DOLAR 12,48430.47%
EURO 14,08310.07%
STERLIN 16,64340.3%
ALTIN 715,940,43
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7109185,36%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Milliyetçiliğimizin Kaynakları-68

Milliyetçiliğimizin Kaynakları-68
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ANADOLU SELÇUKLULARI-III

Selçuklular başlığı altında sunmaya çalıştığımız Oğuz Türklüğünün bugünün coğrafyasındaki o günkü, yani on bir-on ikinci yüzyıllardaki sınırları; Afganistan, İran, Irak, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Anadolu’yu içine almaktaydı. Devlet yapısı, alışılmış Türk devlet yapısından farklı değildi. Bu yapı, merkez ve birtakım yönleriyle merkeze bağlı, ancak büyük ölçüde bağımsız davranma imkân ve yetkisine sahip kıyı devlet (bağlı devlet) yapıları biçiminde idi. Bu devlet yapılanmasında bağlı devletlerin merkez devletle birlikte bir bütün olarak dış mücadelede yer almaları gerekirdi, aksi durum isyan olarak değerlendirilir ve cezayı gerektirirdi. Bağlı devletlerin birbirleriyle mücadelesi de sık görülen bir durumdu. Böyle durumlarda merkez devletin zaman zaman müdahale ettiğine, bazen de uzaktan izlediğine tanık olunurdu. Bu yapılanmanın en belirgin özelliği, son derece canlı, hareketli, hem iç mücadeleye hem de dış mücadeleye sürekli hazır olmayı gerektirmesiydi. Merkez güçlü olduğu ve bağlı devletler üzerinde egemenliğini hissettirdiği, onları kontrol altında tutabildiği sürece bu yapı, büyük avantajlar kazandırmakta, devletin gücünü kaybettiği zamanlarda ise merkez devletin aleyhine gelişmeler olmasına sebep olmaktaydı. Aleyhteki bu gelişmeler, bir başka yönüyle de Türklüğün lehine sonuçlar doğururdu. Lehte dediğimiz bu durum, çöken merkez devletin yerine hiç zaman kaybetmeden yeni bir gücün egemen olması ve devlette kesintiye yer verilmemesi, bağımsızlığı kaybolmaması biçiminde ortaya çıkar ve devletin sürekliliği aksamaz, yalnız hanedan değişikliği olurdu. Hemen her çağda Türklerin bir ya da birden çok devletinin olmasının temel sebebi bu devlet anlayışı idi.

Tarih bize devletlerin de bir ömrünün olduğunu, doğduklarını, emekleme, çocukluk, gençlik, yaşlılık dönemlerini yaşadıktan sonra öldüklerini öğretiyor. Anlaşıldığı kadarıyla Türklerdeki devlet düşüncesi, tarihin bu ana prensibine göre oluşmuş, oldukça erken çağlarda varlığı bilinen boylar biçimindeki toplum örgütlenmesi de yine bu prensip dikkate alınarak biçimlenmişti. Belki de tarihi tecrübe yok olmanın önüne geçmek için böyle bir sonucu doğurmuştu.

 

Selçuklulara Bağlı Beylikler

Selçukluları bu gözle değerlendirdiğimizde yukarıda belirtilen coğrafyanın hemen her yerinde bağlı devletlerin var olduğu dikkat çekiyor. Bu bağlı devletlerin çoğu atabeyler tarafından kurulduğu için tarihçiler bunları atabeylikler olarak da adlandırır. Atabey; Selçuklu sultanlarının şehzadeleri eğitmek ve yetiştirmek üzere görevlendirdiği akıllı, bilgili, zeki, tecrübeli kişilere denirdi. Şehzadeler devlet adamı olarak yetiştirilmek üzere bunlara teslim edilir ve bunlar da şehzadelerin hem bilgi ve görgü bakımından yetişmeleri hem de iyi birer savaşçı olmaları için gereken eğitimleri verirlerdi. Bu kişiler daha sonra bir vilayete vali olarak atanırlar ve burada adeta bağlı birer sultan gibi hüküm sürerlerdi. Bu atabeylerden bir kısmı hükmettikleri topraklarda neredeyse bir devlet yapısı oluşturmuş ve devlet gücüne sahip olmuşlardı.

Büyük Selçuklulara bağlı olarak ciddi varlık gösteren devletler arasında şunlar sayılabilir: İran’ın Basra körfezi kıyıları Alparslan Gazi’nin kardeşi Kavurt tarafından fethedilmiş ve bölgede uzun süren hakimiyet mücadeleleri yaşanmıştı. Zamanla burada Oğuzların Üç Ok koluna mensup Salgur/Salur Türkleri tarafından merkez Şiraz şehri olmak üzere 1148-49 yılında Salgurlular devleti kuruldu. İlhanlı egemenliği altında da varlığını bir süre devam ettiren bu devlet, son atabegi Abiş Hatun’un 1286 yılında Moğol esaretinde ölümü üzerine son buldu. Tarihimizde pek adı bilinmeyen Abiş Hatun’un sonu, son Kazan Hanı Süyüm Bike’nin sonu gibi hüzünlü olmuştur. 12. ve 13. yüzyıllarda merkez Erbil olmak üzere Irak’ın kuzeyi ile Güneydoğu Anadolu’da Erbil Atabegliği (Begteginliler) hüküm sürdü. Azerbaycan’da 1146 yılından başlayarak valilik yapan Kıpçak kökenli Atabeg İldeniz tarafından kurulan İldenizliler 1228 yılına kadar bölgede hüküm sürdüler. Anadolu’da bir yandan Türk fetihleri sürerken bir yandan da fethedilen topraklara yerleşme faaliyetleriyle bozulan düzeni yeniden oluşturma çabaları sürmekteydi. Merkez devlet düzen oluşturmayı bölge bölge bağlı devletler oluşturmak suretiyle sağlama yolunu benimsemişti. Anadolu’daki bağlı devletlerin önemlilerinden biri; Sivas, Malatya, Kayseri, Tokat, Amasya ve civarında 1071-1178 yılları arasında hüküm sürmüş olan Danişmendliler idi. Malazgirt zaferinden hemen sonra Erzincan, Kemah, Divriği ve Şebinkarahisar çevresinde kurulan Mengücükler 1227 yılına kadar bölgede hüküm sürdüler. Anadolu’daki önemli beyliklerden biri de 1071-1202 tarihleri arasında Erzurum, Pasinler, Tercan, İspir, Tortum ve Bayburt çevresinde hüküm süren Saltuklulardır. Güneydoğu Anadolu’nun değişik bölgelerinde şubeler halinde hüküm süren Türkmen beyliklerinden biri de Artuklulardır. Tarihçiler Artukluları hüküm sürdükleri yerlere göre Hasankeyf Artukluları (1102-1281), Mardin Artukluları (1106-1409), Harput Artukluları (1185-1233) olarak adlandırırlar. Özellikle Mardin Artuklularının 300 yıl boyunca bölgeyi yönettikleri, Anadolu Selçuklularının yıkılmasından sonra da varlıklarını sürdürdükleri ve diğer beylikler gibi pek çok eser bıraktıkları, bölgenin gelişmesine büyük katkıları olduğu bilinmektedir. Daha önce sözü edilen Ahlatşahlar da bölgede hüküm süren bağlı devletlerden biridir. İzmir civarında Çaka ya da Çakan Bey tarafından kurulan ve Türk denizciliğinde kurucu rol oynayan beyliği de Selçuklu devri beyliklerinden biri olarak kabul etmek gerekir. Bilindiği üzere Türkiye Selçuklularının ortadan kalkmasından sonra Anadolu’nun pek çok yerinde küçük beylikler ortaya çıkmış ve her biri kendi bölgesinde bağımsız olarak hüküm sürmeye başlamıştı. Bu dönem tarihimizde Beylikler Dönemi olarak adlandırılır. Türkiye Selçuklularının tam hakimiyeti sağlayıncaya kadar bölgedeki durum da benzer bir manzara göstermekteydi, o yüzden bu dönem için de İlk Beylikler Dönemi tabirini kullanabiliriz.

 

Kılıç Arslanlar Çağı

Süleymanşah’ın Suriye seferinde ölümü üzerine yanında götürdüğü oğulları Kılıç Arslan ile Kulan Arslan İznik’e dönüp Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın devletini yeniden canlandırmasınlar, kendisine baş kaldırmasınlar diye ve Anadolu’yu merkeze bağlamak düşüncesinde olan Melikşah tarafından Isfahan’a götürülmüştü. Melikşah’ın ölümünden sonra bu iki kardeş yanlarında bazı Yabgulu Türkmenleri olduğu halde bir biçimde kaçıp İznik’e ulaştı ve İznik halkı bunları büyük bir sevinçle karşıladı, şehri yönetmekte olan Ebu’l-Gazi, İznik’i onlara teslim etti. Kılıç Arslan, kendileriyle birlikte gelen Türkmenlerin ailelerini İznik’e yerleştirdi, bozulmuş olan düzeni yeniden kurdu ve Anadolu’da birliği sağlama yolunda birtakım tedbirler alıp bu yolda bazı atamalar yaptı. Çaka Bey ile de iş birliği yaparak Bizans’la mücadeleye girişti. Bizans İmparatoru Kılıç Arslan ile kayınpederi de olan müttefiki Çaka Bey’in arasını açmak üzere Bizans entrikasını devreye soktu ve bunda da başarılı olunca iki Türk beyinin arasını açıp ülkesini Türklerin eline geçmekten kurtardı.

 

Haçlı Seferleri Başlıyor

Bizans İmparatoru hem batıdan Balkanlar üzerinden gelen Peçeneklerden hem güneyden deniz yoluyla gelen Çaka Bey’den hem doğudan Kılıç Arslan’dan gelen tehditlerden bunalmıştı. Bu durumdan çıkış yolunu 1091 yılında Papalığa başvurup yardım istemekte buldu. Başıbozuk birliklerden oluşan ilk Haçlı ordusu İznik yakınlarında 1096 yılında yok edilince Türklerin kendilerine güveni arttı, ancak bu başıbozukların ardında düzenli bir Haçlı ordusu 1097 yılında İzmit yakınlarında göründü. 26 Haziran 1097 tarihinde İznik’teki 22 yıllık Türk egemenliği son buldu ve İznik Bizans’a teslim edildi. Kılıç Arslan Anadolu içlerine çekildi ve düzenli Haçlı ordusunu dağlarda, vadilerde pusular kurarak yıpratma savaşları yapmak suretiyle yok etme yolunu seçti ve bundan sonuç da aldı. Kılıç Arslan ortak düşmana karşı Danişmend Gazi ile ve başka bazı Anadolu beyleriyle birlik oluşturmaya çalıştı, bunda da kısmen başarılı oldu. Eskişehir yakınlarındaki çatışmadan sonuç alınamadı. Haçlı ordusu buradan hareketle Konya’ya doğru yürüdü, Ereğli’de ikiye ayrılan Haçlıların bir kolu Çukurova’ya, diğer kolu ise Kayseri bölgesine yöneldi. Kayseri’den sonraki istikamet ise Göksun-Maraş üzerinden Hatay oldu. Kılıç Arslan Haçlı ordusunun Anadolu’daki harekâtına engel olmaya çalışırken Bizans, Ege kıyılarına yönelip Çaka Bey’e ve Efes’teki Tanrıbermiş beyliklerine saldırıp bölgeye gelmiş olan Türkleri doğuya sürdüler, sefere devam edip Akdeniz kıyılarını da ele geçirdiler.

İznik’in kaybından ve ilk Haçlı seferinden sonra Kılıç Arslan Türkiye Selçuklularının merkezini Konya’ya taşıdı.

İlk Haçlı seferinin sonucunda Batı Anadolu’daki Türkler tekrar Orta Anadolu’ya döndü ve Türklerle Bizanslıların sınırı İznik’ten Eskişehir-Antalya hattına çekildi. Bu seferin bir sonucu da Türklerin elinde olan Kilikya bölgesinin Ermenilerin eline geçmesi oldu.

Anadolu içlerinde harekâtını sürdüren Haçlı ordusunun bir kolu Kılıç Arslan tarafından Amasya yakınlarında bütünüyle imha edildi. Daha sonra güney yolunu izleyen diğer kol da Konya Ereğlisi civarında yine aynı biçimde imha edildi.

Haçlıların hemen bütünüyle imha edilmesi, halkın Selçuklulara yeniden güvenmesini sağladı. Kılıç Arslan Anadolu’da birliği sağlama ve hatta Büyük Selçuklu tahtını da ele geçirme yolunda mücadelesini sürdürürken Selçuklunun büyük komutanlarından biri olan Emir Çavlı ile 1107 yılında Habur ırmağı kıyısında yapılan savaşta ırmağa düşerek boğuldu. O da babası Kutalmışoğlu gibi aynı amaç uğrunda ve aşağı yukarı aynı bölgede yine bir savaşta hayatını kaybetti.

Türkiye Selçukluları Kılıç Arslan’ın ölümüyle birkaç yıl sürecek bir karışıklık içine düştü. Bu durumdan yararlanmak isteyen Bizans İmparatoru Anadolu’yu yeniden ele geçirmek düşüncesiyle bir ordu gönderdi. Yalnız batıda değil Anadolu’nun farklı yerlerinde de Hristiyanların Türklere saldırıları oldu ve bu karmaşa içerisinde Türkler büyük katliamlara uğradılar.

Bir süre devam eden karmaşanın sonunda Kılıç Arslan’ın oğlu Şehinşah 1110 yılında Türkiye Selçukluları tahtına geçip düzeni sağladı, ancak o da 1116 yılında kardeşi Mesut ile mücadelede hayatını kaybetti ve Türkiye Selçukluları tahtına kayınpederi Danişmendli Emir Gazi’nin yardımıyla kardeşini ortadan kaldıran I. Mesut geçti. I. Mesut döneminde de bir yanda Bizans ile mücadele sürerken diğer yanda Anadolu’daki Türk beylerinin birbirleriyle uğraşmaları devam etti.

Büyük Selçukluların bağlısı olan Musul Atabegi Zengi’nin Urfa’yı ele geçirmesi Avrupa’da yankı buldu ve yeni bir Haçlı seferi başlatıldı. Papa, Fransız ve Alman krallarına mektuplar gönderip onları savaşa teşvik etti ve onlar da ordularını hazırlayıp sefere çıktılar, ancak her iki kralın ordusu da Anadolu’da Türkler tarafından imha edildi. İkinci Haçlı seferi ilkine göre daha kolay bertaraf edilmişti. Bunda Türk beylerinin birlikte hareket etmelerinin yanında Bizans İmparatoru ile Rumların yardımlarının da katkısı olmuştu. Çünkü Haçlı orduları uğradıkları her yeri Hristiyan ya da Müslüman demeden yağmalıyor, yakıp yıkıyordu. İlk Haçlı seferinde bunu yaşayan Bizans, Haçlıları İstanbul’a sokmak istememiş, onların bir an önce Anadolu’ya geçmeleri için epey çaba harcamıştı. Rum halkın büyük çoğunluğu da Haçlılardan ise Türklerle birlikte yaşamayı seçiyordu. Kaynaklar, Denizli’den Antalya’ya doğru giden Haçlı ordusunun uğradığı saldırılar sonucunda perişan olduğunu, Antalya’ya ulaşabilenlerden parası olanların gemilerle Suriye’ye gittiklerini parası olmayan üç bin civarında insanın Antalya’da kaldığını, Rumların bu Haçlıları cezalandırmaları için Türklere haber verdiğini, ancak Türklerin bu çaresiz durumdaki insanları cezalandırmak bir yana onlara iyi davrandığını ve bunun üzerine onların da Müslüman olduklarını yazmaktadır.

Sultan I. Mesut 1155 yılında öldü ve ölmeden önce devletini Türk devlet anlayışına uygun olarak üç oğlu arasında paylaştırdı. Yine bu anlayışa uygun biçimde savaşlar sırasında sürekli yanında olan Kılıç Arslan’ı Türkiye Selçuklularının sultanı ilan etti.

Devamını Oku

Milliyetçiliğimizin Kaynakları – 67

Milliyetçiliğimizin Kaynakları – 67
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kutalmışoğlu, Antakya Fatihi

Kutalmışoğlu, Bizans’ın Anadolu yakasındaki çevresini büyük ölçüde egemenliği altına aldıktan sonra güneye yönelip Suriye seferine çıktı. Hâlen Hristiyanların yönetiminde olan Antakya’yı kuşattı ve 1085’te şehri ele geçirdi. Böylece Kutalmışoğlu, Hristiyan dünyası için son derece önemli olan İznik’ten sonra ondan daha da önemli olan Antakya’nın da hem hâkimi hem fatihi oldu. O, Antakya’ya girerken yanında Mencekoğlu adlı bir Türkmen beyi vardı.

Kutalmışoğlu şehir halkına hiç dokunmadı ve bütün tutsakları karşılıksız olarak serbest bıraktıktan sonra askerlerine; “Hristiyan halka iyi davranmalarını, onlardan zorla hiçbir şey almamalarını, evlerine girmemelerini ve kızlarıyla evlenmemelerini” buyurdu. Onun bu davranışı, hem Türk’ün yüzyıllar boyu geliştirdiği insanlık değerlerinin hem de İslam’ın Müslüman olmayanların kalplerini İslam’a ısındırma ve insana zulüm yapmama anlayışının gereği idi. Kutalmışoğlu, konunun ekonomik boyutuyla ilgili olarak da ele geçirilen ganimetlerin şehir dışına çıkarılmamasını, ucuz da olsa şehirde satılmasını buyurduktan sonra Hristiyan halkın isteği üzerine şehirde Meryemana ve Azizcercis adlarıyla iki kilisenin yapılmasına da izin verdi. Savaşlar esasında hem kazananlar hem de kaybedenler için çok büyük acıların yaşandığı, pek çok masum insanın kanının döküldüğü, kadın çocuk demeden insanların yersiz yurtsuz kalıp sonsuz acılar yaşadığı insani olmayan, ancak insanlık tarihinin hiçbir çağında da eksik olmamış olaylardır. Savaşların yıkıcılığı ve yok ediciliği Kutalmışoğlu gibi davrananlar sayesinde biraz olsun hafifleyebilir. Onun tutsakları karşılıksız olarak serbest bırakması, şehri yağmalatmaması, galiplerin mağlupları hiçbir biçimde rahatsız etmelerine izin vermemesi, ganimetlerin ucuz fiyatlarla da olsa şehirde satılması, bir savaş halinde çok da alışılmış şeyler değildir. Bu davranış, günümüzün çok ilerlediği düşünülen insanlık anlayışına göre bile son derece ileri ve insani bir anlayışı yansıtmaktadır.

Antakya’nın ele geçirildiği haberi, başkent Isfahan’daki büyük sultan Melikşah’a iletildiğinde büyük gösteriler yapılıp müjde davulları vurduruldu.

Kutalmışoğlu aynı yıl içerisinde İskenderun ve Gaziantep de dahil olmak üzere Antakya çevresinde bulunan pek çok kaleyi ele geçirdi. Onun Buldaçı adlı bir komutanı ise Elbistan, Göksun, Maraş, Besni gibi şehir ve kaleleri Türkiye Selçukluları sınırları içine alınca devletin sınırları Fırat ırmağı kıyılarıyla bölgenin önemli merkezlerinden biri olan Halep’e kadar dayanmış oldu.

 

Selçuk Oğullarının Ayağı

Büyük Selçuklu Devletine bağlı olarak Halep ve çevresinde hüküm süren Arap asıllı Musul emiri Müslim, Hristiyanların yönetimindeki Antakya’dan aldığı vergiyi Kutalmışoğlu’dan da isteyince Kutalmışoğlu ona şu cevabı vermişti: “Sultana itaat etmek ve dolayısıyla hâkim olduğum ülkelerde adına hutbe okutup para bastırmak, benim biricik şiarımdır. Ben, Antakya ve diğer küffar memleketlerini ancak onun varlığı yüzünden, Tanrı’nın benim elimle fethettirmiş olduğunu, kendisine bildirdim. Benden istediğin vergiye gelince daha önceki Antakya hâkimi kâfir idi, bu sebeple kendisi ve adamları için baş vergisi veriyor ve böylece kendilerini İslam cihadından koruyorlardı. Halbuki şimdi şehir hâkimi olan ben, çok şükür Müslümanım ve Tanrı’nın cihat buyruğunu yerine getirmekteyim. Antakya artık Müslümanların eline geçmiştir. Ben, bir Müslüman olarak sana nasıl baş vergisi öderim.

Müslim bu cevap üzerine birtakım ittifaklar yapmanın peşine düştü ve bazı Selçuklu beyleriyle anlaşıp Kutalmışoğlu’nun üzerine yürüdü, ancak ordusunda bulunan Çubuk Bey’in Kutalmışoğlu tarafına geçmesiyle yenildi ve savaş meydanında öldü. Müslim’in ölmesiyle bölgedeki Arap hâkimiyeti büyük ölçüde sonlandı ve Anadolu yarımadasının doğal devamı durumundaki Irak ile Suriye’nin kuzey bölgelerinde Türk hâkimiyeti bütünüyle sağlanmış oldu. İznik’i Türkiye Selçuklularına başkent yapan Kutalmışoğlu’nun Antakya’yı ele geçirmesi, Halep’ten Musul’a kadar olan bölgeyi de etkilemişti.

Kutalmışoğlu’nun bölgedeki etkinliği, başka bazı Selçuklu beylerinin de dikkatini buraya toplamalarına ve Kutalmışoğlu’ya karşı güçlerini birleştirmelerine yol açtı. Artuk Bey ile Suriye Selçuklu Sultanı Tutuş anlaşıp Halep’i kuşatmış olan Kutalmışoğlu’nun üzerine yürüdü. Ömürleri savaş meydanlarında geçmiş büyük komutanların buyruğu altındaki iki Türk ordusu Halep yakınlarında karşı karşıya geldi ve yapılan savaşta Kutalmışoğlu öldü. Rivayetlere göre Türkiye Selçuklularının kurucusu olan ve girdiği bütün savaşlarda galip çıkıp ilk defa yenilgiyi tadan bu büyük devlet adamının ölümü de kendine yakışır biçimde oldu. Tutuş, adamlarına Kutalmışoğlu’yu yanına getirmelerini, kendisiyle öpüşüp barışacağını ve kendisinin yanında, şerefine yakışır muamele göreceğini bildirdi. Fakat Kutalmışoğlu, içine düştüğü durumu hazmedemediği için yanında bulunan bıçağı kalbine saplayarak kendini öldürdü. Konuyla ilgili bir başka rivayete göre ise Tutuş’un askerleri savaş meydanındaki ölüler arasında üzerinde yakut ve zarif som altınlarla işlenmiş zırhlı bir giysi bulunan bir ceset gördüler ve onu derhal Tutuş’a haber verdiler. Tutuş bu işlemeli giysiyi yanına getirtti ve bu, hükümdarların giysisine benziyor deyip maiyetiyle birlikte ölülerin arasına giderken ben onu size göstermeden siz bana göstermeyin dedi. Kanlar içinde bir cesedin yanına gelince “Bu, Süleyman Şah’a benziyor.” dedi. Nasıl tanıdınız diye sorduklarında ise “Onun ayağı, benim ayağıma, yani Selçukoğullarının ayaklarına benziyor” dedi. Daha sonra o cesedin Kutalmışoğlu’ya ait olduğu kesinleşince cesedin başında üzgün biçimde Türkçe olarak şöyle dediği aktarılır: “Biz, sizlere zulmettik, sizleri bizden uzaklaştırıp işte böylece öldürüyoruz.”

Hem Selçukoğulları soyundan gelen hem de devlet kurucusu ve büyük komutanlardan biri olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah, başkentinden çok uzaklardaki Halep kalesinin yakınlarında yine Selçukoğulları soyundan bir başka büyük komutan Tutuş ile yaptığı savaşta yenilmiş ve hem dünya tarihinin hem de Türk tarihinin gördüğü büyük kahramanlardan biri olarak savaş meydanında can vermişti.

Yarım yüzyıla yakın bir mücadelenin sonunda Anadolu’daki ilk Türk devletini kuran Kutalmışoğlu, kaynaklarda Anadolu fatihi ve gazi unvanlarıyla anılır. Anadolu’nun sonsuza kadar Türk yurdu olmasında onun oldukça şerefli ve eşsiz bir yeri vardır. Onun fetihleriyle Adalar Denizi ile Akdeniz’e ulaşan Türkler, deniz yolunu kullanarak Avrupalılarla ilişki kurma imkânı eldi ettikleri gibi Osmanlı fetihlerinin de yolunu açmışlardır.

 

İznik’te Kargaşa Var

Kutalmışoğlu Suriye seferine çıkarken İznik’te yönetimi Ebulkasım’a bırakmıştı. Ebulkasım, Bizans’ı denizden de rahatsız etmek için gemi yapımına girişti ve İzmir’de kıyılarda ve adalarda yaptığı savaşlarla adı duyulan Çaka Bey ile ve Balkanlardaki Peçenekler ile anlaşarak İstanbul’u ele geçirip Bizans’ı ortadan kaldırmak üzere planlar yaptılar, ancak daha önce sözü edildiği üzere Bizans’ın, Kumanları Peçeneklerin üzerine saldırtması ve Kumanların neredeyse Peçenekleri bütünüyle yok etmeleri üzerine bu planlar bir sonuca ulaşmadı ve tarih bir başka gelişti. Bizans, sultanı ölen ve kargaşa içinde olan İznik’i tekrar ele geçirmenin peşinde düşünce Melikşah bölgenin korunması için büyük komutanlarından Porsuk’u görevlendirdi. Porsuk’tan korkan Ebulkasım Bizans ile anlaştı ve İznik Porsuk tarafından kuşatıldı. Bizans ordusunun harekete geçmesiyle Porsuk geri çekildi ve Melikşah, Porsuk’un yerine Bozan’ı görevlendirdi ve Bozan, Melikşah’tan İznik’in kendisine verilmesini istemek üzere Isfahan’a giden ancak Melikşah tarafından kabul edilmeden dönen Ebulkasım’ı ortadan kaldırdı.

 

Güneydoğu Anadolu’da Selçuklu Varlığı

Melikşah zamanında Güneydoğu Anadolu’ya hâkim olan güç, Büyük Selçuklulara bağlı olarak varlığını sürdüren Mervanoğulları adlı bir beylik idi. Bunlar Tuğrul Bay zamanından beri Selçuklulara bağlı idi. Mervanlı emirinin Müslüman bir veziri azledip yerine Hristiyan bir vezir ataması benzeri Müslüman ahalinin hoşlanmadığı birtakım davranışları üzerine devlet, hem bölge ileri gelenlerinin isteğine uygun olarak hem de otoritenin tam olarak sağlanabilmesi düşüncesiyle bölgenin doğrudan Büyük Selçukluya bağlanmasına karar verdi. Diyarbakır’ın doğrudan Büyük Selçukluya bağlanması, bağlı devlet durumunda olan Suriye Selçukluları ile Anadolu Selçuklularının kontrolü açısından da gerekli görülmüştü. 1083 yılında Fahruddevle bölgeye melik olarak atandı ve Selçuklunun Gevherayin, Altuntak, Humartaş, Türşek, Artuk Bey, Çökürmüş, Sunduk Bey, Demleçoğlu Mehmet, Çubuk Bey, Ayaz gibi önde gelen komutanları kendisine yardımla görevlendirildiler.

Fahruddevle komutasındaki Selçuklu ordusu Diyarbakır’a yönelince Mervanlı emiri Mansur, Musul, Elcezire ve Halep hâkimi Müslim’den yardım istedi. İleride benzer bir durumun kendi başına da geleceğini düşünen Müslim, önce aracılık yapıp harekatın durdurulmasına çalıştı, ancak başaramayınca yardım etmeye karar verdi. Selçuklu ordusunun büyüklüğü karşısında korkuya kapılan Müslim, işi görüşmeler yoluyla çözmeye çalıştı. Fahruddevle ırktaşı Müslim’le ve akrabaları olan Musullu Araplarla savaşmak istemeyip anlaştı. Anlaşmaya göre Selçuklu ordusunun geri çekilmesi gerekiyordu, ancak Artuk Bey, ordunun geri çekilmesini kabul etmedi ve “Sultanın sancağını asla geri çekmeyeceğini” ifade ederek komutanına karşı geldi.

Barış görüşmelerinden huzursuz olan Türkmen askerler de bir gece baskınıyla Arap ordugahını yağmaladı. Fahrüddevle ile Artuk Bey arasında bu konuda da bir anlaşmazlık yaşandı. Fahruddevle, bütün ganimetlerin toplanıp Isfahan’a gönderilmesini buyurunca Artuk Bey; “Biz, savaş adamıyız, tutsakları hapsetmek ve ele geçirdiğimiz ganimetleri geri vermek, bizim törelerimize uymaz, biz onları ya satar ya da azat ederiz” diye karşılık verdi. Katıldığı hiçbir savaşta yenilgi yüzü görmemiş olan Artuk Bey, bu anlaşmazlıklardan dolayı Fahruddevle’nin Melikşah nezdindeki karalama faaliyetleriyle şüpheli duruma düşmüş, sultanın güvenini kaybetmişti.

Mervanoğlu Mansur, ülkesini kurtarmak için gizlice Diyarbakır’dan çıkıp Isfahan’a Melikşah’ın huzuruna gitti ancak bütün çabalarına rağmen huzura kabul edilmedi. Diyarbakır kuşatması sürerken zor durumda kalan Müslüman halk isyan etti ve bir gece kapıları açıp Selçuklu ordusunu içeri aldı. Bir buçuk yıla yakın süren bu seferin sonunda Mervanlıların hakimiyetindeki her yer Büyük Selçukluların eline geçmişti. Bu şehir ve kalelere Türkmen vali ve komutanlar atanınca bunların boy ve oymaklarına mensup insanlar akın akın gelip bölgeye yerleştiler, yaylak ve kışlaklar kurarak nüfusun Türkleşmesini sağladılar.

 

Güneydoğu Anadolu’da Selçuklu Beylikleri

Sultan Melikşah’ın 1092’de ölmesinden sonra saltanat çatışmaları baş gösterdi. Bu sırada Suriye bölgesine hâkim olan Tutuş, Suriye’nin kuzeyi ile Diyarbakır bölgesine de hâkim oldu. Tutuş’un hâkimiyeti sırasında ve sonrasında Güneydoğu Anadolu bölgesinde şu beylikler kurulmuştu:

1.Mardin, Silvan ve Hasankeyf’te Artukoğulları

2.Diyarbakır’da Yınaloğulları

3.Siirt ve Erzen’de Toganarslanoğulları

4.Van ve Ahlat yöresinde Sundukoğulları ve daha sonra ise Ahlatşahlar

Bölgede bu beyliklerin kurulmasıyla yoğun bir Türk yerleşmesi yaşandı. Daha sonra bu bölge, Haçlılarla mücadelede önemli yeri olan Türk güçlerinin yığınağı oldu. On üçüncü yüzyılın başlarında Anadolu’da birlik sağlamaya çalışan Türkiye Selçuklu Devleti, zaman içerisinde bu beyliklerin tamamını ortadan kaldırdı. Bunlar içerisinde en uzun ömürlü olanı, Mardin başkent olmak üzere yaklaşık üç yüzyıl yaşayan Artukoğulları olmuştu.

Bu yazıdaki bilgilerin kaynağı, merhum Ali Sevim Hoca’nın Anadolu’nun Fethi adlı değerli eseridir.

Devamını Oku

Milliyetçiliğimizin Kaynakları – 66

Milliyetçiliğimizin Kaynakları – 66
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ANADOLU SELÇUKLULARI-I

Selçuklular, daha önce söz edildiği üzere devletlerini kurup kısa sürede hemen bütün Ortadoğu’yu egemenlikleri altına aldılar, ancak çok geniş bir alanda az bir nüfusla varlığını sürdürmek, üstelik belki de bin yıllardır bölgede yerleşik olarak yaşayan, uygarlıklar kurmuş, tarihte adı ve yeri olan milletler içerisinde var olabilmek kolay değildi. Baştan beri Türklerin anayurtlarından kopup uzak diyarlarda varlıklarını sürdürmeye çalışmalarının hikâyelerini anlatmaya çalışıyoruz. Bu hikâye bize bazı topraklara olan Türk göçlerinin coşkun bir ırmağın uçsuz bucaksız bir çöle akıp o çöl içerisinde kayboluşu gibi sonuçlandığını gösteriyor. Asya içlerinden herhangi bir sebeple ayrılmak zorunda kalan kalabalık kitleler, yüzlerce yıl boyunca Hazar’ın ve Karadeniz’in kuzeyini izleyip Doğu Avrupa’ya aktı ve bir süre bu bölgede varlığını sürdürdükten sonra büyük bir kısmı yerli halklar içerisinde eriyip yok oldu. Bilge Kağan’ın da “Gittiğin yerlerde kârın şu oldu. Kanın su gibi aktı, kemiğin dağ gibi yattı” diyerek işaret ettiği bu kadar yok oluşa, bu kadar farklı ve her şeyiyle yabancı ülkelere dağılmaya rağmen varlığını sürdürebilmenin sırrı henüz çözülebilmiş değil, ancak bildiğimiz şu ki Türk milleti hesabı mümkün olmayan çok büyük bedeller ödedi.

Oğuzların batıya yürüyüşü de kuzeyden Doğu Avrupa’ya gidenlere mi benzeyecekti, yoksa bu kez talih Türklüğün lehine dönecek miydi? Bu, bütün Türklük için hayati bir soru idi ve sorunun cevabını ancak zaman verebilirdi.

 

Anadolu Selçuklu Devleti Kuruluyor

Selçuklu hanedan ailesine mensup olan Kutalmışoğlu Süleyman, bir süre Suriye bölgesinde Selçuklunun büyük komutanlarından Atsız’la mücadele ettikten ve iç karışıklıklar içerisinde boy gösterdikten sonra Anadolu’ya yönelip akınlara girişti. Bu akınlar öyle amansız oldu ki Kutalmışoğlu, Malazgirt’ten dört yıl sonra, 1075 yılında İstanbul’un yanı başındaki İznik’i kuşatıp fethetti. Dört yıl gibi kısa bir sürede Anadolu’yu bir baştan bir başa geçip Bizans’ın başkentine bu kadar yaklaşmak ve burayı kendisi için bir üs durumuna getirmek gerçekten üzerinde durulmaya ve açıklanmaya muhtaç bir durumdur. Bu yürüyüşü, mesafe olarak karşılaştırmak doğru olmasa da Moğolistan’dan kalkıp Doğu Avrupa’ya yürüyen Hun yürüyüşünü hatırlatan bir yürüyüş olarak değerlendirmek uygun olur, ancak sonuçları bakımından düşünüldüğünde hem Türk tarihi hem de bütün bir insanlık tarihi için Türklerin tarih boyunca yaptıkları en önemli yürüyüş olarak kabul etmek gerekir. Bu yürüyüş, Malazgirt’te anahtarın çevrilmesiyle açılan kilidin tuttuğu kapının sonuna kadar açılmasıyla girilen ve artık sonsuza kadar yaşanılmaya karar verilen konağı köşe bucak keşfetmenin başlangıç yürüyüşü idi.

İznik, bilindiği üzere Hristiyanlık için önemli merkezlerden biriydi. Hristiyanların önde gelen iki bin civarında din adamı 325 yılında göl kıyısındaki bu güzel şehirde toplanmış ve tahrif edilerek yüz civarında çeşidi ortaya çıkmış olan kutsal kitapları İncil’i; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna gibi önemli havarilerin adlarını vermek suretiyle dörde indirmişlerdi. Bu toplantı, Hristiyanlık literatüründe 1. Konsil olarak geçer ve bu dinin sonraki durumuyla ilgili oldukça önemli kararlar bu konsilde alınmıştır. İznik’in Kutalmışoğlu tarafından ele geçirilmesinin Hristiyan dünyasında yankıları büyük oldu, ancak Malazgirt’in sarsıntısını henüz atlatamadıkları için büyük bir tepki görülmedi. Kutalmışoğlu’nun Marmara kıyılarına dayandığı sırada iç karışıklıklarla boğuşan Bizans’ın çevrede olup bitenlerle ilgilenecek bir durumu olmadığı gibi Bizanslı taraflardan biri, Kutalmışoğlu’ya ittifak teklif etmişti. İttifak için aracı ise daha önce Bizans’a sığınmış olan Erbasgan adlı bir Selçuklu idi. Bu ittifakla Kutalmışoğlu Bizans’ın iç işlerine karışma imkânı buldu ve desteklediği kişinin Bizans imparatoru olmasını sağladı. Bizans’a imparator tayin eden Selçuklu askerleri, Malazgirt’ten yedi yıl sonra, 1078 yılında Üsküdar’da kurdukları çadırlarda İstanbul’u seyretmekteydiler.

 

Türkler Akın Akın Yeni Yurda Geliyor

Kutalmışoğlu’nun İznik’i kendisine başkent yapıp Büyük Selçukluya tabi olan Türkiye Selçuklu Devletini kurması ve Bizans aleyhine sınırlarını sürekli genişletmesi, özellikle 1080 yılı ve sonrasında Azerbaycan ve İran’da yaşayan Oğuzları hareketlendirdi ve bu bölgelerden Batı Anadolu’ya doğru büyük bir hareketlilik başladı. Bu hareketlilik bölge nüfusunun Türkler lehine dönmesini sağladı ve bölgenin Türkleşmesinde çok önemli rol oynadı. Bölgedeki Türk egemenliğinin sağlamlaşmasına yol açan faktörlerden biri de o güne kadar Bizans hâkimiyeti altında ve büyük arazi sahiplerinin çiftliklerinde köle statüsünde bin bir eziyetle karın tokluğuna çalışan köylülerin Selçuklular tarafından statülerinin değiştirilmesi, onlara toprak verilmek suretiyle üretime katkıda bulunan yurttaşlar sınıfına dahil edilmeleri oldu. Bu insanlar yüzyıllar boyu bu davranışı unutmadılar ve Türkleri velinimet olarak gördüler. Bu, savaşta alınan esirler dışında kölelik kavramını bilmeyen bir milletin doğal davranışıydı. Bozkır geleneğinde kölelik kurumunun tarım kuşağı geleneğindeki gibi etkili olmadığı, bu kurumun daha çok yerleşik hayat yaşanan bölgelerde geliştiği ve bin yıllar boyu insanların bu yüzden ağır zulüm altında yaşadığı, dinlerin bile bu kurumu ortadan kaldırmaya güçlerinin yetmediği bilinen bir durumdur. İnsan haysiyetinin ayaklar altına alındığı bir kurum olan köleliğin resmî olarak kaldırılması, ancak son birkaç yüzyılda insanlığın yaşadığı gelişmelerin sonunda mümkün olabildi. Köleliğin resmî olarak kaldırılmış olmakla birlikte değişik biçimlerde bugün de sürdüğünü, inkârı mümkün olmayan bir durum olarak belirtmemiz gerekir. Kölelik kurumunun böylece etkisizleşmesi ve ayrı dinden, ayrı milletten insanların yalnızca çalışmak ve devlete vergi vermek suretiyle insanca bir hayata kavuşmaları, onların yeni fatihlere yakınlaştırdı.

 

Anadolu’da Büyük Komutanlar ve Fetihler

Bizans, kuzey Türklüğünün yüzyıllar süren kesintisiz baskıları sonucunda gittikçe zayıflamıştı. Bir zamanların bu en büyük devleti, zayıflayan hemen her devlet gibi iç çekişmelerle boğuşmak zorunda kalıyor, dışarıdan gelen tehditlerin boyutlarını gerektiği gibi kavrayamıyor ve değerlendiremiyordu. İç çekişmelerin yıkıcı sonuçlarından biri de içeriden birilerinin kendisini yutmaya çalışan dış güçlerle ittifak yaparak iç mücadeleden başarılı çıkmayı hayal ederken müttefikine pek çok taviz vermek idi. Örneklerini Türk tarihinde de göreceğimiz bu durumdan dolayı kısa süreli başarılı sonuçlar elde edilse bile bedeli, büyük toprak kayıpları ya da bağımsızlığın bütünüyle elden gitmesi oluyordu. Anadolu’nun büyük fatihlerinden biri olan Kutalmışoğlu ile ittifak yapmak da Bizans için büyük toprak kayıplarına sebep oldu ve Kutalmışoğlu’nun akıllı siyaseti, Türklerin bölgeye iyice yerleşmesini sağladı.

Anadolu, dört bir taraftan fethedilirken adları öne çıkan büyük başbuğlar, egemen oldukları bölgelerde Büyük Selçuklulara bağlı olmakla birlikte güçleri oranında bağımsız bir devlet gibi davranıyor, zaman zaman da birbirleriyle çatışıyorlardı.

1074 yılından başlayarak Artuk Bey, Kelkit ırmağı ile Yeşilırmak havzalarını, Mengücek Bey, Divriği, Erzincan ve Şebinkarahisar çevresini, Saltuk, Erzurum çevresiyle Çoruh ırmağı boylarını ele geçirmekle meşgul oldular. Gümüştekin Ahmet Gazi, Kızılırmak ve Yeşilırmak havzalarının fetihlerini tamamlayarak Sivas, Amasya, Niksar, Tokat, Çorum, Kayseri, Elbistan ve Malatya kentlerini içine alan yörede hakimiyet kurdu. Melikşah’ın büyük komutanlarından Gümüştekin, Diyarbakır, Nizip ve Urfa yörelerinde fetihlerde bulunarak Bizans kuvvetlerini darmadağın etti. Kutalmışoğlu’nun valisi olan Karatekin, Sinop, Kastamonu ve Çankırı çevresini ele geçirip Selçuklu sınırlarına kattı. Bu büyük komutanın adının bugün Çankırı Karatekin Üniversitesi ile yaşatılması, tarihe ve kahramanlığa saygının bir göstergesi olarak değerlendirilmeli ve benzer örnekler çoğaltılmalıdır. Devlet kurumlarına verilecek adlar konusunda biraz daha özen gösterilmesi, bu konunun günlük siyasetin dışında tutulması, henüz tarihin yargısından geçmemiş, toplumun gelecek günlerde hakkında neler düşüneceğinin bilinmediği siyasi kişiliklerin adlarının bu kurumlara verilmemesi uygun olur. Bugün yaşayan siyasetçilerin adlarının pek çok kuruma verildiğini görüyor ve bu uygulamaları büyük bir görgüsüzlük eseri olarak değerlendiriyoruz. Belki de gelecek günlerde, hatta belki de bu kişilerin gözleri önünde bunların bir kısmının değiştirildiğini göreceğiz.

Anadolu’nun Türkleşmesinde etkili olan komutanlardan biri de bugün adı Porsuk Çayında yaşatılan ve Melikşah’ın önemli komutanlarından biri olan Porsuk idi. Kutalmışoğlu’nun, kardeşi Mansur’un devlet aleyhindeki faaliyetleri dolayısıyla Melikşah’tan destek istemesi üzerine bir orduyla Anadolu’ya gönderilen Porsuk, yaptıklarıyla Kutalmışoğlu’nun daha da güçlenmesini sağlamış ve Türk hâkimiyetinin yerleşmesine katkıda bulunmuştur.

Selçuklulara vergi vermesine rağmen Türk akınlarını engelleyemeyip sürekli toprak kaybeden Bizans, Türklere karşı Çin ile anlaşma yapıp Türk ilerleyişini durdurmayı denediyse de başarılı olamadı.

Selçuklular, Anadolu’nun fethinde ilgi çekici bir yol izlemişler, fethe ve yerleşmeye Anadolu’nun batısından başlamışlardı. Bu hareket, Bizans’ın Anadolu’yla irtibatını büyük ölçüde koparmış ve Orta ve Doğu Anadolu şehirleri tek tek Türklerin eline geçmişti. Bu bölgelerde de adı öne çıkan birtakım Selçuklu komutanları söz konusudur. Gürcü Krallığının egemen olduğu kuzeydoğu bölgelerinde ele geçirilen yerlere Savtekin vali olarak atanmış ve bölgeyi yönetmekteydi. Savtekin’in üst üste iki savaşta Gürcülere yenilmesi üzerine bölgeye Emir Ahmet gönderildi ve Gürcülerin ele geçirdiği yerler yeniden alındı. Kaynaklar Gürcistan’a seferler düzenleyen İsa ve Yakup adlı komutanlardan da söz etmektedir. Burada daha önce de üzerinde durulduğu gibi kişi adlarının büyük kısmının tertemiz Türkçe adlar olduğuna dikkat çekmek isteriz. Üzerinde yaşadığımız toprakları vatan yapıp bizlere bırakan bu yiğitlerin adlarının bugün yaşatılmaması, çocuklarımıza ad olmaması, pek çoğunun unutulup gitmesi, yerlerine çoğu anlamsız Arapça, Farsça sözlerin en değerli varlıklarımız olan çocuklarımıza düşüncesizce verilmesi anlaşılabilir bir durum değildir. Millî kimliğimizden uzaklaştığımızı gösteren bu ad konusu, bütün bir millet olarak zihinlerimizin, kutsal dinimizin kullanılarak iğfal edilmesinin göstergesidir. Kutsal zırhına büründürülen her şey, herhangi bir engelle karşılaşmadan toplumda yayılır. Türkler tarihin hemen her döneminde bu konuda son derece serbest davranmışlar ve geleneğimizde hiç görülmeyen pek çok kişi adı oldukça kısa bir sürede toplum içerisinde yaygınlaşmıştır.

Melikşah’tan itibaren Türklerin Ermenilerle ilişkisinin diğer Hristiyan halklara göre farklı olduğu dikkat çekiyor. Bizans ve Gürcüler tarafından sürekli kötü muameleye maruz kaldıkları anlaşılan Ermeniler, Selçukluları bir kurtarıcı gibi görüp adeta onlara sığındılar, Selçuklular da bu duruma kayıtsız kalmayıp onları koruma altına aldılar. Bu durum, gelenek haline gelip on dokuzuncu yüzyıl sonlarına kadar Osmanlılar tarafından da sürdürüldü. Türk egemenliğinde yaşadıkları çağlarda gördükleri iyi muamele dolayısıyla esasen Anadolu’nun kuzeydoğusunda ve bir miktar da Çukurova bölgesinde yaşayan bir halk olan Ermeniler, Türklerle birlikte bütün Anadolu’ya dağıldılar. Bu muamele, Ermenilerin bir millet olarak varlıklarını sürdürmelerini sağladığı gibi gelişip zenginleşmelerine, iyi bir hayat yaşamalarına da büyük katkıda bulundu. Çünkü askere alınmadıkları ve rahatça çalıştıkları için çeşitli el sanatlarıyla başka bazı mesleklerin icrasında söz sahibi oldular ve sanatlarıyla yüzyıllar boyunca rahat bir hayat sürdüler. Devletin zayıflamasından dolayı on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren Anadolu’nun bu eski halkına el atan emperyalist devletler, Osmanlı’yı içeriden çökertmek için Ermenileri bir manivela olarak kullandı Bin yıldır sorunsuz biçimde Türklerle iç içe yaşayan bu halk, on dokuzuncu yüzyılda içlerinde sürdürülen kışkırtıcı faaliyetler, açılan okullarda verilen eğitimler dolayısıyla kısa sürede gözü dönmüş biçimde komşusunu boğazlamaya kalktı ve binlerce insanın kanını döküp büyük acılar yaşanmasına sebep oldu.

Devamını Oku

Milliyetçiliğimizin Kaynakları – 65

Milliyetçiliğimizin Kaynakları – 65
0

BEĞENDİM

ABONE OL

TOPRAĞIN VATAN OLUŞU

Malazgirt zaferinden hemen sonra bütün Anadolu Türk atlarının ayakları altında kaldı ve birkaç yıl içerisinde Adalar Denizi kıyılarında Türkler boy gösterdi. Anadolu’ya dört bir koldan akın akın gelen bu insanlar, bu ülkede kalıcı olmaya geliyorlar, bu toprakları kendilerine yurt tutmak niyeti taşıyorlardı. Bu akınların sonucunda Eski Yunanca “yükseliş, doğuş, kalkış” anlamlarına gelen “anatolia” sözü, Türkün ağzında “Anadolu” biçimine dönüşüp Türklüğün “anayurdu” olma yoluna girdi. Anatolia sözü, Anadolu biçimine dönüşüp Türkçeleşmekle kalmadı, Türkçe ad ile ilgili efsaneler de oluştu ve bu efsaneler doğal olarak bu toprak parçasının yurt tutulmasıyla ilgili oldu. Türkistan’da kalan Türkler Anadolu için Diyar-ı Rum tabirini, buraya gelen Oğuzlar için de “Rumî” sözünü kullanmaya başladılar. Belh’ten kalkıp Anadolu’ya gelen Bahaeddin Veled’in oğlu Celaleddin de başka pek çok kişi gibi burada “Rumî” olup bu unvanla tanınıp ün kazandı.

 

Yurt tutmanın bedeli olur

Bir toprak parçasının vatan olmasının, yalnızca Türkler ya da Türk yurtları için değil, bütün insanlık için ve bütün coğrafyalarda geçerli olan birtakım koşulları vardır. Bunlardan birincisi, uğrunda mücadele etmek, can verip can almaktır. Türklerin Anadolu ile olan ilişkileri düşünüldüğünde yeryüzünde hiçbir kara parçası için bu kadar kan dökülmediği, can verilip can alınmadığı anlaşılacaktır. Bu anlamda Anadolu, Türkler için bedeli fazlasıyla ödenmiş bir vatandır. Bu ağır bedelin hâlen ödenmeye devam edildiğini de belirtmek durumundayız. Hâlen hemen her gün Anadolu’nun ya da Trakya’nın yoksul Türk evlerine şehit cenazeleri gitmekte ve o aziz şehitlerin anneleri, babaları ya da yakınları içlerinde patlayan ve yüreklerini yakan volkanları “Vatan sağ olsun” diyerek bastırmaya çalışmaktadır. Bin yıla yakın bir zamandır bu bedel ödeniyor ve herhalde bu toprakların şehit kanıyla sulanmamış küçücük bir parçası bile kalmamıştır.Vatan sağ olsun” diyerek bizlere büyük bir ders veren bu aziz insanlar, Türk irfanının cisimleşmiş birer anıtıdır. Oğlunun cenazesindeki vakur duruşuyla dünyaya meydan okuyan Türk’ün bu yiğit anne ve babaları, aslında en büyük dersi, basın yayın organlarında laf cambazlığı yapmak suretiyle bin yıllık mücadeleyi, ödenen bedelleri görmezden gelen, sureti haktan görünerek bazen sözde insan hakları savunucusu, bazen bilmem hangi uluslararası örgütün sözcüsü, bazen liberal, bazen, sosyalist, bazen İslamcı kimlikle karşımıza çıkan, ancak perde gerisinde hep aynı kaynaktan beslendikleri anlaşılan ve temel ortak yanları Türklüğe düşmanlık olan sözde aydın güruha vermektedir. Bu güruhun hezeyanları, cahil diye küçümsedikleri bu kahramanların belirtilen vakur tavırlarına çarparak geri dönmekte ve kendi suratlarında patlamakta, ancak lanetlenmiş heveslerinden bir türlü vaz geçmemekte, Türk’e, Türk’ün değerlerine kin kusmayı sürdürmektedirler.

 

Kadınlarla ve çocuklarla gelirseniz yurt tutarsınız

Daha önce de belirtildiği üzere Selçuklu öncesinde de Türkler Anadolu’ya defalarca geldiler, ancak bu gelişler kalıcı olmadı, kalanlar da yerel halk içerisinde eriyip kayboldu. Anadolu’ya Selçuklunun, yani Oğuzun gelişi, diğerlerine benzemiyordu. Diğerleri yalnızca ordu olarak yağma niyetiyle ve geri dönmek üzere gelmişken Oğuz bu yurda kadınları, çocukları ve sürüleriyle geliyordu. Kadınıyla, çocuğuyla ve sürüleriyle gelmek, gelenlerin o coğrafyayı yurt edinme niyetinde olduklarının göstergesiydi. Burada söylemek istediğimiz, bir toprak parçasının yurt tutulmasının ikinci temel şartı, oraya kadınlarla ve çocuklarla yani bütün bir aile olarak gitmek ve yerleşmektir. Türkler, Anadolu’ya kadını, erkeği, çocuğu hep birlikte geldiler ve burayı vatan kılıp yurt tuttular. Yuvayı yapan dişi kuştur sözünün tek tek yuvalar için geçerli olduğu gibi bütün yurt için de geçerli olduğu böylece kanıtlanmış oluyordu.

 

Türkü söyleyebiliyorsanız yurt tutarsınız

Bir toprak parçasının vatan olmasının bir diğer görünümü de o toprak üzerinde sözlü edebiyat ve müzik ürünlerinin oluşmasıdır. Bu ürünleri; destanlar, masallar, efsaneler, halk hikâyeleri, türküler, ağıtlar, ninniler, koçaklamalar, halaylar, zeybekler ve bunlara benzeyen sanat eserleri oluşturur. Bu eserler, toprak ile o toprak üzerinde yaşayan insanları birleştirip kaynaştırır. İnsanların iç dünyasının dışa yansıması olan bu ürünler, onların duygu dünyasında nelerin olup bittiğini dışa vurur, herhangi bir olay karşısında ne gibi tepkiler verebilecekleri bu tür eserlerden anlaşılır. Bu eserlerin pek çoğu kuşaktan kuşağa aktarılarak toplumu adeta yoğurup ona bir kısım ortak özellikler kazandırır, bir başka deyişle bu ürünler, tarihin ve talihin birtakım ortak özellikler kazandırdığı insanların aynı duygularla ortaya koyduğu, kalabalıkları sürü olmaktan çıkarıp millet düzeyine yükselten değerler manzumesidir. Bu değerler insanlar tarafından üretilir, ancak üretenlerin sonraki kuşaklarına da çok şey katar, onları yaşadıkları toprak parçasıyla da yoğurup adeta tek vücut durumuna getirir. Bütün bu değerlerin içine doğan ve bütün bunlarla beslenerek büyüyen insan, içinde yaşarken bunların pek farkında olmaz, ancak bunların yaşadığı mekândan uzaklaşınca durumu kavrar ve orada kendini yabancı, eksik, yarım hisseder.

İnsan duygularının dışa vurumunun en uç noktası diyebileceğimiz müzik, herhalde insanoğlunun en eski üretimlerinden biridir. Müziğin doğasından kaynaklı bir evrensel yönü vardır, ancak her müzik esas olarak bir millî kimliğe sahiptir. Yabancı bir müzik sevilebilir, ondan zevk alınabilir, ancak bu yabancı müziği millî müziğin yerine koymak, bu yönde çaba göstermek doğru sonuçlar vermez. Toprakla çok ilgisi olmamakla birlikte millet olmanın belirgin görünümlerinden biri de kendine ait özgün bir müziğe ve kendi icadı olan müzik aletlerine sahip olmaktır. Bu alan, bütün olarak henüz gerektiği gibi araştırılmamış olmakla birlikte mevcut durumuyla bile Türklüğün uçsuz bucaksız hazinelerinden biridir. Türklerin yaşadığı hemen bütün yurtlarda bugün bile sayısız müzik aletiyle ve hemen her yere değişik ve özgün müziklerle karşılaşmak mümkündür. Kendisine ait müzik aleti olmayan bir toplumun millet olma vasfını taşıdığı söylenemez, millet, müziği olan, bir anlamda birlikte eğlenmeyi ve birlikte ağlamayı da bilen bir topluluktur.

 

Dilinizi toprakla birleştirirseniz yurt tutarsınız

Toprağın vatan olmasının bir başka göstergesi de yer adlarının dilinin değişmesidir. Anadolu adı ile başlayan Türkleştirme ve Türkçeleştirme küçük yerleşim birimlerinde oldukça yoğun biçimde gerçekleştirilmiş, ancak büyük yerleşim birimlerinde aynı ölçüde Türkçeleştirme olmamıştır. Büyük yerleşim birimlerinin adlarının aslı korunmakla birlikte ses olarak Türkçeleştirme yoluna gidilmiş, küçük yerleşim birimlerinin büyük çoğunluğu doğrudan Türkçeleştirilmiş, bazıları da ilk defa doğrudan Türkler tarafından kurulduğu için Türkçe adlar verilmiştir. Kırıklareli, Tunceli, Bingöl, Tekirdağ, Kocaeli, İçel, Karaman, Karabük, Eskişehir, Aksaray, Erzurum, Denizli, Çanakkale, Yalova, Adapazarı, Nevşehir, Kırşehir, Kırıkkale, Kayseri, Elazığ vb. il adları doğrudan Türkler tarafından verilmiş adlardır. Bazı il adları olduğu gibi korunmuş, bazılarında ise Türkçenin ses yapısına göre değişiklikler yapılmıştır. Yer adı koymada izlenen yollardan biri mensup olunan boyların adını yer adına vermektir. Bu anlamda Kayı, Kınık, Bayat, Avşar, Dodurga, Çavundur gibi Oğuz boy adlarını taşıyan ilçelerimiz ve pek çok köyümüz vardır. Boy ya da oba adıyla yaşadığı toprağı bir kılma anlamına gelen bu uygulama, insanın iki önemli mensubiyetinin birleştirilmesi ve bu mensubiyetlerin daha da güçlendirilmesi anlamına gelir. Bir başka yer adı geleneğimiz de Türkistan’da yaşanılan yerin adını yeni yurtta yaşanılan yere vermek biçiminde karşımıza çıkar. Bu durumun dağ, ırmak, ova ve yerleşim birimi adı olarak pek çok örneği olduğunu söylememiz gerekir. Seyhun ve Ceyhun ırmakları bugün Anadolu’da da akmakta ve Türkistan’daki adaşları Aral’a dökülürken Anadolu’dakiler Akdeniz’e dökülmekte, üstelik bunlar Anadolu’da yalnız ırmak adı olarak kalmamış, birer ilçeye de ad olmuşlar, daha da ilerisi kişi adı olarak da kullanılmaktadırlar. Kazakistan’ın Türkistan vilayetine bağlı Özbeklerin yaşadığı büyük bir köy olan Karnak, sesleri incelmiş olarak Malatya’nın da bir semtine ad olmuş ve Kernek’e dönüşüp Malatya türküsünde de söylenir olmuştur. Taşkent yakınlarındaki Kestel, Bursa’ya taşınmış ve Taşkent’in Kestel’i ile Bursa’nın Kestel’i 1990’dan sonra yeniden buluşmuştur. Tataristan’ın başkenti ve Türklüğün önemli kültür merkezlerinden biri olan Kazan, Ankara’ya taşınmış ve 2016’da Kahraman Kazan olmuştur, bunlara benzer başka pek çok örnek sıralamak mümkündür.

 

Var olursanız yurt tutarsınız

Toprağı vatan kılmanın bir yolu da nüfus yoğunluğunu sağlamaktır. Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başlamalarının bin yıla yaklaştığı bilinmektedir. Bu bin yıllık süre içerisinde Anadolu’ya olan Türk göçü kesintisiz olarak sürdü ve hâlen de sürmektedir. Bu kesintisiz göç dolayısıyla Anadolu’daki nüfus çoğunluğu Türklerin lehine gelişti ve başlangıçtaki az nüfustan dolayı yerli halklar içerisinde eriyip yok olma tehlikesi, Türkistan’ın sürekli beslemesi sayesinde ortadan kalktı. Bu göç zaman zaman yoğunlaştı, zaman zaman azaldı ama hiç kesilmedi. Anadolu’ya göç yalnızca Türklerle sınırlı da olmadı, Anadolu’nun yakın çevresinde başı sıkışan Müslüman halklar da kurtuluşu Anadolu’ya sığınmakta buldu. Kafkaslardan, Balkanlardan, İran’dan, Irak’tan, Mısır’dan, Kuzey Afrika’dan ve Suriye’den gelen bu halklar bugün de Anadolu’da Türklüğün bir parçası olarak yaşamaya devam ediyor.

 

Toprakta mezarlarınız, anılarınız olursa yurdunuz olur

Toprağın vatan olarak benimsenmesinde çok değerli unsurlardan biri de o toprak üzerinde birtakım hatıraların birikmesi, toprağın üzerinde ataların mezar taşlarının yükselmesi, ataların vücutlarının o toprağa karışmasıdır. Çeşitli duygularla donatılmış biçimde yaratılmış olan insan; annesine, babasına, akrabalarına ve dostlarına karşı duyarsız kalamaz. Bu duyarlılık onlar yaşarken olduğu gibi ölümlerinden sonra da mezarları üzerinden sürer. Çocuğu Türkiye’de ölen ve Türkiye’ye defnedilen bir Kerküklü babanın “Artık burası bizim de vatanımız oldu” demesinin sebebi, oğlunun mezarının varlığıdır. Ahlat’taki Selçuklu mezar taşları var olduğu sürece Ahlat Türk yurdu olma özelliğini koruyacak ya da Mengüceklinin Divriği’deki muhteşem Ulu Camii, yine muhteşem bir sanat eseri olan Edirne’deki Selimiye Camii var olduğu sürece hem Divriği hem Edirne Türk yurdu olarak kalacaktır. Anadolu’nun bütün şehirleriyle pek çok ilçesinde var olan bunlara benzer eserler; bu toprağın kimlik belgesi, bu toprak üzerinde yaşayan milletin tapu kaydı yani mührüdür ve bunların her biri Türk milliyetçiliğinin beslenme kaynağıdır.

Devamını Oku

Milliyetçiliğimizin Kaynakları – 64

Milliyetçiliğimizin Kaynakları – 64
0

BEĞENDİM

ABONE OL

TÜRKLER ANADOLU’YU TANIYOR

Türklerin Anadolu’ya olan ilgilerinin Selçuklularla başlamadığı, uzun tarihleri boyunca pek çok kere bu ülkeye geldikleri, bir kısmının bu ülkede kalıp zamanla yerli halklar içerisinde eridiği, bir kısmının dönüp geri gittiği bilinmektedir. Tarihin tanıklığına göre Anadolu’ya gelişler bazen fetih hareketleri dolayısıyla, bazen başka ülkelerin orduları içerisinde savaşmak üzere, bazen de zorunlu yerleştirmeye tabi tutulmak suretiyle olmuştu.

Anadolu ile Türklerin ilişkisiyle ilgili pek çok anlatıyla karşılaşılır, bu anlatıların bir kısmı bu ilişkiyi tarihin iyi bilinmeyen zamanlarına kadar götürür, ancak tarihin kesin olarak tespit ettiği ilk seferlerin Avrupa Hunlarının doğu kolu tarafından yapıldığı, Hun atlılarının Kafkasya üzerinden Anadolu’ya girdikleri, Hunların batı kolunun Trakya üzerinden Bizans’ı sıkıştırırken doğu kolunun da Anadolu üzerinden çevirme harekâtı yaptığı bilinmektedir. Bu seferde Kafkasları aşarak gelen Kursık ve Basık adlı iki başbuğun buyruğundaki Hun atlıları Erzurum üzerinden Karasu ve Fırat havzalarından Malatya’ya ulaştıktan sonra güneye yönelip Çukurova’yı istila etti ve Suriye’ye yönelip Kudüs ve çevresini yağmaladılar ve geldikleri yolu izleyerek yeniden Kafkasların kuzeyindeki yurtlarına döndüler.

Türklerin Anadolu’ya yönelik ikinci harekâtı, Hunlara bağlı olarak Tanrı Dağlarının batı bölgelerinde yaşayan Sabar (Sabir, Sibir, Subar, Suvar, Savur) Türklerinin egemenlik alanlarını Doğu Avrupa yönünde genişletip Kafkaslara gelmeleriyle yaşandı. Sabarlar da Hunların izlediği yolu izleyerek Kafkaslardan Anadolu’ya girdiler. Bizans’a karşı Sasanilerle ittifak yapan Sabarlar, Kafkasların güney bölgelerini istila ettikten sonra Kayseri, Konya ve Ankara’ya kadar Orta Anadolu’yu ele geçirdiler. Anadolu’daki bazı yer adları (örnek olmak üzere Adıyaman’ın Suvarlı beldesi ve Mardin’in Savur ilçesi), Suvarların bu istila hareketinin hatırası olarak varlıklarını sürdürmektedir. Türkçenin ses bilgisi dikkate alındığında bu sözcüğün iç sesindeki -b->-v- değişmesinin ve ünlülerdeki değişmelerin gayet doğal olduğu anlaşılır.

Anadolu’ya yönelik bir başka harekâtın Köktürkler tarafından yapıldığı, Köktürk atlılarının Sivas’a kadar geldiği de tarih kayıtlarıyla sabittir.

Sekizinci yüzyıldan sonra Anadolu Müslüman olan Türkleri tanımaya başladı. Özellikle Abbasiler çağında Türkistan ve Horasan’dan Anadolu’ya getirilerek Bizans’a karşı gazalarda bulunan gönüllü gaziler arasında çok sayıda Türk de bulunmaktaydı. Abbasiler, Bizans sınırına Türk gazileri yerleştirdiler. Özellikle halife Mütevekkil (847-861) zamanında hilafet ordusunun çoğunluğunu Türklerin oluşturması sonucunda uçlardaki askerlerin yönetimi de Türk komutanlara verilmişti. Prof. Dr. Ali Sevim Anadolu’nun Fethi adlı eserinde bu komutanlardan bazılarının adlarını verir. Bunlar; Vasif et-Türkî, Karinoğlu Fazl, Ferec et-Türkî, Amaçur et-Türkî, Bilgeçur, Ferganalı Halef, Toganoğlu Ahmet, Ebu Sabit et-Türkî, Yazman, Busr Afşınî, Kayıoğlu Ahmet, Burduoğlu Rüstem, Munis v.s.  Bunlardan Amançur ve Bilgeçur olarak kaydedilen adlardaki “çur” sözcüğünün özellikle Uygur kağan adlarında sık görülen “yüce, yüksek” anlamındaki “çor” sözcüğü olduğu anlaşılıyor. Ali Sevim Hoca bu adları saydıktan sonra şu açıklamayı yapıyor: “Genellikle Suriye ucunun merkezi olan Tarsus’ta oturan bu Türk kumandanları, biri yazın, diğeri kışın olmak üzere, yılda iki kez Bizans’a karşı gazalarda bulunuyorlardı. Bu cümleden olarak Sivas, Niksar, Şarkikarahisar, Amasya, Zamantı, Ulukışla, Çankırı, Ankara, Eskişehir ve hatta Bergama’ya kadar Bizans şehir ve kaleleri büyük tahribata uğratıldı…”. Tarsus’un komuta merkezi olarak seçilmesi acaba bir tesadüf müydü, yoksa bu tercihte daha önce Bizans’ın Balkanlardan getirip Tarsus ve çevresine yerleştirdiği Türklerin varlığı etkili olmuş muydu, bilinmez.

 

Selçuklular Çağında Ortadoğu

On birinci yüzyılda Orta Doğu’nun en büyük devleti, bütün çalkantılara ve yıpranmışlığına rağmen Doğu Roma, bir diğer adıyla Bizans İmparatorluğu idi. Bizans’ın, Asya ve Avrupa kıtalarında toprakları olan bir devlet olmasından, ayrıca egemen olduğu bölgenin tarih boyunca yer değiştiren kavimlerin geçiş yolu olarak kullanmalarından dolayı doğudan ve batıdan gelen akınlarla sürekli mücadele etmek durumundaydı ve yüzyıllar süren bu mücadele yüzünden zaman zaman oldukça sıkıntılı durumlara düşmüş, zor zamanlar yaşamış, ancak her şeye rağmen varlığını sürdürmeyi başarmıştı. Bizans için en büyük tehdidi ise Avrupa Hunlarından başlayarak yüzyıllar süren Türk akınları oluşturmuş, bu akınları, Bizans’ı yıpratmış ve bu yıpranmanın sonunda yıkılış da yine Türklerin elinden olmuştu. On birinci yüzyıl sonlarına doğru Balkanlardan, Güney Kafkasya’ya, Adriyatik kıyılarından Güney İtalya’ya kadar uzanan Bizans sınırları, gerileme ve çöküş döneminde güneyde Normanların, kuzeyde Peçeneklerle Uzların, doğuda ise Selçukluların baskılarıyla oldukça daraldı.

Çağın büyük devletlerinden biri de Bağdat’ı başkent olarak kullanan Abbasiler idi. Abbasiler ile Türkler arasındaki ilişkilerden daha önceki bölümlerde gerektiği kadar söz edilmişti. Bu ilişki baştan beri iyi oldu ve Türkler Abbasi halifelerini zaman zaman büyük tehdit ve tehlikelerden kurtardılar, onları, çoğunlukla inanç gereği, bazen de menfaat dolayısıyla korumayı görev bildiler. Selçuklular çağında da bu ilişkiler sürdü, ancak zaman zaman ilişkilerin bozulduğu ve halifelerle Selçuklu sultanlarının karşı karşıya geldiği durumlar da oldu.

Zamanın bölgedeki güçlü devletlerinden biri de Fars asıllı Büveyhoğulları devletiydi. Isfahan, Cibal, Kirman gibi bölgelerde egemen olan ve bir ara Bağdat’ta da egemen olup halifeyi esir alan bu devlet de Tuğrul Bey tarafından tarihten silindi ve Abbasi Halifeliği, Türkler sayesinde bir tehditten daha kurtulmuş oldu.

Zaman zaman Bağdat’ı tehdit eden bir başka devlet ise Mısır Fatımî Devleti idi. Kuzey Afrika’da egemen olan bu devlet, Suriye, Filistin, Yemen gibi bölgelerde de egemenlik kurdu, ancak zamanla zayıflayıp bu bölgelerden çekildi ve bir süre daha Mısır’da varlığını sürdürdü. Fatımîlerin hem yönetiminde hem de ordusunda ciddi bir Türk varlığının olduğu bilinmektedir. Şii olan Mısır Fatımîlerinin Abbasi halifeliğine yönelik tehdidin de Tuğrul Bey tarafından ortadan kaldırıldığını belirtmek gerekir.

 

Oğuzlar Anadolu’yu Yurt Tutuyor

Henüz ortada Selçuklu adıyla bir devletin olmadığı, Selçukluların Çayardı (Maveraünnehir)’nda Gaznelilerle Karahanlıların şiddetli baskısı altında bunalmış oldukları bir zamanda Çağrı Bey’in üç bin atlıyla Anadolu’ya bir akın düzenlediği ve bu akının sonucunda önemli miktarda bir doyumlukla Tuğrul Bey’in yanına döndüğü daha önce aktarılmıştı. Ermeni kaynakları Çağrı Bey komutasındaki Türk akıncılarıyla ilgili aktardıkları bilgi ilgi oldukça ilgi çekicidir: “Mızrak, ok ve yaydan oluşan silahları çekili, beli kemerli, uzun ve örülü saçlı, rüzgâr gibi uçan Türk atlıları” karşısına çıkan Bizans kuvvetleri “yağmur gibi atılan oklar” karşısında kesin bir yenilgiye uğradılar. Çağrı Bey’in bu seferinin sonucunda Van Gölü çevresinin hemen bütünü Türklerin egemenliğine girmişti. Tarihçiler Çağrı Bey’in bu seferini, daha sonra Oğuzların yurt tutup yerleşeceği Anadolu’yu keşif seferi olarak niteler. Bu kayıtlara göre uzun bir akına çıkan Türk atlıları, en hafif silahlarla donanmışlardır, ayrıca giysileri ve saç tipleriyle ilgili verilen bilgiler de çağın Türk tipini tanımak bakımından değerlidir.

Gaznelilerin Horasan bölgesine yerleştirdiği Oğuzlar, bu bölgede güçlenip devlet otoritesini sarsınca Gazneliler onları cezalandırdı ve bunun üzerine Horasan’daki Oğuzlar yurtlarını terk edip Azerbaycan’a yerleştiler ve buradan Anadolu’ya akınlar yapmaya başladılar. Oğuzların Gaznelilerle yaptıkları mücadelede sıkıntıya düşen Oğuz kitleleri, kurtuluşu Azerbaycan’a geçmekte ve daha önce bu ülkeye gelen boydaşlarının yanına yerleşip bu ülkeyi yurt edinmekte buldular. Böylece Anadolu’dan önce Azerbaycan bir Oğuz yurdu oldu ve Anadolu’nun yurt tutulmasında, Irak’ın kuzeyi ve Suriye ile birlikte atlama taşı görevini yaptı. Zamanla Selçukluların devletleşmesi ve güçlenmesiyle İran, Azerbaycan, Irak’ın kuzey bölgeleriyle Suriye ve Anadolu’nun doğu ve güneydoğusu da egemenlik altına alınıp yurtlaştırıldı.

Oğuzların Anadolu’ya akınlarında doğuda Ahlat’ı, güneyde ise Halep’i harekât merkezi, yani üs olarak kullandıkları bilinmektedir. Bizans imparatoru, Malazgirt öncesinde Ahlat’ı ele geçirmek üzere bir sefere çıkmış, ancak Konya’nın Selçuklu istilasına uğradığını duyunca onlarla savaşmak üzere geri dönmüştü. Selçuklu akıncıları ise Torosları aşıp güney üslerine, yani Halep’e dönmüş ve imparatorun planlarını boşa çıkarmışlardı.

Anadolu’ya yıllarca süren Selçuklu akınlarının sonucunda Bizans’ın bu ülkedeki varlığından neredeyse artık söz edilmez olmuş, Anadolu bir baştan bir başa Oğuz atlarının ayakları altında kalmıştı. Selçuklu hanedan soyundan olan Kutalmışoğlu Süleyman, daha önceleri Selçuklu akıncılarının izinden gitmek suretiyle Marmara Denizi’ne kadar ilerledi. Bu ilerleyiş 1075 yılında İstanbul’un yanı başındaki İznik’in ele geçirilmesiyle yepyeni bir evreye ulaştı ve Hristiyanlar için oldukça önemli bir merkez olan İznik, Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti oldu. Böylece Büyük Selçuklu Devleti’nin en önemli varisi, Anadolu’nun batısında doğmuş ve sonsuz kadar Türklüğün yurdu olacak olan toprakları yurt tutmanın yolunu açmış, taşlarını döşemeye başlamıştı.

Devamını Oku