DOLAR 18,0945 0.79%
EURO 18,3734 0.39%
ALTIN 1.026,810,98
BITCOIN 4248100,91%
Ankara
29°

AÇIK

Süleyman Pekin

Süleyman Pekin

26 Temmuz 2022 Salı

DİĞER YAZARLARIMIZ

YALANCIYIM, YALANCISIN, YALANCI YÂRİM

YALANCIYIM, YALANCISIN, YALANCI YÂRİM
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Üç yıl evvel YALANLA YAŞARKEN GERÇEK DÜNYADA başlıklı yazıda yalanseverliğimiz üzerine epeyce vuruş yapmıştık. Ne kimse üstüne alındı, ne yalancılıktan yakındı, ne de yalana yancılığını aksattı; sosyal geleneğimize asla halel gelmedi.

4 yıl kadar önce bizim Türklerden bir gurup Japonya‘ya gidiyor. Oradakilerle iletişim kurarken alışkanlık gereği burada olduğu gibi kendi haklarında biraz fazla sallıyorlar. Sonra da kendi aralarında birbirlerine şikâyette bulunuyorlar: “Bu Japonlar ne biçim adam. Ne desek inanıyorlar yav; adamlar yalan nedir bilmiyor.”

Çarşı-pazarda çokça eğleşen ve gözlem yapan bir Kara Abimizin diline pelesenk ettiği “Bir ben sahtekâr değilim” sözünü Temel’in ters yol fıkrasındaki “Ne biri? Ne biri? Hepsi!” düzleminde anlamadan bu toplumsal düzeni anlamak mümkün olmayacaktır. Yani içimizde günahsız biri yok ama ilk taşı atmaya da en günahkârlar en teşne.

Atilla Taş misillû “N’aberin lan yalancılar, sahtekârlar” desek hemen alınırlar amma velâkin “Ağbi, millet olmuş puşt”, “Bu devirde babana bile güvenmiceksin b’olum”, “Sakın kimseye iyilik yapma; kötü olursun. Deveye diken, insana bilmemne” diyen diyene.

Milliyet’ten Fazilet Şenol TÜRKLERİN İKNA ETMEK İÇİN KULLANDIĞI 10 SÖZ’ü sıralamış yani yalanlarımızın en’lerini: * Allah rızası için / Bak Allah’ın adını verdim * Yalanım varsa şurdan şuraya gitmek nasip olmasın * Allah, Kuran, nimet çarpsın ki / Getir Kuran’ın üstüne el basayım * Ölümü gör / Ölümü öp * İki gözüm önüme aksın * Allah seni inandırsın * Gözünün yağını yiyim * Yemin et * Gel bişey yapmıcam * Sütümü helâl etmem

Piyasa bol, alış-verişe gelen yahut isteklisi ilâve etsin: – Bak abdestliyim şu anda – Bunu al sen bana dua edeceksin – Bizde söz senet abicim – Gelişine veriyorum, maksat işin görülsün – Valla billâ de – Bacımsın – Çoluk çocumun hayrını görmiyeyim ki – Abla tadına bak, alman önemli deyil Kurtarmaz, kurtarsa dükkân senin – Ciddi söylüyorum bak – Yap bi güzellik – Yabancıya gitmesin – Zeki ama çalışmıyor – Harbi diyorum – Şerefsizim – Dosta gider …

Böylece ne yapıyoruz; yalanda okeye dönüyoruz. Birbirimizi aldatmaktan bıkmıyor, usanmıyor ve ‘biz’ dediğimize dahil olanları kazıklamaktan haz alıyoruz. Türk’ün Türk’ten başka düşmanı mı varmış? Müslüman’ın Müslüman’dan başka rakibi mi varmış? İsterseniz bir kâğıt-kalem alın elinize, rakip yada düşman bildiklerinizi sıralayın; bakın bakalım, bir ecnebi yahut gayrimüslim çıkacak mı?

Yetişme ve yetiştirme tarzımız çıkar, yalan ve haksız kazanç, çalışmadan kazanmak üzerine. Arada bir âdetsel birlik, geleneksel dayanışma seanslarında vaziyet almak da günah çıkarma ritüelimiz. Bu kafa değişmezse kaderimiz nasıl değişecek?! Birilerini seçelim, o da bizim içimizden çıkmış olarak sihirli değnekle bizim gibileri değiştirsin hemi?!

Bakalım bakalım, çarpma cihazı olarak kullandığımız Kuran’a; toplumların değişmesi ve düzelmesi, esenliğe kavuşması hakkında acaba ne yazıyor? Askerinize ismini verdiğiniz Peygamber; yalanla imanın birarada bulunması/bulunmaması, münafıklığın alâmetleri, aldatanın konuşlanması/konuşlandırılmasıyla alâkalı acep neler diyor?

Derin düşünürler, bilgelik ve bilim insanları, sosyoloji ve psikoloji ilmi, tarihsel tecrübeler ve devlet deneyimimiz ne/neler anlatıyor olabilir; Temel’in ters yol örneğini mi?

Kendi seçtiklerinin tâcizine uğrayıp sonra yine bir seçimle veya sandıkla kurtulacağını ummak ve böyle bir kısır döngüden demokrasi dersi çıkarmak (!)

Evet, yazı biraz sert ve biraz karamsar gözükebilir. İsteyen, “Kader diyemezsin, sen kendin ettin” diyerek arabesk özete bağlayabilir; isteyen, şeytanı kendi iç dünyasının dışında zannedip ve hacıların sembolik (soyut) taşlamasını gerçek (somut) sanıp klavyeden dilediğini taşlayıp, dilediğini şeytanlaştırabilir. Her fırsatta ve hep birbirimize yaptığımız gibi…

Devamını Oku

ZAMLARI KANIKSAMAKTAN BAŞKA BİR TUHAFLIĞIMIZ YOK

ZAMLARI KANIKSAMAKTAN BAŞKA BİR TUHAFLIĞIMIZ YOK
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Veya HAYAT PAHALILIĞINDAN RAHATSIZLIK DUYMAMAKTAN BAŞKA BİR RAHATSIZLIĞIMIZ YOK diye de başlık atabilirik. Tuhaflığın dükkân adı olduğu bir diyarda rahatsız olan doktora gitsin.

Mazlum’u getirin bana!” yahut mazlum bir toplum verin bana. Eğlenmek istirem, Mazlum’un ismini değiştirirem; Muaz-Zam olsun bundan kelli.. “Sen ne pişirdin, sormirem / Gözüm perdeli, görmirem.”

15 Haziran 2021’de 1 litre benzin 7,8 lira ve mazot 7,3 lira iken 1 yıl sonraki fiyatı 28,5 ve 28 liralar civarında. 7 ile 4’ü çarpmayı biliyorsanız bıldır & bu yıl kaça katlandığını da öğrenmeye cesaret edebilirsiniz.

15 Haziran 2021’de çeyrek yüzyıllık yani 1’in 4’üne gelmiş bir öğretmen 6 bin lira ancak alırken 2021-Temmuz ve 2022-Ocak zamlarıyla bugün yani tam 1 sene sonrasında 8 bin 600 lira alabilmekte. Hadi, toplam % 35’lik Temmuz-2022 zammından 3 bin ekleyelim; olsun 11 bin 600. 400 lira da fatura yuvarlaması yapalım ve olsun 12 bin. Ne oldu; ikiye katlandı mı? Geriye ne kaldı; 2 kat daha mı? 24 bini ne zaman bulur; seneye bu vakitler mi, 2024 mü?

Petrol fiyatları cart-curt da elektrik-doğalgaz, şeker-un-yağ, et-süt, kâğıt-kereste ve sair kalemlerde durum nasıl; açık arttırmalı mı, mendilvari katlamalı mı? “Namussuza ballı kaymak yedirir / Namusluya taş yutturur bu düzen” dar gelirlileri darağacına gönderene dekçömlek patladı’ demek yok ha!

Öğretmenin ek ders ücreti 27,3 lira; bari 1 litre benzini 1 ders saati ücretine endeksleyelim de dörtnala giden enflasyonu biraz yoralım, azıcık zorlayalım. Ya da salın yularları, yakıt 50-60 lira olsun; ikinci fili, üçüncü fili isteyelim. Neydi o türkü:

1 fildir, 2 fildir, 3 fildir,

4 fildir, 14 fildir…

Bana bir bade vir.

Ne demişiz bir yazıda; “Benzine zam üstüne zam yapıldığında benzinlikte sıraya giren bir milletiz biz, ertesi gün zamlara karşı eyleme geçen değil; uyarız suyun akışına vesselâm.” Durmak yok; yola da devam, akışına bırakmaya da devam.

Temmuz’da % 35 zamlayıp çalışanları sevindirik edeceklermiş. Taban fiyatları açıklıyorum: yüzde 35’e cümle kurmaya bile değmez, zaten 35-36 saat içinde erir. Yüzde 100 zam olsa bi 70’lik, yüzde 135 zam yapılsa bi 35’lik daha ilâve gerektir. Yüzde 200 olsa hafif bir tebessüm ve minik bir teşekkür, yüzde 300 olsa 3-5 ay lâf sokmadan idare ve seçime şükür.

  • Açlık sınırı nedir Usta?
  • Bir ülkenin insanîlik/slamîlik endeksindeki yeri, yani asgarî ücret oranıyla arasındaki fark

x (çarpı) günahkârlık katsayısı. Aç insanların ülkesinde tok olan cennet levhalı cehennem sitesi.

  • Tokluk sınırı nedir usta?
  • Yokluk çekenlerin sinir ucu.. Müslümanlık için köprüden önce son çıkış..
  • Ya yoksulluk sınırı?
  • Bir toplumda azamî müşterektir, çoksulluğu çöküş
  • Usta ciddi misin?
  • Cidsizim, tekinsizim, kanıksamaya tanıksadım; rahat mıdır, rahatsızlık mıdır arayışım?!

Bir kelimenin dibine doğru düşüyorum

 Tanrım, alışmakla cezalandırma beni!”

            Bereketini gör İlhami Atmaca ve dahi muradın kerevetin olsun ey halkım!

Devamını Oku

HÜRRİYETÇİ BİR KONGRENİN ARDINDAN

HÜRRİYETÇİ BİR KONGRENİN ARDINDAN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

29 Mayıs’ta Ankara’da yapılan ilk Olağan Genel Kurul’la ve öncesindeki 5 aylık hür ve ilkeli sendikacılık performansındaki gerek eğitimin özüne dönük üretkenliği gerekse de örgütlenme başarısıyla sendikal güzergâhta yeni bir adres belirdi: Hürriyetçi Eğitim Sen.

Siyasetten bağımsız ve eğitim çalışanlarının aklını, fikrini, irfanını hürriyet temelli temsil mayası tuttu. İktidar aygıtı ile toplumsal katmanların ilişkisinin yıpratma & yıpranma katsayısına bakıldığında; özgürlüğün, iradenin, hak mücadelesinin, hür düşüncenin, katılımcılığın ve ilkelerin geçiş üstünlüğünün hâsılı onur ve haysiyetin kamu yararına yurt sathına yayılması ve tüm nefes alan gruplarda yankı bulması bundan öte yalnızca zaman sorunudur.

Kongre özelinde analize girişirsek; vesayet ve icazet olmadan herkesin aday olabildiği, onlarca kişinin kürsüye çıkabildiği, sayımların gece yarısına kadar sürdüğü, sonrasında herkesin kucaklaştığı ve birlik-beraberlik mesajları verdiği bir demokrasi şöleni oldu. Bu şölene işleyiş içindeki itirazlar ve eleştiriler de dahil.

İlkelerin içselleştirilmesi hazım süreci ister. İnsanların beş ayda alışkanlıklarını bırakmaları kolay değildir; çoğu insan zararlarını bildiği halde sigarayı bile bırakamaz. Dahası insan zihni mukayeseli çalışır. Kafamızdaki son kongre tüm demokratik teamüllerin çiğnendiği önceki sendikayla ilgili olunca ‘güven’ noktasında herkes yoğurdu üfleyerek yiyor. Divan Başkanlığının adalet, eşitlik ve çoğulculuk bakımından örnek tutumu işte o güvenin kazanımıydı. Bundan sonraki kongrede mikyas bu kongredeki ortam olacak.

Cumhuriyetin temel değerlerine ve eğitim davasına Atatürk’ün yüklediği mana ve misyonun ölçü alınması, Sendikal delegasyon adına Genel Başkan’ın Anıtkabir ziyaretinde Özel Defter’e yazdıklarının ve Genel Kurul’da konuşmalarının temelini teşkil etti. Diğer Yöneticilerin uyumlu ve istişareli çalışmaları zorlukların aşılmasında müessir oldu. Ciddi bedeller ödenmesine ve az zamanda çok işler yapılmasına karşın yer yer eski alışkanlıkların nüksetme emareleri de görülmedi değil. Fakat güzide ve genel eğilimi diğerkâm büyük kitle içinde o küçük bencillik nöbetleri de eridi gitti.

Başkalarında yanlış gördüklerimiz ve eleştirdiklerimizi yapma tekrarına düşmeyecek bir sistem oluşturma iddiasında idik; bu sınavı azamî fayda ortak paydasında atlattık çok şükür, gayrı önümüzdeki sınavlara hazırlanacağız. Önder Kaymaz Hocamın tespitiyle 21. Yüzyıl Sendikacılığı yapmak durumundayız. O vizyonu kuşanarak üye değil ‘değer’ kazanacağız. Konjonktürel (hormonlu) büyüme ve etkisiz yetki gibi boşluğa okunan ezanlara kulak vermek yerine Başöğretmen ’in 100 yıl önce koyduğu hedefe odaklanmalıyız: “Maarif işlerinde behemehâl muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin halâs-ı hakikisi ancak bu suretle olur.

Pandemi (salgın) süreci gösterdi ki elimizdekileri kaybetmedikçe kıymetlendiremiyoruz. Bırakın sağlığı; sokağa çıkabilmenin, okula-camiye gidebilmenin, serbestçe seyahat edebilmenin, düğün ve cenaze gibi cemiyetlere iştirakin bile nasıl bir nimet olduğunu hatta insanın sevdikleri arasında ölebilmesinin bile ne kadar anlamlı olduğunu hayat bize öğretti. Atatürk’ün cumhuriyet ekseninde bize kazandırdıklarının; millet iradesinin, özgürlüğün ve bağımsızlığın, kadın – erkek eşitliğinin, insan haklarının, kurallı bir toplum olmanın, aklın ve bilimin rehberliğinin hâsılı insanlık tarihinin ortalaması sayılan kadim değerlerin ve evrensel ilkelerin aşama aşama yitimini hissettikçe ne kadar hayatî olduklarını anlamaya başlıyoruz.

Kayıp çok, vakit az ve mücadele bu değerler / ilkeler üzerine yapılacak. Şükür ki sahadayız, şükür ki ‘hürriyet’ tarafındayız. Hamdolsun özgürlüğe!

Devamını Oku

ZAMMINIZI SEVSİNLER!

ZAMMINIZI  SEVSİNLER!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

(2009 yılında duygularımızın 2022 yılına arzıdır)

Köyün birinde baş belâsı bir canavar varmış. Köylü biri çıksa da defetse diye beklerken adamın biri talip olmuş: ‘Bana köyün imkânları ile 5 yıl süre verin, halledeyim’ demiş. ‘Tamam’ demişler. Ye, iç, yat, eğleş, konuş derken geçmiş 5 yıl. ‘Haydi!’ demişler, ‘Verdiğin sözü tut’. ‘Hay hay’ demiş bizimki. ‘Siz yakalayın getirin, öldürmesi benden’. Köylü; ‘Yahu, biz nasıl yakalarız?’ demiş, ‘Hem sen halledeceğim dememiş miydin?’ Bizimki; ‘Ben halledeceğimi söyledim, yakalamaktan bahsetmedim ki’ demiş. ‘Bana bir 5 yıllık süre ve aynı imkânları verin, hem yakalayayım hem de öldüreyim’. Köylü gene ‘Tamam’ demiş. Gene ye, iç, yat, eğlen derken 5 yıl geçmiş. Köylüler; ‘Hadi artık sayın kahraman, şu canavarı yakala da öldür’ demişler. Bizimki yine ‘Hay hay’ demiş. ‘Siz bana onu gösterin, ben de yakalayayım’. Köylü; ‘Ya, olur mu?’ demiş. ‘Bulmak, yakalamak hepsi senin işin’ demişler. Kahramanımız; ‘İyi de ben bulurum demedim ki, yakalarım dedim’ demiş. ‘Siz bana aynı imkânlarla bir 5 yıl daha verin, hem bulayım hem halledeyim’ deyince güngörmüş ihtiyarın biri; ‘Kardeşlerim, asıl canavarı başımıza geçirmişiz’ deyivermiş.

Akrebe ‘Niçin milleti sokuyorsun?’ diye sormuşlar: ‘Ben sıkıca kucaklıyorum, samimiyetimin şiddetine dayanamıyorlar’ diye cevaplamış.

Arslana ‘Senin olmadığın yerde tilki baş koparıyor’ demişler: ‘Tilkiye o fırsatı verenler müstahaktır’ demiş.

Keçiye ‘Ne güzel de yağlısın’ demişler: ‘Boşuna yağcılık yapmayın, devlet katında makam – mansıp sahibi değilim’ demiş.

Ağustos böceğine ‘Niye cırlayıp duruyorsun?’ demişler: ‘Devlet sanatçısı olmak için konser veriyorum da’ demiş. ‘Malûm, kışın aç kalmamak için’.

Aç köpeğe sormuşlar; ‘Niçin fırına saldırıyorsun?’. ‘Ne yapalım’ demiş. ‘Toplu yürüyüş yapacak halimiz yok ya’.

Balığa ‘Niçin baştan kokuyorsun?’ demişler: ‘Siz başımdan kokluyorsunuz da ondan size öyle geliyor’ demiş. ‘Kuyruğumdan da koklayın, aynı kokuyu alırsınız’.

2 çarpı 2; eder 2 buçuk. Sanki Cennet’e yolculuk. Kuzulara şah olmuş kurt, istersen karaborsadan dilek tut.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım Kaf Dağına..

Biri çalmış, biri çırpmış, biri yemiş, diğeri yutmuş. Öbürü; ‘Hani bana, hani bana’ demiş.

İyi maçlar ve magazinler Türkiye !

 

 

Devamını Oku

YENİ ÇÖZÜM SÜRECİ: GÖÇÜRME

YENİ ÇÖZÜM SÜRECİ: GÖÇÜRME
0

BEĞENDİM

ABONE OL

YENİ ÇÖZÜM SÜRECİ: GÖÇÜRM

Son yirmi yılda ardı ardına Çözüm Süreçleri yaşadık, tıpkı Haçlı Seferleri gibi. İlki ve etkilisi Kuzey Kıbrıs’ın başından Denktaş merhumun gönderilmesi ve iki taksimli yapının ‘Çözümsüzlük çözüm değildir’ diyerek adanın tümden Rumlara/Yunanlılara/Avrupalılara peşkeş çekilmesiydi; Allah’tan Güney Kıbrıs halkı ‘Yes be annem!’ demedi de bugün KKTC diye bir devlet ve çifte şeritli ay-yıldızlı bir bayrak hâlâ var.

Ergenekon ve Balyoz gibi doğrudan Türk Ordusuna yönelik kumpaslar; ‘Açılım’, ‘Çözüm’ adı altında gerçekleştirilen ve hem PKK’lı teröristlerin hem de teröritbaşı Apo’nun (nâm-ı diğer İmralı) resmî olarak muhatap alındığı süreçlerle eşgüdüm içerisindeydi. Ne günlerdi, tekrarından Allah esirgesin zira sosyoloji üstadının dediği üzere “kitlelerin aklı yoktur”. Haziran 2015 Seçimleri sonrası terörle müzakere edilemeyeceğini ancak mücadele edilebileceğini anladık ve Hendek Operasyonlarıyla zevâhiri kurtardık ama yüzlerce şehit ve gazi verdik.

Sihirli bir kelime gibiydi çözüm ve matruşka bebeklerinki gibi içinden kaç tane çıkacağını kestiremiyordunuz. En uzun sınır komşumuz ve din kardeşimiz pozisyonundayken Suriye İçsavaşı’na Amerika’nın yancısı olarak müdahil olmuştuk; o pozisyonu da TSK Harekâtlarıyla 5-6 yıl sonra değiştirmiştik. Değişmeyen yan, Suriyelilerin artan bir şekilde ve memleket sathına dağıtılarak geçici’likten yavaş yavaş kalıcı’lığa evrilmesiydi. Astana ve Soçi görüşmelerinin, mutabakatlarının bile üzerinden 4 yıl geçti, Suriye’de savaş çoktan bitti; niye kimse yerinden kıpırdamıyor?! Bu iş ranta ve konu statükoya mı dönüştü?

Dördüncü süreç ise geçtiğimiz yıl ABD’nin Afganistan’ı Tâliban’a devretmesiyle başlamış görünüyor. 15-20 yıldır Kuzey Pakistan’ı da istikrarsızlaştırmaya çalışan Amerika’nın Başkanı ile bizim Cumhurbaşkanı’nın görüşmesi sonrasında artarak süren Afganlı-Pakistanlı göçü şehirlerimizde güvenlik sorunu ve toplumsal gerilim noktasına dönüştü. Milyon milyon rakamları çekirdek çitler / çerez yer gibi konuşuyoruz. En alt keseden ağzını açan istatistikler 4 milyona yakın Suriyeliden ve 1,5 milyona yakın Afganlı-Pakistanlıdan bahsediyor. Ya kayıtdışı ve kaçakların sayısı bu işlere millî beka noktasından bakanların dediği gibiyse ne olacak?!

Çözüm 1’de hedef Kıbrıs’ın kuzeyindeki Yavru Vatan ve Türkiye’nin güneyindeki deniz yani Mavi Vatan’dı. Çözüm 2’de Türkiye’nin güneydoğu toprakları ile Irak ve Suriye’nin kuzeyinin ortaklığı hedeflenmişti. Çözüm 3’teyse Türkiye’nin Suriye sınırındaki güney toprakları ve Atatürk’ün yadigârı ama Suriye’nin de kuyruk acısı olan Hatay, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu Güvenli Bölgelere mukabil Suriye’nin Türkiye içindeki nüfus ve nüfuz bölgelerine dönüştü. Fakat dördüncüsü; hep erkek ve eli silah tutan türünden olması hasebiyle, başta İstanbul olmak üzere doğrudan büyük şehirlere yönelmesi nedeniyle Türkiye için bir iç güvenlik sorunudur hatta Allah korusun artık sönümlenmiş olan Afganistan ve Suriye iç savaşlarının bu topraklarda yeniden harlanmasına sebep olabilir ki en kötü ihtimaldir.

Üniversiteden hocam Prof. Kemal Beydilli’nin “1828 – 1829 Osmanlı – Rus Savaşında Doğu Anadolu’dan Rusya’ya Göçürülen Ermeniler” diye bir kitabı vardı. Yani göçürme işi diğer bir Profesör Ümit Özdağ’ın yazdığı gibi “Stratejik Göç Mühendisliği”dir. İlkinin sonunda kurulan Ermenistan’la hem bizim hem de can Azerbaycan’ın neden bir türlü normalleşemediğini geçen 1,5 asırlık tecrübede herhalde milletçe öğrendik. Sanki bu defa da hedef Dördüncü Haçlı Seferi’ne benzer bir şekilde İstanbul gibi gözüküyor. Emniyet ve Valilik verilerinde bile 542 bin Suriyeliye karşı 763 bin düzenli göçmenden bahsedilmesi endişemizi haklı çıkarmaktadır. Diyelim ki bir o kadar da kaçak ve düzensiz göçmen var; İstanbul’da bir deprem olduğunda veya Rusya-Ukrayna Savaşı herhangi bir NATO ülkesine bulaştığında ve Türkiye de buna dahil olduğunda ülke ekonomisin kalbi olan şehirde 2-3 milyonluk kitlenin kontrolünü nasıl sağlayacaksınız? I.Dünya Savaşı esnasında Hınçak – Taşnak gibi çetelerin neler yaptığını açın tarih kitaplarını okuyun.

Çözümler, çözülüm’dü ki zor-belâ atlattık; göçler ve göçürme, göçertmeye dönüşmesin.

 

 

Devamını Oku