DOLAR 12,59311.44%
EURO 14,22161.09%
STERLIN 16,81121.29%
ALTIN 720,271,03
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7181796,48%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Ne İstiyorsunuz MHP’den?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Günümüz Türkiye’sinde sesini duyurmak zor. Medya, ya yabancıların ya da gazetecilikten başka kırk tane iş yapan büyük sermayenin eline geçmiş… Bunlar ulusal yayın yapan medya araçlarına sahip oldukları gibi yerel medya araçlarını da ele geçirmek veya sindirmek için büyük çaba içinde. Çünkü zihinleri kontrol, en ucuz savaş kazanma yöntemi…

Doğrudan yabancıların kontrolüne girmiş olan medya, zaten hedefini tahakkuk ettirmek için planlı yayınlar yapıyor. Yerli sermayenin kontrolünde olan medya ise dıştan ve iktidardan gelen baskılar nedeni ile Türkiye’de meydana gelen olayları gizliyor ya da çarpıtıyor.

Böyle bir düzende halk daha da mahzunlaşıyor. Mazlumların ve mağdurların sayısı artıyor. Davulda tokmakta ellerinde olduğu için istedikleri gibi çalıp, istedikleri gibi söylüyorlar.
Bunun için vicdanlarını ve ruhlarını satmamış adamlar, her fırsat bulduklarında doğruları Türk Milleti ile paylaşmak ve kendi bakış açılarını ona aktarmak zorundadır.

Türk Milleti ile bahsettiğim şekilde paylaşılması gereken konulardan biri olduğuna inandığım ve kurulduğu tarihten bu yana milliyetsever, vatanperver ve bayrak sevdalısı insanlarımızın gönül vererek yaşattığı bir siyasi kurum olan Milliyetçi Hareket Partisi’ne yönelik saldırılardır.

Bir dostumun tarifine göre Türkiye’de “gariplerin ve yiğitlerin” partisi olarak adlandırabilecek olan MHP, haksızca yerden yere vurulmakta ve politikaları kasten ve yanlış bir şekilde halka anlatılmaktadır.

İzah ettiğim şekilde, ne idüğü belli olan medya ve siyaset odakları, MHP’yi halkın gözünde etkisizleştirmek ve hiçleştirmek için yoğun bir propaganda faaliyeti yürütmektedir.

Siz de görüyorsunuz, Başbakan Erdoğan ve iktidar partisi; ihtiyacı olduğu zaman, yoğun bir şekilde MHP’yi, CHP’nin yanında olmakta suçlamaktadır. Suçlamak diyorum, çünkü İslamcı siyaset için CHP’li olmak ve CHP ile birlikte davranmak neredeyse bir suç işlemek kadar tehlikelidir. Böyle bir propaganda ile MHP, CHP’nin yanına itilerek içi boşaltılmaya çalışılır. Bir bakarsınız CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, muhalefet ve ulusalcılar MHP’yi izlediği politika sebebi ile AKP destekçisi olarak eleştirmeye başlar. Peki hangisi doğrudur?

Halbuki MHP’nin politikası ne AKP’nin ne CHP’nin ne de herhangi bir odağın peşine takılmaktır. MHP’nin çizgisi defaatle Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından; önce milletim ve ülkem sonra partim ve ben diyerek tarif edilmiştir. Ama bu bir türlü anlatılmaz ve anlatılmak istenmez. Çünkü bu kirli siyasetin kabul edemeyeceği bir politik anlayıştır.

MHP’nin, AKP veya CHP’nin peşine takılmakla itham edildiği konuların, ne derece yanlış olduğu, partinin siyaset belgelerinde yazılıdır. MHP’yi siyaset dışı bırakmaya çalışanlarda bunu bilir ama her türlü kara propagandaya açık Türk Milletinin gözünden, MHP’yi düşürmek içinde her yolu denemekten kendilerini alıkoymazlar.

Tarih içinde yaşanan olaylar mutlaka sorgulanır. Ancak varılan genel kanaat “öyle olması gerektiği için öyle olduğu” yönündedir. Bu sebeple devlet yönetmemiş, insan doyurmamış, can pahasına güvenliği sağlamamış, ısınmak için dün kömür bugün doğal gaz bulmamış, milletin ve devletin birliği için sıkıntıdan damar çatlatmamış adamların, ne demek istediğimi anlayamayacakları muhakkaktır.

MHP, bu sebeple ne AKP’nin ne CHP’nin destekçisidir. Ne Amerikancı, ne Avrupa Birlikçi nede Nato’cudur. MHP, sadece ve sadece Türk Milleti’nin ve Türk Devleti’nin yanında ve onların bekasını sağlamayı amaç edinen, milli düşünen ve öyle yaşayan insanların partisidir. Onun için bir karara millet lehine olumlu etki çabası, birilerinin peşine takılmak olarak algılanamaz.

Bunun için MHP, üzerine düşeni büyük bir sorumluluk anlayışı ile yerine getirmektedir.
AKP ve CHP’de siyaset yapanlar ile küresel güçler ve onların arkalarındaki devletler iyi bilirlerki; Türk Milleti, “milliyetçilik” olarak adlandırdığımız anlayışla, soyuna sopuna bakmaksızın milletinin her mensubunu canı gibi sever. Bu sebeple, bahsettiğimiz sevginin siyasal temsilcisi MHP ile milletimizin hayat boyunca yolu mutlaka kesişmiştir ya da kesişecektir. İşte bu; işbirliğinde olan iç ve dış güçler için tarihsel nitelik taşıyan bir tehlikedir ve MHP her fırsatta bertaraf edilmek sureti ile bu tehlike önlenmelidir.

MHP’nin mutlaka yanlışları ve hataları vardır. Ancak dediğim gibi bunlar, dönemin koşulları içinde değerlendirilmelidir. Elbette alınan kararların eksileri ve artıları, getirileri ve götürüleri bulunur. Teraziye konulduğunda; artılar ve getiriler ağır basıyorsa, en doğru kararlar alınmış ve uygulanmış demektir. MHP’nin izlediği politikaların, millet ve devlet menfaati göz edilerek yapıldığından zerrece şüphe duyulamaz. Herşey söylenebilir ama samimiyet ve iyiniyet asla sorgulanamaz. Yoksa MHP’nin varlığının bir anlamı yok demektir…

MHP’yi başta ABD olmak üzere dünyanın bir çok devleti ve gücü etkilemek, yönlendirmek ve kontrol altına almak isteyebilir. Buda siyasetin doğasında vardır. Önemli olan MHP’nin bu güçlerin etkisine, yönlendirmesine ve kontrolüne girip girmediğidir. Bunu hepiniz çıplak gözle, olaylara yüzeysel bakıp, görebilirsiniz. Bunun için siyaset allamesi olmaya hiç gerek yoktur.

Eğer MHP, bu gün varlığını güçlü bir şekilde sürdürmese ki; bu güç milletvekili sayısı ve aldığı oyla orantılı olmayan büyük bir güçtür, memleketimiz ağır saldırıları demokratik düzenin işleyişi ile beraber nasıl önlerdi, bunu hep birlikte düşünmemiz gerekir…

MHP’nin lideri Devlet Bahçeli, bir konuşmasında Osmanlı –Türk Devleti’nin yıkıldığı dönemde MHP benzeri bir siyasi kurumu olsaydı, devletin yıkılmayacağını belirtmişti. Bu çok doğru ve yerinde bir tespittir. MHP’nin konumu ve uğradığı saldırıları, bunlar ve Türkiye açısından mutlaka iyi değerlendirmemiz gerekir.

Onun için her bir vatandaşımızın, MHP ile niçin bu kadar uğraşıldığını ve bu MHP’den ne istendiğini, sağlıklı ve objektif bir şekilde sorgulaması elzemdir. Belki o zaman MHP’den ve Bahçeli’den ne istendiğini daha iyi anlayabiliriz…

Devamını Oku

Hoş gelişler ola, demokrasi!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Demokrasi” gelir seviyesiyle doğru orantılıydı. Liberal tavşanlara niyet çektirip, öyle aktartmışlardı. Serbest olunca, pazar ekonomisi yerleşir ve seçenekler çoğalırdı. Piyasada mal çoğalırdı ve ucuzlardı.  
Piyasada mal çoğaldı, evet. Seçmekte zorlandı insanımız çeşit çeşit markaları. Yastık altları da boşaldı. Olan paraları harcadık, olmayanları da. Demokrasiye “sen gelmez oldun!” demeye devam ettik.
Aslında çoğalan siyasi tercihler olamadı. Siyaset vitrinine konulanlar değişti biraz. İthal edip tüketmek gururumuzu okşadı. Paylaşılan fukaralığın adaletini bilirdik biraz. Bin cepten bir cebe aktarılan refahın adaletsizliği zorumuza gitti.
Üretmek konusunda gerilik devam etti. O halde üretmeden de sermaye birikimine bakmalıydık. Birbirimizi tükettik; kriz after kriz geldi önce; sonra buhran sümme buhran. Biz beceremiyoruz bu işi galiba diyorduk ki, Yıllarca "Şaban" izledik memlekette, sonra Recep İvedik geldi.
 “Haram” bitse de haram ayların hatırı devam ediyor. İnsanların da “sermaye” olduğunu öğrendik. “İnsan sermayesi” “portföylere yerleşti. Bu arada dünya dönüyordu tabi ki. Birden Mısır’da laikliğin “dinsizlik” olmadığını hatırladık. Laiklik de demokrasi için gerekliydi hani.
İki sultan arasında gitmeye başladık: Sultan Abdülmecit ve Abdülaziz. Muhafazakârlar hasımlarının yaşadıklarına öykünmeye başladı: “evrensel değerler” vardı. Hasımları da muhafazakâr değerlere sarılıyor: vatan, millet, akarya!
Küresel ölçekte demokrasi kamuflajlı keşmekeşin biri bitip diğeri başladı. Durun hele, henüz “Mesih” filan da gelmedi! “Mehdi”lerle bir süre daha idare edeceğiz. Şu aralar “kedicikler”le meşgul. Gene de Mayaların 2012 kehanetine inanasım yok.
Demek ki Batı’lı “demokrasi”yi ayakta tutan sosyalizmdi. Zıddını yedikten sonra, kendini yemeye başladı Kapitalizm. Sosyalizm gidince, düşman kalmadı. Eh! Kapitalizm biraz İslam’la dalaştı, dalaşıyor.
Ancak, Kapitalizmin katedrali Amerika’dan başlayan bir krizler yumağı var. Amerika “demokratik” olmasına rağmen, neden sorunlardan kurtulamıyor? Mayaların 2012 kehanetine inanasım yok, tamam. Yoksa Maya’ların lanetine bir de Amerika yerlilerininki mi eklendi?
On altı trilyon dolarlık borcun demokrasiye katkısı “Wall Street’i “işgal” gösterileri. Sokakların yürümekle “aşınmadığını” biz ezelden beri biliriz.  Peki, ya “demokrasinin beşiği” Yunanistan’a ne oldu? Hıristiyanlıktan uzaklaştılar diye Ortodoks Kilisesinin koruması mı kalktı? İspanya’ya vuran Endülüs katliamının acısı olsa gerek.
Tamam da, ya İtalya’nın kasalarını kim boşalttı? Romus ve Romulus’un tarihi misyonunu Berlusconi sübyancı partilerinde göstermişti. Belli ki Aeneas kadar Dido’ya direnemiyordu. Roma Cumhuriyet’in beşiği olmuştu. Kaçıncı Cumhuriyet bu, hatırımda değil. Say ki bir, iki… Sezar’ın laneti de onları vurdu. Dahası, Berlusconi defalarca “ibadet” etmişti, Başbakan’a dokunarak.
Sırada Fransa var. Sarkozy’yi Merkel’le en son Papandreu’yu çekiştirirken gördük. Yunanların madem borcu vardı, “adaları satıp ödesinler!” Bir de Netanyahu’nun “yalancı” olduğu dudaklarından okunmuştu. Fransa Amerikan Bağımsızlık Savaşına ilham olmuştu, filan. Bastil mahkûmlarının mı ahı tuttu diyecek oldum, Afrika’dan feryatlar yükseliyor.
Ve anladık ki, Demokrasi böyle bir şeymiş demek. Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki gibi.  Mısır’dan, Libya’ya oradan da diğer ülkelere sıçradı demokrasi. Suriye ve İran’a yönelecek “demokrasi” mayınları henüz Körfez’in diğer ülkelerine ve Suudlara nedense uzanmadı. Dahası Kuzey Kore’nin yeterince demokratik olması Korelileri muhtemel bir “demokrasi” bombardımanından kurtarmış görünüyor. Büyük Ağabey Çin’in burada ufak katkılarının olduğu muhakkak.
ABD olarak Suriye`de bir iç savaş görmeyi hiç istemediklerini, barışçıl protestolar ve şiddet içermeyen muhalefetten yana olduklarını dile getiren Clinton, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad rejiminin yaptıklarıyla, “insanları kendilerine karşı silaha sarılmaları yönünde provoke ettiğini” belirtti. Ve acayip şeyler olmaya başladı.
Suriye’nin üyeliğini askıya alan Arap Birliği`nin, “Esad’ın gitmesi gerektiği” şeklinde “net bir sinyal” gönderdiğini ifade eden Clinton, Libya’dakine benzer biçimde Suriye`ye de bir BM kararıyla ABD ya da NATO koalisyonu öncülüğünde bir askeri müdahale yapılması yönünde “bir niyet bulunmadığını.” Libya ile Suriye`nin durumları “birbirinden farklı” idi. Clinton, “Bu süreç (Suriye`ye baskı süreci), Arap Birliği ve Türkiye`nin öncülüğüyle mi yürütülmeli?” şeklindeki bir soruyu “evet” diyerek onayladı. Hazır Kuzey Irak’a girmişken hani. Türkiye hallederdi nasılsa!
Sahi “demokrasi”de “uyuyan prensesi” kim öpüyor?

Devamını Oku

Kelime-İ Tevhid ve “Ne Mutlu Türküm Diyene !”

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Alican Türk

"Tevhid", Arapça bir kavram olup, kısaca "birlik", "birleme" demektir.

"Tek Tanrı" inancı, İslâm dininin temelidir. Yani Müslümanlığı kabul etmenin ve / veya Müslüman olarak kabul edilmenin temel koşulu "her şeyi yaratan ve her şeye kadir olan" tek bir Tanrı’ya inanmaktır.

İslâmiyet’te tek bir yaratıcı inancının ifadenin şekli, kısaca "Kelime-i Tevhid" olarak tanımlanır. Buna göre Kelime-i Tevhid, "Lâ İlâhe İllallah, Muhammeden Resûlullah"tır, ki Türkçesi "Allah’dan başka ilâh yoktur, Hz.Muhammed de onun elçisidir" demektir.

Bu sözü kalben benimseyerek söyleyen kim olursa olsun ; – hangi ulustan, hangi etnik kökenden, – sarı, beyaz veya siyah – hangi ırktan ve de hangi dille söylerse söylesin, o kişiye İslâmiyet’i kabul etmiş bir "Müslüman" gözüyle bakılır.

Kısacası, dinimizin hem temel ilkesi ve hem de parolasıdır "Kelime-i Tevhid"…

*  *  * 

Millî Mücadelenin başarıyla sona ermesiyle kurulan yeni devlete "Türkiye Cumhuriyeti" adı verilirken, "Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkı’na ‘Türk Milleti’ denir !" demişti Atatürk. 

Türk adı Osmanlı’da genel olarak dağlarda yaşayan, kaba ve cahil insanlar için kullanılan bir terimdi. Kendisini Türk olarak tanımlayanlar horlanır, hakir görülür, ezilirdi. Falih Rıfkı ATAY, Osmanlı’nın son dönemlerini anlattığı "Batış Yılları" adlı eserinde, "Bizim çocukluğumuzda Türk ‘kaba’ ve ‘yabanî’ demekti. Biz ‘İslâm’ ümmetinden ve ‘Osmanlı’ idik. Vatan sözü yasaktı. Okullarda Arab’a ‘Arap’, Arnavut’a ‘Arnavut’, Rum’a ‘Rum’, ama kendimize ‘Osmanlı’ derdik." diye yazarken, Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin Türklüğünden utandığını ve sakladığını vurgular. 

Gerek Osmanlı’nın ve gerekse Batı’nın kaba, cahil, barbar diye küçümsediği Anadolu insanına yeni bir ruh, özgüven, ulusal bir bilinç ve kimlik kazandırmak önemliydi. Yeni devletin insanlarını motive edecek yeni bir parola gerekiyordu.

Mustafa Kemal, onu da "Ne mutlu Türküm diyene !" sözüyle formüle etti.

Yani demek istediği şuydu : "Ey Türkiye Halkı ! Bugüne kadar seni hep küçük gördüler, aşağıladılar, horladılar, kendine güvenini yok ettiler. Ama artık bunlar geride kaldı. Bundan sonra kendini küçük görme, onurlu ve başı dik ol ; zira, Ey Türkiye Halkı, sen geçmişi tarihin derinliklerinde olan büyük bir toplumsun, bunun farkında ol !… Böyle bir toplumun bireyleri olarak kim olursak olalım, bundan sonra hepimizin ortak adı Türk’tür. Bu isim bir üst isimdir, hepimizi kuşatıcı, kapsayıcı şemsiyedir…Nasıl ki bir şemsiyenin farklı renklerden, desenlerden oluşan baklava dilimleri gibi tentesi varsa, bizim de öyle farklı renklerimiz olabilir ; ama bilelim ki hep birlikte büyük şemsiyenin parçalarıyız ve hepimiz o şemsiyeyi oluşturuyoruz. Kim kendini bu şemsiyenin bütünü – yani Türk olarak görüyor ve kabul ediyorsa ne mutlu ona !…"

Ardından bütün eğitim sistemi buna göre geliştirildi. Yedisinden başlayarak tüm yurttaşlara yeni bir hedef, bir vizyon kazandırılması amaçlandı.

Okullarda "andımız" böylece ortaya çıktı.

Zaman zaman bu yaklaşımın özünü anlamayan ya da anlamak istemeyen bazı kişi ya da gruplar oldu… Homurdandılar… "Kardeşim, bu ırkçı bir söylemdir. Bize Türklüğü dayatıyorsunuz, biz aslında şuyuz, buyuz !" dediler.

Şemsiyenin bir parçasını şemsiyenin kendisinden ayrı görmek istiyorlardı.

Genellikle kendini "sol / sosyalist" olarak tanımlayan çevrelerden geliyordu bu tür tepkiler…

Ne kadar homurdansalar da 20’nci yüzyılın sonuna kadar bu vizyonla gelindi.

Ne var ki, zamanla solun dışında, Mustafa Kemal’e ve Cumhuriyet dönemine kızgın İslâmî çevreler de kendilerini güçlü hissettikçe Türk kavramına duydukları tepkiyi dillendirmeye başladılar. Çünkü onlar için "millet" anlayışına dayanan "Türk" kavramı yerine "ümmet" anlayışına dayalı "Osmanlı" kavramı daha cazipti.

Nitekim "Kelime-i Tevhid"i dilinden düşürmeyen ve partisine oy vermeyenleri de "Patates dininden" sayan siyasî şahsiyetlerden biri bir gün – biraz Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyet dönemini küçümsemek ve hatta karalamak, biraz da belli bölgelerden oy almak uğruna – kalkıp "Kardeşim sen ‘ne Mutlu Türk’üm diyene !’ dersen, birileri için de ‘Ne mutlu Kürt’üm diyene’, ‘ne mutlu Laz’ım diyene’, ‘ne mutlu Çerkes’im diyene’ diye söyleme hakkı doğar tabii…" demişti.

Yani Atatürk’ün "tevhid" içinde bir ulus yaratma konusundaki en önemli parolasına bıçağını sapladı.

Bu lâfların üzerinden pek fazla zaman geçmeden, bir zamanlar o şahsiyetin peşinden giderken "gördüğü lüzûm üzerine" ondan ayrılan Başbakanımızın da – neredeyse kelimesi kelimesine – aynı lâfları ülke gündemine soktuğuna tanık olduk kahrolarak : "Ne demekmiş efendim, ‘Ne mutlu Türküm diyene !’… Bu ülkede sadece Türkler yok ki, 36 etnik grup var ! Sen kendine Türk’üm dersen, birileri de kalkıp kendine Kürt’üm, Laz’ım, Çerkes’im, Boşnak’ım der tabii !…"

Öncülleri gibi, onun da Atatürk’ü anlamasını beklemiyordum zaten… Lâkin toplumları etnik ya da dinsel gruplara ayırarak zayıflatma ve bölme düşüncesinin birilerinin gündeminden hiç düşmediği bilinirken, ağzından çıkan lâfa en çok dikkat etmesi gereken birinin bu sözleri etmesi gaflet olarak gözüktü bize.

Evet, Türkiye’deki etnik gruplar üzerine yapılan araştırmalar son yıllarda hızla arttı. Araştırılmalı tabii ki… Lâkin niyet önemli… Araştırmalar sonunda sayıyı 36 olarak açıklayan başbakanımızdan başka Türkiye’de etnik grupların sayısı 19’dur diyen de olmuş, Alman antropolog Peter A.Andrews gibi sayıyı 47’ye çıkaran da…

İyi de, bu toplumun sosyal yapısını – nur içinde yatsın – Büyük Atatürk bilmiyor muydu ? O dönemde de kendisini Kürt, Çerkes, Laz, Boşnak, Arnavut vb. diye farklı farklı kimliklerde görenlerin veya tanımlayanların farkında değil miydi ?

Bir tarih profesöründen çok daha iyi tarih bilen, bir ilâhiyat profesöründen çok daha derin biçimde dine vâkıf, bir sosyoloji profesöründen çok daha ayrıntılı toplumsal analizler yapabilen bir adamın bu toplumdaki etnik farklılıkları bilmemesi düşünülemez tabii…

Nitekim, O, kendi dönemine kadar Türk ve dünya tarihi üzerine yazılmış yüzlerce cilt kitabı okumuş, araştırmış, incelemiş ve sonuçta "Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarları" olduğu kanaatini edinmişti.(*)

Yani hepimizi "tevhid" ilkesi altında topluyordu.

Şimdi başa dönecek olursak, demek istemem şudur ki;

Türk kavramı – siz ister 36 deyin ister 136 – Kürdüyle, Çerkesiyle, Boşnakıyla, Lazıyla, Gürcüsüyle, Abazasıyla, Tatarıyla, Çingenesiyle, Zazasıyla, Pomakıyla, Türkmeniyle, vs. Türkiye Cumhuriyeti Devletini oluşturan "Türkiye halkı" bireylerinin ortak adıdır. Bir şemsiye gibi herkesi kuşatan ve kapsayan kavramdır.

Kelime-i Tevhid, nasıl ki dili, dini, kökeni, milliyeti, cinsiyeti ne olursa olsun bütün Müslümanlara birliğin yolunu gösteren ve birliğe davet eden "dinsel" bir kavram ise, "Ne mutlu Türk’üm diyene!" sözü de bu ülkenin "sosyal" ve "siyasal" anlamdaki "Kelime-i Tevhidi"dir.

"Lâ İlâhe illallah, Muhammeden Resulullah" diyen biri nasıl Müslüman olarak kabul görüyorsa, "Ne mutlu Türküm diyene" diyen biri de – kim, hangi etnik kökende, hangi ırkta, hatta milliyette olursa olsun – Türk olarak kabul görür.

Öyle olmasa Elvan Abeylegesse’leri, Alemitu Bekele’leri, Mehmet Aurelio’ları, Natalia Hanikoğlu’larını nereye koyacağız ve ne sayacağız ?


(*) Mustafa Kemal bu sözü 1932 yılında Dolmabahçe Sarayında bir gazeteciye verdiği mülâkatında belirtir. Söz konusu ifade 04.10.1932 yılında Diyarbakır gazetesinde, ardından da 05.10.1932 tarihinde de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanır.

               Bugün bu söz hiç hatırlanmaz, hatırlatılmaz da… Halbuki herkesin ağzına sakız olmasının zamanıdır.

Devamını Oku

“Türk Milliyetçiliği: Kültürel Akıl, İçtihat ve Siyaset” Üzerine

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 Alp Tümen ARSLAN 

Milliyetçilik, sıra dışı cazibeye sahip bir gerçeklik olarak üzerinde sıkça durulan konulardan biridir. Kavram olarak ortaya çıkışından önce bile doğrudan veya dolaylı, bilinçli ve bilinç dışı, her milletin özgeçmişinde etkisi çok belirgin bir şekilde hissedilen ve gözlemlenen milliyetçilik konusunda, Batı’da önemli bir yazılı birikim oluşmuştur. Doğal olarak bu birikim, Batı’da ortaya çıkan milliyetçiliğin kendine has temelleri üzerine inşa edilmiştir. Ülkemizde de ilgi çeken bir konu olması münasebetiyle milliyetçilik, her dönem revaçta olmuştur. Ancak ülkemizdeki yazılı birikimde, görünür ve/veya bilinçaltında yatan “Batılı gözlük hayranlığı”nın etkisiyle bilerek ya da farkında olmadan Batılı bir zemin dikkat çekmektedir. İşin ilginç tarafı, kendisini Türk Milliyetçisi kimliğiyle ifade eden aydınların bir kısmında da benzer hastalıklar mevcuttur. İşte, Prof. Dr. Nadim MACİT’in “Türk Milliyetçiliği: Kültürel Akıl, İçtihat ve Siyaset” isimli çalışması, konunun cazibesinden kaynaklanan ve Batı’ya yaslanan bir eser yaratma çabasından değil, tam tersine fikrî adanmışlığın bir mahsulü olarak Türk Milliyetçiliği’nin kökenini ve dayandığı temelleri, sağlıklı ve yerli bir bakış açısıyla ortaya koyma saikiyle üretilmiş bir kitaptır. Berikan Yayınevi tarafından basılan ve 600 sayfanın üzerindeki bu eser, bir yandan Batılıların bakışını ortaya koyarken diğer yandan da takipçisi olduğu Ziya GÖKALP, Osman TURAN ve Erol GÜNGÖR gibi seleflerinin ortaya koyduğu berraklıkta, konunun “Türk’çe” temellerini gözler önüne seren ilmî bir çabadır.

Nadim MACİT, hareket noktası olarak kültürel aklı esas almıştır. Kitaba da adını veren bu kavramın temelinde ise dil ve tarih yatmaktadır. Zira MACİT’e göre fikrî tartışma, bir şeyin ya zihnî ya da haricî varlığı üzerinde yürütülür. Bir inanç sisteminin ve siyasî anlayışın zihin haricindeki varlığı, dil ve tarihtir. Bu tartışmada ilk başvurulacak aracın dil olduğunu ifade eden MACİT, herhangi bir kültür sistemi ve millet üzerine yapılacak tartışmanın da o milletin dilini ve kültürünü yansıtan tarihî tecrübeye dayandığına dikkat çekerek; insanlığın her aşamasında inançlar, mekânlar, sınırlar, adlandırmalar, aidiyetler, hâkimiyet modelleri, iktisadî ve siyasî çıkarlar gibi unsurların farklı tarihî tecrübelerin ve milletlerin varlığını onayladığını dile getirmektedir[1]. Türk Milleti’nin var oluşunu sağlayan dili, kültürü ve mefkûreyi, tarihî tecrübeden geçmiş muhkem direkler olarak nitelendiren yazar, Türk Milleti’nin tarih boyunca değer üreten, değer veren ve değerlendiren bir kültürel akla sahip olduğuna işaret etmektedir. Bu bağlamda Türk Milliyetçiliği’ni, “… İmandan hayata, fikirden siyasete, ahlaktan sanata yayılan bu kültürel aklı kavramak ve geliştirmek, millet olmanın farkına varmaktır, milliyetçi olmaktır. Öyleyse milliyetçilik; oluşturulmuş akla dayanan inşa edici zihniyettir, Türk milletinin tarihî tecrübesini ve kültürel birikimini benimsemek ve tarihî ufkun etkinliği bağlamında yeniden inşa etmektir.” şeklinde tanımlamaktadır[2].

Bir milletin konuştuğu dilin, bir dünya sistemi oluşturma yeteneğini kaybetmesi durumunda o dilin sıradanlaşacağını ve işlevini kaybedeceğini belirten MACİT, “… Dil; bir kimliğin ve aidiyetin ortak unsuru olmasına karşın, her zaman bir dünya-dil sistemi olma özelliğini taşımaz. Çağa ait deyimlerin ötesine geçerek insan etkinliğine konu olan her alanda başka bir dili bünyesine taşıyan ve kullandığı dili o kültürün ruhuyla anlamlandıran bir dil geçerliliğini yitirir. Sadece iletişim işlevini yerine getiren bir dil; kalıcı ve etkili bir geleneğin, yani bir dünya görüşünün taşıyıcısı olamaz. Fakat iletişim işlevinin ötesinde bir dünya tasavvurunu ve yaşantı biçimini bünyesinde taşıyan dil; her kırılma döneminde yeniden inşa edilebilir. Türk milleti bu görevi her tarihî kırılma döneminde yerine getirmiştir. Belirtilen bağlamda milliyetçilik dili, dünya-dil sistemi hâline getirme mefkûresidir.”[3] ifadeleriyle dilin önemine ve Türk Milliyetçiliği açısından dünya inşa etme noktasındaki misyonuna işaret etmektedir. Türk Milliyetçilerinin dil ve ülkü birliğini savunduğunu; Türkçe merkezli bir Türk Dünyası kurma ülküsünü savunanların, Türk Milleti’nin iç sesine kulak vererek onların varoluş iradelerine riayet etmeye dayalı millî bir görev üstlendiğini vurgulamıştır. Bu sebeple fikrî ve siyasî bir hareket olarak bağımsızlık konusunda Türk Milliyetçilerinin hassasiyetine dikkat çekerek bu hassasiyetin Mete Han’dan Atatürk’e kadar uzanan ortak bir söylem ve iman meselesi olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca, Türk tarihinin ve kültürünün yorumuna dayalı Türk Milliyetçiliği’nin devletin değil, milletin ideolojisi olduğunun; bütün meselelerin merkezine milleti koyduğunun; geleceğe dönük bir uyanışın hamisi olmayı, her türlü iktidara ve çıkara tercih ettiğinin altını çizmektedir[4].

Nadim MACİT eserinde, milliyetçiliği tarihî bir kategori ve modern bir olgu olarak kabul edip muhayyel olduğunu iddia eden çevrelere karşı, bazı cevaplar da vermektedir. Bu tip iddialarda bulunanların daha işin başında, beşerî durumu kuran ve tanımlayan unsurları yok saydığını belirten MACİT, milletin bir suret ve gölge olmadığını; aksi takdirde beşerî toplumun tabiatını ve birlikte yaşama arzusunu tartışmanın bir anlam taşımayacağını ifade etmektedir. Milliyetçiliği modern bir olgu, tarihî bir kategori ve kendine özgü olarak nitelendirenlere karşı, her ideolojinin ve davranış biçiminin kendini önemsediği ve doğru gördüğü; aksine bir durumun inanç ve değer algısını oyuna dönüştüreceği hatırlatmasını yapan MACİT, böylesi görüşlerin Türk Milliyetçisi olduğunu iddia eden kişilerin ağzından çıkmasını ise “müntehir cehalet” olarak değerlendirmektedir[5].

Tarihin derinliklerinden günümüze kadar uzanan süre zarfında, Türk aklının felsefe ve ilim yoluyla medeniyete dönüştürme, dünya inşa etme, siyasî hareket tarzı oluşturma, kopuş-çöküş dönemlerinde yeni imkânlar arama ve kendini yeninde tanımlama kabiliyetine tanıklık edildiğini belirten MACİT, millet inşa etmenin fikirler ve değerler üzerinden mümkün olduğu gerçeğinin altını çizmektedir[6]. Buradan hareketle yazar, tarihî sürecin içinden gelme bilicinin yanında, günümüz dünyası hakkında fikir sahibi olmanın önemine de dikkat çekmektedir. Kendini ve içinde bulunduğu çağı anlamayan milliyetçiliğin, gerçek anlamda bir milliyetçilik olamayacağını; bilgi akışının hızlandığı bir dünyada sürekli iyileştirme yaparak yeni uygulamalar ve yeni bir hareket yöntemi geliştirmenin kaçınılmaz olduğunu belirtmektedir. Zira MACİT’in dikkat çektiği bir başka tehlikenin panzehiri de yine aynıdır. Bu tehlike, günümüz dünyasında sıkça karşılaşılan zihniyet inşa etme ve yönlendirme faaliyetleridir. Bu politik-stratejik hamleleri bozmanın en sağlam yolu, toplum nezdinde etkinlik kazanmaktır. Aksi takdirde, toplumsal bağlamda etkinliğini yitiren bir fikrî ve siyasî hareketin başarılı olması ancak geçici sebeplere ve dönemlere bağlı olacak, sürekli ve kalıcı olmayacaktır. Bu sebeple Nadim MACİT’e göre Türk Milliyetçilerinin fikrî ve siyasî önderleri, aşağıdan yukarıya doğru bir zihniyet inşa etmenin bütün araçlarını üretmek ve sosyal bağlamda etkin olmak durumundadırlar[7].

Zihniyet dönüştürme hamlelerine karşılık bilginin değerini ve işlevini anlamak gerektiğini belirten yazar, değerler diplomasisi üzerinden sürdürülen zihniyet dönüştürme hareketlerine karşı siyasî-stratejik aklı devreye sokmak gerektiğini, bunun için de tarihi ve çağın ufkunu anlamaya ve yorumlamaya ihtiyaç olduğunu dile getirmektedir. Milliyetçi bakışın tarihî tecrübeyle ve çağın ufkuyla diyaloga girmesi, kültürel aklı yeniden inşa ederek varolma iradesini her vaziyette ve şartta göstermesi gerektiğini ifade eden yazar[8], şöyle bir reçete yazmıştır: “Böyle bir fikrî ve siyasi ortamda milliyetçi bakış; (a) Kültürel akla, tarihî ve manevi değerlere dayanmalıdır. (b) Kurucu akla, yani Cumhuriyetin kuruluş felsefesine bağlı kalmalıdır. (c) Tarihî ufkun etkinlik alanıyla kurucu akıl arasında felsefi bağ kurarak adalet ve hukukun siyasi ve içtimai alanda yerleşmesini esas almalıdır. (d) Demokratik kültürün ve hakların ortak akıl üzerinden geliştirilebileceğini ve yerleştirilebileceğini topluma anlatmalıdır. (e) Özgürlüğün insan olmanın gereği olan temel ve vazgeçilmez değer olduğunu sözden çıkarıp eyleme dönüştürmelidir. (f) Bütün bunların, ortak akıl ve bağımsız devletle mümkün olabileceği hatırda tutulmalı ve bağımlılığın her türü reddedilmelidir”[9].

Türk Milliyetçiliği fikrini, diğer bazı akımlarla da karşılaştıran Nadim MACİT, muhafazakâr sosyo-politik dilin ve liberal zihniyetin Türk Milliyetçiliği düşünce yapısıyla olan farklılığını ortaya koymuştur. Bu akımların temel düsturlarını ve günümüz dünyasındaki yeni sürümlerini ortaya koyan yazar, yeni muhafazakârlığın ve liberalizmin Türk Milliyetçiliği’nin temel esaslarıyla uzlaşmaz çelişkiler barındırdığını somut olarak tespit etmiştir. Muhafazakâr anlayışın hem değişimi hem de geleneği, din gibi zamandan ve mekândan soyut bir ezelî hakikat olarak algılaması karşısında, Türk Milliyetçiliği bakış açısıyla uyuşmadığını belirten yazar, Türk Milliyetçiliği açısından hayatın özünün yaratıcı tekâmül olduğuna dikkat çekmektedir. Neticenin sebebin yerine geçerek tarihin ve toplumun tersinden okunmasını felsefî ve içtimaî temellerden kopukluk olarak nitelendiren MACİT, Türk Milliyetçiliği düşüncesinin toplumsal gelişimin ürünü olan kurumların tarihî bağlarını dikkate alarak canlı gelenekler şeklinde devam etmesini amaçladığını dile getirmektedir[10]. Ayrıca, 1990 sonrasındaki gelişmelerden sonra ortaya çıkan yeni muhafazakâr kalıpla Türk Milliyetçiliği’nin hiçbir rabıtasının olamayacağını; iki siyasî söylem arasındaki en belirgin farklardan birinin milletin değerlerini, uluslararası siyasî-stratejik mücadelenin parçası yapan küresel otoriteye tâbiyet noktasında düğümlendiğini; Türk Milliyetçilerinin, Batı merkezli jeopolitik düzenlemelerin bir parçası olan ve muhafazakârlık-din-İslam algısı üzerinden Türk Milleti nezdinde prim yaparak liberal-kapitalist sistemle izdivaca giren iktidarın uygulamalarına alkış tutmasının mümkün olamayacağını ifade etmektedir[11].

Nadim MACİT’in liberal düşünceye yönelik eleştirileri de oldukça dikkat çekicidir. Liberal düşünce sistemindeki özgürlük anlayışının ahlakî ve aklî içerikten soyutlanmış olması; bireyi ve bireyin egosunu merkeze alması; bireyin değerinin ekonomik gücüyle ölçülmesi; ekonomik alanda gücü elinde bulunduran iktidara karşı aşırı bağımlı olması gibi gerekçelerle ve son tahlilde özgürlüğe değil, aslında esarete dayalı liberal öğretinin Türk Milliyetçiliği anlayışıyla bağdaşmayacağını belirtmektedir. Zira Türk-İslam kültürü açısından özgürlük, insanın zaman-mekân içinde varoluşuyla bir tutulmaktadır. Eğer insan özgür değilse, zaman-mekân içinde varlığını gerçekleştiremez. Ayrıca özgürlük, insan eyleminin aklî ve ahlakî niteliğinin ölçütü olarak kabul edilmekte; insanın kendisine ve topluma karşı olan sorumluluğunun temelini oluşturmaktadır[12]. Bunun dışında, liberalizmin adalet ve eşitlik anlayışının zannedilenden farklı olduğunu; Türk kültürünün algıladığı adaletin ve eşitliğin tahrif edilerek farklı dinî, etnik ve kültürel grupların talepleri üzerinden millî devlet sisteminin ve Türk toplum yapısının temellerinin yıkımına dönük politikaların tatbik edilmek istendiğini belirten MACİT, “ufukların buluşması” olarak nitelendirdiği millî siyaset yoluyla modern burjuvanın ve seçkinci zümrenin ürettiği milliyetçilikten farklı olarak Türk Milliyetçiliği’nin milleti esas aldığını hatırlatmaktadır. Dünya paylaşımında etkin olan aktörlerin ürettiği siyasî ve stratejik hesaplara dayanan etnik taleplerin milliyetçilikle değil, ırkçılıkla ilişkilendirilmesi gerektiğini; Türk Milliyetçiliği’nin ise sosyo-psikolojik ve kültürel kuralları esas aldığını; özgürlük ve demokrasi adına günümüzde ileri sürülen bu taleplerin toplumun birlikte yaşama iradesine katkı sağlamadığını; Türk Milliyetçilerinin Ortaçağ’dan kalan bu kabileci mantığa karşı çıkarak “hür millet-bağımsız devlet” ülküsünü gerçekleştireceğini dile getirmektedir[13].

MACİT’in kitabında önemli yer tutan konulardan biri de Türk Milliyetçiliği-İslâm ilişkisidir. “Tarihin insanî ve İslamî sedası” olarak vasıflandırdığı Türk Milleti’nin sözlüğünde kadim zamanlardan beri dinin yer aldığını; bazı sıra dışı yorumların aksine dinin kültürel, içtimaî ve iktisadî alanı etkileyen önemli bir etken olduğunu; eski Türk dininde her şeyin yaratıcısı olan tek Tanrı inancının bilindiğini belirten yazar, Türklerin İslâm’ı kabul etmesini, “işiten bir milletin yeni imanı” olarak değerlendirmektedir. Türklerin dünyayı İslâm ile tanımadığını, daha önce de devlet kuran ve geliştiren bir millet olduğunu; İslâmiyet ile örtüşen inançlarının ve ruhlarının yeni bir medeniyet kapısı açmada önemli bir rol oynadığını; İslâm’ın Türklerin ruh dünyasına, yaşayışına ve var oluşuna anlam katarak millî kimliği şekillendirmede önemli bir unsur olarak yer aldığını; Türk Müslümanlığı’nın bir derviş geleneğinden ibaret olmadığını; İmam Azam Ebu Hanife-Ebu Mansur Mâtûridî-Ebu’l Muîn en-Nesefî çizgisinin İslam’ın akılcı ve maneviyatçı yorumunu temsil ettiğini; bu Türk bilginlerinin temsil ettiği ekolün üzeri örtülse de özgün bir yere sahip olan bu anlayışın günümüzde giderek artan bir önem kazandığını ifade eden MACİT, İslâm’ın şekilden ibaret olmadığına ve siyasî, iktisadî, vb. konum elde etmek amacıyla dini kullanarak egemen güçlerle ittifakın dindarlık olamayacağına işaret etmektedir. Değerler diplomasisi aracılığıyla yürütülen politika sonucunda, sahte bir din algısı üzerinden kandırılan insanlarımıza gerçekleri gösterme görevinin ise Türk Milliyetçilerine düştüğünü vurgulamaktadır[14]

Prof. Dr. Nadim MACİT, Türk Milliyetçiliği’nin anlamını ortaya koyarken aynı zamanda, “ne olmadığına” da işaret etmektedir. “Türk Milliyetçiliği, devlet gücüyle özdeşleşmiş ve resmî kurumlarla aynileşmiş bir ideoloji değildir. Böyle bir imaj ve sunum Türk milliyetçiliğinin ruhuna aykırıdır. Çünkü Türk milliyetçileri milletin iradesini esas alır. Devlet gücüne ve kurumsal irtibata yaslanarak otoriter ve militarist söylemi Türk milliyetçiliği olarak yutturmak siyasi çıkar çizgisi ve siyasi oyunla buluşur. Türk milletini, kültürel sembollerini ve ülkenin bütünlüğünü savunan bir milliyetçinin, devletin herhangi bir kurumu tarafından siyasi suçlu kapsamına alınması ve değerlerine aykırı düşen bir uygulamaya tabi tutması milliyetçilikle devlet arasında zorunlu bir bağın olmadığını gösterir. Yakın tarihimiz bunun somut ve acı misalleriyle doludur. Fakat küresel siyasi otoritenin ortakları ve aracı elemanları yoluyla devletin kurumlarına fitne tohumu ekmesi ve millî kurumları tasfiye etmeye yeltenmesi milliyetçi fikrî ve siyasi iradenin duvarlarına çarparak sahiplerine geri döner.”[15] şeklindeki ifadeler, Türk Milliyetçiliği ile ilgili bilinen ve/veya ileri sürülen yaygın yanlışlara da bir cevap niteliğindedir. Bu sözlerin üzerine çok bir şey söylemenin gereği olmadığı açıktır. Zira bu satırlar, yakın tarihî tecrübeden kaynaklanan ve günümüzde de devam ettiği bilinen yalın gerçeği, bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.  

Kitabın bir özelliği de yalnızca geçmişin muhasebesiyle ve durum tespitiyle yetinilmemiş olmamasıdır. “Dünyaya Anlam Vermek: Kültürün Felsefesi”, “Kültürel Aklım İki esası: Milliyet, İslâmiyet”, “Çağı Anlatan Müşterek Dil: Türkçe”, “Tarihin Sözünü İşitmek ve Anlamak”, “İdeal Kültür: Hayatın Bütünlüğünü Korumak”, “Millet-Devlet Ufkunun Kaynaşması”, “Açık Davranışları Değerlendirme Kıstası: Değerler”, “Millete Değer Vermenin Somut Göstergesi: Hukuk”, “İslâm’ı İstismar Etmeden Benimsemek”, “Bilgiyi Hikmetle Buluşturmak” başlıkları altında, Türk Milliyetçiliği’nin hareket yöntemini ve bunun esaslarını ortaya koyan Nadim MACİT[16], Türk Milliyetçiliği’nin geleceğini inşa etmeye yönelik önerilerde de bulunmaktadır. Yeni tanzim politikaları karşısında, iletişim çağında Türk Milliyetçilerinin kimliği yeniden kurması gerektiğini ileri sürmektedir. Türk kültürünün aklın değer üretme yeteneğini kabul ettiğini hatırlatan yazar, bilgiye ulaşma yöntemini ve araçlarını kullanarak yeni bir felsefî sistemin geliştirilebileceğini, millî kültür dairesinin genişletilerek millî bir çözüm üretmenin mümkün olduğunu ifade etmektedir. Bu noktada öne çıkardığı eksen, Türk Dünyası’dır. Yirmi birinci yüzyılda Türk Dünyası’nı kurmak gerektiğine işaret eden MACİT, Turan ülküsünün Türk Milliyetçilerine ait bir hedef olduğunu; bu dünyanın tarihte iz bırakan büyük Türk kültürü üzerine inşa edilmesi gerektiğini; ilk aşamada Türk aydınları arasında kavram birliğine ihtiyaç duyulduğunu; bağımsızlığına kavuşan Türk devletlerinin millî ve demokratik bir sistem kurmasının şart olduğunu; Türk devletleri arasında kurulacak uluslararası örgütler aracılığıyla somut sosyal, ekonomik ve siyasal işbirliğini geliştirmenin mümkün olabileceğini; tarih içinde yaşanan krizleri ve ayrışmaları aşmak için kültürel içerikli ortak faaliyet alanlarına öncelik tanınması gerektiğini; öğrenci değişim programları, kültür-sanat faaliyetleri, ulaşım alanında çeşitliliğin ve ucuzluğun sağlanması gibi araçlarla ikili ve çok taraflı ilişkilerin rahatlıkla geliştirilebileceğini belirtmektedir[17].

Son kitabıyla birlikte Prof. Dr. Nadim MACİT, Türk Milliyetçiliği düşünce dünyasına mührünü vurmuş ve Türk Milliyetçisi aydınları içerisindeki yerini silinmez bir şekilde perçinlemiştir. Her ikisi de rahmete kavuşmuş Erol GÜNGÖR’den ve Durmuş HOCAOĞLU’ndan sonra ortaya çıkan boşluğu, gerçek manada doldurma yolunda atılmış ilk ve tek adım olan bu çalışma, önemli bir ihtiyaca cevap verecek kadar doyurucu bir niteliğe sahiptir. Bugüne kadar yaptığı çalışmalarıyla alanında kendini ispatlamış bir akademisyen olarak iddiasını ortaya koymuş olan MACİT, bu eseriyle artık, kendi ifadesiyle “Türk Milliyetçisi bir aydın sıfatıyla entellektüel bir meydan okuma”da bulunmaktadır. Bu meydan okuma, Türk Milliyetçisi olarak bilinen aydınların içinde bulunduğu ruh karmaşasından kaynaklanan farklı eğilimlere yönelik olarak hem camianın içine hem de genel olarak Türk kamuoyunda ve özellikle entellektüel çevrelerde peşin bir nass olarak kabul edilen “Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin demode ve çağdışı kaldığı” yönündeki önyargılı tutuma karşı entellektüel bir isyandır. Ne mutlu bu kutlu isyan bayrağını açana, ne mutlu bu kutlu isyana katılma cesaretini gösterene…  


[1] Bkz. Nadim MACİT, Türk Milliyetçiliği: Kültürel Akıl, İçtihat ve Siyaset, Berikan Yayınevi, Ankara 2011, s. 13

[2] MACİT, s. 126-127

[3] MACİT, s. 39-40

[4] MACİT, s. 111

[5] MACİT, s. 14

[6] MACİT, s. 126

[7] MACİT, s. 103-104

[8] MACİT, s. 104

[9] MACİT, s. 130

[10] Bkz. MACİT, s. 442-444

[11] MACİT, s. 447-448

[12] MACİT, s. 516-517

[13] Bkz. MACİT, s. 517-547

[14] Bkz. MACİT, s. 339-416

[15] MACİT, s. 112

[16] Bkz. MACİT, s. 449-498

[17] Bkz. MACİT, s. 572-579

Devamını Oku

Kalem, Kınında Da Keser!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

"Nûn! Yemîn olsun kaleme ve satır satır yazdıklarına."  (Kalem-1)

Kişiler, karakterleriyle düz-orantılı olarak görüldüklerinde bir kavramı, bir fikri, bir tavrı, bir düşünceyi hatırlatırlar!

Çünkü; sadece kameralara poz verilmez yaşarken! İnsan bilerek-bilmeyerek toplum kamerasına, millî hâfızaya da poz verir.

Makinalar da fotoğraf çeker, millî hâfıza da! Bir farkla ki makinaların çektikleri belli bir süre sonra solup yok olurlar ama millî hafızâsının kaydettiği resim, görülmeden nesilden nesile aktarılır, solmaz ve kaybolmaz!

 

Millî hafızânın kaydettiği resimler; destanlarda, şiirlerde, makâlelerde, romanlarda sözle çizilir. Bu resimler, diğerleri gibi rûhsuz da değildir!

Millî hafızâ resimlerinde karakter de vardır! Kişinin kahramanlığı, cesâreti; kahpeliği, korkaklığı da kalıcı olarak resmedilir!

Kutadgu Bilig’deki; "İnsanların dilinden düşmeyen iki türlü isim vardır; biri iyi, biri kötüdür. İkisi de unutulmaz. İyiyi överler, kötüye söverler!" öğüdü ile işte bu resme dikkat çekilir! Hayatın farkında olanlara, millî nazarların takipte olduğu ve her ânı kaydettiği uyarısı yapılır!

Aslında yaşadığının farkında olanlar için Kutadgu Bilig, Divân-ı Lügat’üt Türk, Risâlet’ün Nushîyye, Divân-ı Hikmet, Mesnevi’ler ve benzeri, benzerlerine örneklik eden şâheserler, destanlar, masallar birer "millî fotoğraf stüdyosu"dur!

Buralarda millî hafızâya poz verenler, kalıcıdırlar!

Mete Han’ın binlerce yıldır, Bilge Kağan’ın, Sultan Alparslan’ın yüzlerce yıldır, Muhteşem Türk Atatürk’ün, Başbuğ Türkeş’in onlarca yıldır solmayan, soldurulamayan fotoğrafları, millî vicdâna verdikleri pozlarıdır!

Yaşadığının farkında olanlar, -hele bir de- adına Tanrı’nın and içtiği kalem tutan kişiler bilmelidirler ki; millî hafızâya an be an kaydedilmektedirler! Bilmeliler ki bırakacakları iz kadar, ya övülecek, ya da sövülecekler!

Dolma Kalemler!

Baylar!

Kapıkulları!

Kim, ne yapıyorsa kendine yapar! Dolma Kalemlik kalıcı değildir! Çıkan her yeni markalı dolma kalem, bir öncekini unutturmak içindir!

Madem kalemliğe heveslisiniz, sıyrılın dolmalıktan! Bir döneklik te siz yapın kendiniz için!  Kullananın seçtiği renkte yazmaktan vazgeçin! Sizinle çizilen kırmızı çizgilerin bile hükmü yok! Sahte mürekkeple çizdiğiniz kırmızı çizgiler, güneşe iki gün dayanamıyor, soluyor! Solduruyorsunuz!

Tanrı’nın adına and içtiği Kalem, size lânet ediyor farkında mısınız?

Kendinde güç vehmeden zamâne Firavun’u herhangi bir beşerin gözüne girmek için verdiğiniz pozlar, yaptığınız dalkavukluklar belki sizi o ân rahatlatıyordur! Belki eyyâmcılığınızla yakaladığınız ânlık şahsî rahat, sizi tatmîn ediyordur ama her zaman aynı mahâretle takla atamazsınız!

Her zaman yağdanlık edeceğiniz kişi var olmaz! Yağcılık, yalakalık, dalkavukluk ettiğiniz kişi ölümlüdür ve sizden önce ölürse sahipsiz kalırsınız! Kucaklara, albeniniz bitince sokaklara düşersiniz!

Kırkınız, kırk bininiz bir araya gelseniz; şuhça, fettanca, kurnazca fotoğrafçıya göz süzerek, işmâr ederek verdiğiniz pozlarınızla Kör İbrâhim Darîr’in, Kör Âşık Veysel’in millî hafızâya bıraktığı izin milyonda birini yapamazsınız!

Sizin pozunuz, fotoğrafçınızda biter!

Sizin kırkınızın, kırk bininizin gücü, bir Kaleme yetmez! Akıllı olun!

Kalemler; ölümsüzleşerek hafızâ pazarına girerken, siz mezâra girecek ve börtü böceğe yem olacaksınız farkında mısınız? Ölmekten ödünüz kopar biliyoruz bari asıl ölümden, börtü böceğe yem olduktan sonra külliyen yok olmaktan, unutulmaktan da korkun!

Korkun ki Allah’tan korktuğunuzu görerek; Allah korkusuyla dolu, korkusuz yürekler -sizden korkmaz da- bari varlığınızı hissedip saygı duysunlar!

Aksi halde; Allah’ın adına and içerek nasip ettiği kelemli ellerin şamar oğlanları olmak, mukadder akîbetinizdir vesselâm!..

"Şunların hiç birine eğilme uyma: Çok yemin eden, bayağı, alçak,/ Alaycı-gammaz, koğuculuk için dolaşıp duran,/ Hayrı engelleyen, sınır tanımaz-saldırgan, günâha batmış,/ Kaba-obur, bütün bunlardan sonra da soyu bozuk, kötülükle damgalı./ Mal ve oğullar sahibi olmuş ta ne olmuş?" (Kalem-10-11-12-13-14)

Selâm, sevgi, dua…

Devamını Oku