapmadık. Onun için ki: Bu kitabın okuyucusu ve dinleyicisi elbette Türk olacaktır. Tabii, Türklere Türkâne söylemek gerek. Tâ ki, onların hepsi anlasınlar. Bizim söylediğimiz sözü bilmeseler ondan ne çıkar? Eğer onların içlerinde bir veya iki okuyan akıllı insan olsa, o bilse, bilmeyen çokluğun hangi birine söyleyip bildirir. O halde öyle söylemek gerek ki iyi kötü hepsi bilip, gönüllerine makul olsun.

Şimdi Âdem’den tâ bu zamana kadar ki tarih bin yetmiş Türkmen adını taşıyıp Türkmene katılan illerin bildiğimiz kadarını bir bir söyleyelim. Bilmediğimize ne çare? (Hz. Adem (a.s.v.)den Hz. Nuh (a.s.v)a kadarki silsile sayıldıktan sonra)

Ondan sonra Nûh Peygamber, babasının yerine oturdu. Tanrı Taâlâ, iki yüz elli yaşına gelince peygamberlik verdi. Yedi yüz yıl halkını doğru yola çağırdı. Erkek ve kadından seksen kişi iman getirdiler. Yedi yüz yıl içinde seksenden fazla insanın iman getirmemesine kızıp halka beddua kıldı. Cebrail geldi ve dedi ki: Tanrı Taâlâ senin duanı kabul kıldı, filân vakitte halkı suya gark kılacak, sen gemi yap, deyip, gemiyi nasıl yapacağını gösterdi. Yerden su çıktı, gökten yağmur yağdı. Nuh Peygamber üç oğlu ile iman getiren seksen kişi ile gemiye bindi. Gemi, Tanrı Taâla’nın emri ile sular çekilince Musul denilen şehrin çok yakınında Cûdi denilen dağdan çıktı. Gemiden çıkan insanların hepsi hasta oldu. Nuh Peygamber üç oğlu ve üç gelini ile iyileştiler. Ondan sonra Nuh Peygamber üç oğlunun her birini bir yere gönderdi. Hâm adlı oğlunu Hindistan, Sâm adlı oğlunu İran ve Yâfes adlı oğlunu Kuzey Kutbu tarafına gönderdi.

Yâfes’e bazıları peygamber idi demişlerdir. Yâfes babasının emri ile Cûdi dağından gidip İtil ve Yayık suyunun yakasına yerleşti. İki yüz elli yıl orada durdu, sonra vefat etti. Çocukları pek çok olmuştu. Oğullarının adları şunlardır: Türk, Hazar, Saklap, Rus, Ming, Çin, Kimeri.

Yafes, öleceği sırada oğlu Türk’ü yerine oturtup diğer çocuklarına dedi ki: Türk’ü kendinize padişah bilip, onun sözünden çıkmayın. Türk’e Yâfes oğlu diye lâkap taktılar. Çok edepli ve akıllı insan idi. Babasından sonra birçok yerler gezdi ve gördü. Sonra bir yeri beğenip orada durdu. Bugün o yere Isıg Köl derler. Cadır evi (otağı) o çıkardı. Türklerin içindeki bazı âdetler var, ondan kaldı.”(Ebulgazi Bahadır Han, 1979:18-24).

Atatürk’ün; kurşun kalemle, iki küçük not kâğıdı üzerine sığdırdığı Türk tanımı. Bu tanımı Atatürk, manevî kızlarından Afet İnan’ın yardım isteği üzerine hemen yazıvermiştir. Afet İnan; öğretmeni olan İsviçreli antropolog Profesör Eugène Pittard’ın, kendisine doktora tezi olarak verdiği “Türk Milleti’nin Özellikleri” konusunda Atatürk’ten yardım istemiştir. Atatürk; Afet İnan’ın önce kendi görüşlerini yazmasını istemiş, daha sonra fikrini belirteceğini söylemiştir.

Afet inan, uzun bir çalışma hazırlamış ve Atatürk’e sunmuştur. Bu tanımı çok uzun bulan Atatürk, “Önce sana milletimizi anlatayım” diyerek, kısa ve öz ifadelerle kendi Türk tanımını, elinin altında bulduğu iki küçük not kâğıdı üzerine karalayıvermiştir.

Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik Türk Beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”(Günay, 2012)

“Türk çocuğu, ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde güç bulacaktır.”(İnan, 1959:297).

 

 

Sonuç Yerine

Dilin kendisi de bir kültür unsurudur, ama o, aynı zamanda kültürün de taşıyıcısı durumundadır. Meseleye bu açıdan bakmanın gereğine ve önemine vurgu yaptıktan sonra; “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” Diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “dil” ve “Türk dili” konusundaki çalışmalarına da dikkatleri çekmek isteriz (Gürel,2021). Atatürk, Türk Dili için şunları söylüyor:

Türk milletinin dili, Türkçe’dir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bizde Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz hadiseler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, velhasıl bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.

Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkîşafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin.

Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Gelinen şu günde; “Türkçe eğitim”, “yabancı dil öğretimi” ile “yabancı dilde eğitim” konularını birbirinden ayırt edemeyen ve bu konuları tartışmaktan korkan siyaset ve akademinin varlığı düşündürücüdür. Ömrünü Türkçenin önemini anlatmakla geçiren; 26 yaşında profesörlüğe hak kazanarak son üç yüz yıl içindeki en genç Profesör Oktay Sinanoğlu (1935-2015) diyor ki:

Türkçe anadil, yabancı dil ise yardımcı olmalı. İlkokuldan başlayarak üniversite sonuna kadar yabancı dilde eğitim gören öğrenci, çoktur. Türk dilini tümüyle bilmemektedir. Türk dilini tümüyle bilmeyen, mesleğini kendi dilinde konuşmayan mühendis nasıl olur da, Türk toplumunda, Türk işçisiyle veya yöneticisiyle çalışabilir? Ayrıca, sadece fizik, matematik, kimya dersleri yabancı dilde olmalıdır şeklinde başlayan bir tutum kısa sürede bütün dallara yayılmış, bugün yöneticilik bilimleri, toplum bilimleri ve hatta Türk tarihi bile bazen İngilizce öğretilir bir duruma gelmiştir. Türk toplumu içinde çalışacak bir Türk yöneticisinin kendi mesleğinde ve genel bilgilerde Türkçe ders görmeden yetişmesi kadar garip bir düzen dünyanın hiçbir yerinde düşünülemez.” (Sinanoğlu, 2002 :256)

Ben gelmedim davi için beni işim sevi için

Dostun evi gönüldendir gönüller yapmağa geldim

Diyen ve sevgi dili Türkçe ile insanlığa seslenen Bizim Yunus Emre’nin vefatının 700. Yılı münasebetiyle kutlayacağımız “Yunus Emre ve Türkçe yılı” hayırlar getirsin, hayırlara ve Türkçeye dönüşümüze vesile olsun!.. Bu yılla ilgili ilk etapta ben bunları düşündüm, sizler kim bilir neler düşündünüz veya düşünüyorsunuz… Yunus Emre’yi vefatının 700. Yılında saygı ve rahmetle anıyor, sevgi dili Türkçenin dünya dili olmasını ve kıyamete kadar yaşamasını da canı gönülden istiyorum… Selam ve dualarımla…

 

KAYNAKÇA

Al Şîr Nevâî (1941). Muhakemet-ül-Lûgateyn, Şimdiki Dile Çeviren: İshak Rafet Işıtman, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Banarlı, Nihat Sami (1971). Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayını.

Bice, Hayati (2014). Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî ve Hikmetleri, İstanbul: H yayınları.

Ebulgazi Bahadır Han (1979).Şecere-i Terakime Türklerin Soy Kütüğü, Hazırlayan: Muharrem Ergin, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser.

“Genelge, 2021 Yılı Yunus Emre ve Türkçe Yılı İlân Edildi” (2021). Resmî Gazete, 30 Ocak 2021, Sayı: 31380.

Gövsa, İbrahim Alaettin (1947-1950).Resimli Yeni Lûgat ve Ansiklopedi, İstanbul: İskit Yayınevi, 3163 s.

Günay, Muharrem (2012). “Atatürk’ün Türk’ü Tarifi”, Kocatepe Gazetesi, 12 Eylül 2012.

Gürel, Zeki (2021). “Atatürk ve Türk Dili”, https://haberiniz.com.tr/kose-yazilari/ataturk-ve-turk-dili-14062021

İnan, Âfet Ayşe (1959).Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara: Türkiye İş Bankası Yayını.

Köprülü, Fuad (1976). Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Gerekli Sadeleştirmeler ve Bazı Notlara İlavelerle Yayımlayan: Dr. Orhan F. Köprülü, 3. Baskı, Ankara: Diyaet İşleri Başkanlığı yayını.

Mahmûd el Kâşgagî(1937). Dîvânü Lugâti’t-Türk,4 Cilt, Çeviren: Besim Atalay, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Mahmûd el Kâşgagî (2007). Dîvânü Lugâti’t-Türk, Türkçe çeviri ve düzenleme: Serap Tuba Yurtsever ve Seçkin Erdi, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Sinaoğlu, Oktay (2002). Bir Nev-York Rüyası “Bye-Bye” Türkçe, 4. Baskı, İstanbul: Otopsi Yayınları.

Tatcı, Mustafa (2005). Yunus Emre Divanı-1, 2. Baskı, İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayını.

Türk Dil Kurumu (2011) Türkçe Sözlük, 11. Baskı, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Devamını Oku

Atatürk ve Türk Dili

Atatürk ve Türk Dili
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mustafa Kemal Atatürk’ün dil konusuna ciddî olarak ilk eğilişi 1930 yılındadır. Atatürk, Prof. Dr. Sadri Maksudî Arsal’ın Türk Dili İçin adlı kitabının başına konmak üzere 2 Eylül 1930 tarihinde kendi el yazısıyla şunları yazmıştır:

Atatürk ve Türk DiliDil ile millî his arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin… Ülkesini ve yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Prof. Dr. Amet Bican Ercilasun, bu yazıyı şöyle değerlendirmiştir: Burada Atatürk dilimiz için iki hedef göstermiştir: Millî olmak, zengin olmak. Sonraki hareketler, hep bu iki hedefe doğru yönelecektir. Hedeflere varmak için tutulacak yol, takip edilecek metod da açıkça belirtilmiştir: Dili şuurla işlemek. Bundan maksat Türklük şuuruna ve ilim metoduna sahip olmaktır. Atatürk’ün dil ile millî his arasında bağ kurması, millî duygunun gelişmesini dilin millîliğine ve zenginliğine bağlaması hareket noktasını göstermesi bakımından çok mühimdir. Atatürk’ü, bütün hareketlerinde ve inkılâplarında olduğu gibi dilde de reform yapmaya iten âmil, milliyetçiliktir. Atatürk’ün hâkim vasfı daima Türk milliyetçiliği olmuştur.”(Ercilasun,1993:191).

Atatürk’ün dil ile ilgili sözlerinden bazıları şunlardır:

Türk milletinin dili Türkçedir, Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlâkını, ananelerini, hâtıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.

Atatürk ve Türk DiliMillî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz. Türk dili zengin, geniş bir dildir. Her mefhumu ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lâzımdır.

Türk milletini ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz. Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”(Kocatürk,196):109-112).

Şu hâlde Atatürk’ün dil ile ilgilenmesinin sebebi de milliyetçiliktir. O, 11 Temmuz 1932’de “Dil işlerini düşünecek zaman da gelmiştir… Öyle ise, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun.” Diyerek dilde yeni bir hareket başlatmıştır. Daha sonra adı Türk Dil Kurumu olacak olan bu cemiyet 26 Eylül-6 Ekim 1932 tarihleri arasında Atatürk’ün başkanlığında Birinci Türk Dil Kurultayı’nı düzenler. İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda binlerce kişinin hazır bulunduğu bu kurultaydaki konuşmalar, İstanbul’un büyük meydanlarına, Anadolu’nun bütün şehir ve kasabalarının meydanlarına kurulan hoparlörlerle bütün millete dinlettirilmiştir.

Bu kurultayda bilhassa Türk dilinin eskiliği üzerinde durulmuş, Sümerce ve Sâmi dillerle karşılaştırmalar yapılmış, Türkçenin Hint-Avrupa dili olduğu ispat edilmeye çalışılmıştır. Kurultay sonunda kabul edilen sonuç bildirisinde şu bilgilere yer verilmiştir:

İlk medeniyet dilinin Türkçe olduğuna da kimsenin şüphesi kalmadı… Türk Dili, Hint-Avrupa dili denilen dillerle Sami denilen dillerin anasıdır… Türk dili yeniden işlenip özgünlüğüne kavuşturulursa bugün de en ileri sayılan medeniyet dilleri arasında yerini bulacağına şüphe yoktur. En kestirme, en doğru yoldan dileğimize ermek için Devlet, millet hep birden elbirliğiyle çalışmalıdır.

  1. Türkçenin gerek Sümer, Eti gibi en eski Türk dilleriyle, gerek Hint-Avrupa, Sami denilen dillerle mukayesesi yapılmalıdır.
  2. Türk lehçelerindeki kelimeler lûgati, sonra esas Türk Lûgati, ıstılâh lûgati, Türk sarfı nahvi tez elden yazılmalıdır. Sarf, nahiv, lûgat yapılırken, ıstılah konurken Türkçenin bütün lâhikalarının araştırılmasına, bu lâhikaların ve edatların dilimizin bütün ihtiyaçlarına yetecek surette işlenmesine ehemmiyet verilmelidir.
  3. Türkçenin tarihî grameri yazılmalıdır.
  4. Şark ve Garp memleketlerinde çıkan Türk Dili hakkındaki eserler toplanmalı, bu eserlerden lâzım olanları dilimize çevirmelidir.
  5. Cemiyet gerek kendisinin gerek dışarıda Türk dili işleriyle uğraşanların tetkiklerini bir mecmua ile neşretmelidir.
  6. Türkçenin tarihî inkişafları aranmalı, mukayeseli grameri yazılmalıdır.
  7. Memleket gazetelerinde dil işlerine hususî yer verilmelidir.

Gerek kurultayda sunulan bildirilerde ileri sürülen, gerek çalışma programının girişinde yer alan Türkçenin bütün medenî dillerin anası ve ilk medeniyet dili olduğuna dair düşünceler; Atatürk’ün dil hareketinin hangi duygularla başlattığını göstermesi bakımından dikkat çelicidir. İlim bakımından bugün için tartışmaya açık olan bu fikirler; Türk milletinin Batı karşısında aşağılık duygusunu yenmek, aydınlarımızda ve halkımızda millî bir gurur meydana getirmek, millî bir romantizm yaratmak gayesini taşıyordu diyebiliriz.

Yukarıdaki programda ifade edilen düşüncelerin tatbikine hemen geçilir. Atatürk, 1 Kasım 1932’de TBMM açış konuşmasında “Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alâkalı olmasını isteriz” diyerek devletin bütün organlarını Türk dili işiyle görevlendirmiş bulunuyordu. Bunun sonucunda:

  1. 21 Kasım 1932 tarihinde 13507 numaralı kararname ile her ilde valinin başkanlığında bir “derleme şubesi” kurulur. Bütün öğretmenler bu işle görevlendirilir ve İstanbul Türkçesinde bulunmayan kelimeler memleketin her köşesinden derlenerek Türk Dili Tetkik Cemiyetine gönderilir. Türk Dil Kurumu Derleme Sözlüğü yayınlamaya başlar.
  2. 12 Mart 1933’de “Dil Anketi” başlatılır ve 3,5 ay süren bu anket boyunca her gün Türkçe asıllı olmayan kelimelerden on beş kelimelik bir liste hazırlanıp gazetelerde yayınlanır, radyolardan duyurulur ve vatandaşlardan bunlara Türkçe karşılıklar bulmaları istenir.
  3. 1933 yılının yaz aylarında eski eserler ve sözlüklerin öztürkçe kelimeler bakımından taranması istenerek Türkçe Tarama sözlüğünün hazırlanmasına başlanır.
  4. 1933’te Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi yayımlanmaya başlar.

Bu süreç dilde öztürkçeçilik hareketini öyle bir noktaya getirir ki, yeni dille yazılan yazılar halk tarafından anlaşılmadığı gibi bizzat yazarları tarafından da anlaşılamaz. Atatürk de bu öztürkçecilik hareketine uymuştur.1934 Ekiminin başında, İsveç veliahdı şerefine Çankaya Köşkünde verilen davette Atatürk’ün yaptığı konuşma şöyledir:

Avrupa’nın iki bitim uçunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyor: Baysal utkusu

1952’de yayımlanan Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nin II. Cildinin 274. Sayfasındaki bu nutuktan da anlaşılacağı gibi öztürkçecilik Türkçeyi bir çıkmaza sürüklemektedir.

Bu karışıklıklar devam ederken 18-23 Eylül 1934 tarihlerinde Dolmabahçe Sarayında II. Türk Dili Kurultayı toplanır. Atatürk, dilimizin getirildiği noktadan memnun değildir. Atatürk’ün bu tavrını Falih Rıfkı Atay şöyle anlatır: “Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra, benim, yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti. ‘Dili bir çıkmaza saplamışızdır.’ Dedi, sonra: ‘Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben işi başkalarına bırakmam. Çıkmazdan biz kurtaracağız.’ dedi.”(Atay, 1969:477). Bundan sonraki süreçte:

  1. 1934 Aralık ayı içinde Türk Dil Kurumu merkez heyeti dışında bir komisyon kurulur. Osmanlıcadan-Türkçeye ve Türkçeden-Osmanlıcaya Cep Kılavuzları çıkartılır. Dilde tasfiyecilikten yavaş yavaş vazgeçilmeye başlanır.
  2. Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası” başlatılır. Atatürk, Türkiye’de yaşayan insanların hangi soydan gelirlerse gelsinler Türkçe konuşmalarını istiyordu ve bu konudaki düşüncesini de şöyle ifade etmişti: “Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden evvel mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz.”(Korkmaz, 1974: 74).
  3. 1935 yılının sonlarında Ankara’da Atatürk tarafından “Güneş Dil Teorisi” ilân edilir ve Atatürk tarafından not olarak hazırlanmış olan “Etimoloji, Morfoloji ve Fonatik Bakımından Türk Dil” adlı kitap basılır.

Güneş Dil Teorisi, bir taraftan Türk tarih tezine uygun olarak kültür ve medeniyetin Türkler tarafından dünyaya yayıldığını ispat edecek bir tez olarak kullanılmış; bir taraftan da “Öztürkçe değildir” denilerek Türkçeden atılmak istenen kelimelerin “diğer dillere de zaten Türkçeden girmiştir” gerekçesiyle dilimizde muhafaza eden bir açıklama tarzı olmuştur.

24-31 Ağustos 1936 tarihlerinde Üçüncü Türk Dili Kurultayı toplanır ve bu kurultayda Türk Dili Tetkik Cemiyeti adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilir. 1936-1937 yılları Güneş-Dil Teorisi yıllarıdır. Güneş-Dil Teorisi, bugün sadece bir hatıradır; ilmî bir değeri yoktur: Atatürk de hayatının sonlarında bu teoriyi bırakmıştır. Atatürk, 1936 yılından itibaren öztürkçeçiliği de bırakmış tabiî dili kullanmaya başlamıştır. Vefatından iki gün önce, 29 Ekim 1938’de kahraman Türk ordusuna yayınladığı mesajın dili de bunun şahididir:

Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle birlikte medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu! Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felâket ve müsibetlerden ve düşman istilâsından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silâh vasıtaları ile mücehhez olduğun halde vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.”(Atatürk, 1952:282-283)

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1932 yılından itibaren başlıca uğraşılarından biri Türk dili olmuştur. Bu konuda yerli yabancı pek çok yayını okumuş özellikle de Türk lehçe ve şivelerine ait sözlükleri hiç elinden düşürmemiştir. O, Türk dilini tarihî derinliği ve coğrafî genişliği içinde ele alır; bugün ile ve Türkiye ile sınırlandırmazdı. “Hayatta en hakikî mürşid ilimdir” anlayışıyla başlattığı dil araştırmalarında onun sofraları bile bir enstitü gibi çalışır Türkiye’den ve Türkiye dışından, özellikle de Türk dünyasından gelmiş bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Bu bilginlerden bazılarının adlarını sayacak olursak: Prof. Fuat Köprülü, Prof. Ahmet Cevat Emre, İbrahim Necmi Dilmen, Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp, İbrahim Alaettin Gövsa, Hasan Reşit Tankut, Besim Atalay, Falih Rıfkı Atay, Saffet Arıkan, Hasan Âli Yücel,Necmettin Sadak, Reşat Nuri Güntekin,İsmail Müştak Mayokon, Dr. Fermann F. Kvergiç (Viyana üniversitesinde hazırladığı ve Atatürk’e gönderdiği Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi adlı doktora tezi ile Atatürk’e fikir vermiştir), Agop Martayan Dilâçar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979, Türk dilleri üzerine uzmanlaşmış Türk dilbilimcidir. Türk Dil Kurumu’nun ilk genel sekreteridir. 1935 yılında Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine “Dilâçar” soyadı verilmiştir.) … Türk Dünyasından ise Kazan tatarı Prof.Sadri Maksudi Arsal ve Prof. Reşit Rahmeti Arat, Başkurt Türklerinden Prof. Abdukkadir İnan ve Prof. Zeki Velidi Toğan, Azerbaycan Türklerinden Prof. Ahmet Caferoğlu, …

Atatürk, bizzat bir geometri kitabı yazarak (1937) bugün kullandığımız pek çok matematik terimini türeterek Türkçe terim yapmada öncülük etmiştir. Türk Dil Kurumu da Atatürk’ün açtığı millî çığırda “hayatta en hakikî mürşid ilimdir” düsturuyla çalışarak; Derleme Sözlüğü, Tarama Sözlüğü ve Türkçe Sözlüğü yayınlamaya başlamıştır (1945).Türkçe ilk sözlük olan Divânü Lûgati’t Türk, 1937 yılında Besim Atalay tarafından Türkçeye tercüme edilerek dört cilt halinde Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanmıştır. Birinci Türk Dili Kurultayında “Sümer Dili ve Türkçe” üzerine bildiri sunan Ahmet Cevat Emre, Yeni Bir Gramer metodu Hakkında Layiha adlı eserini 1931 yılında yayımlarken bu çalışmasını “Reisicumhur Gazi Mustafa kemal Hazretlerine yüksek iradenizden aldığım kuvvetle vücuda gelen bu küçük eseri layemut namınıza ithaf ediyorum” diyerek kitaplaştırmıştır.

“Büyük karakterli Türk, çalışır yorulmazsın.

Zekân cihândan büyük, müsbet ilme bağlısın.

Güzel san’at sevgisi, yüreğine ateştir;

Türk’ün büyük ülküsü, bu dünyâya güneştir!”(Göçkün, 1995:18)

Mısralarının yazarı Mustafa Kemal Atatürk’ün, çizgisinde bir dil politikası takip edebiliyor muyuz? “Türk dili dünyanın en zengin dillerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin” direktifi ve yine onun Türk Dünyasıyla ilgili olarak Türkiye dışındaki Türklerle ilgilenmemiz gerektiğini söylerken gösterdiği hedefler içinde “dil bir köprüdür, köprüleri sağlam tutmalıyız” deyişinin gereğini hakkıyla yaptık mı, yapabiliyor muyuz? sorularını da kendimize, ilgililere, yetkililere, üniversitelerimize ve Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na sormadan edemiyoruz!..

 

KAYNAKÇA

Arsal, Sadri Maksudi (2018). Türk Dili İçin, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Atay,Falih Rıfkı (1969).Cankaya, İstanbul.

Atay,Falih Rıfkı (1951).”Atatürk ve Dil”, Türk Dili Dergisi, Ankara: Cilt:1, Sayı:3, s.124-125.

Atalay, Besim (1937-1938). Divânü Lûgati’t Türk, 4 Cilt, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Atatürk (1937). Geometri, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını, 44 s.

Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri, II(1952). Ankara.

Birinci Türk Dili Kurultayı (1933). İstanbul: Türk Dil Kurumu Yayını.

Derleme Sözlüğü, XII Cilt (1975).Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Emre, Ahmet Cevat (1931). Yeni Gramer metodu Hakkında Layiha, I. Cilt, İstanbul: Maarif Vekaleti Yayını.

Emre, Ahmet Cevat (1949).Türk Lehçelerinin Mukayeseli Grameri (ilk Deneme), İstanbul: Türk Dil Kurumu Yayını.

Ercılasun, Ahmet Bican (1993). Dilde Birlik, 2. Baskı: Ankara: Ecdâd Yayınevi.

Göçkün, Önder (1995).Edebiyat Dünyası ve Atatürk, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını.

Kocatürk, Utkan (1969).Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara:Edebiyat Yayınevi.

Korkmaz, Zeynep (1974). Cumhuriyet Döneminde Türk Dili, Ankara.

Tanıklariyle Tarama Sözlüğü (1945),İstanbul: Türk Dil Kurumu Yayını.

Tankut, H. Reşit (1937). Prehistuvara Doğru Bir Dil İzlemesi ve Güneş Dil Teorisinin İzahı, İstanbul.

Tuna, Osman Nedim (1990). Sümer ve Türk Dillerinin Târihî İlgisi ile Türk Dili’nin Yaşı Meselesi, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Türk Dil Kurumu (2011). Türkçe Sözlük, 11. Baskı, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Türk Dil Kurumu (2009). Yazım Kılavuzu, 26. Baskı, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Devamını Oku

Mürteza Sulooca Soruyor: “Orada Türk Var mı?”

Mürteza Sulooca Soruyor: “Orada Türk Var mı?”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kuzey Makedonya’da 2004 tarihinde yayınlanmaya başlayan Yeni Balkan Gazetesi’nin 600. Sayısına ulaşması vesilesiyle 6 Mart 2016 Pazar günü Üsküp’te düzenlenen törende; devlet adamı, gazeteci-yazar Fahri Kaya (Kumanova 15 Haziran 1930-İstanbul 24 Mart 2020) yılların tecrübesi ile şöyle bir konuşma yapmıştı:

Türkiye dışında özel olarak Balkanlarda, Türk olarak yaşamak isterseniz Türk kurumlarınız da olmalıdır. Türk ya da Türkçe kurumlarınız olmazsa kimliğinizden bir şey eksik olmuş olabilir. Gazete de önemli öğelerden biridir. 1960’lardan sonra Türkiye’de azınlık basını diye bir inceleme yapmaya çalıştım. Ve şöyle bir hikâye çıktı; Beyoğlu’nda iki komşu esnaf biri Türk biri Rum. Rum, her hafta gazete satan çocuktan Rumca gazete alıyor ve sepete atıyor. Komşusu Türk esnaf ise kendisine soruyor. ‘Bu yaptığın ne demek, para verip gazete satın alıyorsun ama okumuyorsun?’ Fakat Rum esnafın cevabı da şöyle oluyor: ‘Ben bu topraklarda varlığımı ispat etmek için gazete alıyorum.Yeni Balkan, bu topraklarda varlığımızı ispat ediyor.

Birlik gazetesinin Makedonya Türkleri için önemi büyüktü. Fakat Birlik gazetesinin kapanmasıyla büyük bir boşluk oluştu. O boşluğu sağ olsun Yeni Balkan gazetesini çıkartarak Mürteza doldurdu. Bizi gazeteden mahrum bırakmadı. Gazete çıkartmak zordur. Bunu sadece gazete çıkartanlar bilir. Mürteza bu işe girdi. Kendisini çok kıskanıyorum çünkü bu çok şerefli bir iş. Bu gazete Mürteza Sulooca’nın ya da eşinin gazetesi değil, bu gazete Makedonya Türklerinin gazetesidir. Buna o açıdan bakmalıyız. Yeni Balkan’a destek verilirse, Makedonya Türklerine destek verilir. Bu nedenle gazeteyi onlara bırakmayalım. Gazeteyi bizim gazetemiz olarak kullanalım, yararlanalım, hedefine varmasına yardımcı olalım. Yeni Balkan artık sadece bir gazete değil, Yeni Balkan bir yayın evi, Yeni Balkan şöyle böyle yavaş yavaş büyüyor. Yayın etkinliği çok önemli, bu yayınlar çok değerli. Tabi ki bazı eksiklikler var. Ama o da bizim suçumuz, yardım etmiyoruz.” (Kaya, 2016:8)

Biz bu yazımızda Yeni Balkan Gazetesi sahibi ve genel yayın yönetmeni Mürteza Sulooca’nın Yeni Balkan Yayınlarından çıkan Orada Türk Var mı? Adlı kitabını tanıtmak istiyoruz.

Mürteza Sulooca, 1976 yılında Makedonya’nın Resne kasabasında doğdu. İlk ve orta öğretimi memleketi Resne’de tamamladı. Lise eğitimine Üsküp‘teki İsa Bey Medresesi‘ne devam etti. 2000 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘nden mezun oldu. Aynı üniversite Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Dinler Tarihi Bölümü‘nde yüksek lisansını tamamladı (2005). Makedonya’ya döndükten sonra askerlik görevini yerine getirdi ve 2001’de Makedonya İslam Birliği‘ne bağlı olarak Resne’de imam-hatiplik yapmaya başladı. 2004 yılına kadar Resne Müftülüğü’nün başında bulundu.

Sulooca, birçok sivil toplum kuruluşunda aktif rol aldı. NEKSAT Niyazi Bey Eğitim Kültür Sanat ve Spor Derneği kurucu üyesi, Türk Dili Konuşan Ülkeler ve Topluluklar Medya Platformu kurucu üyesi ve Makedonya temsilciliğini yaptı (2011). (2012-2016) yılları arasında iki dönem Makedonya Gazeteciler Birliği (MAN) Başkan Yardımcılığı‘nı yaptı. 2014 yılından itibaren EKAY Vakfı’nın kurucusu ve başkanı oldu. MATTO Makedonya Türkiye Ticaret Odası yönetim kurulu üyesi, Makedonya Türk Gazeteciler Birliği Yönetim kurulu üyesi, MATİB Makedonya Türk İşadamları Derneği Yönetim kurulu üyesi, “Makedonya Türk Gençleri Dayanışma Günleri” Tertip Kurulunun Başkanlığı‘nı da yürütmektedir. Aynı zamanda merkezi Üsküp’te bulunan Balkan Yazarlar Birliği’nin de başkanıdır.

Mürteza Sulooca yazı hayatına lise döneminde İkredergisinde başladı. Öğrenci olarak Türkiye’ye gelince de Ankara merkezli Balkan Mektubu öğrenci dergisinin kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1 Temmuz 2004 tarihinde de Makedonya Türklerinin sesi “Yeni Balkan gazetesini kurarak başına geçti.

Resne Merkezli Kızıl Elma ve Üsküp merkezli Bahçe dergilerinin kuruculuğunu üstelendi. Kosova Yeni Dönem Medya Grubu’nun Makedonya muhabirliğini yaptı. 2012 -2015 yılları arasında Anadolu Ajansı‘nın Makedonya muhabirliğini üstlendi. Halen, MATTO Bülteni, Yeni Balkan Dergisi, Yeni Balkan Bülteni ve Bahçe Çocuk dergisinin sahibi ve genel yayın yönetmenidir.

Değişik vesilelerle yapılan uluslararası bilgi şöleni ve konferanslarda hem düzenleme kurulu üyesi hem de konuşmacı olarak katıldı. Çalışmalarından dolayı İLESAM Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği “2008 Yılı Teşvik Ödülü” ve “Türk Dünyası Kızıl Elma Kamu Diplomasisi Ödülü”ne layık görüldü (2014).

Mürteza Sulooca’nın gazete ve dergilerde çıkan yüzlerce yazılarından başka kitap olarak yayımlanan iki eseri bulunmaktadır: Müslüman ve Hıristiyanlarda Ölüm ile İlgili İnanç Uygulamaları (Üsküp 2019), Orada Türk Var mı? (Üsküp 2020).

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Balkanlardaki Türk varlığı MÖ 700’lü yıllara kadar inmektedir. Bu yazımıza konu olan Kuzey Makedonya’da ise ezan sesleri İstanbul’dan önce duyulmaya başlamıştır dersek hiç şaşırmayın çünkü Üsküp, Aziz Teodor Manastırı’ndaki bir rahibin kaleme aldığı yazıya göre 13 Ocak 1392 tarihinde (Sultan Yıldım Beyazıt döneminde) Mehmet Yiğit Paşa (Saruhanlı Paşa Yiğit Bey veya Paşa Mehmet Yiğit Bey olarak da bilinir) tarafından fethedilerek Osmanlı Devleti toprakları arasına dâhil edilmiştir. 500 yıldan fazla Osmanlı hâkimiyetinde kalan Makedonya’da ses bayrağımız Türkçe pek çok dergi ve gazete ile dalgalandırılmıştır. Özellikle Yugoslavya zamanında Birlik gazetesi, Sesler, Tomurcuk ve Sevinç dergileri bir mektep vazifesi görmüştür. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra özelleştirme süreçlerinde Türkçe süreli yayınların kapatılma süreçleri başladığında önce Burhan Sait Türkçe Vardar gazetesini çıkartmışsa da bu gazete uzun ömürlü olmamış, onun ardından Yugoslavya’dan devralınan yayınlar da birer birer kapanınca Makedonya Türkleri süreli yayın yoksulu kalmıştır. Mürteza Sulooca’nın girişimiyle 2004 yılında çıkmaya başlayan Yeni Balkan gazetesi ve kurulan Yeni Balkan Yayınevi ve onun etkinlikleri ses bayrağımız Türkçeyi dalgalandırma görevini üstlenmiştir. Mürteza Sulooca’nın Yeni Balkan gazetesinde 2004-2012 yılları arasında yayınlanan yazılarından oluşan Orada Türk Var mı? adlı kitap içindeki 300’den fazla yazıyla aslında tarihe not düşmektedir.

Evlad-ı Fatihan diye adlandırıp yeri geldiğinde anlatılarımızda sık sık gündeme getirdiğimiz ama; Ziya Paşa’nın da dediği gibi “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyerek bir özeleştiri yaptığımızda saç dökülüp kel görünüyor(!) 1912 Balkan Savaşlarından sonraki süreçte “Balkan Acısı”nı iliklerine kadar yaşayan bu vatan parçasının insanları, kültürel kimliğimizin göstergesi “dil”imize de “ezan”ımıza da sahip çıktılar ve çıkmaya da devam edecekler, hem de hoşgörünün, insan olmanın, Türk ve Müslüman olmanın gereğini yerine getirerek. Onların yerinde biz de olabilirdik…

Sulooca, Orada Türk Var mı? adlı kitabındaki yazılarında Türk-İslâm kimliğini ve Makedonya’daki Türk varlığını sayım-seçim-siyaset-hak-hakça temsil- din-dil- eğitim-ekonomi-insan hakları, milletler ve dinler arası ilişkiler odaklı olarak ele almakta; Türklerin de vatandaşı oldukları Makedonya’yı anlatırken, Makedonya-Türkiye, Makedonya-NATO, Makedonya-Avrupa Birliği ilişkileri bağlamında değerlendirmeler sunmaktadır. Bu kitapla ilgili olarak yazacaklarımız ancak kitap okunduktan sonra aklıselim sahipleri tarafından anlaşılabilecek cinsten tespitler olacaktır. Onun için bu kitabı okumayanlar, iki üç günlük turisttik gezi sonrasında “Balkan uzmanıyım” diye sağda solda, gazete köşelerinde, ekranlarda, birtakım toplantılarda, kurumlarda eksik ve çoğu yanlış bilgilendirme yaparak boy göstermeye devam edecekler.

Kitabın yazarı diyor ki: “Bizimkisi ‘Orada Türk Var mı?’ sorusunu soran kimliksiz ve kişiliksizlere karşı bir yakarış bir seslenişti. Makedonya’da yaşayan Türk’e saldırı yapılırken, Türk’e hakaret edilirken, birileri puan toplasın diye alkışlayamazdık kimliksizleri. Seçim hilelerini alkışlayamazdık, belediye sınırları Türklerin aleyhine çiziliyorken susamazdık. Toplum olarak yüzdeliğe indirgendiğimiz Ohri Çerçeve Anlaşması ile toplum ve birey olmaktan çıkışımızı kabullenemezdik. O gün Makedonya Cumhuriyeti Anayasası bizi Türk milletinin bir parçası olarak tanımlarken, birileri illa bizleri şuna buna yama yapmak istedi. Unutmadık, unutturmadık. (Sulooca, 2020:8).

Özelde Makedonya, genelde Balkan Türklüğünü ona buna yamama gafleti bugünün meselesi değildir, bu gaflet Osmanlı’nın son asırlarında da vardı, belki Balkanları kaybedişimizin arka planında yatan etkenlerden biri de budur diye düşünmüşümdür hep.  Bu konuda konuşmak veya yazmak yerine yıllar önce aynı konuyu gündeme getiren Yahya kemal Beyatlı’yı okumanızı tavsiye edeceğim. Yahya Kemal Beyatlı, Çocukluğum Gençliğim Siyasî ve Edebî Hatıralarım adlı kitabındaki “Karanlıkta Uyanan Biri” başlığı altında bu konuda çok acık ve acı bir gerçeği dile getiriyor (Beyatlı, 1973:45-50). Yahya Kemal Beyatlı’nın bu yazısı mutlaka ama mutlaka okunmalıdır, bu yazıyı okumak zahmetinde bulunmayanlar bizim ne demek istediğimizi anlamayacaklardır. Anlaşılan o ki dünden bugüne değişen bir şey yok galiba. Hâlbuki tarih ders almak içindir, tarih tekerrür mü ediyor? Biz burada sadece şu kadarını söyleyebiliriz: “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” burada “uyanmak” fiilini bütün anlam zenginliğiyle kullandığımızı da belirtmeliyiz. Yahya Kemal’in yıllar önce belirttiği gibi “Türk’ün büyük bir millet olduğunu anladık, zaman geçtikçe daha ziyade anlayacağız zannediyorum, uyandık, lakin karanlıkta uyandık” (Beyatlı, 1973:50). Balkanlarla ilgili, Balkanlar üzerinden dünya barışına hizmet etmek istiyor iseniz Balkan Türklüğünü yok sayarak ürettiğiniz ve uyguladığınız politikalar sizi de, Evlad-ı Fatihan diyarında nöbete devam eden kardeşlerimizi de dünyayı da sıkıntıya sokar. Mürteza Sulooca’nın Orada Türk Var mı? Kitabı işte bunun için de çok önemlidir, her bir yazı yaşanmışlıklardan izler taşımakla birlikte sadece zamana-zemine ayna tutmakla kalmıyor geleceği de ışıldak ile ayan beyan aydınlatıyor…

Mürteza Sulooca’nın ülkesi Makedonya’da yaşayan Türklere saygıyla sunduğu Orada Türk Var mı? adlı kitabı, Makedonya Türklerinin 21.Yüzyılın başlarında yaşadıkları, maruz kaldıkları tavırları ve bunlar karşısında hem kendilerinin hem devletlerinin hem de Türkiye’nin ve milletler arası kuruluşların tavırlarını da; kültürel kimliğinin bilincinde bir gazetecinin kaleminden ortaya koyuyor. Kısaca söylemek gerekirse bu kitap tarihe bir not düşüyor… Yaşananlar bir daha yaşanmasın insan hakları ihlâlleri olmasın diyorsanız okuyun, not alın, tefekkür edin ve gücünüzün yettiğince imkânlarınız ölçüsünde el uzatın… Doğru zamanda doğru elleri tutun ve sıkın!

Orada Türk Var mı? sorusu birilerini kırmak, birilerini incitmek ya da suçlamak için değil sadece tarihten ve günümüzden ders alarak aydınlık bir geleceğe yürümek için iyi niyetlerle, ümit tazelemek için sorulmuş bir sorudur diye düşünüyoruz.

Mürteza Sulooca’yı ve Yeni Balkan ailesini bu samimi, anlamlı ve yılmaz gayretleri için kutluyorum, Allah (C.C.) yâr ve yardımcıları olsun…

 

KAYNAKÇA

Arslan, İbrahim (2021). “Orada Türk Var mı? Kitabında, Dert Ortaklığını Fark Ettim”, Yeni Balkan Gazetesi, Kuzey Makedonya-Üsküp: 14 Ocak 2021 (http://www.yenibalkan.com/tr/kultur/orada-turk-var-mi-kitabinda-dert-ortakligini-ark-ettim)

Beyatlı, Yahya Kemal (1973). Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım, İstanbul: Yahya Kemal Beyatlı Enstitüsü Yayını.

Gürel, Nazlı Rânâ-Gürel, Zeki (2015). Fahri Kaya Hayatı Sanatı Eserleri, Makedonya-Üsküp: Yeni Balkan Yayınları.

Kaya, Fahri (2016). “Yeni balkan Bu Topraklarda Varlığımızın İspatıdır”, Yeni Balkan Gazetesi, MAKEDONYA-Üsküp: Yeni Balkan Yayınları, 7 Mart 2016, Yıl: 12, Sayı: 600.

Sulooca, Mürteza (2020). Orada Türk Var mı?, 2. Baskı, Kuzey Makedonya-Üsküp:Yeni Balkan Yayınları, 216 s.

Devamını Oku