DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 467149-3,53%
Ankara
24°

AÇIK

Prof. Dr. Vahit Türk

Prof. Dr. Vahit Türk

25 Mayıs 2022 Çarşamba

DİĞER YAZARLARIMIZ

Milliyetçiliğimizin Kaynakları-81

Milliyetçiliğimizin Kaynakları-81
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

TİMURLULAR-2
Emir Timur 1405 yılında Çin seferine giderken Arıs ırmağı kıyısında hastalanıp Otrar’da ölünce arkasında dünya tarihinde ender görülecek genişlikte bir devlet bıraktığı, üstelik bunu bir ömre sığdırdığı ve askerî dehasıyla ve cihangirliğiyle başardığı yukarıda belirtilmişti.
Emir’in öldüğü Otrar şehri; Moğolistan’dan gelen kervanların Harzemşahlılar tarafından yağmalanıp tüccarların öldürülmesi üzerine Cengiz Han’ın öfkesine muhatap olup yakılıp yıkılması dolayısıyla hafızalarımızda yer etmiş eski Türk kentlerinden biridir ve günümüzde de yerleşim yeridir.

Önce Pir, Sonra Derviş
Otrar’ın Türk tasavvuf tarihinde de oldukça önemli bir yeri vardır. Ahmet Yesevi’nin emanetçisi olan Arslan Baba (Arıstan Bap) bu şehirlidir ve türbesi de bu şehirdedir. Menkıbeye göre Hz. Peygamber, Ahmet’e ulaştırılması için bir hurmayı Arslan Baba’ya emanet eder ve o da zamanı gelince emaneti sahibine ulaştırır. Otrar, Yesi yani bugünkü adıyla Türkistan şehrine de oldukça yakın bir yerleşim yeridir. Türkistan’daki halen bütün ihtişamıyla ayakta olan Hoca Ahmet Yesevi türbesi de Emir Timur tarafından yaptırılmıştır. Bir rivayete göre Emir Timur Yesevi türbesinin yapılmasını buyurduğunda Hoca Ahmet Yesevi Timur’un düşüne girer ve piri Arslan Baba’nın türbesini yapmadan kendi türbesinin yapılmasının uygun olmayacağı uyarısını yapar ve bu uyarı dikkate alınıp önce Otrar’daki Arslan Baba türbesi, daha sonra da Yesi’deki Hoca Ahmet Yesevi türbesi yapılır. Arslan Baba türbesi son derece mütevazi, Yesevi türbesi ise aksine oldukça görkemli bir görünüme sahiptir. Bu türbenin binası dikilmiş, yapımı tamamlanmış, ancak bir bölümünün dış süslemeleri eksiktir. Bu durumun Emir Timur’un ölümüyle ilgili olduğu, bu dış süslemeler bitirilmeden ölüm gerçekleştiği için olduğu gibi bırakıldığı bugün de anlatılır.
Bu türbe, yapıldığı günden bugüne bütün Türkistanlılar, hatta bütün Türk Müslümanlar için kutsal bir yer özelliği kazanmış, Türklerdeki türbe kültürünün en değerli ögesi olmuştur. Türk tasavvufunun kurucu babası olan Hoca Ahmet Yesevi, Müslüman Türk kimliğinin gönül dünyasını yoğuran bir kişi olarak hep saygı görmüş, yazmış olduğu hikmet olarak adlandırılan Türkçe şiirleriyle yüzyıllardır izlenen bir çığır açmış ve Türk tekkesinin dilini belirlemiş, bu yönüyle Türk kimliğinin ana sütunlarından birinin oluşmasında büyük katkısı olmuştur.

Emir Timur’dan Sonra
Emir Timur’un Cihangir, Ömer Şeyh, Miranşah, Şahruh ve Togay Şah adlı beş oğlu ile Sultanbaht Begüm adlı bir kızı olmasına rağmen kendisine veliaht olarak Cihangir Mirza’dan torunu Pir Muhammed’i tayin etmişti. Şehzadeler, devlet kurucusu babalarının vasiyetine uymadılar ve aralarında büyük bir taht mücadelesi başladı. Emir Timur’un ölümüyle başlayan bu taht mücadelesi Timurluların son bulmasına kadar sürdü ve bu sırada kardeş kardeşi, baba oğlu, oğul babayı, amca yeğeni, yeğen amcayı saf dışı bırakmak için mücadele edip kan döktüler.
Emir Timur’un ölümünden önce Horasan’ı yönetmek üzere tayin edilen ve Herat merkez olmak üzere bölgede egemen olan Şahruh Mirza, pek çok mücadeleden sonra 1409 yılında Semerkant’a da egemen olup babasının tahtına oturdu ve böylece saltanat mücadelesi sona ermiş, devlet içindeki barış yeniden sağlanmış oldu. Şahruh, uzun sürecek olan egemenliğini sağladıktan sonra, Timurlularda mirza sıfatıyla anılan şehzadeleri çeşitli görevlere atadı. Bu atamada en önemli görev, Türk bilim tarihinin önemli isimlerinden biri olan Ulug Beg’e düşmüş, Semerkant’ın merkez olduğu ve Kaşgarlı Mahmut’un Çayardı olarak adlandırdığı Maveraünnehir’in yönetimi ona bırakılmıştı. Şahruh Mirza, kendisi için Herat’ı seçmiş, babasının başkentini, Türkistan’ın incisini oğluna bırakmıştı.
Semerkant, Emir Timur zamanında büyük bir bayındırlık faaliyeti görmüş ve çağ için oldukça gelişmiş bir kent durumuna gelmişti. Uluğ Bey hem dedesinin başlattığı bayındırlık faaliyetlerini sürdürdü hem de yine dedesi zamanında başlatılan bilim faaliyetlerinin kökleşmesi, bilim kurumlarının çoğalması için büyük çaba gösterdi. Uluğ Bey, belki de başarılı bir devlet adamı olamadı, ancak özellikle gök bilimi alanında önemli bir bilgin olduğu, Semerkant’ta bizzat araştırmalarda bulunduğu bir rasathane kurduğu, kendi adına medrese yaptırdığı bilinmektedir.
Semerkant ve Herat, Emir Timur zamanında dünyada yıldızı gittikçe parlayan önemli bilim, kültür ve sanat merkezi idi. Anadolu’da alacağı bilgiyi alıp daha fazlasını arayan Kadızade Rûmî (Anadolulu Kadızade) adlı bir bilim âşığı, ablasıyla helalleşip bilgi peşinde Herat’a, oradan da Semerkant’a gider. Aldığı eğitim sonunda ünlü bir bilgin olur ve Uluğ Bey onu kendi medresesine baş müderris olarak atar. Baş müderris, bugünkü üniversite rektörünün yetkilerine sahip bir bilim adamıdır. Uluğ Bey, medresesinde ders vermekte olan bir müderrisin bazı davranışlarından memnun olmaz ve Kadızade’den habersiz olarak müderrisin görevine son verir. Durumu öğrenen Kadızade, Uluğ Bey’in hareketini protesto eder ve göreve gitmeyip evine kapanır. Baş müderrisin görevine gelmediğini duyan Uluğ Bey sebebini öğrenince evine gidip yaptığından dolayı özür diler, müderrisi görevine getirir ve böylece Kadızade de medresesinin başına döner. Kaynaklar, bu hikâyeyi böyle aktarır. Bu anlatılanları dikkate aldığımızda 1. Bilim haysiyetini kişiliğinin önemli parçası durumuna getirmiş, bilimi her şeyin üstünde tutan, bilim adamlığı kişiliğiyle şahların, sultanların önünde eğilmeyen bir Kadızade ile, yani örnek bir bilim adamı kişiliğiyle; 2. Davranışının bir hata olduğunu anlayan ve ondan dönmesini, yaptığı yanlışı düzeltmesini bilen hem bilgiyi hem de bilgini değerlendirebilecek düzeye sahip, bulunduğu makamdan dolayı kibri, aklını ve bilgisini gölgelememiş, örnek ve erdem sahibi bir devlet adamı, yani iki yüksek karakter ile karşı karşıya olduğumuz anlaşılır. Böyle bir olayın bugünün demokratik koşullarında ülkemizde ya da dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşanıp yaşanamayacağını, yeryüzünde böylesine bir bilim haysiyetine sahip kaç bilim insanı ve böylesine bir erdeme sahip kaç devlet büyüğü olduğunu düşünüp bir cevap vermeye uğraşalım, bakalım sonuç ne olacak?
Emir Timur’dan sonra devlet düzenini yeniden sağlayan Şahruh Mirza, 1447 yılında öldüğünde bugün Afganistan’ın kuzeyinde, bir başka deyişle Güney Türkistan’da olan Herat kenti, dünyanın en bayındır, bilim ve sanatın en değerli ve güzel örneklerinin verildiği, pek çok medresesi olan bir kent idi. Sultan’ın eşi ve çocukları başta olmak üzere bütün devlet büyükleri bilimin ve sanatın gelişmesi için adeta yarış halindeydiler. Sultan’ın eşi Gevher Şad Begüm’ün Herat’ta kendi adıyla kurmuş olduğu medrese, çağın en değerli bilim merkezlerinden biri durumundaydı. Daha önce de bir vesileyle ifade edildiği üzere Yusuf Has Hacip’in yazdığı Kutadgu Bilig’in bugün Viyana’da bulunan Uygur harfli nüshası 1439’da yani Şahruh Mirza zamanında Herat’ta kopya edilmişti.
Şahruh Mirza’nın ölümünden sonra yeniden bir kargaşa dönemi yaşandı ve Uluğ Bey, oğlu tarafından öldürüldü, Herat’a Ebu Sait Mirza egemen oldu ve başta Şahruh Mirza’nın eşi Gevher Şad Begüm’ün öldürülmesi olmak üzere pek çok zulüm yaptı ve bu yıllarda 6 yaşında küçük bir çocuk olan Ali Şir Nevâyî de ailesiyle birlikte Herat’ı terk etmek zorunda kaldı.

Türkistan’da Son Timurlu
1469 yılında Herat merkez olmak üzere Horasan bölgesinde Hüseyin Baykara egemenliği başladı. Hüseyin Baykara; Emir Timur’un oğlu Ömer Şeyh soyundan dördüncü göbek torunudur. Pek çok Timurlu gibi o da sanata düşkün, divan sahibi bir şair, bilimin ve sanatın gelişmesi için çaba gösteren, egemen olduğu zaman diliminde bilginlere ve sanatçılara büyük değer veren, bilimin, sanatın mimarinin çok güzel örneklerinin verilmesine yol açan bir sultan oldu. Hüseyin Baykara’nın en büyük şansı, zamanında Ali Şir Nevâyî gibi bir büyük kişinin yaşamış olmasıdır. Nevâyî, Türk edebiyatının, sanatının ve kültürünün en önde gelen kişilerinden biri, belki de birincisidir. Türk tarihinde Hüseyin Baykara gibi pek çok devlet adamı gösterilebilir, ancak ikinci bir Nevâyî yoktur. O bakımdan yaşadıkları çağda Hüseyin Baykara sultan idi ve çevresindeki herkes onun arkasından yürüyordu, sonraki zamanlarda ise Hüseyin Baykara da dâhil olmak üzere herkesin adı Nevâyî’nin adının arkasında anıldı ve dünya durdukça, Türklük yaşadıkça da Nevâyî adı anılacak, onunla Baykara adı da anılacak. Bu durum, bilimin ve sanatın gücünün siyasetin ve siyasetçinin gücünden üstün olduğunun çok güzel bir örneğidir.
Hüseyin Baykara’nın hayatı da büyük dedesi Timur ve pek çok Timurlu gibi at üstünde ve seferlerde geçti, ancak bu dönemde kuzeyden Kıpçak bozkırlarından yeni bir güç, Özbekler Türkistan’a sarktı ve dengeleri değiştirmeye, Timurlu coğrafyasında egemen olmaya başladı. Şeybani Han komutasındaki Özbekler, Baykara’yı da zorlamaktaydı. Baykara’nın 1507 yılında ölmesinin ardına aynı yıl Herat da onların eline geçti ve babalarının sağlığında gâh babalarıyla, gâh birbirleriyle savaşan mirzalar Şeybani Han karşısında tutunamayıp devleti ona teslim etmek zorunda kaldılar ve kendileri de tarihten silinip gittiler. Bu mirzalardan Nevâyî’nin çok değer verdiği Bediüzzaman, Şeybani baskısından dolayı Safevilere sığınmak zorunda kaldı ve altı yıl Şah İsmail’in yanında yaşadı, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail mücadelesinden sonra Tebriz’den İstanbul’a götürülenler arasında o da vardı. Yavuz, Bediüzzaman’a bir sultana nasıl davranılırsa öyle davrandı ve ona maaş bağlattı, ancak Bediüzzaman İstanbul’da uzun yaşamayıp 1515 yılında 46 yaşında öldü. Burada da ibret alınacak bir durum söz konusudur. Bediüzzaman, Emir Timur’un, Yavuz ise Yıldırım’ın torunudur, ancak Yavuz, Bediüzzaman’ı düşman olarak değil, bir Türk sultanı olarak görüp öyle davranmıştır. 600 yıldan çok zaman geçmiş olmasına rağmen halen Emir Timur ile Yıldırım Bayezit arasındaki savaştan dolayı birbirine düşmanlık besleyenlerin var olması ancak cehaletle ve art niyetle açıklanabilir. Tarihi, geleceği kurmak için ders çıkarılacak bir alan değil de bir kavga alanı olarak kabul etmek sağlıklı bir zihne sahip olunmadığının göstergesidir.
Timurluların Türkistan’daki egemenliği hem batıdan gelen Safevi baskısıyla hem de kuzeydeki Kıpçak bozkırlarından gelen Şeybanlı Özbeklerinin baskısıyla zayıflayıp sonunda Şeybanlı Özbekler tarafından sonlandırıldı ve Timurlu egemenliğinde kendileri bütünüyle Türk, dilleri de Türkçe olarak adlandırılan halk, zaman içinde Özbek olarak adlandırılmaya başlanıp bugünkü Özbekistan’ın temeli oluşturulmuş oldu.
Ali Şir Nevâyî hemen bütün eserlerinde “Ben, bu eseri Türkler de okuyup anlasınlar, eksik bilgilerini tamamlasınlar diye Türk diliyle yazdım” ifadesini özellikle yazmak suretiyle hareket noktasını ve amacını belirtme gereği duymuş, bölge halkının adının Türk olduğunu belirttiği gibi, kendisini Türklerin öğretmeni olarak ilan etmiş, ortaya koyduğu otuz civarındaki eseriyle de Türkçeyi Arapça ve Farsça ile yarışan bir yazı diline, devlet diline, bilim ve sanat diline dönüştürmüştür. Ondan önce de Türkçe yazanlar elbette vardı, ancak o hem şiirde hem bilim ve sanatta bir gelenek oluşturdu, yüzlerce Türk gencinin farklı bilim ve sanat alanlarında yetişmesinin yolunu açıp onlara destek oldu. Onun medreselerinde ve meclislerinde hat, resim, minyatür, musiki gibi güzel sanatlarda üstat sanatçılar yetiştiği gibi açtığı tıp medresesiyle de hekimler yetişmesini sağladı.
Türkistan’ı terk etmek zorunda kalıp Hindistan’a inen ve orada uzun yıllar varlığını sürdürecek olan bir devlet kuran Emir Timur’un torunlarından Babür Şah ise Gaznelilerden sonra Hint kıtasındaki Türk varlığını yeniden şahlandırdı.

 

Devamını Oku

Milliyetçiliğimizin Kaynakları-80

Milliyetçiliğimizin Kaynakları-80
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Prof. Dr. Vahit Türk

 

YILDIRIMI ERİTEN DEMİR VE TİMURLULAR-1

Temür, demir sözünün Türkistan lehçelerindeki söylenişidir ve Türkçe olan birkaç maden adından biridir, diğerleri; altın, gümüş, kömür, bakır, kurşun… Türkler, çok erken çağlarda işlemeyi öğrendikleri ve hayatlarında çok etkili olan, belki de bütün hayatlarının yönünü belirleyen madenleri kendi dillerinden sözlerle adlandırmışlar ve bu adların çoğunu kişi adı olarak da kullanmışlar. Altın, kız çocuklarımıza; gümüş, demir, bakır ise erkek çocuklarımıza ad olmuş. Bir milleti tanımanın en iyi yolu, o milletin dilini incelemek, onun anlam örgüsü üzerinde düşünmek ve sağlam sonuçlar çıkarmaktır. Acaba Türk, niçin altun/altın sözünü erkek çocuklarına değil de kız çocuklarına ad vermeyi uygun gördü? Çünkü dilimizde kız; altın gibi, değerli, kıt, az bulunan anlamındadır ve Türk ailesi, özellikle Türk babaları için kız çocukları, erkek çocuklarına göre daha sevimlidir. O yüzden kızlarımıza altın, oğullarımıza gümüş uygun görülmüş olmalı. Çok erken çağlarda kömürü yakıp demiri işlemeyi öğrenen atalar, daha çok süs eşyası üretmek üzere de altın ve gümüşü işleyip son derece güzel sanat eserleri ortaya koymuşlar. Türk sanatının önemli bir kolu olan altın ve gümüş işlemeciliğinin Türklerdeki başlangıcı, kömür ve demir işlemeciliğinde olduğu gibi bilinmeyen çağlara uzanır.

 

Emir Temür

Temür, Cengiz’den sonra Orta Türkistan’da hüküm süren Çağatay Hanlığı sınırları içinde 1336 yılında Keş (Şehrisebz) şehri yakınlarındaki Hoca Ilgar köyünde Barlas boyundan Turagay ile Tekina Hatun’un çocuğu olarak dünyaya geldi. Çağatay Ulusunda beylik, Timur’dan önce Barlasların elinden çıkmış, Barlas boyu, geçmişe göre gözden düşmüştü.

Timurlular tarihinin ülkemizdeki en büyük bilgini olan değerli hocamız Prof. Dr. İsmail Aka’dan alınan bilgilere göre kaynaklar, 1360 yılından başlayarak Timur’un adından söz eder. Gençlik yıllarında boylar, oymaklar arası çatışmalara katılmış, elinden ve bacağından sakatlanmış ve Aksak Temür olmuş. Kişioğlunun gördüğü en büyük cihangirlerden biri olan bu kişi, 1370 yılında Semerkant’a hâkim olup tahta oturmuş. Yiğitlik, cesaret ve keskin bir zekâ bir kişide birleşince ortaya bir ömür içinde neler yapılabileceğiyle ilgili bütün insanlığa örnek gösterilecek bir durum çıkmış.

Niçin han, hakan, kağan, padişah ya da sultan değil de emir? Türk devlet geleneğine göre kağan olmanın belli koşulları vardır. Bunların birincisi, kağan soyundan olmaktır. Temür, kağan soyundan değil, Barlas uruğundan bir bey oğludur. Çağatay Ulusu Hanı Hüseyin’i yenip Semerkant’a egemen olunca Hüseyin Han’ın eşlerinden Kazan Sultan’ın kızı Saray Mülk Hanım da vardı, Temür, bu hanımla evlendi ve Cengiz soyunun güveyi olup “küregen/kürekan” unvanını aldı. Cengiz soyundan birini göstermelik olarak han ilan etti ve kendi, daha alt bir unvan olan “emir”i kullandı. Kağanlık hiyerarşisine çok önem veren Türk boyları da bu durumu benimseyip ona Emir Temür dediler. Bu anlayış bugün de sürmektedir.

Emir Temür, tahta oturduktan sonra Cengiz Han’ın bölüştürmesinde Çağatay Ulusuna düşen topraklardan hak iddia etti ve ilk olarak da Kongrat emirlerinden Harezm bölgesinin boşaltılmasını istedi, isteği geri çevrilince 1371 yılında yapılan savaşta Kongratlar yenildi, ancak verilen sözler tutulmadı ve Harezm’de dört sefer daha yapıldıktan sonra egemenlik sağlandı.

Bir sonraki mücadele alanı Kıpçak Bozkırları idi. Bölgede mücadele eden güçler içinde Toktamış Han’ı destekledi ve onun egemenliği ele geçirmesi için yardımcı oldu.

Sonraki hedef, Horasan oldu. Sonraki yıllarda Timurlu Devletinin en önemli bölümü durumuna gelecek olan Horasan’da Kertler, Serbedarlılar, Toga Timurlular, Muzafferliler ve Celayirliler olmak üzere beş ayrı güç hüküm sürmekteydi. Oğlu Miranşah’ı önden gönderip kendisi de ordusuyla Horasan’a girdi ve kısa sürede bölgeye hâkim oldu. 1386-1388 yıllarında üç yıl boyunca süren seferde Horasan bütünüyle ele geçirildiği gibi sonraki yıllarda da Timurluların kışlak olarak kullandığı Karabağ’da kışlandı. Emir Temür’ün Azerbaycan’a girmesi, eski müttefiki Toktamış Han ile arasının açılmasına neden oldu. 1391 yılında Toktamış Han üzerine sefere çıkan Temür, bu sefer sırasında kendisinin “Turan Sultanı” olduğunu belirten bir anıt dikilmesini buyurmuştu. Bu seferin sonunda yapılan savaşta Toktamış Han büyük bir yenilgiye uğramış ve böylece Rus yayılmacılığının önündeki en büyük set olan Altın Orda Devleti, kendisini çöküşe götürecek ilk büyük darbeyi almıştı.

Toktamış Han ile yapılan mücadele sırasında İran ve Irak bölgelerinde ortaya çıkan gelişmeler, buraya seferi zorunlu kılmış ve Emir Temür, bu seferinde bütün İran’a egemen olduğu gibi Bağdat kapılarına kadar dayanmıştı. Bu sırada Anadolu da dâhil olmak üzere bölgenin en güçlü devleti olarak sınırları Malatya’ya kadar uzanan Kölemenler vardı. Osmanlı henüz Anadolu’da hâkim olamamış, Sivas-Kayseri yöresinde Kadı Burhaneddin hüküm sürüyor, başta Karamanoğulları olmak üzere Anadolu Beyliklerinin anıları henüz unutulmamış, küçük bir kıvılcımla harekete hazır durumdalar, Doğu Anadolu’da Erzincan Emirliği ile Kara Koyunlular, Maraş çevresinde Dulkadırlılar, Diyarbakır yöresinde yeni kurulmakta olan Ak Koyunlular hâkim durumdaydı. Bu durumun gösterdiği gibi Anadolu, siyasi bakımdan oldukça parçalı idi ve aralarında düşmanlık olduğundan bu parçaların Emir Temür’e karşı birleşme ihtimali de yoktu.

1393 yılında Bağdat’ı ele geçirdikten sonra kuzeye yönelen Emir Temür, Erzincan emirine, Karamanoğlu’na, Dulkadıroğlu’na, Kara Koyunlulara, Ak Koyunlulara, Kadı Burhaneddin’e kendisine boyun eğmeleri yolunda haber ve Kölemenlerin sultanına da bir elçi gönderir. Kölemen Sultanı Berkuk, elçileri öldürerek karşılık verince Emir Temür, yönünü Kölemen topraklarına çevirir. Sivas çevresinde hüküm süren Kadı Burhaneddin, Emir Temür’e karşı bir ittifak kurma girişiminde bulunur ve Berkuk’u, Yıldırım’ı ve Toktamış’ı gelen tehlikeye karşı birlikte davranmaya ikna eder. Emir Temür, bu ittifakı duyunca geri dönmek durumunda kalmış ve Kafkasya’ya çekilmişti. Bu sırada Toktamış Han’ın ordusuyla bir kez daha karşı karşıya gelindi ve 1395 yılında yapılan savaşta Toktamış Han bir kez daha yenildi. Yenilgiye rağmen yakalanmayan Toktamış Han’ın gelecekte yine sorun olacağı düşünüldüğünden peşinden gidildi ve ülkesi baştan başa yağma edildi. Bu sefer sırasında bölgedeki bazı halkların yer değiştirdiği, Balkanlara kadar gidenler olduğu ve bölgenin etnik yapısının Türkler tarafından bir kez daha karıştırıldığı bilinmektedir. Moskova yakınlarına kadar ilerleyen Emir Temür, Hacı Tarhan (Ejderhan), Ukrayna, Kırım, yani bütünüyle Karadeniz’in kuzeyi, Hazar’ın batı ve kuzeybatı kıyılarının baştanbaşa büyük bir orduyla dolaşmış oluyordu. Bu seferin en yıkıcı sonucu, Altın Orda Devleti’nin güçten düşmüş ve artık Moskova için bir tehdit olmaktan çıkmış olmasıydı. Emir Temür, farkında olmadan Rusların, Sibirya’nın, bütün Türkistan’ın ve Kafkasya’nın gelecek kaderini belirlemişti.

Bu seferden 1396 yılında dönen Emir Temür, Semerkant’ın imar edilmesini buyurdu ve bugün bile bölgenin yıldızı olan Semerkant şehri, bu buyrukla adeta var edildi. Bilginlerin ifadesiyle Semerkant merkez olmak üzere Türkistan ikinci rönesansını yaşamaya başladı. Çünkü dünyanın pek çok ülkesindeki bilginler Semerkant’ta toplanmaya başlıyor, Emir Temür, seferlerinde ele geçirdiği ülkelerdeki bilginleri Semerkant’ta getiriyordu.

1398 yılında Hindistan seferine çıktı ve pek çok fetihten sonra Delhi merkezli bir devlet olan Tuğluk Sultanı Mahmut ile karşı karşıya geldiler, Mahmut yenildi, şehrin Müslüman mahallesine dokunulmadı, ancak kalan kısmı bütünüyle yağmalandı. Bu seferden çok miktarda ganimet, servet ve fillerle Semerkant’a dönülmüştü. Bazı kaynaklar, Emir Temür’ün bu sefer sırasında Kadı Burhaneddin’in öldüğünü duyunca sevincinden kalkıp oynadığını yazar.

Emir Temür, Hindistan seferinden sonra 1399 yılında yarım bıraktığını düşündüğü işi tamamlamak üzere yeniden Batı’ya yöneldi. Müttefiklerden Toktamış Han’ın mücadele edecek gücü kalmamış, ayrıca Kadı Burhaneddin, Ak Koyunlularla yapılan savaşta ölmüştü. İttifakın asıl kurucusu olan Kadı Burhaneddin’in ölümü Emir Temür’ü çok sevindirmiş ve ittifakın da dağılmasına yol açmış, dolayısıyla Emir Temür’ün işi bir hayli kolaylaşmıştı. Yıldırım Bayezit’in Kadı Burhaneddin’in ölümünü fırsat bilerek doğuya doğru genişleme isteği ve bu arada Memluklu topraklarına da tecavüzlerde bulunması, ittifakın iki üyesinin arasındaki güven duygusunu da ortadan kaldırmıştı.

Niğbolu Savaşının muzaffer sultanı Yıldırım ile yine pek çok savaşın muzaffer sultanı Emir Temür, birbirlerine tehdit mektupları yazıyor ve meydan okuyorlardı. Sivas’a kadar gelen Emir, bu şehri aldıktan sonra Kölemenlere ders vermek üzere güneye yöneldi ve hemen bütün Suriye ele geçirildi. 1402 yılında Anadolu’ya tekrar giren Emir Temür ile Yıldırım’ın ordusu Ankara’da Çubuk Ovası’nda karşı karşıya geldi ve Osmanlı ordusu büyük bir bozgun yaşadı, sultan tutsak oldu. Emir Temür, savaştan sonra da Adalar Denizi bölgesine yürüyüp Hristiyanların elinde olan İzmir’i ele geçirdi. Emir Temür’ün Anadolu’ya gelmesi üzerine İstanbul kuşatmasının kaldırılmasına ve Yıldırım’ın yenilmesine çok sevinen Bizans İmparatoru, Emir Temür’e pek çok armağan gönderip bağlılığını bildirmeyi gerekli görmüştü. 1403-4 kışını da Karabağ’da geçiren Emir, 1404 yılında Semerkant’a döndü ve hemen yeni bir seferin hazırlıklarına başladı.

Emir Temür’ün son seferi, ülkesinde binlerce Müslümanı öldüren ve Müslümanlara zulüm yapmayı sürdüren, İslam dinini tahkir eden Çin imparatoruna bir ders vermek amacıyla düşünülmüştü. Batı seferinden temmuz ayında dönen Emir Temür, aynı yılın Kasım ayında Semerkant’tan hareket etti. 1405 yılının ocak ayında donmuş olan Siriderya ırmağını buzlar üzerinden geçerek Otrar’a ulaştı. Yolların sefer için uygun olmaması dolayısıyla bir süre burada beklendi ve şubat ayı ortalarında hareket buyruğu verildi, ancak o birdenbire hastalandı, bütün çabalara rağmen hastalığı günden güne ilerledi. Torunu Pir Muhammed’i veliaht tayin etti, orada bulunan herkesten ona itaat edeceklerine dair söz aldı ve 18 Şubat 1405 günü 69 yaşında öldü, cenazesi Semerkant’a getirilip defnedildi. Bugün bölgeye yolu düşen herkesin ziyaret ettiği yerlerden biri olan türbesi, Gûr-ı Emir (Emir’in Mezarı) olarak bilinir. Türbede en üstte Emir Temür’ün şeyhi olduğu söylenen Ebu’l-Bereke’nin sandukası, onun ayağının ucunda bu büyük cihangirin sandukası ve ondan sonra da kendi soyundan olan bazı kişilerin sandukaları bulunmaktadır.

Bu büyük cihangirin hayatı, sürekli seferler halinde yaşanmış bir hayattır. Ölümü de yaşadığı hayata uygun olarak sefer sırasında oldu. Tabiri uygunsa at üzerinde yaşayıp at üzerinde ölen bir kahraman, bir alp kişi idi. Kurduğu devlet çok uzun ömürlü olamadı, ancak Türkistan onun sayesinde son parlak dönemini yaşadı, Türk uygarlığının pek çok değerli yadigârı onun ve soyundan gelenlerin oluşturduğu ortam sayesinde varlık alanına çıktı ve pek çoğu bugün de Türk yurtlarında bir inci gibi parlamayı, insanlara tarih bilinci vermeyi sürdürüyor.

Orduları Moskova’dan Delhi’ye, İzmir ve Filistin’den Çin’e kadar yürüyüp bütün o çağın dünyasını titretti. Egemen olduğu alan dikkate alındığında onunla kıyaslanabilecek, başta Cengiz Han olmak üzere birkaç kişi çıkacaktır. Batılılar İskender ile Napolyon’u büyük cihangir olarak sunar, ancak bu ikisinin de Timur ile kıyası mümkün değildir.

Başlığa koyduğumuz ve Timur’u çok güzel ifade ettiğini düşündüğümüz “Yıldırımı eriten demir” sözü, Nihal Atsız’a aittir…

 

Devamını Oku

Milliyetçiliğimizin Kaynakları-79

Milliyetçiliğimizin Kaynakları-79
1

BEĞENDİM

ABONE OL

ALTIN ORDA’NIN MİRASÇILARI-II

KIRIM HANLIĞI

Kırım, yarası sağalmayan, yüzyıllardır kanamaya devam eden, gördüğü zulüm arşa çıkan, Rus’un görülmemiş vahşetini yaşamış Türk yurtlarından biridir. Kırımlılar da dünyanın görüp göreceği en mazlum halklardandır. Yurtları işgale uğradı, tek tek sürgüne gönderildiler, hapislere atıldılar, öldürüldüler, yetmedi bütün olarak yurtlarından sürüldüler, ancak mücadeleden vazgeçmediler, yurtlarına dönmeye çabaladılar, yurtları için her türlü cefaya göğüs gerip mücadele ettiler. Sonunda yine Rus, Kırım’ı işgal etti. Acı olan ve adeta insanlığın iki yüzlülüğünün belgesi olarak tarihe geçen ise yüzyıllardır yaşanan zulme olduğu gibi bu işgale de hiç kimsenin sesini çıkarmamış olmasıdır. Türk’e, Türk yurtlarına yapılan zulümleri, insanlık dışı muameleleri, sömürmeleri, sürgünlerle yüzyıllar boyu yaşadığı toprağın bir parçası durumuna gelmiş, hayallerini, anılarını, sevgilerini, üzüntülerini o toprakla yoğurmuş insanların toprağından koparılmasını hiç kimsenin görmemesi, Türkiye’de bile bu zulümlere alkış tutan soysuzların çıkması aklın almakta zorlandığı durumdur.

Türk tarihinde Kırım Hanlığının özel bir yeri vardır. Kırım’ın Türklerle tanışmasının tarihi de bu dizide anlatıldığı üzere oldukça eskilere, en az bin beş yüz yıl gerilere gider.

Kırım Hanlığının asıl dayanağı Kırım olmakla birlikte Azak Denizi çevresinden Tuna kıyılarına, Don ırmağının aşağı kıyılarından Özü (Dinyeper) ve Turla (Dinyester) ırmaklarına uzanan ve Kıpçak Bozkırları, tarih kaynaklarında daha çok Deşt-i Kıpçak olarak adlandırılan geniş bozkırlar, bu hanlığın egemenlik alanı idi. Türkler bu coğrafyada yer, dağ, ova, ırmak adlarını Türkçeleştirecek kadar uzun bir hayat yaşadılar.

Bir yarımada olan ve dar bir koridorla ana karaya bağlanan Kırım’ı çevreleyen denizin adı, adak yani ayak sözünden değişme olan Azak da Türkçe bir sözdür ve “ayak denizi yani aşağı deniz” anlamındadır. Kırım, bütün çevrenin en ılıman ve yaşamaya uygun iklimine sahip olduğu için çok erken devirlerde uygar bir hayat gelişmiş ve limanlar aracılığıyla yapılan ticaretten dolayı da tarih boyunca oldukça hareketli ve zengin bir bölge olmuş, bu yüzden de sürekli saldırılara uğramıştır.

 

Kırım Hanlığına Giden Yol

Emir Timur’un Altın Orda’yı zayıflatması sonunda Kırım’daki Cenevizliler, baş kaldırmaya ve siyasi olaylarda rol oynamaya başladılar. Devletin bu duruma müdahale edecek gücü olmadığı için zamanla bazı liman kentleri Cenevizlilerin eline geçti.

Kırım Hanlığının kurucusu olarak Hacı Gerey kabul edilir. Hacı Gerey ve sonra gelen Kırım hanları, kendilerini Altın Orda’nın asıl varisi olarak görmüş ve taht ili olan Saray’ı ele geçirmek için uzun süre mücadele etmişlerdir. Bölge tarihçiliğinin halen geçilemeyen en büyük uzmanı olan Akdes Nimet Kurat’a göre Osmanlıların Cenevizlilerle mücadelesinde onlarla iş birliği yapan Hacı Gerey, Kırım Hanlığının temelini attığı gibi onun en önemli organlarının da tarihteki örneklere uygun biçimde düzenleyicisi ve kurucusu da olmuş ve bu özellikleri dolayısıyla Türk tarihindeki büyük devlet kurucularından biri olma özelliğine sahiptir. 1466 yılında ölen Hacı Gerey, Kırım’ın bayındır bir ülke olması için de çaba göstermiş ve medreseler, cami ve mescitler yaptırmıştır.

Hacı Gerey’in ölümünden sonra, bozkırda sürekli yaşandığı gibi, oğulları arasında taht mücadelesi baş gösterdi. Bu mücadele sırasında uruklar yani boylar da devreye girdi ve taht mücadelesi, bir anlamda boylar arası mücadele oldu. Çünkü güçlü urukların her biri başka bir han oğlunun destekliyordu. Uzun süren mücadelenin sonunda Mengli Gerey 1469 yılında tahtı ele geçirmeyi başardı. Mengli Gerey’in önemli icraatlarından biri, Altın Orda’nın taht ili olan Saray’ı ele geçirmek için Moskova Knezliği ile anlaşmak oldu. Ruslar, bu fırsatı değerlendirdi ve sürekli aradaki fitneyi körüklediler, Moskova’nın bundan böyle Kırım’a bağlanacağını, vergilerini Kırım Hanına vereceğini belirten elçileri, pek çok armağanla Kırım’a gönderdiler. Bu durum, Mengli Gerey’in gururunu okşadı ve kısa vadeli kazançlar uğruna cellatlarının yolunu açtıklarının farkına bile varamadılar.

 

Kırım-Osmanlı ya da Kuzey Türklüğü ile Güney Türklüğü Buluşması

İstanbul’un alınmasından sonra Osmanlı, Karadeniz’in Anadolu kıyılarını bütünüyle kontrolüne almış ve bölgede tam bir egemenlik sağlamış, davet üzerine kuzeye yönelmişti, ancak Mengli Gerey bu durumdan rahatsız olmuş ve Fatih Sultan Mehmet’e rahatsızlığını bildirmişti. Sonraki zamanlarda içerideki kargaşalar sonucu tahtını kardeşine bırakıp Cenevizlilere sığınan, ancak orada tutsak muamelesi gören Mengli Gerey, bu kez Osmanlı’dan yardım istemiş ve bu istek üzerine Gedik Ahmet Paşa, Kırım kıyılarını Cenevizlilerden temizlemiş, Mengli Gerey’i onların elinden kurtarıp yeniden tahtına oturmasını sağlamıştır. Yapılan anlaşmaya göre Kefe, Azak, Taman gibi kıyı kentleri Osmanlı egemenliğinde kalacak, Kırım Hanı da Osmanlı’nın dostuna dost, düşmanına düşman olacaktı. Bu anlaşmanın en önemli sonucu, Kırım Hanlığını Osmanlı’nın bir tür bağlı devleti durumuna getirmiş olmasıydı. Bu durum hem Kırım için hem de Osmanlı için son derece önemliydi. Kırım, İstanbul’u almak suretiyle çağın en güçlü devleti olma yoluna giren ve bütün İslam dünyasının önderliğini eline alan Osmanlı’nın koruması altına giriyor, Osmanlı ise kuzeyini güvenceye alıyor ve çok değerli bir müttefik kazanıyordu. Uzun süren bu durum dolayısıyla Anadolu ve Kırım arasında insan gelgitleri de dahil olmak üzere çok yoğun bir ilişki yaşandı ve bunun sonucunda Kuzey Türklüğü ile Güney Türklüğü, 13-14. yüzyıllarda Harezm bölgesinde görüldüğü gibi, bu kez Kırım’da buluştu. Kırım’dan Anadolu’ya pek çok insan geldi. Kırım’ın yalı boyu, yani kıyılarında Oğuz Türkçesi ile Kırım Türkçesi karışıp ortaya güzel bir ağız çıktı. Bu yüzden pek çok Anadolu türküsü, Kırım’da Yalı Boyu yani kıyı şeridi ağzıyla tespit edildi.

Kırım Hanlığının Osmanlı Devleti ile ilişkilerinin gelişmesinin sonuçlarından biri de Moskova Knezliğinin Kırım üzerinden Osmanlı ile ilişki kurması olmuştu. Osmanlı-Rus ilişkileri uzun süre Kırım üzerinden sürdü, ancak Ruslar, büyümelerinin bir göstergesi olmak bakımından doğrudan Osmanlı ile ilişki kurmanın yolunu aradılar ve tarih onlara bu yolu da açtı. İlk Rus büyükelçisi Osmanlı Devleti’ne II. Bayezit zamanında geldi. Kurat Hoca’ya göre elçinin kabalığı ve kural bilmezliği herkesin dikkatini çekti, ancak elçi olması dolayısıyla yine de kendisine Osmanlı devlet geleneği ve terbiyesi neyi gerektiriyorsa öyle davranıldı. Moskova’dan İstanbul’a doğrudan elçilerin gelip gitmeye başlaması Kırım hanlarını rahatsız etse de sonuç değişmedi.

Mengli Gerey’in ölümü sonrasında Kırım Hanlığı tahtına 1515 yılında Mehmed Gerey geçti. Bu yıllarda Moskova’nın Kazan’ı sıkıştırması dolayısıyla Kırım Hanları Kazan’la ilgilenmeye başladı, Kazan Hanlığı tahtına 1521 yılında Kırım hanının kardeşi Sahip Gerey geçirildi ve iki hanlık arasında iş birliğine gidildi.

Bu yıllarda Moskova, Kırım Hanlığına vergi vermekteydi, vergisini aksattığında Kırım Hanları Moskova Knezliği topraklarına akınlar yapar ve bölgeyi yağmalayıp ele geçirdikleri mallar ve köle ettikleri insanlarla yurtlarına dönerlerdi. Bu akınlar zaman zaman Lehistan-Litvanya topraklarına da uzardı. Bu akınların birinde Ukrayna’da ele geçirilen köle kızlardan biri de sonraki yıllarda Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultanı olacaktı.

Mehmed Gerey’in ölümünden sonra tahta Saadet Gerey geçti, ancak kardeşi İslam Gerey isyan edip tahtı ele geçirdi. Osmanlı’ya rağmen Kırım’da hanlık yapamayacağını anlayan İslam Gerey Osmanlı’ya başvurup İstanbul’da bulunan Sahib Gerey’in Kırım’a han olarak gönderilmesini istedi ve Osmanlı bu isteği kabul etti. 1532-1551 yılları arasında hanlık yapan Sahib Gerey, 1521-1524 yılları arasında Kazan Hanlığı yapmış, ayrıca bir süre İstanbul’da bulunup Osmanlı yönetimini yakından görme fırsatı da olmuş deneyimli bir kişi idi. Sahib Gerey Han, Kırım’ın imarı ve ticaret hayatının canlanması için birtakım tedbirler aldı, Bahçesaray kenti büyük ölçüde imar edildi ve hanlığın merkezi oldu. Osmanlı sarayındaki entrikalar sonucunda, özellikle Sadrazam Rüstem Paşa’nın Kanuni’ye sürekli şikayetleriyle Kırım hanlarının en ileri görüşlülerinden olan Sahib Gerey bir tuzakla öldürüldü ve yerine İstanbul’da tutulan Devlet Gerey han yapıldı.

Devlet Gerey zamanında Kazan ve Astrahan Rusların eline geçti. Devlet Gerey bu durumu kabul etmeyip bu toprakların Kırım Hanlığına verilmesi için uğraştıysa da sonuç alamadı, Osmanlı da Kazan ile Astrahan’ın gidişinden sonra ancak Rus tehdidinin farkına varabilmişti.

Devlet Gerey’in Ruslardan Kazan’ı ve Astrahan’ı istemesi üzerine Rus Çarlığı, oyalama yoluna gidince Devlet Gerey Moskova üzerine büyük bir sefere çıktı ve 1571 yılında Moskova kuşatıldı, Rus Çarı kaçtı. Moskova’nın kenar mahallelerinde çıkan yangın rüzgârın etkisiyle bütün Moskova’yı sardı ve Kremlin Sarayı’na kadar geldi, bütün Moskova yandı. Devlet Gerey bu yangını, Serçe Sırtları’nda seyretti.

1588 yılında Kırım tahtına İstanbul’dan Gazi Gerey Han gönderildi.

Rayete meylederiz kâmet-i dil-cû yerine

Tuğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine

(Sancağa meylederiz gönül alıcı servi boy yerine; bayrağa gönül bağlamışız, güzel kokulu kâkül yerine) diyen Gazi Gerey Han, İran’da esaret hayatı yaşarken Osmanlı tarafından kurtarılmış ve İstanbul ile Rodos’ta bir süre kalmış hem İran’ı hem de Osmanlı’yı tanımış, Osmanlı devlet adamlarının ahlaksızlıklarına tanık olup yetkilileri uyarmaya çalışmış, ancak bu çabaları ona düşman kazandırmaktan başka bir işe yaramamıştı.

Gazi Gerey Han Kırım’da iç düzeni sağladı, Osmanlı’nın her savaşına mutlaka katıldı ve büyük yararlıklar gösterdi.

Gazi Gerey’in işaret ettiği bozulma ve çürüme Osmanlı’yı gittikçe zayıflatırken bu durumdan Kırım da etkileniyor, Rus baskısı her geçen gün artıyordu. Viyana bozgunundan sonra Avrupalılar, Osmanlı ile mücadeleye Moskova Rusyasının da katılması için uğraşmış ve başarılı olmuşlardı. Osmanlının Avrupalılarla mücadelesi sırasında Selim Gerey Özbek Han’a bir elçi gönderip Kırımlıların düşmanlarla savaştığı sırada Kalmukların Kırım’a saldırmalarını önlemesini istediği ve onun da bunu kabul ettiği bilinmektedir. Bu durum, Osmanlı, Kırım ve Türkistan iş birliğinin bir örneği olmak bakımından değerlidir.

Osmanlı’nın 1699 yılında imzaladığı Karlofça anlaşması, çöküşün açık bir göstergesi idi ve bu anlaşmanın Kırım’a yansıması da oldukça yıkıcı oldu. 1736 yılında Kırım Hanlığının başkenti Bahçesaray Ruslar tarafından tahrip edildi, bu adeta Moskova yangınının intikamı gibi olmuş, taş üstünde taş bırakılmamıştı.

Kırım Hanlığının son yılları ihanetlerle geçti. Rusya, mutlaka Kırım’ı ele geçirmek istiyor ve bunu kendisi için hayati görüyordu. 1774 yılında yapılan Küçük Kaynarca anlaşmasıyla Osmanlı ile Kırım’ın ilişkisi bütünüyle kesildi ve İkinci Katerina’nın isteğiyle Şahin Gerey Kırım tahtına oturtuldu, halk bunu benimsemeyip isyan etti. Şahin Gerey, kardeşlerinin komutasındaki isyancıları bastıramayıp Ruslara sığındı ve Rusya Kırım’ı 1783 yılında ilhak etti. Bunun üzerine Kırım’ın Türksüzleştirilmesi süreci başlatıldı ve o gün bugündür bu süreç devam etmektedir. Kırımlıların büyük kısmı Osmanlı topraklarına göç etti, bir kısmı bugün Romanya sınırları içerisindeki Dobruca ve Köstence’ye göçtü, Kırım’ı terk etmeyenler de İkinci Dünya Savaşı sırasında bütünüyle yurtlarından sürüldü.

Devamını Oku

Milliyetçiliğimizi Kaynakları-78

Milliyetçiliğimizi Kaynakları-78
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ALTIN ORDA’NIN MİRASÇILARI
1. Kazan Hanlığı
Kazan Hanlığı, 1437-38 yılında Ulug Muhammed Han tarafından kuruldu. Altın Orda hanı
olan Ulug Muhammed, bir hanlık kurma düşüncesiyle değil, taht ili olan Saray şehrindeki
ve devletteki karışıklıklardan dolayı kendisine Kazan’ı yeni başkent olarak seçmişti, ancak
tarih, onun bu davranışını Kazan Hanlığının kuruluşu olarak belirledi. Ulug Muhammed
Han’ın Kazan’a gelmesi, Altın Orda’nın aristokrat zümresinin de bu kente gelmesine sebep
olmuş, dolayısıyla Kazan’ın başkent kimliğine bürünebilmesi için bir gereklilik daha yerine
gelmişti. Ulug Muhammed ve devleti yönetenler, kendileri için asıl tehdidin Moskova
Knezliğinden geleceğini anlamış ve kendilerini bu duruma göre konumlandırmaya
çalışmışlardı.
Ulug Muhammed Han’ın amacı, Altın Orda’yı yeniden eski gücüne kavuşturmak ve
geçmişte bu devlete bağlı olan bütün halkları ve toprakları yeniden tabi duruma
getirmekti. Bunun için Osmanlı Devleti ile de ilişki kurmuş, II. Murat’a ve Fatih Sultan
Mehmet’e mektuplar yazmıştı. Başarılı, tedbirli ve ileri görüşlü bir devlet adamı olan Ulug
Muhammed Han’ın çabaları sonuç verdi ve Kazan Hanlığı güçlendi, ancak onun 1445
yılında ölümünden sonra düzen bozulmaya ve Moskova’nın baskısı yeniden hissedilmeye
başlandı.
Ulug Muhammed’den sonra tahta çıkan hanlar ne onun mücadeleci ruhuna ne de ileri
görüşlü özelliklerine sahiplerdi. Onların iç mücadeleye tutuşmaları ve Rus fitneleri
dolayısıyla Kazan ve Kasım Hanlıkları arasına düşmanlık girdi. Bunun sonucunda Moskova
rahatladı ve Kazan Hanlığı önemli bir müttefikini yitirip zayıfladı. Kazan’ın devlette etkili
olan kitlesi arasında da ayrılık çıktı ve ikiye bölündüler. Bu durum devletin sonunu
hazırladı ve Kazan ilk olarak 1487 yılında Ruslar tarafından işgâl edildi. Bu işgâl, tarihin
ve talihin bütünüyle tersine döndüğünü de gösteren bir olay idi. Henüz Kazan Hanlığını
bütünüyle tarihten silme gücü olmayan Moskova, daha önce Altın Orda’nın kendilerine
yaptığını yaptı ve Kazan hanlarını atamaya başladı, bu arada da Ruslara düşman olan
bazı kişileri de ortadan kaldırıp ilerideki muhtemel tehditleri de yok etmiş oldu.
Devleti yönetenler zaman zaman Ruslara karşı sefere çıkıp başarılı sonuçlar almış olsa da
sonun yaklaştığı anlaşılmaya başlamıştı. Çünkü içeride birlik bir türlü sağlanamıyor ve
sürekli bir karmaşa durumu yaşanıyordu. Kazan’da iktidarı elinde bulunduranların, barış
için han seçiminde Moskova’nın isteklerine boyun eğmeleri, çocuk han Ütemişgerey ile
Kazan Hanlığının son dönemlerinin sembol ismi olan annesi Süyüm Bike’yi Moskova’ya
teslim etmek gibi ağır şartları kabul etmeleri bile bir sonuç vermemişti.
Son çırpınışlar ve tedbirlerin de bir yararı olmadı ve 15 Ekim 1552’de Kazan düştü. Çar
IV. İvan, şehirde korkunç bir katliam yaptırdı, şehirde bulunan bütün erkekler öldürüldü.
Kazan’ın son hanı Yadigâr Han Moskova’ya götürülüp zorla vaftiz ettirildi. Şehir içinde
Türklerin yaşaması yasaklandı ve Kazan’ın neyi var neyi yoksa yağma edildi, şehrin
kimliği yok edildi.
Türkler bütün Altın Orda’da olduğu gibi Kazan’da da örnek bir uygarlık oluşturmuşlardı.
Rus istilasının ilk işi bu uygarlığı yok etmek oldu. Bunun için alınan ilk tedbir de şehirde
yaşayan bütün Türk nüfusun uzaklaştırılması ve dağıtılması idi. Bunun sonucu da bu
insanların büyük sıkıntılar içerisinde yaşama mücadelesi vermeye başlamaları,
geliştirdikleri sanattan, bilimden, eğitimden, eğitim kurumlarından, kütüphanelerden,
kısacası alışkın oldukları her şeyden uzaklaştırılmaları ve köy hayatına mahkûm edilmeleri
oldu. Kazanlılar için yeni bir dönem başladı ve yüzyıllardır süren bu dönemde Kazanlılar
kendilerini korumanın yollarını bulmaya çalıştılar, ancak bu süre içerisinde pek çok kayıp
verdiler, içlerinde zorla Hristiyanlaştırılanlar ve zamanla Ruslaşanlar oldu. Aslında Kazanın

yaşadığı kader, pek çok Türk yurdunun da kaderi oldu. Şehrin Türk dokusu silinmeye,
Türklüğü hatırlatan her şey yok edilmeye ve şehre Rus kimliği kazandırılmaya çalışıldı,
ancak Kazan’da öyle köklü ve büyük bir uygarlık oluşmuştu ki 1552 yılından bugüne
Ruslar bu uygarlığın izlerini bütünüyle silmeyi başaramadılar. Bugün Kazan her şeye
rağmen halen bir Türk şehri özelliğini korumaktadır. Kazan’a giden bir Anadolu Türk’ü
orada kendine yakın gelen pek çok şey bulabilmektedir.
Kazan Hanlığının düşmesi bütün Türkistan, hatta bütün Türklük için tarihi bir dönüm
noktası oldu. Bin yıldır bir Türk ırmağı olan İdil, bir Rus ırmağına dönüştü ve Rusya
ekonomisi için can damarı görevi yapmaya başladı. Ruslar, İdil ırmağı boyunca güneye
inerek 1556 yılında Ejder Han (Astrahan) Hanlığını da zapt edip Hazar’a ulaştılar.
Hazar’dan deniz yolunu kullanarak Güney Kafkasya’ya yani Azerbaycan’a indiler ve
Osmanlı ile sınır komşusu oldular.
Bütün olup bitenler birlikte düşünüldüğünde önce Altın Orda’nın sonra ise Kazan’ın
çöküşü, Rus’un önündeki engelin ortadan kalkması ve İdil-Ural bölgesinden başlayarak bir
Türk iç denizi durumunda olan Hazar’ın Türklerin elinden çıkması, aynı biçimde bir Türk iç
denizi olan Karadeniz’in bu özelliğini büyük ölçüde yitirmesi, Hazar’ın kuzeyinden
başlayarak önce Sibirya’nın, sonra Kazak bozkırlarının, ardından ise bütün Türkistan’ın
yüzyıllar sürecek bir zulüm yönetimi altına girmesinin, Türk uygarlığının doğup geliştiği
yurtların acımasız işgal güçlerinin boyunduruğu altına düşüp kimliğini yok edişinin
başlangıç noktası olduğu anlaşılacaktır.
Akdes Nimet Kurat, Kazan Türklerinin etnik oluşumunda yer alan boyları şöyle tespit
eder: “Kama mansabında daha Miladi I. yüzyıldan itibaren mevcudiyetleri tespit edilen
muhtelif Türk menşeli kavimler; Hunların kalıntıları, Suvarlar. VII-VIII. yüzyıllarda
buralara Azak çevresinden gelen Türk menşeli Bulgarlar ve sonraları türlü zamanlarda
gelen Kıpçaklar. Orta İdil boyundaki Türk kavimleri, bu sahanın en eski ahalisi olan Fin-
Ugor menşeli Çirmiş (Mari), Ar (Udmurt) ve Mokşı (Mordva)’lar ile karışmışlar ve onları
kısmen Türkleştirmişlerdir. Aynı veçhile İdil’i geçerek Batı’ya doğru giden Türk ve Moğol
kavimlerinden Avarlar, Peçenekler ve Uzlardan da, az olsa dahi, bazı zümrelerinin
buralarda kalmış oldukları muhakkaktır. Kıpçakların ve Altın Ordu devrinde Azak çevresi,
Kırım ve Aşağı İdil boyundan bazı unsurların da gelmesiyle bugünkü etnik ve antropolojik
hususiyetler meydana gelmiştir.” Bu düşünceye göre bugün Tatar diye adlandırılan
Türklerin oluşumunda uzun bir tarih boyunca bölgeye gelen bütün Türk boylarının hatta
Fin-Ugorların etkisi söz konusudur.
2. Kasım Hanlığı
Hanlığın adı, ilk han Ulug Muhammed’in oğlu Kasım’dan gelir. Hanlığın merkezi Oka
ırmağının sol kıyısında bulunan Kasım şehri Moskova’nın 250 km güneydoğusunda,
Kazan’ın ise 470 km güneybatısında bulunur. Hanlık, Ulug Muhammed Han’ın Ruslara
karşı büyük bir zafer kazandığı 1445 tarihli son seferinin sonunda yapılan barış
koşullarına göre kurulmuştu. Kasım Han’ın Moskova’nın oyununa gelerek Kazan’ın iç
işlerine müdahale etmesi üzerine iki hanlık arasında düşmanlık başladı ve bu düşmanlık
her iki hanlığın zararına olarak Ruslar tarafından sürekli körüklendi. Aslında Ulug
Muhammed Han’ın Kazan ile Moskova arasında bir tampon bölge olarak düşündüğü Kasım
Hanlığı, Kasım Han’ın bu tavrıyla tam tersi bir sonuç vermiş ve hanlığı Rusları rahatlatan
bir ögeye dönüştürmüştü. Kasım Han’ın dar görüşlülüğünü gösteren bu olaydan sonra
Kasım hanları, Moskova’nın Kazan’a karşı yaptığı hemen bütün seferlerde Moskova ile
hareket etmişler ve kardeşlerine en büyük darbeyi onlar vurmuşlardır. Bu durum, Rus’un
ve başka pek çok emperyalist gücün uyguladığı “böl, parçala, yönet” düsturunun önemli
bir örneği olarak önümüzde durmaktadır. Kasım hanlarından din değiştirip Hristiyan
olanlar da vardır. Hristiyan olan Kasım hanı Seyit Burhan’ın ölümünden sonra yerine
annesi Fatıma Sultan Bike tahta geçirildi ve bu Sultan Bike’nin 1681 yılındaki ölümünden
sonra da Ruslar hanlığa son verip hanlık topraklarını doğrudan merkeze bağladılar.

3. Ejderhan (Astrahan) Hanlığı
Astırahan, Astarhan, Astrahan, Estirhan, Ejderhan, Hacıtarhan gibi adlarla anılan bu
hanlık, İdil ırmağının Hazar’a döküldüğü yerde ve aynı adlı şehir ve çevresindeki iller
üzerinde Altın Orda hanı Küçük Muhammed’in torunu Mahmut oğlu Kasım Han tarafından
1466 yılında kuruldu.
Aşağı İdil boyu ile Türkistan ve Harezm arasında yapılan ticaretin düzgün biçimde
yürüyebilmesi, bölgede büyük bir merkezin varlığını gerekli kılıyordu ve zaman içinde bir
ticaret merkezi olarak Hacıtarhan veya Astarhan adıyla bir şehir oluştu. Şehir, kısa sürede
Türkistan, İran, Kafkasya ve diğer ülkelerden gelen tüccarların buluştuğu bir yer oldu.
Ticaret merkezi olmak dolayısıyla kısa sürede zenginleşen şehir, çevredeki göçebe boylar
için cazip bir yer olduğu gibi bu göçebelerin sürekli saldırılarına da maruz kalıyordu. Altın
Orda ile iş birliği sayesinde huzurlu zamanları da olmuştu, ancak 1502 yılında Kırım Hanı
Mengli Giray’ın saray şehrine saldırıp, Türklüğün kuzeydeki en önemli kültür
merkezlerinden biri olan bu şehri tahrip etmesi, Astrahan Hanlığı için de adeta sonun
başlangıcı olmuştu.
Kırım Hanlarının ve Nogay Ordası’nın kendi nüfuz alanı olarak gördüğü Astrahan’ın
zenginliği, Rusların da iştahını kabartıyor ve bu dış müdahaleler içeride sürekli
huzursuzlukların kaynağı oluyor, sık sık han değişiyordu. Kırım Hanı Sahipgerey, 1549
yılında Astrahan’ı ele geçirip şehri tahrip etmiş, halkın bir kısmını da Kırım’a götürmüştü.
Kırım hanlarının bağlı olduğu Osmanlı bu durumdan rahatsız olup müdahale etmiş ve esir
alınanların serbest bırakılmasını istemişti. Sahipgerey’in serbest bıraktığı Yağmurcu Han
tekrar tahtına kavuşunca tahtını koruyabilme düşüncesiyle Moskova ile iş birliği yaptı,
ancak Kazan’ın Rus işgaline uğramasıyla sıranın kendisine geldiğini anlayıp Kırım’dan ve
Osmanlı’dan yardım istedi. Bunun üzerine ülkesindeki Rus taraftarları kendisini tahttan
indirip yerine Rus yanlısı olan Derviş Ali Han’ı geçirdiler. 1554 yılında Rusların desteğiyle
tahta geçen bu kişi, 1556 yılında ülkesini Rusların işgal etmesine engel olamadı. Kazan’ın
işgalinden dört yıl sonra Ejderhan Hanlığı da aynı sonu yaşamak durumunda kaldı.
Ejderhan’ın Rusların eline geçmesi bölgede onlara büyük bir prestij kazandırdı, Kafkasya
yolu Ruslara açıldı, ticaret yapmak isteyenler Ruslara yanaşmaya ve onlarla iş birliği
yapmaya başladılar. Kafkasya’da Hristiyanlık yayılmaya, pek çok asil bu dini
benimsemeye başladı. Kırım Hanlığına karşı Ruslarla iş birliği yapanlar görülmeye başladı.
Ürgenç, Buhara ve Semerkant’tan gelen elçiler kendi tüccarlarının rahat alışveriş
yapabilmeleri için izin koparmaya çalıştılar. Kısacası din, dil, ırk farkı önemini yitirmiş, güç
herkesi kendine çekmeye başlamış, yaşanacak dehşet verici sonucu kimse düşünmemiş
ya da düşünmek istememiş, pek çok şeyi elleriyle can düşmanlarına teslim etmişlerdi.
İşin garip bir yanı da çağın en güçlü devleti durumunda olan Osmanlı da Rusya’nın Türk
topraklarını yutuşuna ilgisiz kalmış, bu devletin kısa bir süre sonra kendisi için de bir
tehdit oluşturacağını hesap edememişti.

Devamını Oku

Milliyetçiliğimizi Kaynakları-77

Milliyetçiliğimizi Kaynakları-77
1

BEĞENDİM

ABONE OL

ALTIN ORDU

Doğu-Batı

Mitolojilere göre kuzey, karanlıklar ve kötülükler ülkesidir. Güney ise iyilikler, sıcaklıklar ülkesidir; hatta bazı mitolojiler kuzeyi cehennem, güneyi ise cennet olarak niteleyip öyle tasvir eder. Bu elbette tesadüf ya da rast gele bir tanımlama, anlatım değildir. Kuzeydeki hava ve iklim, kişioğlunun zihninde bu tür düşüncelerin doğmasına yol açmış olmalı. Işık ise hep doğudan gelir; bu anlayış hem güneşin doğuş yeri olmasından kaynaklı somut bir durumun ifadesi hem de tarih boyunca Batı’ya bilginin, zenginlik ve refahın hep Doğu’dan gitmesinden kaynaklanır. Batı, yüzyıllar boyu Doğu’ya büyük bir imrenmeyle ve kıskançlıkla baktı ancak hem Cengiz istilasının yıkıcı etkisi hem de Batılıların XII. yüzyılda başlattığı, Doğu’da yazılan bilimlik eserleri Latinceye çevirmesiyle bilim üstünlüğü ve dolayısıyla hemen her alandaki üstünlük Batı’ya taşındı.

Bilgi, kişioğlunu eğitti, terbiye etti ve bilgiyle terbiye olmuş zihinler yeni uygarlıkların doğmasını ve gelişmesini sağladı. Toplumlar arasında, ülkeler ya da kıtalar arasında bilgi aktarımı her çağda görülür, ancak her toplum bu bilgiyi kendi ahlakına, dünya görüşüne ve yüzyılların oluşturduğu millî kimliğine, birikimlerine göre kullanıp, bütün bu sayılanlara uygun üretimler yapar. Türk uygarlığı, içinde merhameti, hoşgörüyü barındırır, öteki olarak tanımlayabileceği insanlarla ya da halklarla birlikte yaşamayı yadırgamaz. Çünkü Türk uygarlığının kavram dünyasının asıl unsurunu “gönül” kavramı oluşturur. Merhamet duygusu, bu kavramla ilgili bir duygudur ve insanı insan yapan asıl duygu da budur. Bütün bu özelliklerden haberli olmayan Batı’nın kavram dünyasında “gönül” yok “akıl” vardır. Akıl, merhameti içermez; akıl, menfaati önceler. Genellemelerin her zaman istisnaları olacaktır, bu konuda da istisnalar elbette vardır ancak Doğu ile Batı karşılaştırmasında gözden uzak tutulmaması gereken ana noktalardan biri, düşüncemiz ve evreni algılama biçimimiz üzerinde büyük etkisi olan bu, gönül/akıl çelişmesini de içeren duygu farlılığıdır.

 

Bu giriş niçin yapıldı?

Tarihin bilinen çağlarında pek çok Türk boyunun farklı zamanlarda çeşitli nedenlerle Aral’ın, Hazar’ın ve Karadeniz’in kuzeyini dolaşıp Doğu Avrupa’ya indiği, bu sefer sırasında ve sonucunda oldukça geniş olan bu coğrafyada yaşayan halkları bazen yerinden ettiği, bazen iç içe girip onlarla kaynaştığı, bazen hareketlenme sonucu farklı halkların birbirine karışmasıyla yeni halkların oluşmasına yol açtıkları bilinen bir durumdur. Bu seferlerin ve hareketliliğin sonucu elbette yalnızca bunlarla sınırlı kalmadı. Bu hareketlerle Doğu’nun bilgisi Batı’ya taşındı. Doğu’dan gelenler de yeni yurtlarının eski sakinlerinden yeni bilgiler öğrendiler. Yani karşılıklı bir beslenme söz konusu oldu. Karşılıklı beslenmede en çok yararlanan halk, Türklerden hem devletin ne olduğunu hem yönetmenin nasıl olacağını hem de ordu düzenini öğrenen Ruslar oldu. Doğudan gelen değişik Türk halklarıyla bazen dostluk içerisinde, fakat çoğunlukla mücadele ederek komşuluk yapan Ruslar, devlet ve ordu teşkilatını büyük oranda Türklerden öğrendi ve Türklerin çöküş çağları, Ruslar için her zaman yayılma çağına dönüştü ve kuzeyin son bin yılının tarihi, Türk-Rus mücadelesinin ve Rusların sürekli Türkler aleyhine genişlemesinin tarihi olarak değerlendirilebilir.

Daha önce söz edildiği gibi Cengiz Kağan henüz sağlığında oğullarını ülkesinin farklı bölgelerinde, merkezdeki büyük kağana bağlı olmak kaydıyla yetkili kılmıştı. Bu küçük kağanlar zaman geçtikçe merkez ile olan ilişkilerini zayıflattılar ve merkezin zayıfladığını gördüklerinde de ilişkiyi büsbütün kesip bağımsız davranmaya başladılar.

 

Altın Orda

Cengiz Han, Karadeniz’in kuzeyindeki geniş toprakların yönetimini büyük oğlu Cuci’ye vermişti. Bölgeye yapılan seferlerde İdil-Ural’da yaşayan Kıpçaklar, Ruslarla anlaşıp Moğollara karşı çıktılar, ancak yenildiler. Kıpçak ve Rus birleşik ordusunu yenen Moğolları ise bir baskınla İdil Bulgarları dağıttı. Cengiz Kağan’ın buyruğuyla bölgede “Büyük Orda” kuruldu ve bu, Cengiz devleti içerisinde ilk kurulan “Orda” oldu. Cuci’nin ölümünden sonra “Cuci Ordası”nın başına oğlu Batu geçti. Avrupalıların kıyametin habercisi olarak nitelediği Batu’nun ünlü Avrupa seferi, bütün Avrupa’yı dehşete düşürmüştü, ancak Cengiz’in ölümü üzerine yarıda kesildi ve ordu geri döndü, komutanlar Karakurum’a gitti fakat Batu, aile içerisindeki karışıklıklar dolayısıyla gitmeyip İdil Bulgar Devleti’nin topraklarında ardasını kurmakla meşgul oldu. Batu, Cengiz Kağan’ın babasına verdiği Deşt-i Kıpçak, Harezm, Kuzey Kafkasya, Kırım ve İdil Bulgar Devleti topraklarında Altın Orda Devleti adıyla bir devlet kurdu. Cengiz’in kurduğu büyük devleti Türk tarihçileri Moğol-Türk Devleti ya da Türk-Moğol Devleti olarak adlandırıyorlar ancak Altın Orda Devleti hemen bütünüyle bir Türk devleti idi. Çünkü bölge halkı bütünüyle Türklerden ibaretti ve Moğol unsur, ordu içindeki Moğol askerlerle sınırlıydı, yani halk içinde Moğol hemen hemen hiç yoktu. Ordunun da zaten baştan beri önemli bir kısmı Türklerden oluşmaktaydı. Ordudaki Moğollar da bu yoğun Türk nüfus içerisinde kısa sürede Türkleşip İslamlaştılar.

İlyas Kemaloğlu, Altın Orda ve Rusya adlı kitabında konuyla ilgili bir Arap tarihçisinden şu bilgiyi nakleder: “Bu devlet (Altın Orda) eskiden Kıpçakların yurdu idi. Lakin, Tatarlar tarafından işgal edilince Kıpçaklar onlara tabi oldular. Sonra onlarla karışarak akraba oldular. Toprak onların tabiat ve soylarına galip geldi. Tatarlar tamamen Kıpçaklaştılar.” el-Ömeri adlı tarihçinin Moğolların Kıpçaklaşma serüvenleriyle ilgili notunda geçen “Toprak, onların tabiat ve soylarına galip geldi.” cümlesi, coğrafyanın kaderi belirlediği düşüncesinin değişik bir ifadesidir.

Bugün dilimizde “orta” ve “ordu” biçimleriyle ve iki değişik anlamla yaşayan söz, Moğol dilinde de var olan bir sözdür. Bu söz; yurt, han yurdu, sarayın olduğu yer, askeri birlik, saray, ordugâh, aile, kağanın yaşadığı kent yani başkent anlamlarına gelmektedir.

Türkçe ordu ve orta sözleri değişik dünya dillerinde de kullanılmaktadır Günay Karaağaç’ın Türkçe Verintiler Sözlüğü adlı eserine Türkçenin bu sözü verdiği diller; Farsça, Urduca (Pakistanlıların dilinin karşılayan bu söz de ordu sözümüzdendir), Arapça, Rusça, Ermenice, Macarca, Romence, Çekçe, Bulgarca, Sırpça, İtalyanca, Arnavutça, Makedonca, Yunanca, Almanca, İngilizcedir.

Moğollar ile Rusların ilk karşılaşması, yukarıda belirtildiği gibi Moğol akınlarına karşı Kıpçaklarla Rusların birleşmesi ve yapılan savaşta birleşik ordunun yenilmesiyle sonuçlanmıştı. Batu, gün geçtikçe bölgede egemenliğini kurup sağlamlaştırdı ve bölgenin yerli halkları olan Başkurt, Bulgar, Burtas, Mordva, Marileri kendine bağladıktan sonra Ruslar üzerine sefere çıkıp onları da mağlup etti, pek çok Rus kinezliği Batu’ya teslim oldu. Batu Han, bugün Ukrayna’nın başkenti olan Kiev’i ele geçirdiğinde tarih 1240 idi. Berke Han devrinde, Altın Orda Devleti, batıdaki Rus kinezliklerini de ele geçirmiş ve 1259 yılında yapılan savaşla Baltık ülkelerini de tehdit eder duruma gelmişti.

Berke Han 1266 yılında öldü ve Altın Orda tahtına Mengü Temir geçti. Bu kağan zamanında devletin Ruslara karşı göstermiş olduğu tavır değişikliği dikkat çekmiş ve durum kaynaklara yansımıştır. Kilise ile din görevlileri vergiden muaf tutulmuş ve hem Cengiz Han’ın uyguladığı hem de hemen bütün Türk devletlerinde görülen dini hoşgörünün bir örneği daha ortaya konmuştur.

Tokta Han’ın ölmesinden sonra Altın Orda tahtına çıkan Özbek Han, bu devletin tarihinde önemli iz bırakan hanlardan biri oldu. Devletin tarihinde “altın dönem” olarak nitelendirilen Özbek Han’ın hüküm sürdüğü yıllarda İslam dini devletin resmî dini olarak kabul edilmişti. Özbek Han çağının bir başka önemli olayı ise Moskova’nın Ruslar için hem nüfus olarak büyümesi hem de dini bakımdan bir merkez durumuna gelmesi olmuştu. İlyas Kemaloğlu yukarıda adı geçen eserinde R. Fahreddin adlı tarihçiden şu görüşü aktarır: “Bugünkü Rusya’nın I. Petro ile II. Katerina’nın eseri olduğu söylense de Rusya’nın temeli Özbek Han tarafından atılmıştır. Şayet Özbek Han kendisinden önceki hanları izlemiş olsaydı, Petrolar ve Katerinaların gayretleri ile bugünkü Rusya’nın meydana gelmesi imkânsızdı.”

Moskova Kinezliği’nin büyüyüp gelişmesi sonraki yıllarda Altın Orda hanlarını çok uğraştırdı ve Altın Orda Devleti, zaman zaman Moskova ile mücadeleden aciz kalmaya, yenilgiler görmeye başladı. Altın Orda’nın son büyük hanı olan Toktamış, devlet düzenini yeniden sağladı ve bu arada Kırım’da egemen olan Mamay Mirza ile de savaştı, yani Altın Orda’nın iki ordusu çarpıştı ve 1380 yılında olan bu savaşı da Toktamış Han kazandı.

Altın Orda’nın Sonu

Bir yandan Ruslarla, bir yandan Mamay Mirza gibi devlet içinde güçlenen mirzalarla mücadele eden Toktamış Han için asıl tehdit Türkistan’dan gelecekti. On dördüncü yüzyılın ikinci yarısında tarih sahnesine çıkan ve mücadeleye başlayan Emir Temir, Moğol hanlarının bazen yanında, bazen karşısında varlık mücadelesi veriyordu. Bu mücadele sırasında Altın Orda’nın hak iddia ettiği Harezm ve Azerbaycan, Toktamış Han ile Emir Temir arasında sorun olmaya başladı.

Toktamış Han, Emir Temir’in mücadelesini ve yeteneklerini fark etmiş olmalı ki ona karşı Mısır’daki Kölemenlerle iş birliği yollarını aramış ve Kahire’ye elçi göndermişti. Ancak sonraki olaylar bu çabanın işe yarar bir sonuç vermediğini gösterir. Toktamış Han, hileyle Tebriz’i ele geçirip yağmaladı ve bu olay hem halkın hem de Emir Temir’in kendisine karşı öfkesinin artmasına sebep oldu. Bu olaydan sonra iki büyük güç arasında uzun sürecek bir mücadele başladı ve bazen biri, bazen öteki üstün geldi. 1391 yılında Emir Temir, Toktamış’ı büyük bir yenilgiye uğrattı, aynı durum 1395 yılında bir kez daha yaşandı. Bu son savaşta Emir Temir’in ordusu Toktamış Han’ın peşinden İdil boylarına kadar gitmiş ve bütün bu ülkeleri yağmalamıştı. Toktamış Han’ın zor durumundan Ruslar yararlandılar ve Moskova Kinezliği gücünü daha da arttırmanın yollarını buldu, başka bazı kinezliklerin kendisine bağlanmasını sağladı. Devlet içinde de yeni sorunlar çıktı ve Timur Kutlug hanlığını ilan edip Toktamış Han’a rakip oldu. Bu ikilinin savaşında yenilen Toktamış Han, Litvanya prensine sığındı ve Timur Kutlug ile mücadeleyi sürdürdü, ancak 1399’da yapılan savaşta bir kez daha yenildi. Tarihin ve talihin garip bir cilvesi olarak Toktamış Han ile Emir Temir 1405 yılında öldü ve Altın Orda Devleti bir daha kendini toparlayıp eski gücüne kavuşamadığı gibi parçalanma yoluna girdi.

Toktamış Han’dan sonra Altın Orda’da egemenlik Edigey Mirza’nın eline geçti. Edigey Mirza, 1408 yılında Moskova üzerine yürüdü, şehri alamadı, ancak bütün şartlarını kabul eden Ruslarla bir anlaşma yapıp onları yeniden vergiye bağladı.

İç mücadelelerle karmakarışık duruma gelen Altın Orda’da 1419 yılında Edigey öldü ve devlet parçalanma dönemine girdi. Birbiriyle rakip olan hanlar ortaya çıktı ve korkunç bir iç mücadele başladı, ancak Ulug Muhammed Han bunlar içerisinde öne çıkmayı başardı, o da ancak devletin bazı bölgelerinde söz sahibi olabildi. Bütün bu kargaşaya rağmen Moskova’da çıkan kimin kinez olacağıyla ilgili bir sorunda Ruslar 1432 yılında bile aralarında hakem olup sorunlarını çözmesi için Altın orda Han’ına başvurmuşlardı. Ulug Muhammed 1437 yılında Kazan’ı ele geçirdi ve böylece devlet dağıldığında ortaya çıkacak olan hanlıklardan biri olan Kazan Hanlığının temeli atılmış oldu. Ulug Muhammed 1445 yılında oğlu tarafından öldürüldü ancak devletin ileri gelenleri babasını öldüren Mahmutek’in hanlığını benimsemeyip pek çoğu Moskova Kinezinin hizmetine girdi. Komutanların bir kısmı da Kırım’a gidip orayı kontrolünde tutan Seytid-Ahmed’e sığınmıştı. 1449 yılında Kırım’ı ele geçiren Hacı Gerey, Altın Orda’dan bağımsız olarak Kırım Hanlığını ilan etti.

Artık Altın Orda Devleti dağılmış ve Kazan, Kırım, Kasım, Sibir ve Ejder Han (Astrahan) hanlıkları ortaya çıkmıştı.

Altın Orda’nın yıkılması, Türklük için çok hazin sonuçları doğuran olaylardan biri oldu. Rus’un önündeki set yıkıldı ve Türk yurtları birer birer Moskof çizmelerinin altında kaldı, Türk uygarlığının görkemli şehirleri Ortodoks kiliseleriyle dolduruldu ve Türk yurtlarında yüzyıllar süren, pek çok yurdumuzda halen de devam eden Rus egemenliği dolayısıyla yurtlarımızın havasındaki Türk kokusu toprağa gizlendi, mezarlarımız bile yok edildi. Türk yurtları, Cengiz istilasının sonuçlarının bir benzerini de Rus istilasıyla yaşadı, ancak Cengiz istilası gelip geçici, Rus istilası ise kalıcı ve daha yıkıcı oldu.

 

Devamını Oku