DOLAR 12,59311.44%
EURO 14,22161.09%
STERLIN 16,81121.29%
ALTIN 720,271,03
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7181796,48%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Kim Bu Türkler?

Kim Bu Türkler?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

DÜNYA DİLİTÜRKÇE, TÜRKLERİN DİLİ

Giriş

Türk Dili ve medeniyetinin temel taşlarından biri olan Yunus Emre’nin vefatının 700. Yılı hasebiyle 2021 yılı UNESCO tarafından anma ve kutlama yıldönümleri arasına alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı da, 2021 yılını “Yunus Emre ve Türkçe Yılı” olarak ilân etmiştir. Cumhur Başkanlığı bu konuyu 29 Ocak 2021 tarih ve 2021/1 sayılı genelgesinde kamuoyuna duyurmuş ve gereğinin yapılmasını istemiştir (Resmî Gazete, 2021).

Yunus Emre, Türk edebiyatının ilk mutasavvıflarından Hoca Ahmet Yesevi’nin (Köprülü, 1976: 23-180) Anadolu’daki takipçilerindendir. “Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatının ilk ve önemli temsilcilerinden olan Yunus Emre (1240/1-1320/1), tasavvufî ve insanî fikirleriyle evrensel bir şöhrete ulaşmıştır. Yunus Emre, sade fakat derin ifade gücüyle kaleme aldığı şiirlerinde, Türkçeyi edebîleştirmiş, millî dil ve edebî formlarla kendisine has bir varlık, bilgi, aşk ve ahlâk felsefesi ortaya koymuştur.” (Tatçı, 2005: V).

Bizim Yunus Emre’yi; Türkistan, Anadolu ve Balkanlar dâhil bütün bir Türk-İslâm kültür coğrafyasında 700 yıldır yaşatan okunur ve anlaşılır kılan, sevdiren, onun fikirleri olduğu kadar şiirlerinde kullandığı dildir, yani TÜRKÇEDİR

Biz bu yazımızda; “Türk” ve “Türkçe” kavramları etrafında tarihî süreçte yapılan tespitlere yer vereceğiz.

 

Kim Bu Türkler? Dünya Dili Türkçe, Türklerin Dili

Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’ünde Türk: 1.”Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse:’Ne mutlu Türk’üm diyene!’-Atatürk. 2.Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Türkçenin çeşitli lehçelerini konuşan soy ve bu soydan olan kimse: ‘Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur.’ M. E. Yurdakul.”(TDK, 2011:2401) Diye tarif edilirken bu milletin dili olan Türkçe için de: “Genel Türk dili” deniyor (TDK, 2011:2401).

Cumhuriyet Devrinde yayımlanan taradığımız Türkçe Sözlükler içinde “Türk” ve “Türkçe” konusunda en geniş bilgiyi veren İbrahim Alâettin Gövsa’nın hazırladığı Resimli Yeni Lûgat’tır (Gövsa, 1950:2850-2851). Bütün Türkçe sözlükler içinde; Divanü LÛgati’t-Türk’deki bilgileri de kullanan tek sözlük budur. Türkçenin ilk sözlüğü olarak kabul edilen Kaşgarlı Mahmud’un(1008-1105)  Divânü Lûgati’t-Türk adlı eserinde konu nasıl anlatılıyor bir de ona bakalım:

 “Rahman ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla -Yardım O’ndandır-

Cömertlikte eli açık, ihsanda merhametli Allah’a hamd olsun. O ki, en sağlıklıların hasta, hitabeti en kuvvetlilerin konuşmaktan aciz oldukları bir devirde, haram ile mubahı açıkça belirten ayrıntılı bir izahla, Vahiyle birlikte Cebrail’i Allah yolunun yolcusu olan, Mürşidi ve Kenndini yücelten Muhammed’e (Allah’ın salât ve selamı onun, ailesinin ve şerefli neslinin üzerine olsun) gönderdi.

İmdi, kul Mahmûd ibn el-Hüseyin ibn Muhammed (el-Kâşgarî) der ki:

Talih Güneşinin Türklerin Burcunda doğduğunu ve Cenab-ı Hakk’ın Türk Hakanlığını Göğün felekleri arasına yerleştirdi. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya milletlerinin idare yularını onların ellerine verdi. Onları herkesten üstün eyledi. Kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanı aziz kıldı ve Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kimseleri kötülerin şerrinden korudu. Oklarının dokunmasından korunabilmek için aklı olana düşen şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp da onlara sığınacak olursa o takımın korkusundan kurtulur; bu adamla birlikte başkaları da sığınabilir.

Ant içerek söylüyorum, ben, Buhara’nın sözüne güvenilir imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de şahitleriyle bildiriyorlar ki, Peygamberimiz kıyamet alâmetlerini, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada, “Türk dilini öğreniniz; çünkü onlar için uzun sürecek bir egemenlik vardır.” Buyurmuştur. Bu söz hadis ise, Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Yok, bu söz hadis değil ise, akıl da bunu emreder.

Ben onların en uz dillisi, en açık anlatanı, akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi kargı kullananı olduğum hâlde onların şehirlerini, çöllerini baştanbaşa dolaştım. Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma, Kırgız boylarını dillerini, kafiyelerini belleyerek faydalandım. Öyle ki, bende onların her boyun dili en iyi yolda yerleşmiştir. Ben onları en iyi şekilde sıralamış, en iyi bir düzenle düzenlemişimdir.

Bana sonsuz bir ün, bitmez tükenmez bir azık olsun diye, şu kitabımı-Allah’a sığınarak-Dîvânü Lügati ‘t-Türkî (Türk Dilleri Kamusu) adını vererek yazdım.”(Kaşgarlı Mahmud,1937:3-4)

Bu metin, eserin önsözünden alınmıştır. Kâşgarlı Mahmud, bu önsözde eserini hangi amaçla ve nasıl hazırladığını anlatmaktadır. Sonuç kısmında ise şu bilgiyi vermektedir:

 “Mahmud ibn el-Hüseyin der ki: Kitabımıza başlarken bildirdiğimiz Türk lehçelerini bir araya getirme, ilkelerini gösterme, kurallarını açıklama ve aralarındaki farkları iyi bir düzenle tanzim etme niyetimizi gerçekleştirdik. Vaadimiz yerine getirilmiş ve gayemize ulaşılmıştır. Tüm fazlalıkları, gereksiz süsleri, aşırılıkları ve metni uzatan unsurları kitabın dışında bıraktım Son söz geldi çattı ve yazdıklarımız edebi bir hazine olarak bâki kaldı.  Kitap bitti (başlama 1072-bitirme1077). Hamd Ezeli ve Ededi Olan Allah’a, salât ve selam Muhammed’e ve onun soyuna”

Kaşgarlı Mahmud, kitabının “Türk” kelimesi hakkında bilgi veren kısmında şunları kaydediyor:

 “Türk, Allah’ın selamı üzerine olsun Nuh’un oğlunun adı. ‘Hel etâ ale’l-insâni hînun mine’d-dehr (İnsanın üzerinden, (henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı) uzun bir süre geçmedi mi’ (K.76:1) ayetinde Adem’in (s.a.v) adı asıl ‘insan’ olarak geçiyorsa, Allah, Nuh’un oğlu Türk’ün evlatlarına seslenirken de bu adı kullanır. Bu ayette genel bir ad (ism) bir kişi (vahid) için kullanılmıştır; lead halagne’l-insâne fi ahseni taqvîmin sümme radadnâhu esfele sâfilîn ille’l-lezîne âmenû ve amîlü’s-sâlihât (Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Yalnız inanıp iyi işler yapanlar hariç…’ (K. 95:4-6). Ayetindeki kullanımda bir topluluk adıdır. (ism-i cem) zira kimse bu sözcüğün kapsamı dışında değildir. Aynı şekilde Türk, Nuh’un oğlunun adı olduğunda bir tek kişiyi bildirir. Oğullarının adı olduğunda ‘insan’ (elbeşer) sözcüğü gibi bir topluluğu ifade eder; çoğul veya tekil olarak kullanılır.

Biz diyoruz ki, Türk adı Allah’ın verdiği bir addır. Bize ehli mübarekten Şeyh ve İmâm el Hüseyin ibn Halef el Kâşgarî dedi, ona da İbn el-Garkî demiş: İbn Ebî’d-Dünya diye tanınan Şeyh Ebû Bekr el-Mugîde’l Cercerânî’nin Ahir Zamana Dair (el-müellef fî âhiri’z-zamân) adlı kitabında aktardığı ve isnat zinciri Peygambere (s.a.s) dayanan bir hadise göre Allahü Teâlâ ‘Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları doğuya yerleştirdim. Bir halka kızarsam, Türkleri o halk üzerine musallat kılarım.’ Diyor. İşte Türklerin bütün mahlûkattan üstünlüğü şudur: Cenab-ı Hak onlara isim vermeyi kendi üzerine almıştır; onları arzın en yüce ve en havadar yerine yerleştirmiştir; onlara kendi ordum demiştir. Bunun yanında onların güzellik, zariflik, incelik, terbiye, hürmet, büyüklere saygı, sadakat, tevazu, haysiyet ve cesaret gibi her biri sayısız methi mazur gösterecek erdemlerini zikretmeye gerek yoktur.”(Mahmûd el-Kaşgarî 2007:606).

XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un Türkler arasında Arapça dilinin yaygınlaşmasına bir tepki olarak, Türkçenin de Arapça gibi büyük ve güçlü bir dil olduğunu ispat etmek için kaleme aldığı Divanû Lugati’t-Türk, Türkleri anadilleri olan Türkçeyi bırakıp Arapca ve Farsçayı kullanmaktan alı koymamış olacak ki; Hoca Ahmed Yesevî de bu durumdan rahatsız olmuş ve hikmetlerinden birinde şöyle demiştir:

“Sevmez sözde bilginler
Bizim Türkçe dilini
Bilgeler konuşursa
Açar gönül ilmini

Ayet ve hadis Türkçe
Söylenirse duyarlar
Anlamına erenler
Baş eğerek uyarlar

Ey miskin Hoca Ahmet
Yedi atana rahmet
Fars dilini bilsen de
Sen Türkçene devam et”

Türkistan coğrafyasında kardeşlerimiz arasında görev yaptığız yıllarda dikkatimizi çekmişti, bu coğrafyadaki kardeşlerimiz Hoca Ahmed Yesevî hikmetlerini, bizim Süleyman Çelebi’nin Mevlid’ini okuduğumuz gibi besteli bir şekilde okuyorlardı. Yesevî’nin bu hikmetini “Anayurt Marşı”nın da bestecisi olan Türkistanlı Sabir Karger’in kendi sesinden bestesiyle dinlemek isteyenler için de bir adres verelim, TRT Türkü Radyosunun arşivinden dinleyebilirler.

XII. yüzyılda Türkistan’da yaşamış olan Hoca Ahmed Yesevî’yi gerçek kimliğiyle tanımamız Türkiye ve Türkistan Türklerinin kardeşliğini güçlendirecek ve ortak manevî atamız Ahmed Yesevî yolunda kucaklaşmamızı sağlayacaktır. Yesevî Ocağı, Orhun’dan Tuna’ya kadar uzanan bütün Türk yurtlarını içine alıp aydınlık bir geleceğe taşıyacak genişlikte ve güçtedir (Bice, 2014).

XII. Yüzyılda Türkçenin zayıfladığı, Farsça ve Arapça karşısında itibarsız görüldüğü Anadolu’da Karamanoğlu Mehmet Bey bir ferman yayınlar ve Türkçenin konuşulmasını zorunlu kılan, Türkçenin resmi dil olduğunu belirten bir ferman yayınlar:

Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divanda ve mecalis ve seyranda Türkî dilinden gayri dil söylemeye

Mayıs 1277 tarihinde fermanın yayınlanması sebebiyle her yıl Türkiye’de “Dil Bayramı” 13 Mayıs’ta kutlanır. Karamanoğulları Beyliği hükümdarı 1.Mehmet,  21 yaşında beyliğin başına geçmiştir (1261). On altı yıl beyliği idare etmiş ve 1277 yılında Moğollar tarafından öldürülmüştür. Türbesi Karaman’da Ermenek ilçesinin Balkusan Köyünde bulunmaktadır.

XII. yüzyılda Anadolu’da bir Âşık Paşa (1272-1333 çıkmış ve şöyle haykırmıştır:

Kamu dilde var idi zabt ü usûl

Bunlara düşmüş idi cümle ukul

Türk diline kimsene bakmaz idi

Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahı bilmez idi bu dilleri

İnce yolu ol ulu menzilleri

Türbesi Kırşehirde bulunan Âşık Paşa’nın, Garîbnâme adlı eserini Türkçe ile yazmasının gerekçesini yazarken dile getirdiği bu mısralar şu gerçekleri dile getirmeye çalışmıştır (Banarlı, 1971:380-383)

Arapça ve Farsça gibi dillerin kullanımını yaygınlaştırarak eğitimde Arapça, sanatta ise Farsça kullanmak suretiyle Türk milletine mensubiyetin zayıflatıldığını, Türkçe kullanmayanların Türklerin sevilmesinin de önüne geçtiklerini nasıl görmezlikten gelebiliriz. Âşık Paşa’ya göre bunda o kadar ileri gidilmiştir ki Türkler dahî kendi dillerini bilmemek; Türkçe ile ne ince ne yüce eserler verilebileceğini akıl edememek durumuna düşmüşlerdir.

Anlaşılıyor ki, Türkler arasında yabancı dillere olan meyil bir hastalık olarak devam ediyor olmalı ki, XV. asırda Ali Şîr Nevâî de bu duruma isyan ediyor.

Ali Şîr Nevâî (Herat 9 Şubat 1441-1501), Türkçe için Muhakemet-ül-lûgateyn adlı eserinde “Türklerin konuştuğu dil” diyor (A.Ş.Nevâî, 1941:281). Ali Şîr Nevâî, Türk için de eserinde şunu yazıyor: “Dünyanın en büyük, en ünlü en yiğit, en sosyal, en eski en diri ve en verimli milleti” (A.Ş.Nevâî, 1941:281).

Nevâî, bu eserinde Türk dilinin Fars diline her yönden üstün olduğu davasını ele almış ve bunu büyük bir inanla ve herkesi kolaylıkla inandırıcı kanıtlarla ortaya koymuştur. Farsçanın şiir ve edebiyat için en üstün dil olduğuna herkesin kandığı bir zamanda bu davayı ileri sürmek bile büyük bir millet sevgisinin damgasıdır. Bu bakımdan Nevâî’yi Türk dilciliğinin on beşinci asırdaki kahramanı saymak haksız değildir sanırız.

Unutmayalım ki; “Türk demek Türkçe demektir!”

Türkün ve Türkçenin tarihi ile ilgili olarak Ebulgazi Bahadır Han’ın (ölümü 1663) Şecere-i Terakime Türklerin Soy Kütüğü adlı esere de bakmakta fayda vardır.1660 yılında yazılmış olan bu eserde anlatılanlar Kağgarlı Mahmud’un XI. Yüzyılda anlattıklarıyla ve İbrahim Alaettin Gövsa’nın 1947’de yazdığı sözlüğündeki “Türk Maddesi” ile örtüşmektedir. Ebülgazi Bahadır Han’ın eserinin giriş kısmı şöyle:

“Bismillâhirrahmânirrahîm

Şükür ve övgü o sahibe ki, onun hiç evveli ve âhiri yok ve yurdunun zevâli yok ve babası ve anası yok ve hatunu ve oğlu ve kızı ve danıştığı kimsesi yoktur. Aşı ve suyu öyle/üleştirici yoktur ki kuldan tâ padişaha kadar ve karıncadan tâ file kadar ve sinekten tâ anka kuşuna kadar hepsinin ahvaline lâyık verir. Bir gün hiç birinin payını noksan kılmaz. Eğer yeryüzünde yeşeren ağaçların hepsi kalem olsa ve denizler mürekkep olsa, bütün insanoğlu yazıcı olsa, sonra yüz bin yıl onun sıfatını yazsa, denizden bir katre ve dağdan bir zerre taşı yazmaktan daha az olur. Artık benim söylediğim ne olacak.

Sayısız selam ve dua o peygambere ki, bütün peygamberlerin iyisi ve Tanrının dostu ve bütün insanoğluna gönderdiği elçisidir. Onun yâran ve evlâtlarına çok çok Tanrı rahmeti olsun.

Bir gün bir kimse bu kitabı okuyup bilmediğini bilse, bizim ruhumuza Fatiha okuyacak dedik. Sonra kitabı söylemeye başladık. Ve bu kitaba Şecere-i Terakime diye ad koyduk. Hep bilin ki, bizden önce tarih söyleyenler Arapça lûgatleri katmışlardır ve Farsçayı da katmışlardır ve Türkçeyi de seci kılmışlardır. Kendilerinin hünerlerini ustalıklarını halka malûm kılmak için. Biz bunların hiç birisini yapmadık. Onun için ki: Bu kitabın okuyucusu ve dinleyicisi elbette Türk olacaktır. Tabii, Türklere Türkâne söylemek gerek. Tâ ki, onların hepsi anlasınlar. Bizim söylediğimiz sözü bilmeseler ondan ne çıkar? Eğer onların içlerinde bir veya iki okuyan akıllı insan olsa, o bilse, bilmeyen çokluğun hangi birine söyleyip bildirir. O halde öyle söylemek gerek ki iyi kötü hepsi bilip, gönüllerine makul olsun.

Şimdi Âdem’den tâ bu zamana kadar ki tarih bin yetmiş Türkmen adını taşıyıp Türkmene katılan illerin bildiğimiz kadarını bir bir söyleyelim. Bilmediğimize ne çare? (Hz. Adem (a.s.v.)den Hz. Nuh (a.s.v)a kadarki silsile sayıldıktan sonra)

Ondan sonra Nûh Peygamber, babasının yerine oturdu. Tanrı Taâlâ, iki yüz elli yaşına gelince peygamberlik verdi. Yedi yüz yıl halkını doğru yola çağırdı. Erkek ve kadından seksen kişi iman getirdiler. Yedi yüz yıl içinde seksenden fazla insanın iman getirmemesine kızıp halka beddua kıldı. Cebrail geldi ve dedi ki: Tanrı Taâlâ senin duanı kabul kıldı, filân vakitte halkı suya gark kılacak, sen gemi yap, deyip, gemiyi nasıl yapacağını gösterdi. Yerden su çıktı, gökten yağmur yağdı. Nuh Peygamber üç oğlu ile iman getiren seksen kişi ile gemiye bindi. Gemi, Tanrı Taâla’nın emri ile sular çekilince Musul denilen şehrin çok yakınında Cûdi denilen dağdan çıktı. Gemiden çıkan insanların hepsi hasta oldu. Nuh Peygamber üç oğlu ve üç gelini ile iyileştiler. Ondan sonra Nuh Peygamber üç oğlunun her birini bir yere gönderdi. Hâm adlı oğlunu Hindistan, Sâm adlı oğlunu İran ve Yâfes adlı oğlunu Kuzey Kutbu tarafına gönderdi.

Yâfes’e bazıları peygamber idi demişlerdir. Yâfes babasının emri ile Cûdi dağından gidip İtil ve Yayık suyunun yakasına yerleşti. İki yüz elli yıl orada durdu, sonra vefat etti. Çocukları pek çok olmuştu. Oğullarının adları şunlardır: Türk, Hazar, Saklap, Rus, Ming, Çin, Kimeri.

Yafes, öleceği sırada oğlu Türk’ü yerine oturtup diğer çocuklarına dedi ki: Türk’ü kendinize padişah bilip, onun sözünden çıkmayın. Türk’e Yâfes oğlu diye lâkap taktılar. Çok edepli ve akıllı insan idi. Babasından sonra birçok yerler gezdi ve gördü. Sonra bir yeri beğenip orada durdu. Bugün o yere Isıg Köl derler. Cadır evi (otağı) o çıkardı. Türklerin içindeki bazı âdetler var, ondan kaldı.”(Ebulgazi Bahadır Han, 1979:18-24).

Atatürk’ün; kurşun kalemle, iki küçük not kâğıdı üzerine sığdırdığı Türk tanımı. Bu tanımı Atatürk, manevî kızlarından Afet İnan’ın yardım isteği üzerine hemen yazıvermiştir. Afet İnan; öğretmeni olan İsviçreli antropolog Profesör Eugène Pittard’ın, kendisine doktora tezi olarak verdiği “Türk Milleti’nin Özellikleri” konusunda Atatürk’ten yardım istemiştir. Atatürk; Afet İnan’ın önce kendi görüşlerini yazmasını istemiş, daha sonra fikrini belirteceğini söylemiştir.

Afet inan, uzun bir çalışma hazırlamış ve Atatürk’e sunmuştur. Bu tanımı çok uzun bulan Atatürk, “Önce sana milletimizi anlatayım” diyerek, kısa ve öz ifadelerle kendi Türk tanımını, elinin altında bulduğu iki küçük not kâğıdı üzerine karalayıvermiştir.

Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik Türk Beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”(Günay, 2012)

“Türk çocuğu, ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde güç bulacaktır.”(İnan, 1959:297).

 

 

Sonuç Yerine

Dilin kendisi de bir kültür unsurudur, ama o, aynı zamanda kültürün de taşıyıcısı durumundadır. Meseleye bu açıdan bakmanın gereğine ve önemine vurgu yaptıktan sonra; “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” Diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “dil” ve “Türk dili” konusundaki çalışmalarına da dikkatleri çekmek isteriz (Gürel,2021). Atatürk, Türk Dili için şunları söylüyor:

Türk milletinin dili, Türkçe’dir. Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bizde Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz hadiseler içinde ahlakının, ananelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin, velhasıl bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.

Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkîşafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin.

Ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Gelinen şu günde; “Türkçe eğitim”, “yabancı dil öğretimi” ile “yabancı dilde eğitim” konularını birbirinden ayırt edemeyen ve bu konuları tartışmaktan korkan siyaset ve akademinin varlığı düşündürücüdür. Ömrünü Türkçenin önemini anlatmakla geçiren; 26 yaşında profesörlüğe hak kazanarak son üç yüz yıl içindeki en genç Profesör Oktay Sinanoğlu (1935-2015) diyor ki:

Türkçe anadil, yabancı dil ise yardımcı olmalı. İlkokuldan başlayarak üniversite sonuna kadar yabancı dilde eğitim gören öğrenci, çoktur. Türk dilini tümüyle bilmemektedir. Türk dilini tümüyle bilmeyen, mesleğini kendi dilinde konuşmayan mühendis nasıl olur da, Türk toplumunda, Türk işçisiyle veya yöneticisiyle çalışabilir? Ayrıca, sadece fizik, matematik, kimya dersleri yabancı dilde olmalıdır şeklinde başlayan bir tutum kısa sürede bütün dallara yayılmış, bugün yöneticilik bilimleri, toplum bilimleri ve hatta Türk tarihi bile bazen İngilizce öğretilir bir duruma gelmiştir. Türk toplumu içinde çalışacak bir Türk yöneticisinin kendi mesleğinde ve genel bilgilerde Türkçe ders görmeden yetişmesi kadar garip bir düzen dünyanın hiçbir yerinde düşünülemez.” (Sinanoğlu, 2002 :256)

Ben gelmedim davi için beni işim sevi için

Dostun evi gönüldendir gönüller yapmağa geldim

Diyen ve sevgi dili Türkçe ile insanlığa seslenen Bizim Yunus Emre’nin vefatının 700. Yılı münasebetiyle kutlayacağımız “Yunus Emre ve Türkçe yılı” hayırlar getirsin, hayırlara ve Türkçeye dönüşümüze vesile olsun!.. Bu yılla ilgili ilk etapta ben bunları düşündüm, sizler kim bilir neler düşündünüz veya düşünüyorsunuz… Yunus Emre’yi vefatının 700. Yılında saygı ve rahmetle anıyor, sevgi dili Türkçenin dünya dili olmasını ve kıyamete kadar yaşamasını da canı gönülden istiyorum… Selam ve dualarımla…

 

KAYNAKÇA

Al Şîr Nevâî (1941). Muhakemet-ül-Lûgateyn, Şimdiki Dile Çeviren: İshak Rafet Işıtman, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Banarlı, Nihat Sami (1971). Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayını.

Bice, Hayati (2014). Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî ve Hikmetleri, İstanbul: H yayınları.

Ebulgazi Bahadır Han (1979).Şecere-i Terakime Türklerin Soy Kütüğü, Hazırlayan: Muharrem Ergin, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser.

“Genelge, 2021 Yılı Yunus Emre ve Türkçe Yılı İlân Edildi” (2021). Resmî Gazete, 30 Ocak 2021, Sayı: 31380.

Gövsa, İbrahim Alaettin (1947-1950).Resimli Yeni Lûgat ve Ansiklopedi, İstanbul: İskit Yayınevi, 3163 s.

Günay, Muharrem (2012). “Atatürk’ün Türk’ü Tarifi”, Kocatepe Gazetesi, 12 Eylül 2012.

Gürel, Zeki (2021). “Atatürk ve Türk Dili”, https://haberiniz.com.tr/kose-yazilari/ataturk-ve-turk-dili-14062021

İnan, Âfet Ayşe (1959).Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ankara: Türkiye İş Bankası Yayını.

Köprülü, Fuad (1976). Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Gerekli Sadeleştirmeler ve Bazı Notlara İlavelerle Yayımlayan: Dr. Orhan F. Köprülü, 3. Baskı, Ankara: Diyaet İşleri Başkanlığı yayını.

Mahmûd el Kâşgagî(1937). Dîvânü Lugâti’t-Türk,4 Cilt, Çeviren: Besim Atalay, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Mahmûd el Kâşgagî (2007). Dîvânü Lugâti’t-Türk, Türkçe çeviri ve düzenleme: Serap Tuba Yurtsever ve Seçkin Erdi, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

Sinaoğlu, Oktay (2002). Bir Nev-York Rüyası “Bye-Bye” Türkçe, 4. Baskı, İstanbul: Otopsi Yayınları.

Tatcı, Mustafa (2005). Yunus Emre Divanı-1, 2. Baskı, İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayını.

Türk Dil Kurumu (2011) Türkçe Sözlük, 11. Baskı, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Devamını Oku

Atatürk ve Türk Dili

Atatürk ve Türk Dili
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mustafa Kemal Atatürk’ün dil konusuna ciddî olarak ilk eğilişi 1930 yılındadır. Atatürk, Prof. Dr. Sadri Maksudî Arsal’ın Türk Dili İçin adlı kitabının başına konmak üzere 2 Eylül 1930 tarihinde kendi el yazısıyla şunları yazmıştır:

Atatürk ve Türk DiliDil ile millî his arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin… Ülkesini ve yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Prof. Dr. Amet Bican Ercilasun, bu yazıyı şöyle değerlendirmiştir: Burada Atatürk dilimiz için iki hedef göstermiştir: Millî olmak, zengin olmak. Sonraki hareketler, hep bu iki hedefe doğru yönelecektir. Hedeflere varmak için tutulacak yol, takip edilecek metod da açıkça belirtilmiştir: Dili şuurla işlemek. Bundan maksat Türklük şuuruna ve ilim metoduna sahip olmaktır. Atatürk’ün dil ile millî his arasında bağ kurması, millî duygunun gelişmesini dilin millîliğine ve zenginliğine bağlaması hareket noktasını göstermesi bakımından çok mühimdir. Atatürk’ü, bütün hareketlerinde ve inkılâplarında olduğu gibi dilde de reform yapmaya iten âmil, milliyetçiliktir. Atatürk’ün hâkim vasfı daima Türk milliyetçiliği olmuştur.”(Ercilasun,1993:191).

Atatürk’ün dil ile ilgili sözlerinden bazıları şunlardır:

Türk milletinin dili Türkçedir, Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlâkını, ananelerini, hâtıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.

Atatürk ve Türk DiliMillî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz. Türk dili zengin, geniş bir dildir. Her mefhumu ifadeye kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lâzımdır.

Türk milletini ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz. Öyle istiyorum ki, Türk dili bilim yöntemleriyle kurallarını ortaya koysun ve her dalda yazı yazanlar bütün terimleriyle çoğunluğun anlayabileceği güzel, ahenkli dilimizi kullansınlar.”(Kocatürk,196):109-112).

Şu hâlde Atatürk’ün dil ile ilgilenmesinin sebebi de milliyetçiliktir. O, 11 Temmuz 1932’de “Dil işlerini düşünecek zaman da gelmiştir… Öyle ise, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş bir dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun.” Diyerek dilde yeni bir hareket başlatmıştır. Daha sonra adı Türk Dil Kurumu olacak olan bu cemiyet 26 Eylül-6 Ekim 1932 tarihleri arasında Atatürk’ün başkanlığında Birinci Türk Dil Kurultayı’nı düzenler. İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda binlerce kişinin hazır bulunduğu bu kurultaydaki konuşmalar, İstanbul’un büyük meydanlarına, Anadolu’nun bütün şehir ve kasabalarının meydanlarına kurulan hoparlörlerle bütün millete dinlettirilmiştir.

Bu kurultayda bilhassa Türk dilinin eskiliği üzerinde durulmuş, Sümerce ve Sâmi dillerle karşılaştırmalar yapılmış, Türkçenin Hint-Avrupa dili olduğu ispat edilmeye çalışılmıştır. Kurultay sonunda kabul edilen sonuç bildirisinde şu bilgilere yer verilmiştir:

İlk medeniyet dilinin Türkçe olduğuna da kimsenin şüphesi kalmadı… Türk Dili, Hint-Avrupa dili denilen dillerle Sami denilen dillerin anasıdır… Türk dili yeniden işlenip özgünlüğüne kavuşturulursa bugün de en ileri sayılan medeniyet dilleri arasında yerini bulacağına şüphe yoktur. En kestirme, en doğru yoldan dileğimize ermek için Devlet, millet hep birden elbirliğiyle çalışmalıdır.

  1. Türkçenin gerek Sümer, Eti gibi en eski Türk dilleriyle, gerek Hint-Avrupa, Sami denilen dillerle mukayesesi yapılmalıdır.
  2. Türk lehçelerindeki kelimeler lûgati, sonra esas Türk Lûgati, ıstılâh lûgati, Türk sarfı nahvi tez elden yazılmalıdır. Sarf, nahiv, lûgat yapılırken, ıstılah konurken Türkçenin bütün lâhikalarının araştırılmasına, bu lâhikaların ve edatların dilimizin bütün ihtiyaçlarına yetecek surette işlenmesine ehemmiyet verilmelidir.
  3. Türkçenin tarihî grameri yazılmalıdır.
  4. Şark ve Garp memleketlerinde çıkan Türk Dili hakkındaki eserler toplanmalı, bu eserlerden lâzım olanları dilimize çevirmelidir.
  5. Cemiyet gerek kendisinin gerek dışarıda Türk dili işleriyle uğraşanların tetkiklerini bir mecmua ile neşretmelidir.
  6. Türkçenin tarihî inkişafları aranmalı, mukayeseli grameri yazılmalıdır.
  7. Memleket gazetelerinde dil işlerine hususî yer verilmelidir.

Gerek kurultayda sunulan bildirilerde ileri sürülen, gerek çalışma programının girişinde yer alan Türkçenin bütün medenî dillerin anası ve ilk medeniyet dili olduğuna dair düşünceler; Atatürk’ün dil hareketinin hangi duygularla başlattığını göstermesi bakımından dikkat çelicidir. İlim bakımından bugün için tartışmaya açık olan bu fikirler; Türk milletinin Batı karşısında aşağılık duygusunu yenmek, aydınlarımızda ve halkımızda millî bir gurur meydana getirmek, millî bir romantizm yaratmak gayesini taşıyordu diyebiliriz.

Yukarıdaki programda ifade edilen düşüncelerin tatbikine hemen geçilir. Atatürk, 1 Kasım 1932’de TBMM açış konuşmasında “Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilatımızın, dikkatli, alâkalı olmasını isteriz” diyerek devletin bütün organlarını Türk dili işiyle görevlendirmiş bulunuyordu. Bunun sonucunda:

  1. 21 Kasım 1932 tarihinde 13507 numaralı kararname ile her ilde valinin başkanlığında bir “derleme şubesi” kurulur. Bütün öğretmenler bu işle görevlendirilir ve İstanbul Türkçesinde bulunmayan kelimeler memleketin her köşesinden derlenerek Türk Dili Tetkik Cemiyetine gönderilir. Türk Dil Kurumu Derleme Sözlüğü yayınlamaya başlar.
  2. 12 Mart 1933’de “Dil Anketi” başlatılır ve 3,5 ay süren bu anket boyunca her gün Türkçe asıllı olmayan kelimelerden on beş kelimelik bir liste hazırlanıp gazetelerde yayınlanır, radyolardan duyurulur ve vatandaşlardan bunlara Türkçe karşılıklar bulmaları istenir.
  3. 1933 yılının yaz aylarında eski eserler ve sözlüklerin öztürkçe kelimeler bakımından taranması istenerek Türkçe Tarama sözlüğünün hazırlanmasına başlanır.
  4. 1933’te Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi yayımlanmaya başlar.

Bu süreç dilde öztürkçeçilik hareketini öyle bir noktaya getirir ki, yeni dille yazılan yazılar halk tarafından anlaşılmadığı gibi bizzat yazarları tarafından da anlaşılamaz. Atatürk de bu öztürkçecilik hareketine uymuştur.1934 Ekiminin başında, İsveç veliahdı şerefine Çankaya Köşkünde verilen davette Atatürk’ün yaptığı konuşma şöyledir:

Avrupa’nın iki bitim uçunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün, en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyor: Baysal utkusu

1952’de yayımlanan Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nin II. Cildinin 274. Sayfasındaki bu nutuktan da anlaşılacağı gibi öztürkçecilik Türkçeyi bir çıkmaza sürüklemektedir.

Bu karışıklıklar devam ederken 18-23 Eylül 1934 tarihlerinde Dolmabahçe Sarayında II. Türk Dili Kurultayı toplanır. Atatürk, dilimizin getirildiği noktadan memnun değildir. Atatürk’ün bu tavrını Falih Rıfkı Atay şöyle anlatır: “Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra, benim, yanı başındaki iskemleye oturmamı emretti. ‘Dili bir çıkmaza saplamışızdır.’ Dedi, sonra: ‘Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben işi başkalarına bırakmam. Çıkmazdan biz kurtaracağız.’ dedi.”(Atay, 1969:477). Bundan sonraki süreçte:

  1. 1934 Aralık ayı içinde Türk Dil Kurumu merkez heyeti dışında bir komisyon kurulur. Osmanlıcadan-Türkçeye ve Türkçeden-Osmanlıcaya Cep Kılavuzları çıkartılır. Dilde tasfiyecilikten yavaş yavaş vazgeçilmeye başlanır.
  2. Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası” başlatılır. Atatürk, Türkiye’de yaşayan insanların hangi soydan gelirlerse gelsinler Türkçe konuşmalarını istiyordu ve bu konudaki düşüncesini de şöyle ifade etmişti: “Türk demek dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden evvel mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, camiasına mensubiyetini iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz.”(Korkmaz, 1974: 74).
  3. 1935 yılının sonlarında Ankara’da Atatürk tarafından “Güneş Dil Teorisi” ilân edilir ve Atatürk tarafından not olarak hazırlanmış olan “Etimoloji, Morfoloji ve Fonatik Bakımından Türk Dil” adlı kitap basılır.

Güneş Dil Teorisi, bir taraftan Türk tarih tezine uygun olarak kültür ve medeniyetin Türkler tarafından dünyaya yayıldığını ispat edecek bir tez olarak kullanılmış; bir taraftan da “Öztürkçe değildir” denilerek Türkçeden atılmak istenen kelimelerin “diğer dillere de zaten Türkçeden girmiştir” gerekçesiyle dilimizde muhafaza eden bir açıklama tarzı olmuştur.

24-31 Ağustos 1936 tarihlerinde Üçüncü Türk Dili Kurultayı toplanır ve bu kurultayda Türk Dili Tetkik Cemiyeti adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilir. 1936-1937 yılları Güneş-Dil Teorisi yıllarıdır. Güneş-Dil Teorisi, bugün sadece bir hatıradır; ilmî bir değeri yoktur: Atatürk de hayatının sonlarında bu teoriyi bırakmıştır. Atatürk, 1936 yılından itibaren öztürkçeçiliği de bırakmış tabiî dili kullanmaya başlamıştır. Vefatından iki gün önce, 29 Ekim 1938’de kahraman Türk ordusuna yayınladığı mesajın dili de bunun şahididir:

Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferle birlikte medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu! Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felâket ve müsibetlerden ve düşman istilâsından nasıl korumuş ve kurtarmış isen, Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silâh vasıtaları ile mücehhez olduğun halde vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.”(Atatürk, 1952:282-283)

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1932 yılından itibaren başlıca uğraşılarından biri Türk dili olmuştur. Bu konuda yerli yabancı pek çok yayını okumuş özellikle de Türk lehçe ve şivelerine ait sözlükleri hiç elinden düşürmemiştir. O, Türk dilini tarihî derinliği ve coğrafî genişliği içinde ele alır; bugün ile ve Türkiye ile sınırlandırmazdı. “Hayatta en hakikî mürşid ilimdir” anlayışıyla başlattığı dil araştırmalarında onun sofraları bile bir enstitü gibi çalışır Türkiye’den ve Türkiye dışından, özellikle de Türk dünyasından gelmiş bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Bu bilginlerden bazılarının adlarını sayacak olursak: Prof. Fuat Köprülü, Prof. Ahmet Cevat Emre, İbrahim Necmi Dilmen, Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp, İbrahim Alaettin Gövsa, Hasan Reşit Tankut, Besim Atalay, Falih Rıfkı Atay, Saffet Arıkan, Hasan Âli Yücel,Necmettin Sadak, Reşat Nuri Güntekin,İsmail Müştak Mayokon, Dr. Fermann F. Kvergiç (Viyana üniversitesinde hazırladığı ve Atatürk’e gönderdiği Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi adlı doktora tezi ile Atatürk’e fikir vermiştir), Agop Martayan Dilâçar (22 Mayıs 1895 – 12 Eylül 1979, Türk dilleri üzerine uzmanlaşmış Türk dilbilimcidir. Türk Dil Kurumu’nun ilk genel sekreteridir. 1935 yılında Türkçe ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine “Dilâçar” soyadı verilmiştir.) … Türk Dünyasından ise Kazan tatarı Prof.Sadri Maksudi Arsal ve Prof. Reşit Rahmeti Arat, Başkurt Türklerinden Prof. Abdukkadir İnan ve Prof. Zeki Velidi Toğan, Azerbaycan Türklerinden Prof. Ahmet Caferoğlu, …

Atatürk, bizzat bir geometri kitabı yazarak (1937) bugün kullandığımız pek çok matematik terimini türeterek Türkçe terim yapmada öncülük etmiştir. Türk Dil Kurumu da Atatürk’ün açtığı millî çığırda “hayatta en hakikî mürşid ilimdir” düsturuyla çalışarak; Derleme Sözlüğü, Tarama Sözlüğü ve Türkçe Sözlüğü yayınlamaya başlamıştır (1945).Türkçe ilk sözlük olan Divânü Lûgati’t Türk, 1937 yılında Besim Atalay tarafından Türkçeye tercüme edilerek dört cilt halinde Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanmıştır. Birinci Türk Dili Kurultayında “Sümer Dili ve Türkçe” üzerine bildiri sunan Ahmet Cevat Emre, Yeni Bir Gramer metodu Hakkında Layiha adlı eserini 1931 yılında yayımlarken bu çalışmasını “Reisicumhur Gazi Mustafa kemal Hazretlerine yüksek iradenizden aldığım kuvvetle vücuda gelen bu küçük eseri layemut namınıza ithaf ediyorum” diyerek kitaplaştırmıştır.

“Büyük karakterli Türk, çalışır yorulmazsın.

Zekân cihândan büyük, müsbet ilme bağlısın.

Güzel san’at sevgisi, yüreğine ateştir;

Türk’ün büyük ülküsü, bu dünyâya güneştir!”(Göçkün, 1995:18)

Mısralarının yazarı Mustafa Kemal Atatürk’ün, çizgisinde bir dil politikası takip edebiliyor muyuz? “Türk dili dünyanın en zengin dillerindendir, yeter ki bu dil şuurla işlensin” direktifi ve yine onun Türk Dünyasıyla ilgili olarak Türkiye dışındaki Türklerle ilgilenmemiz gerektiğini söylerken gösterdiği hedefler içinde “dil bir köprüdür, köprüleri sağlam tutmalıyız” deyişinin gereğini hakkıyla yaptık mı, yapabiliyor muyuz? sorularını da kendimize, ilgililere, yetkililere, üniversitelerimize ve Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na sormadan edemiyoruz!..

 

KAYNAKÇA

Arsal, Sadri Maksudi (2018). Türk Dili İçin, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Atay,Falih Rıfkı (1969).Cankaya, İstanbul.

Atay,Falih Rıfkı (1951).”Atatürk ve Dil”, Türk Dili Dergisi, Ankara: Cilt:1, Sayı:3, s.124-125.

Atalay, Besim (1937-1938). Divânü Lûgati’t Türk, 4 Cilt, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Atatürk (1937). Geometri, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını, 44 s.

Atatürk’ün Söylev Ve Demeçleri, II(1952). Ankara.

Birinci Türk Dili Kurultayı (1933). İstanbul: Türk Dil Kurumu Yayını.

Derleme Sözlüğü, XII Cilt (1975).Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Emre, Ahmet Cevat (1931). Yeni Gramer metodu Hakkında Layiha, I. Cilt, İstanbul: Maarif Vekaleti Yayını.

Emre, Ahmet Cevat (1949).Türk Lehçelerinin Mukayeseli Grameri (ilk Deneme), İstanbul: Türk Dil Kurumu Yayını.

Ercılasun, Ahmet Bican (1993). Dilde Birlik, 2. Baskı: Ankara: Ecdâd Yayınevi.

Göçkün, Önder (1995).Edebiyat Dünyası ve Atatürk, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayını.

Kocatürk, Utkan (1969).Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara:Edebiyat Yayınevi.

Korkmaz, Zeynep (1974). Cumhuriyet Döneminde Türk Dili, Ankara.

Tanıklariyle Tarama Sözlüğü (1945),İstanbul: Türk Dil Kurumu Yayını.

Tankut, H. Reşit (1937). Prehistuvara Doğru Bir Dil İzlemesi ve Güneş Dil Teorisinin İzahı, İstanbul.

Tuna, Osman Nedim (1990). Sümer ve Türk Dillerinin Târihî İlgisi ile Türk Dili’nin Yaşı Meselesi, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Türk Dil Kurumu (2011). Türkçe Sözlük, 11. Baskı, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Türk Dil Kurumu (2009). Yazım Kılavuzu, 26. Baskı, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayını.

Devamını Oku

Mürteza Sulooca Soruyor: “Orada Türk Var mı?”

Mürteza Sulooca Soruyor: “Orada Türk Var mı?”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kuzey Makedonya’da 2004 tarihinde yayınlanmaya başlayan Yeni Balkan Gazetesi’nin 600. Sayısına ulaşması vesilesiyle 6 Mart 2016 Pazar günü Üsküp’te düzenlenen törende; devlet adamı, gazeteci-yazar Fahri Kaya (Kumanova 15 Haziran 1930-İstanbul 24 Mart 2020) yılların tecrübesi ile şöyle bir konuşma yapmıştı:

Türkiye dışında özel olarak Balkanlarda, Türk olarak yaşamak isterseniz Türk kurumlarınız da olmalıdır. Türk ya da Türkçe kurumlarınız olmazsa kimliğinizden bir şey eksik olmuş olabilir. Gazete de önemli öğelerden biridir. 1960’lardan sonra Türkiye’de azınlık basını diye bir inceleme yapmaya çalıştım. Ve şöyle bir hikâye çıktı; Beyoğlu’nda iki komşu esnaf biri Türk biri Rum. Rum, her hafta gazete satan çocuktan Rumca gazete alıyor ve sepete atıyor. Komşusu Türk esnaf ise kendisine soruyor. ‘Bu yaptığın ne demek, para verip gazete satın alıyorsun ama okumuyorsun?’ Fakat Rum esnafın cevabı da şöyle oluyor: ‘Ben bu topraklarda varlığımı ispat etmek için gazete alıyorum.Yeni Balkan, bu topraklarda varlığımızı ispat ediyor.

Birlik gazetesinin Makedonya Türkleri için önemi büyüktü. Fakat Birlik gazetesinin kapanmasıyla büyük bir boşluk oluştu. O boşluğu sağ olsun Yeni Balkan gazetesini çıkartarak Mürteza doldurdu. Bizi gazeteden mahrum bırakmadı. Gazete çıkartmak zordur. Bunu sadece gazete çıkartanlar bilir. Mürteza bu işe girdi. Kendisini çok kıskanıyorum çünkü bu çok şerefli bir iş. Bu gazete Mürteza Sulooca’nın ya da eşinin gazetesi değil, bu gazete Makedonya Türklerinin gazetesidir. Buna o açıdan bakmalıyız. Yeni Balkan’a destek verilirse, Makedonya Türklerine destek verilir. Bu nedenle gazeteyi onlara bırakmayalım. Gazeteyi bizim gazetemiz olarak kullanalım, yararlanalım, hedefine varmasına yardımcı olalım. Yeni Balkan artık sadece bir gazete değil, Yeni Balkan bir yayın evi, Yeni Balkan şöyle böyle yavaş yavaş büyüyor. Yayın etkinliği çok önemli, bu yayınlar çok değerli. Tabi ki bazı eksiklikler var. Ama o da bizim suçumuz, yardım etmiyoruz.” (Kaya, 2016:8)

Biz bu yazımızda Yeni Balkan Gazetesi sahibi ve genel yayın yönetmeni Mürteza Sulooca’nın Yeni Balkan Yayınlarından çıkan Orada Türk Var mı? Adlı kitabını tanıtmak istiyoruz.

Mürteza Sulooca, 1976 yılında Makedonya’nın Resne kasabasında doğdu. İlk ve orta öğretimi memleketi Resne’de tamamladı. Lise eğitimine Üsküp‘teki İsa Bey Medresesi‘ne devam etti. 2000 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘nden mezun oldu. Aynı üniversite Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Dinler Tarihi Bölümü‘nde yüksek lisansını tamamladı (2005). Makedonya’ya döndükten sonra askerlik görevini yerine getirdi ve 2001’de Makedonya İslam Birliği‘ne bağlı olarak Resne’de imam-hatiplik yapmaya başladı. 2004 yılına kadar Resne Müftülüğü’nün başında bulundu.

Sulooca, birçok sivil toplum kuruluşunda aktif rol aldı. NEKSAT Niyazi Bey Eğitim Kültür Sanat ve Spor Derneği kurucu üyesi, Türk Dili Konuşan Ülkeler ve Topluluklar Medya Platformu kurucu üyesi ve Makedonya temsilciliğini yaptı (2011). (2012-2016) yılları arasında iki dönem Makedonya Gazeteciler Birliği (MAN) Başkan Yardımcılığı‘nı yaptı. 2014 yılından itibaren EKAY Vakfı’nın kurucusu ve başkanı oldu. MATTO Makedonya Türkiye Ticaret Odası yönetim kurulu üyesi, Makedonya Türk Gazeteciler Birliği Yönetim kurulu üyesi, MATİB Makedonya Türk İşadamları Derneği Yönetim kurulu üyesi, “Makedonya Türk Gençleri Dayanışma Günleri” Tertip Kurulunun Başkanlığı‘nı da yürütmektedir. Aynı zamanda merkezi Üsküp’te bulunan Balkan Yazarlar Birliği’nin de başkanıdır.

Mürteza Sulooca yazı hayatına lise döneminde İkredergisinde başladı. Öğrenci olarak Türkiye’ye gelince de Ankara merkezli Balkan Mektubu öğrenci dergisinin kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1 Temmuz 2004 tarihinde de Makedonya Türklerinin sesi “Yeni Balkan gazetesini kurarak başına geçti.

Resne Merkezli Kızıl Elma ve Üsküp merkezli Bahçe dergilerinin kuruculuğunu üstelendi. Kosova Yeni Dönem Medya Grubu’nun Makedonya muhabirliğini yaptı. 2012 -2015 yılları arasında Anadolu Ajansı‘nın Makedonya muhabirliğini üstlendi. Halen, MATTO Bülteni, Yeni Balkan Dergisi, Yeni Balkan Bülteni ve Bahçe Çocuk dergisinin sahibi ve genel yayın yönetmenidir.

Değişik vesilelerle yapılan uluslararası bilgi şöleni ve konferanslarda hem düzenleme kurulu üyesi hem de konuşmacı olarak katıldı. Çalışmalarından dolayı İLESAM Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği “2008 Yılı Teşvik Ödülü” ve “Türk Dünyası Kızıl Elma Kamu Diplomasisi Ödülü”ne layık görüldü (2014).

Mürteza Sulooca’nın gazete ve dergilerde çıkan yüzlerce yazılarından başka kitap olarak yayımlanan iki eseri bulunmaktadır: Müslüman ve Hıristiyanlarda Ölüm ile İlgili İnanç Uygulamaları (Üsküp 2019), Orada Türk Var mı? (Üsküp 2020).

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi Balkanlardaki Türk varlığı MÖ 700’lü yıllara kadar inmektedir. Bu yazımıza konu olan Kuzey Makedonya’da ise ezan sesleri İstanbul’dan önce duyulmaya başlamıştır dersek hiç şaşırmayın çünkü Üsküp, Aziz Teodor Manastırı’ndaki bir rahibin kaleme aldığı yazıya göre 13 Ocak 1392 tarihinde (Sultan Yıldım Beyazıt döneminde) Mehmet Yiğit Paşa (Saruhanlı Paşa Yiğit Bey veya Paşa Mehmet Yiğit Bey olarak da bilinir) tarafından fethedilerek Osmanlı Devleti toprakları arasına dâhil edilmiştir. 500 yıldan fazla Osmanlı hâkimiyetinde kalan Makedonya’da ses bayrağımız Türkçe pek çok dergi ve gazete ile dalgalandırılmıştır. Özellikle Yugoslavya zamanında Birlik gazetesi, Sesler, Tomurcuk ve Sevinç dergileri bir mektep vazifesi görmüştür. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra özelleştirme süreçlerinde Türkçe süreli yayınların kapatılma süreçleri başladığında önce Burhan Sait Türkçe Vardar gazetesini çıkartmışsa da bu gazete uzun ömürlü olmamış, onun ardından Yugoslavya’dan devralınan yayınlar da birer birer kapanınca Makedonya Türkleri süreli yayın yoksulu kalmıştır. Mürteza Sulooca’nın girişimiyle 2004 yılında çıkmaya başlayan Yeni Balkan gazetesi ve kurulan Yeni Balkan Yayınevi ve onun etkinlikleri ses bayrağımız Türkçeyi dalgalandırma görevini üstlenmiştir. Mürteza Sulooca’nın Yeni Balkan gazetesinde 2004-2012 yılları arasında yayınlanan yazılarından oluşan Orada Türk Var mı? adlı kitap içindeki 300’den fazla yazıyla aslında tarihe not düşmektedir.

Evlad-ı Fatihan diye adlandırıp yeri geldiğinde anlatılarımızda sık sık gündeme getirdiğimiz ama; Ziya Paşa’nın da dediği gibi “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyerek bir özeleştiri yaptığımızda saç dökülüp kel görünüyor(!) 1912 Balkan Savaşlarından sonraki süreçte “Balkan Acısı”nı iliklerine kadar yaşayan bu vatan parçasının insanları, kültürel kimliğimizin göstergesi “dil”imize de “ezan”ımıza da sahip çıktılar ve çıkmaya da devam edecekler, hem de hoşgörünün, insan olmanın, Türk ve Müslüman olmanın gereğini yerine getirerek. Onların yerinde biz de olabilirdik…

Sulooca, Orada Türk Var mı? adlı kitabındaki yazılarında Türk-İslâm kimliğini ve Makedonya’daki Türk varlığını sayım-seçim-siyaset-hak-hakça temsil- din-dil- eğitim-ekonomi-insan hakları, milletler ve dinler arası ilişkiler odaklı olarak ele almakta; Türklerin de vatandaşı oldukları Makedonya’yı anlatırken, Makedonya-Türkiye, Makedonya-NATO, Makedonya-Avrupa Birliği ilişkileri bağlamında değerlendirmeler sunmaktadır. Bu kitapla ilgili olarak yazacaklarımız ancak kitap okunduktan sonra aklıselim sahipleri tarafından anlaşılabilecek cinsten tespitler olacaktır. Onun için bu kitabı okumayanlar, iki üç günlük turisttik gezi sonrasında “Balkan uzmanıyım” diye sağda solda, gazete köşelerinde, ekranlarda, birtakım toplantılarda, kurumlarda eksik ve çoğu yanlış bilgilendirme yaparak boy göstermeye devam edecekler.

Kitabın yazarı diyor ki: “Bizimkisi ‘Orada Türk Var mı?’ sorusunu soran kimliksiz ve kişiliksizlere karşı bir yakarış bir seslenişti. Makedonya’da yaşayan Türk’e saldırı yapılırken, Türk’e hakaret edilirken, birileri puan toplasın diye alkışlayamazdık kimliksizleri. Seçim hilelerini alkışlayamazdık, belediye sınırları Türklerin aleyhine çiziliyorken susamazdık. Toplum olarak yüzdeliğe indirgendiğimiz Ohri Çerçeve Anlaşması ile toplum ve birey olmaktan çıkışımızı kabullenemezdik. O gün Makedonya Cumhuriyeti Anayasası bizi Türk milletinin bir parçası olarak tanımlarken, birileri illa bizleri şuna buna yama yapmak istedi. Unutmadık, unutturmadık. (Sulooca, 2020:8).

Özelde Makedonya, genelde Balkan Türklüğünü ona buna yamama gafleti bugünün meselesi değildir, bu gaflet Osmanlı’nın son asırlarında da vardı, belki Balkanları kaybedişimizin arka planında yatan etkenlerden biri de budur diye düşünmüşümdür hep.  Bu konuda konuşmak veya yazmak yerine yıllar önce aynı konuyu gündeme getiren Yahya kemal Beyatlı’yı okumanızı tavsiye edeceğim. Yahya Kemal Beyatlı, Çocukluğum Gençliğim Siyasî ve Edebî Hatıralarım adlı kitabındaki “Karanlıkta Uyanan Biri” başlığı altında bu konuda çok acık ve acı bir gerçeği dile getiriyor (Beyatlı, 1973:45-50). Yahya Kemal Beyatlı’nın bu yazısı mutlaka ama mutlaka okunmalıdır, bu yazıyı okumak zahmetinde bulunmayanlar bizim ne demek istediğimizi anlamayacaklardır. Anlaşılan o ki dünden bugüne değişen bir şey yok galiba. Hâlbuki tarih ders almak içindir, tarih tekerrür mü ediyor? Biz burada sadece şu kadarını söyleyebiliriz: “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” burada “uyanmak” fiilini bütün anlam zenginliğiyle kullandığımızı da belirtmeliyiz. Yahya Kemal’in yıllar önce belirttiği gibi “Türk’ün büyük bir millet olduğunu anladık, zaman geçtikçe daha ziyade anlayacağız zannediyorum, uyandık, lakin karanlıkta uyandık” (Beyatlı, 1973:50). Balkanlarla ilgili, Balkanlar üzerinden dünya barışına hizmet etmek istiyor iseniz Balkan Türklüğünü yok sayarak ürettiğiniz ve uyguladığınız politikalar sizi de, Evlad-ı Fatihan diyarında nöbete devam eden kardeşlerimizi de dünyayı da sıkıntıya sokar. Mürteza Sulooca’nın Orada Türk Var mı? Kitabı işte bunun için de çok önemlidir, her bir yazı yaşanmışlıklardan izler taşımakla birlikte sadece zamana-zemine ayna tutmakla kalmıyor geleceği de ışıldak ile ayan beyan aydınlatıyor…

Mürteza Sulooca’nın ülkesi Makedonya’da yaşayan Türklere saygıyla sunduğu Orada Türk Var mı? adlı kitabı, Makedonya Türklerinin 21.Yüzyılın başlarında yaşadıkları, maruz kaldıkları tavırları ve bunlar karşısında hem kendilerinin hem devletlerinin hem de Türkiye’nin ve milletler arası kuruluşların tavırlarını da; kültürel kimliğinin bilincinde bir gazetecinin kaleminden ortaya koyuyor. Kısaca söylemek gerekirse bu kitap tarihe bir not düşüyor… Yaşananlar bir daha yaşanmasın insan hakları ihlâlleri olmasın diyorsanız okuyun, not alın, tefekkür edin ve gücünüzün yettiğince imkânlarınız ölçüsünde el uzatın… Doğru zamanda doğru elleri tutun ve sıkın!

Orada Türk Var mı? sorusu birilerini kırmak, birilerini incitmek ya da suçlamak için değil sadece tarihten ve günümüzden ders alarak aydınlık bir geleceğe yürümek için iyi niyetlerle, ümit tazelemek için sorulmuş bir sorudur diye düşünüyoruz.

Mürteza Sulooca’yı ve Yeni Balkan ailesini bu samimi, anlamlı ve yılmaz gayretleri için kutluyorum, Allah (C.C.) yâr ve yardımcıları olsun…

 

KAYNAKÇA

Arslan, İbrahim (2021). “Orada Türk Var mı? Kitabında, Dert Ortaklığını Fark Ettim”, Yeni Balkan Gazetesi, Kuzey Makedonya-Üsküp: 14 Ocak 2021 (http://www.yenibalkan.com/tr/kultur/orada-turk-var-mi-kitabinda-dert-ortakligini-ark-ettim)

Beyatlı, Yahya Kemal (1973). Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım, İstanbul: Yahya Kemal Beyatlı Enstitüsü Yayını.

Gürel, Nazlı Rânâ-Gürel, Zeki (2015). Fahri Kaya Hayatı Sanatı Eserleri, Makedonya-Üsküp: Yeni Balkan Yayınları.

Kaya, Fahri (2016). “Yeni balkan Bu Topraklarda Varlığımızın İspatıdır”, Yeni Balkan Gazetesi, MAKEDONYA-Üsküp: Yeni Balkan Yayınları, 7 Mart 2016, Yıl: 12, Sayı: 600.

Sulooca, Mürteza (2020). Orada Türk Var mı?, 2. Baskı, Kuzey Makedonya-Üsküp:Yeni Balkan Yayınları, 216 s.

Devamını Oku

İstiklal Marşı ve Âkif

İstiklal Marşı ve Âkif
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mehmed Âkif Ersoy (1873- 1936)’un yaşadığı zaman dilimi, Müslüman-Türk milletinin yakın tarihinin en çalkantılı, en zor dönemlerinden biridir. Bu milletin Kurduğu en büyük ve en uzun ömürlü devletlerden olan Osmanlı’nın hazin yıkılışı ve yeni umutlarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti Mehmed Âkif Ersoy’un şahidi olduğu tarihî olgulardandır.

O, bu süreçte, yıkılmışlığın mahzunluğunda, diriliş kararlılığıyla hareket etmesini bilmiş, örnek ve önder bir şahsiyet, sanatkâr ve dava adamı olarak bugün de gençliğin ufkunda yolumuzu aydınlatmaya devam ede gelen bir değerdir. Büyük millet olma vasfımızı, bize mahsus İslâmî ve millî hasletlerimizi destanlaştırdığı, zaman zaman da acımasızca eleştirdiği yazı ve şiirleri, vaazlarıyla o bir abide şahsiyettir. Kendini halka ve Hakk’a hizmete adamış büyük sanatkârlar, milletlerin manevî mimarlarıdırlar. Onlar, birikimleri sayesinde mensubiyet şuuruyla bağlı oldukları milletlerin kültürel değerlerini sadece temsil etmekle kalmazlar, eserleriyle zamanın elinden tutarak aydınlık bir geleceğe yürüyüşün de öncü ve önderi olurlar. “Bugün de aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürüyen Türk milletinin büyük millet olduğunu medenî âlem az zamanda bir kere deha tanıyacaktır.” inancının sahipleri Âkif’in eserlerini okuyarak ruh tazelemelidirler. Çünkü kendini insanlığın ve milletinin varlığına adamış şair ve yazarların ortaya koydukları şaheserler, milletlerin mevcudiyetinin birer delilidir.

İstiklal Marşı ve Âkif

Biz bu çalışmamızda önce Âkif’i ve eserlerini anlamaya çalıştığımızı itiraf etmeliyiz. İstedik ki bu çabamızı Âkif sevdalılarıyla da paylaşalım…

İki bölümden meydana gelen bu çalışmamızda öce Âkif’i kendi ağzından tanıtan bir yazı kaleme aldık. Mehmed Âkif Ersoy’u böylece bizimle birlikte, hemen yanı başımızda görelim istedik.

Hür ve müstakil olarak yaşamamız için Âkif’i anlamaya, yaşamak için de yaşatmaya muhtaç olduğumuz hususuna dikkatleri çekmeye çalıştık.

Biz, Allah nasip etti Âkif’in çoğu kere vazifeli olarak gittiği yerlerde bir şekilde bulunma şansını yakaladık. Öyle olunca da buralarda Âkif’in izini aramak, onunla olmak, onun fikir ve düşünce penceresinden tarihe-bugüne-yarına bakmak istedik. Bu kitaptaki yazıların çoğu bu samimî gayretin mahsulü olarak sizin huzurunuzdadır şimdi. Bir kısmı gazete ve dergilerde yayımlanmış olan bu yazıların önemli bir kısmı da Balkanlar’da, Mısır’da, Almanya’da, Kastamonu, Ankara ve İstanbul’da ulusal ve uluslararası ilmî toplantılarda sunulmuş tebliğler ve dost meclislerinde yapılmış konuşmalardan ibarettir. Böyle olduğu için de bazı tekrarların olabileceği de muhakkaktır. Kahire’de Üniversite’de Âkif’in ders anlattığı kürsüde konuşmamızı yaparken duyduğumuz heyecanı İstanbul’da Âkif’in okuduğu Halkalı Zıraat Mektebi’nde konuşurken de duyduğumuzu itiraf etmeliyiz… Ama Balkanlar’da gezerken Âkif ve şiirleriyle hayatı anlamlandırmaya çalıştığımız süreç bizi hem yormuş hem de düşündürmüştür…

Balkan’ı bildin mi nedir, hemşeri?

Sevgili ecdadının en son yeri.

Biz, hâlâ Mehmet Âkif Ersoy’u tam olarak doğru anladığımız ve yetişen yeni nesle doğru anlatabildiğimiz kanaatinde değiliz. Âkif’in yaşadıklarını o zaman diliminin şartları altında düşünüp değerlendirmeden bugünkü algı ve yargılarımızla tanımlamaya ve izah etmeye kalktığımızda ortaya çıkan sonuçların çanımızı acıttığını, bir yerlerimizi kanattığını, millî birlik ve beraberliğimize nasıl zararlar verdiğini neden göremiyoruz?.. Bu bağlamda Prof. Dankwart A. Rustow’un “Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı: Atatürk’ün Kurtuluş Hareketinde Din Ve Milliyetçilik” başlıklı yazısı dikkatle okunup üzerinde düşünülmelidir diyoruz.

Arayışlar Devri Türk Edebiyatının en büyük şairlerinden biri olarak kabul görmesi gereken Âkif, ne yazıktır ki, yaşadığı buhranlı devir sebebiyle sanatkârlığını eserlerine tam olarak yansıtamamıştır. Çünkü o, salt şiirle meşgul olabileceği huzur ve rahatın zerresini görememiştir. O, şiirlerinde daima içinde yaşadığı hayatı anlatmayı tercih etti. Abdülhak Hâmid için söylediği:

Hâmid ya gökte uçar; ya ka’r-ı arzda dolaşır. Bizim gibi yeryüzünde yürümez.”  Sözü onun gerçekçi bir sanatkâr olduğunun bir delilidir. “Sanat şahsî ve muhteremdir” diyenlerin olduğu bir zamanda; kendisi her ne kadar edebiyatın bir elbise ve gıda gibi faydaya yönelik olması gerektiğini, “sanat sanat içindir” anlayışının, bizim toplumumuz için lüks olduğunu söylese de “feryad ve ızdırab” manzumeleri yazmış olmaktan… Yüreğinde suskun kalan estetik muhtevalı duygusal şiirler yazamamış olmaktan duyduğu kahır, şu dörtlüğünde açıkça görülür:

Virânelerin yasçısı baykuşlara döndüm,

Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu!

Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum;

Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu?..

Mehmed Âkif Ersoy, bir moda şairi değildi… Sadece çağına tanıklık etmekle de yetinecek bir sanatkâr da değildi… Kibir ve gösterişten nefret ederdi. Ama insan haysiyeti, İslâm, Türk milleti ve Türkiye söz konusu oldu mu malıyla, canıyla ve sanatıyla cihada durur,

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

Beytinde tarifini bulan, âdeta bir volkan olup patlayacak kadar cesur, şerefli ve haysiyetli bir duruşla “çiğnerim, çiğnenirim Hakk’ı tutar kaldırırım” demeyi hayat tarzı bilmiş rol model bir şahsiyettir.

Bugün bizlere düşen görev, Âkif üzerinden birbirimizle kavga etmek değil, onun ümidi olan “Asımın Nesli”ni yetiştirmek, Asım olabilmektir. Asımın Nesli diyordun ya nesilmiş gerçek, dün çiğnetmedi yurdunu bugün de yarın da çiğnetmeyecek!.. Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!… Korkmayın, gevşemeyin  Allah (C.C.) bizimle…

Yukarda mavi gök çökmedikçe aşağıda yağız yer delinmedikçe… ÜMİT VAR OLUNUZ!..

Devamını Oku

“Yücel Teşkilatı” İle İlgili Bir İlk…

“Yücel Teşkilatı” İle İlgili Bir İlk…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yücelciler”, Balkanlardaki Türk-İslâm varlığını, kültürünü ve kimliğini insan hakları sınırları çerçevesinde; Makedonya merkezli muhafaza ve müdafaa etmeye yönelik ihtiyaç ve gereklilik olarak İkinci Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıkmış ve sorumluluk üstlenmiş bir eğitim-kültür ve sanat hareketidir.

Ömrünü devletine hizmetle geçirmiş olan devlet adamı, şair-yazar ve gazeteci Fahri Kaya (15 Haziran 1930 Kumanova- 23 Mart 202 İstanbul), Yücelcilerin Makedonya’daki Türk-İslâm varlığının eğitim ve kültür hayatına yaptıkları katkıyı anlatırken şu tespitlerde bulunuyor:

Yücelciler bir terörist örgüt değildi. Rumeli ve özel olarak Makedonya Türkleri, tarihte hiçbir zaman yıldırmacı, tehditçi ve terörist olarak görülmedi. Amaçlarında ve davalarında haklı olduklarını göstermek için terörü hiçbir zaman araç olarak kullanmadı. Tam tersine Balkanların bu bölümünde terörist olanlardan çok zaval gördük. İki üç kişinin yabancı bir devletin-bunu ana ülkenin- temsilcisiyle görüşmesi, ya da buradaki Türk halkının durumu ve geleceği hakkında fikir alışverişinde bulunması yüzünden görüşmeden habersiz olan 63 kişinin casus-İspiyon- olarak yargılanmaları da, akla sığar gibi değil.

Yargılananların büyük bir kısmını çok iyi tanıdığım için, bunların terörist ve casus olduğuna hiçbir zaman inanmadığımı gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Onlar zemin ve zamanın kurbanı oldu.

Evet, Yücelciler terörist ve casus değil, millî kimlikleri çok güçlü, Atatürkçü aydınlardı. Baş amaçları, yeni devlette yaratılan yeni imkânlardan tamamen yararlanarak Yugoslavya Türklerinin eğitim, kültür, sosyal ve ekonomi bakımından gelişmelerinde yol açmak, bunları toplumdaki öteki milletlerle birlikte eşit bir duruma getirmekti. Aralarında önemli bir kısmı öğrenim görmüş, bilinçli kişilerdi. Üsküp’te asil ailelerin çocuklarıydı. Ev eğitimleri düzenli, gelenek ve törelere son derece saygılıydılar.” (Kaya, 2015:221)

Yücel Hareketinin ortaya çıkışı, faaliyetleri ve sonrasında yargılanmaları ve cezalandırılmaları ile ilgili olarak konuşanların, yazanların, yorum ve dedikodu yapanların, korktukları/çekindikleri için ellerindeki bilgi ve belgeleri kamuoyuyla paylaşmayanların unutmaması gereken bir gerçek var; zaman ve zemin… Konuyu ve olayları zamanı ve zemini dikkate alarak değerlendirmek ve yargılamak zarureti olduğu gibi bugünün de o zaman ve zemin olmadığı bilincinde olarak sorumluluk içinde hareket etmek gerekliliği vardır.

Yücelciler konusu, yıllarca üstü örtülü bir korkunun gölgesinde üstü örtülü kalmış, sonrasında da bu çekingenlik, Yücel Şehitlerinin 28. Yıldönümü dolayısıyla İstanbul Aksaray’daki Gül Salonu’nda yapılan anma programı birtakım kıpırdanmalara vesile olmuş ve ardından gelen yıllarda Türkiye’de ve Makedonya’da anma programlarında konuşmalar ve mevlitler yapılmaya başlanmıştır. 1976 yılında İstanbul’da Şerafeddin Ferid Yücelden’in yaptığı konuşmada söyledikleri Yücelcilerin şanlı davasının özeti niteliğindedir:

Yücel için Türk Milliyetçisi yalnız Türkçe yazan Türkçe konuşan değildir. Elbette Türkçe konuşmak, Türkçe yazmak kadar, Türkçe düşünmek de önemlidir. Ama bir Türk milliyetçisi için daha önemli olabilecek, Türk gibi düşünmek ve her olay karşısında bir Türk gibi davranabilmektir. Bu anlamda değil midir ki; Yahya Kemal,Kökü mazide olan atiyim’ diyor. Yine mütemmim anlamda değil midir ki; Atatürk Türk milliyetçisinin şu tarafını veriyor ‘Ne mutlu Türküm diyene’. Şimdi, bütün mesele, Türk’ün mazisiyle mücehhez olarak ‘Türküm!’ diyebilmesi ve Türk’ün atisine doğru seri adımlarla ilerlemesidir.”

Yugoslavya Türklüğünün selameti için kurulan Yücel Teşkilatı (1945) hiç şüphesiz Makedonya’daki kuruluşlar arasında önemli bir sivil toplum örgütü olma özelliğine sahipti. Diğer yandan Yücel Teşkilatı, II. Dünya Savaşı döneminde Bulgaristan ve Yugoslavya tarafından Makedonya Türklerine karşı yapılan sistemli baskılara karşı direniş göstermiştir. 19 ilâ 25 Ocak 1948 tarihleri arasında Yücel mensupları bir takım mesnetsiz iddialarla hâkim önüne çıkartılarak yargılanmışlar ve içlerinden dördü idama, diğerleri ise çeşitli hapis ve sürgün cezalarına çarptırılmışlardır.”(Türksoy,2020)

Aradan geçen 73 yıl zarfında Yücelciler hakkında tatmin edici bir çalışma yapılmadı/yapılamadı/yapamadık. “Çoğunluğu aydın ve yazı yazan ya da yazabilecek durumda olmalarına rağmen, Yücelci’ler de kendilerini ve başlarından geçenleri anlatmadan, yazıya dökmeden birer birer bu dünyadan göç ettiler. Aralarından sadece mahkemede örgütün sekreteri olarak yargılanan Şerafettin /Ferid/ Yücelden‘in, uzun yıllar başında bulunduğu Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonun organı olan “Türk Dünyası” dergisinde yayınladığı birkaç yazısı ve örgütün uzun ömürlü merkez komite üyesi Refik /Şerif Mehmet/ Özer‘in, Yücelci’lerin yargılanmasınını 50. yıldönümü dolayısıyla, 1998 yılında yayınladığı bir risalesi ve Rumeli Kültürü (sayı 8 ile “Aksiyon” dergisinde (sayı 479 yıl 2004)) iki mülakatı var. Bir de yıllardır “Yücel” üzerinde duran ve konuyu aydınlatmak amacıyla büyük emek harcayan tarihçi H. Yıldırım Ağanoğlu’nun “Yücel Teşkilatı” adlı bir kitapçığı var.

Bu konuda Mehmet Ardıcı‘ın “Yücelciler” ya da “Makedonya’da Müslüman Direnişi /1991/” ve “Yugoslavya’da Müslüman Türk’e Büyük Darbe /1973/” kitaplarında da Yücel ile ilgili kimi bilgiler var ama bütün bunlardan dört kişinin ölümüyle sonuçlanan 63 kişilik büyük bir davanın nedenini anlamak ve tarihimizde çok elim olan bu davayla ilgili kesin bir sonuca varmak zor oluyor. Yücelci’ler davası üzerinde 1948 yılında, Makedonya Halk Cephesi tarafından mahkeme kayıtlarını içeren, Makedonca ve Türkçe olmak üzere bir kitapçık da yayınlandı. Bu kitabın, davayı hazırlayanların isteklerine göre hazırlandığını sezmek hiç de zor değil. Ama kitabın sonunda, daha doğrusu davanın bitiminde yargılananların verdikleri son ifadelerinin Yücelci’lerin hapisten çıktıktan sonra hiç yorumda bulunmaması ve bu beyanatları hangi şartlar altında verdiklerine dair yazılı ya da sözlü olarak hiç bir yorumda bulunmadıkları da düşündürücü bir olay. Fakat her nasılsa, Halk cephesinin, davayla ilgili yayınladığı bu risaleden Yücelci’ler olarak adlandırılan Makedonya Türk aydınlarının, istenildiği gibi işpiyon-terorist bir örgüt olduklarını göstermek için harcanan çabanın inandırıcı olmadığı çok kolay anlaşılmaktadır.”(Kaya, 2015:220).

Ölüm yıldönümlerinde yapılan anma programları ve bunlarla ilgili haber nitelikli gazete yazıları, Köprü dergisinin Mart 2006 sayısını Yücelcilere ayırmış olması, Salih Murat’ın Birlik gazetesinde ve Yeni Balkan gazetesinde yayınlanan yazıları ile Avni Engüllü’ün 2009’da yayımlanan Dermeyan adlı kitabında yer alan 5 yazısı(Engüllü, 2009:166-172) ile Sezar Salihi’nin senaryosunu yazıp yönettiği “Yücelciler” adlı kısa film konuyu gündeme getirmeleri açısından önemliydi ama beklenen ve istenen sonucu vermemiştir diye düşünüyorum.

Kuzey Makedonya’nın Pirlepe şehrine bağlı Kanatlar köyünden bir genç akademisyen Ercan Türksoylu yaptığı çalışma ile Yücelcilerle ilgili olarak bugüne kadar yapılmayan bir şeyi ilk defa gerçekleştirmiş oldu. Ercan Türksoylu, Türkiye Cumhuriyeti Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda Prof. Dr. Fahri Türk’ün danışmanlığında hazırlayıp 6 Eylül 2019 tarihinde savunduğu; “Makedonya’da Sıra Dışı Bir Sivil Toplum Kuruluşu: Yücel Teşkilatı” başlıklı yüksek lisans tezi ile bilim uzmanı unvanını kullanmayı hak etti. Ercan Türksoylu, bu çalışmasını, Ankara’da 2020 yılında kitap olarak yayımlayarak da ulaştığı bilgi ve belgeleri Yücelciler konusunu merak edenlerle ve kamuoyuyla paylaşmış oldu (Ercan Türksoylu, Yugoslavya Türklüğünün Direniş Mücadelesi (1945-1948) Yücel Teşkilatı, Ankara: Astana Yayınları, 216 s.).

Ercan Türksoylu’nun yayın taraması, arşiv belgeleri, fotoğraf ve tablolarla zenginleştirilmiş bu kitabı/çalışması birkaç bakımdan büyük önem arz etmektedir. Çalışmanın birinci özelliği hiç kuşkusuz Yücel’in kuruluşunu, üyelerini, faaliyetlerini, Almanlarla yapmış olduğu işbirliğini, özellikle yargılama sürecini ve mensuplarının konuldukları Söğütlü, İdrizova ve Sremska Mtrovica gibi hapishanelerin durumlarını detaylı bir şekilde ortaya çıkarmış olmasıdır. Bu bağlamda özellikle söz konusu ceza infaz kurumları hakkında Amerikalıların tutmuş oldukları raporlar çok önemli bir görev ifa etmiştir. Bu eserin ikinci özelliği ise Yugoslavya’nın Alman ve Bulgar işgalinde olduğu dönemde ülke içinde faaliyet gösteren İç Makedonya Devrimci Örgütü, genç Müslümanlar Örgütü, Ulusal demokratik Arnavut Örgütü Çetnik Örgütü ve Ustaş Örgütü gibi yasadışı yapılarla Yücel’i karşılaştırmalı bir yöntemle çözümlemeye tabi tutmuş olmasıdır. Bu eserin üçüncü özelliği ise Yücel üyelerinin yargılama sürecinin Makedonya’daki ulusal matbuata (Birlik, Politika ve nova Makedoniya) nasıl yansıdığı hususunun gazete haber başlıklarının içerik çözümlemesine tabi tutulmasıyla ortaya konmuş olmasıdır. Yapılan çözümlemenin de gösterdiği üzere söz konusu bu matbuatta Yücel hakkında kullanılan sıfatların tamamı yanlı, olumsuz ve saldırgandır. Dolayısıyla bu yayın organlarında dile getirilenler Yücel Teşkilatı hakkında kamu oyununda olumsuz bir yargının oluşmasını sağlamıştır denilebilir. Çalışmanın dördüncü özelliği ise Yücel’i anma etkinlikleri çerçevesinde (konferanslar, söyleşiler vb.) söz konusu Yücel Teşkilatının ve davasının gündemde tutulmasının, Kuzey Makedonya’da Türk-İslâm kimliğinin pekiştirilmesine hizmet edeceği hususudur. Bu kitabın sonuç bölümünde ortaya konan tekliflerden birisi de “Yücelcilerin” veya “Yücel” adının kurumsal alanda görünür kılınması gerektiğidir.

Bu son teklifle ilgili Kuzey Makedonya’daki iki gelişme Ercan Türksoylu’yu olduğu gibi; Türk kültürü ve insan hakları açısından hepimizi sevindirdi ve ümitlendirdi diyebiliriz. Bunlardan birincisi MATÜSİTEB Makedonya Türk Sivil Teşkilatlar Birliği’nin 2020 yılı itibariyle “Yücel Ödülleri” vermeye başlamış olması ikincisi de Üsküp Büyük Şehir Belediyesi’nin Yücelcilerden dördünün adını (Yücel şehitlerinden Şuayip Aziz, Abdurrahman Ali, Adem Ali, Ömer Nazmi) Üsküp’te sokak ve caddelere vereceğini açıklamış olmasıdır. Bu ödüller verilirken Yücelcilerin hizmet alanları dikkate alınmalı bu alanlardaki çalışmalarıyla hizmet edenler özellikle seçilmeli yine Yücelcilerin adının verileceği cadde ve sokakların secimi konusunda da seçici olunmalıdır diye düşünüyoruz.

 Ercan Türksoy, bu çalışmasını yaparken matbu ve elektronik yayın taramalarının dışında Türkiye’deki arşiv belgelerine de ulaşmış ve bunları kitabında yeri geldikçe başarı ile kullanmıştır. Ancak, müracaat etmesine rağmen Kuzey Makedonya ve Belgrad arşivlerindeki belgelere yeterince ulaşamadığını da özellikle belirtmiştir (Türksoy, 2020:215-216). Bu gibi durumlarda; Türkiye Cumhuriyeti’nde olduğu gibi diğer ülke arşivlerinin de akademik çalışma yapanlara belge temininde kolaylık göstermesi beklenir ve umulur. Hangi gerekçelerle akademisyenlerle belge paylaşımına açık kapı bırakılmadığını bilemiyoruz, ancak, Yücelcilerin akrabalarından/birinci derece yakınlarından şunu beklemek hakkımızdır: Vatandaşı oldukları Kuzey Makedonya Arşivlerine ve Yugoslavya arşivlerine yazılı olarak müracaatta bulunarak Yücelci yakınlarıyla ilgili bilgi ve belgeleri resmî yollardan alıp araştırmacılar vasıtasıyla kamuoyuyla paylaşmak suretiyle konuya açılık kazandırmalarıdır.

Yücelcilerle ilgili bu ilk akademik çalışmadan sonra şimdi atılması gereken ikinci adım Yücelcilerin idam edildikleri tarihi içine alan haftayı “Yücel İnsan Hakları, Eğitim, Kültür ve Sanat Haftası” olarak ilan edip her sene bu haftayı Yücel Hareketinin şuuruna ermiş insanlar olarak seviyeli ve faydalı, vatandaşı olduğumuz ülkenin meselelerine çözümler üretecek şekilde idrak etmek ve kutlamak olmalıdır. En önemlisi de; toplum barışı ve insan hakları adına Kuzey Makedonya Meclisinden çıkacak bir kararla YÜCELCİLERE İADEYİ İTİBARDA BULUNMAKTIR. Avrupa Birliği ve NATO Üyeliği süreçlerindeki Kuzey Makedonya’nın uluslararası arenada elini güçlendirecek bir tavır da bu olacaktır diye düşünüyoruz. Balkan coğrafyasını vatan yapan ecdadı, Yücel şehitlerini rahmet ve minnetle anıyorum, bu şehitlerin hatıralarına ve mirasına sahip çıkanları ve bu uğurda gayreti olanlar ile Yücel konusunda yaptığı akademik çalışmasını kitap halinde yayınlayarak yeni çalışmalar için kaynak taşıyan genç akademisyen Ercan Türksoylu’ya, ona bu tezi yaptıran Prof. Dr. fahri Türk’e alenen teşekkürü bir borç biliyorum. Yücelcilerle ilgili elinde bilgi ve belgesi bulunan her kişi ve kuruluşu da bu bilgi ve belgeleri toplumla paylaşmaya davet ediyorum ancak bu şekilde açık toplum olma bilinci gelişir ve meseleler dedikodu olmaktan, baskı aracı olmaktan çıkabilir. Biz de elimizdeki bilgi ve belgeleri bir başka yazımızda paylaşmak istiyoruz. Unutmayalım ki, bilgi paylaşıldıkça büyür ve karanlıklar aydınlanır.

 Yücelcilerin şehit edilişlerinin 73. Yılında bu sene yapılacak etkinliklerin yukarda belirttiğim adımların atılması için vesile olacağına inanıyorum. Bu yıl yapılacak etkinliklerde belki bir konu da Ercan Türksoylu’nun bu anlamlı ve önemli çalışmasının tanıtımı olur diye düşünüyorum.

Cennete giremezsiniz iman etmedikçe; iman etmiş sayılmazsınız birbirinizi sevmedikçe” hükmü katisi çerçevesinde hareket edenlere selam olsun… Ümit var olunuz, Ümit var olunuz, ümit var olunuz!…

 

KAYNAKÇA

Ağanoğlu, H. Yıldırım (2012). II. Dünya Savaşı’nda Yugoslavya’da Bir Direniş Mücadelesi, Yücel Teşkilatı, İstanbul: Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Yayını.

Ardıcı, Mehmet şerif Dalip (2017). Yücelciler Hareketi Bir Direnişin Destanı Makedonya 1940-1947, İstanbul: Batarya Yayınları.

Engüllü, Avni (2009). Dermeyan, Üsküp: MATÜSİTEB yayını.

Kaya, Fahri (2015).”Kültür ve Eğitim Tarihimizde Yücelciler”, Yrd. Doç. Dr. Nazlı Rânâ Gürel-Yrd. Doç. Dr. Zeki Gürel, Fahri Kaya Hayatı Sanatı Eserleri, Üsküp: Yeni Balkan Yayınevi, s.220-225.

Süleyman, Cemal (2017). Hatıralarda Kalan Birlik’te 30 Yıl, Üsküp: yeni Balkan Yayınları.

Türksoy, Ercan (2020). Yugoslavya Türklüğünün Direniş Mücadelesi (1945-1948) Yücel Teşkilatı, Ankara: Astana Yayınları, 216 s.

Yücel İşpiyon-Terorist Teşkilatının Mahkemesi (1948). Hazırlayan: Makedonya Memleket Halk Cephesi Heyeti, Üsküp: Miladina Basımevi.

“Kuzey Makedonya Türkleri Yücel Ödülleri Sahiplerini Buldu”, https://www.dailymotion.com/video/x5seiwa (Erişim: 21.02.2021, saat:17:29)

“Büyük Şehir Belediyesi Yeni Cadde İsimlerini Açıkladı”, http://www.yenibalkan.com/tr/makedonya/uskup-buyuksehir-belediyesi-yeni-cadde-isimlerini-acikladi (Erişim: 21.02.2021, saat:17:38)

Devamını Oku