DOLAR 13,71940.4%
EURO 15,56840.18%
STERLIN 18,2262-0.32%
ALTIN 786,210,93
BIST 1.910,411,61%
BITCOIN 673311-7,18%
Ankara
11°

KAPALI

06 35

İMSAK'A KALAN SÜRE

Bir Zamanlar Kıbrıs

Bir Zamanlar Kıbrıs
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Devamını Oku

Azerbaycan – 103 yıl önce ve bugün… – Hacıbey Heyderli

Azerbaycan – 103 yıl önce ve bugün… – Hacıbey Heyderli
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Azerbaycan – 103 yıl önce ve bugün…Hacıbey Heyderli,

Gazeteci, Azhaber Medya

Grupu Başkanı

 

31 Mart 1918’de ne oldu?

Bugün Azerbaycan tarihinin en acı günlerinden biri olarak anılıyor. 31 Mart 1918’de Azerbaycan topraklarında bir soykırım yaşandı.

Tarihsel olarak sivilleri hedef alan Ermeniler geleneklerine sadık kaldılar ve tam 103 yıi önce binlerce sivili öldürdüler. 

O tarihten bu yana 103 yıl geçiyor.

31 Mart günü de dahil tam beş gün içinde Ermeniler Bakü merkezli Azerbaycan topraklarında kadın, yaşlı, çoluk, çocuk demeden herkesi yıkıp yakmışlar.

Elde olan belgelere göre 30 Mart – 3 Nisan 1918 günleri arasında Ermeni silahlı çeteleri Azerbaycan’ın Bakü, Şamahı, Guba, Haçmaz, Lenkeran, Hacıgabul, Salyan, Zengezur, Karabağ, Nahçıvan ve başka bölgelerinde tam tamına bir soykırım gerçekleştirmiş.

5 gün içinde Bakü’de 15.000-20.000, Şamahı’da 7.000 ve Kuba’da 6.000 kişinin öldürüldüğü tahmin edilmektedir.

Olaylara tanık olmuş Kulner adlı bir Alman şöyle anlatmış: “Ermeniler Müslüman mahallelerine sokularak herkesi öldürüyor, kılıçla parçalıyor, süngüyle delik deşik ediyordu. Katliamdan birkaç gün sonra bir çukurdan çıkartılan 87 Türk cesedinin kulakları, burunları kesilmiş, karınları yırtılmış, bazı organları doğranmıştı. Ermeniler çocuklara acımadıkları gibi yaşlılara da aman vermemişlerdi”.

Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Olağanüstü Araştırma Komisyonunun belgelerinden:

“1918 yılının Mart-Nisan aylarında Şamahı’da 8 bin kadar sivil halk katledilmiştir. Şamahı Camisi de dahil birçok medeniyet abidesi yakılmış ve dağıtılmıştır.

Cavanşir kazasının 28 köyü, Cebrayil kazasının 17 köyü tam olarak yakılmış, insanları mahvedilmiştir.

1918 yılının 29 Nisan günü Gümrü yakınlığında çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan 3 bin kadar Türk göçmen pusuya düşürülerek son ferdine kadar mahvedilmiştir.

Ermeni silahlı çeteleri Zengezur kazasında 115 Azerbaycan köyünü mahvetmiş, 3257 erkek, 2276 kadın ve 2196 çocuğu öldürmüştür. Kaza üzere toplam 10068 Türk öldürülmüş veya yaralanmıştır. 50 bin Türk yurtlarını bırakıp kaçmak zorunda kalmıştır.

 

Ancak 31 Mart 1918 soykırımı son değildi…

74 yıl sonra tarih tekerrür etti. 25-26 Şubat 1992 gecesi, Ermeniler tarafından işlenen kanlı katliamların devamı niteliğindeki Azerbaycan’ın Hocalı kentinde bir başka korkunç soykırım daha yaşandı. Saldırı sırasında kentte 106 kadın, 63 çocuk ve 70 yaşlı olmak üzere 3.000 kişiden 613’ü acımasızca öldürüldü, 76’sı çocuk 487 kişi ağır yaralandı, 1.275 kişi rehin alındı ​​ve aşağılayıcı işkenceye maruz kaldı.

 

Azerbaycan intikamını aldı

Ama Azerbaycan insanı, Azerbaycan halkı bu acıları hiçbir zaman unutmadı. Tarih kitaplarından okuduğumuz, ekranlardan gördüğümüz o acılı anılarla büyüdük ve öldürülen masum insanların kanının yerde kalmayacağına söz verdik.

Ve Muzaffer Azerbaycan Ordusu 44 günlük Vatan savaşında bugüne kadar öldürülen masum insanların intikamını aldı. Azerbaycan tarihi, ebedi ve kadim topraklarına geri döndü. 

Karabağ topraklarında Ermeni işgali bitti. Karabağ’ın gözü sayılan Şuşa işgalden kurtuldu. 1992’de Karabağ’dan annelerinin kucağında çıkan gençler, ellerinde silahlarla o topraklara döndüler. Azerbaycan, dünya savaşı tarihinde bir savaş açtı. Başkomutan İlham Aliyev’in Azerbaycan’ın en parlak zaferi olan Karabağ savaşından bahseden sözleri, her Azerbaycanlı için gurur kaynağı oldu:

Biz kan dökerek Şuşa’yı kurtardık, Şuşa için ciddi savaşlar oldu. İstilacıların kalıntıları Laçin koridoru boyunca dağıldı ve Şuşa savaşlarında yüzlerce, belki de binlerce işgalci yok edildi. Askerlerimiz hafif silahlarla, sarp kayalıklara tırmanarak, vadileri ve tepeleri, Hocavend ormanlarını ve patikalarını aşarak Şuşa’ya geldi. Hafif silahlar, tabancalar, süngülerle savaştık. Ama burada bize karşı toplar ve tanklar kullanıldı. Düşman gücümüzü gördü, irademizi gördü, milli ruhumuzu gördü ve mağlup oldu. Şuşa’nın kurtuluşu, Büyük Vatan Savaşı’nda özel bir olaydır. Şuşa bizim hedefimizdi ve bu hedefe doğru ilerliyorduk. Şuşa’dan önce kurtarılan tüm topraklarda Azerbaycan Ordusu’nun varlığı, Şuşa’nın kurtuluşunu da şartlandırdı. Cebrayil bölgesi, Sugovushan, Hadrut, Hocavend bölgesinin çoğu, Zangilan, Fuzuli, Gubadlı bölgeleri, Laçin bölgesinin güney kesimi, Kelbecer dağları, Murov dağı ve ardından Şuşa. Savaş sırasında 300’den fazla köy ve kasaba kurtarıldı, düşman diz çökmeye zorlandı, teslim oldu“.

Azerbaycan halkı bize bu gururu yaşatan herkese minnettar. Ancak biz başımıza gelen trajedileri, yaşadığımız soykırımları da asla unutmamalıyız ve unutmuyoruz. Çünkü Geçmişini ve tarihini unutan insanlar geleceğe körü körüne bakarlar! Allah tüm şehitlerimize rahmet etsin!

Devamını Oku

Harp Okullarında Atatürk İsminin Kaldırılması

Harp Okullarında Atatürk İsminin Kaldırılması
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Askeri eğitimin temeli olarak bilinen Harp Okulları’na öğrenci alım şartları ile müfredatlardaki değişikliklerle ilgili son günlerde çıkan haberleri takip ederken toplumda önemli bir sınıf olan askerlerin, okula alımları ve eğitimleri esnasında değişmesi istenen hususlar, doktorasını Kara Harp Okulu Savunma Bilimleri Enstitüsü’nde tamamlamış ve tüm okumalarından kendisini Atatürk çizgisindeki milliyetçiliği ve Atatürk’ün yapmış olduğu devrimleri anlamış bir akademisyen olarak tanımladığım şahsımı ziyadesiyle tedirgin etmektedir.

Öncelikle toplumdaki Atatürk algısının neden kötülenmek istendiği ya da tamamen silinmek istendiği mevzusunu anlamakta gerçekten çok ciddi sıkıntı yaşıyorum. Özellikle liderlikle ilgili derslerde tüm öğrencilerime liderleri tarafsız bir şekilde aktarmaya çalışırken çok önemli bir hususun altını çiziyorum. Kişileri yaşadıkları zamanın şartlarına göre değerlendirin diyorum. Yani Hitler’i Hitler yapan ortamda neler yaşanmıştı, Stalin nasıl Stalin olmuştu ve benzer pek çokları için de önce dönemi aktarmaya çalışırım. Mesela Fransız İhtilali’ni anlayabilmek için 1789 öncesi Fransa’da halkın neler yaşadığını bilmek gerekir derim.

Şimdi gelelim Atatürk’ün yaşadığı döneme. Tarih derslerimizden bildiğimiz çok temel bir bilgi ile başlayalım. Doğum yılı: 1881. O tarihte henüz Atatürk Zübeyde Hanım’ın bakımına muhtaç bir bebekken Osmanlı ekonomisi can çekişiyordu. Eminim duymuşsunuzdur. Düyun-u Umumiye ve 1854 tarihinden itibaren borçlanmaya başlamış Osmanlı ekonomisini tabiri caizse bir virüs gibi sarmalayarak ele geçirmeye çalışan yabancı devletler. Osmanlı’ya Hasta Adam diyorlar. Niye hasta? Çünkü ekonomi 1750’lerde Avrupa’da başlamış olan iktisadi değişikliklere ayak uyduramadı, fetihler durdu, 1699’dan sonra Osmanlı yeni toprak kazanamadı. Toprak yoksa tebaa yok, halk yoksa vergi yok, vergi yoksa asker yok ve bu sarmal böyle gitti. O zamanlar güçlü bir ordun yoksa vergilendirecek halkı topraklarına katamaz, hükmün altına alamazdın. Toprak kaybetmeye başladıkça tımar sistemine bağlı olarak yetiştirdiğin asker sayın da giderek azalmaya başladı. Sonrası hastalanmaya başlayan bir ekonomi. Zaten ekonomik kurumları çağa ayak uydurmakta sıkıntı yaşarken yönetsel zafiyetler ve zihniyet değişiminin çok hızlı olamaması ki bu çok normal bir durumdur, değişim herkes için zordur, Osmanlı’yı 1881 senesine getirdi. Dış borç aldığı yabancı devletler Osmanlı’nın son gelir kaynaklarını da bir bir paylaşırken bugün askeri eğitim müfredatlarından kaldırmakta sakınca görmedikleri Mustafa Kemal Selanik’te doğuyor. Henüz bir bebekken doğmuş olduğu imparatorluk kan kaybediyordu. Sonrası kendisinin askeri eğitim yıllarıyla başlıyor. Selanik’te doğduğu evin duvarında çektiğim bir fotoğrafı paylaşmak istiyorum.

Kendisinin Selanik Askeri Lisesi’nin son sınıfında aldığı derslere bakalım. Mantık, Muhasebe, Coğrafya, İslam Tarihi, Osmanlı Kaideleri, Geometri, Fransızca, Türk Grameri, Fransızca Yazma ve Resim derslerini karnesinde görüyoruz. Diğer sınıflarda da çağdaş bir subay olarak yetişmek için aldığı dersler bu örneklerden farklı değil. Genç subayımız 1905 yılında Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı olarak mezun olur ve ilk görevi yeri olan Suriye’ye, Şam’a gider. 1905 senesinde dünya nasıldır? Mesela Rus devrimi patlak vermiştir, Çarlık Rusya yavaş yavaş sona yaklaşmaktadır, Avrupa’da ulus devlet tartışmaları derinleşmiş ve Osmanlı’da da benzer sıkıntılar mevcuttur. Mesela Ermeni komitacılar Yıldız Camii’nde Sultan Abdülhamid’i öldürmek maksadıyla suikast düzenlemişlerdir. Anlayacağınız ortalık epey karışık. Mustafa Kemal Şam’da ne durumda derseniz, derdi Vatandır kendisinin. Otokratik yönetimler tüm dünyayı ayaklandırmışken Osmanlı subayları da o dönemin şartlarında düşüncelerini şekillendiriyorlardı. Tüm dünya değişmek istiyordu. Sadece Osmanlı değil, Rus Çarlığı da başarısız olmuştu, Avrupa’daki Krallıklar da. İnsanlar temelde otokrasi istemiyorlardı. Mustafa Kemal ise bu karmaşada vatan toprakları elden gitsin istemiyordu. Ancak Hasta Devlet’in ordusu artık eskisi gibi güçlü değildi, yönetim zihniyetini değiştirmeye direniyordu ve tüm dünya değişirken hatta farklı yönetim şekillerine dönüşürken Osmanlı’yı tam da ortasında bulunduğu bu ortamdan hasar almadan kurtarmak mümkün değildi. İşte vatan sevgisiyle yanıp tutuşan Mustafa Kemal Atatürk böyle bir ortamda cephelerdeydi. Cephe demişken, öyle uzaktan kontrol sistemleriyle emirlerin verilip, füzelerin ateşlendiği, tüm cephenin uzaydan kontrol edilebildiği bir dönemde cephede değil subaylarımız. Orada karar almaları gerekiyor, kriz anında, anında kurdukları çadırdan karargahlarında bomba sesleri altında, her an vurulma tehlikesi ile burun buruna karar vermek zorundalar. Askeri bilgileri çok iyi olmalı, cepheyi, iklimi, askeri, coğrafyanın insanını iyi tanımaları gerekiyor ve her yer barut kokarken sıcak, soğuk demeden cephedeler o zamanın subayları. Avrupa ve Rusya devrim diye ayaklanmış, Osmanlı iktisaden hasta ve artık eski yönetim şekilleri istenmiyor. Halklarda zihniyet değişimi başlıyor, özellikle sömürü düzenine başkaldırı başlamış. Lafı uzatmayacağım.

Şimdi Harp Okuluna alınacak üniversite mezunlarıyla ilgili SUTASAK yönergesinde “Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda” cümlesinin çıkartılması mevzusuna gelelim. ASTTASAK ve SUTASAK kurslarının yönergelerinde 8 maddede yer alan Atatürk çıkarılırken, Astsubay alımlarıyla ilgili yönergenin Eğitim ve Öğretim Ana İlkeleri bölümündeki Atatürkler de kaldırılmış. O maddede: “Öğrencilere; Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı hizmet bilincinin ve mesleki değerlerin kazandırılması sağlanır.” denilmektedir.

Az önce aktardığım ortamda vatanını yabancıların elinden kurtarmak için oldukça zorlu şartlarda ömrü boyunca savaşmış, Ordu Evleri’nde yemek yiyememiş, askeri kamplarda iki dönem üst üste kamp yapamamış, askerlik mesleğinin kaymağından nasiplenememiş Atatürk’ü eğitim öğretim ilkelerinden kaldırmışlar. Neden? Atatürk ilke ve inkılaplarını askeri öğrencilere anlatmayıp sadece Sun Tzu mu anlatacağız? Askere devrim anlatmak neden sorun oluyor? İrticai faaliyette bulunmuş kişileri okula almakta sakınca görmezken neden bugünleri görmemizi sağlayan önemli bir askeri dehayı hem de askeri okul sisteminden silmek istiyoruz? Hadi vefamız yok, Sun Tzu kadar değerli değil mi Mustafa Kemal? Atatürk çizgisindeki Türk milliyetçiliğini anlamadığımız için suçlu Atatürk mü yoksa biz miyiz?

4 senemi geçirdiğim Harp Okulu’nda bu değişimi, bir kasıtla değil de çağdaşlaşma adına ve Atatürk’ü daha iyi aktarabilmek için bir değişim olarak yorumlamayı istiyorum. Modernleşmenin İslam’dan kopma olmadığını anladığımız zaman muhtemelen Atatürk devrimlerinden, Atatürk milliyetçiliğinden korkmayacağız ve yeni nesiller Ne Mutlu Türküm diyene ifadesiyle aslında Atatürk’ün ne demek istediğini bizlerden çok daha iyi anlayabilecekler. Biz müfredatlardan tarihte bizim için yaşamlarını ve son olarak da canlarını feda etmiş insanları çıkartıp vefasızlık örneği sergilerken yeni nesilden Atatürk kadar ümitliyim, tıpkı onun bizlerden ümitli olduğu gibi.

Doç.Dr. Bahar Aşcı
Devamını Oku

İsmail Vayvaylı’nın Ardından…

İsmail Vayvaylı’nın Ardından…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

RAŞİD DEMİRTAŞ

 

Gidenler boşluklarını bırakarak gidiyor. Ve boşlukların içinde “gittikçe artıyor yalnızlığımız”. İşte bir İsmail’i daha gönderiyoruz. Yalnızlaşıyoruz. İnanması güç olsa da gerçek bu, İsmail Vayvaylı’yı gönderdik. Ardında tarifi mümkün olmayan ve gittikçe de çoğalacak boşluğunda yanarak.

Gittikçe çoğalacak boşluğu… düşündükçe derinleşecek…

Gerçek bu… Emir büyük yerden ve gidecek, gidilecek. Kesin. İsmail bu kesin çağrıya anında uydu. Aslında ne kadar ona yakışan bir tavırla. Anında. Telefonla konuşurken, karşıdakinin bile anlayamadığı bir sessizliğe gömülüşle birdenbire. İkirciklenmeden yaşadı, net yaşadı. Gidişi de öyle net oldu.

Bu gidiş sana ne kadar yakıştı İsmail.  İki dünya arasındaki sırlı kapıdan geçiverdin gittin. Çabuk, sessiz, imrenilecek bir kolaylıkla

Gerçekçi bir insandı. Ya da çabuk görünen tarafı oydu. Gerçeği çabuk kavrardı. Kurmay serinkanlılığıyla düşünür ve yola düşerdi. “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası” döneminde de böyleydi. O günler, “her şeyi bırakıp bu işe bakma zamanı”ydı. İsmail öyle yapan sorumluk sahibi bir avuç kişiden biriydi. Her işini bırakıp “o işe” baktı. Yıllarca… Mamak Askeri Mahkemesiyle, “Büroarasında yaşadı. Sabahın köründe çıkıp, dolmuş-otobüs Mamak’a, mahkeme kalemine gidip, mesai bitiminde aynı şekilde büroya dönüp, tasnif, çoğaltma, arşivleme, ilgili bütün kişilere belgelerini hiç eksiksiz hazırlama7 yıl süren 587 sanıklı siyasi-hukuki bir davanın teknik altyapısını yapmıştı.

Günlük işler içinde, sıradan her şey gibi. O iş öyle olmasını gerektirmişti, o da öyle yapmıştı. Verilmiş bir görev değildi. İhtilal olmuştu, ülküdaşları tutuklanmıştı. “Davayargılanıyordu. Yapılması gereken bir şeydi. İş değildi, görev değildi. “Dönemeçte” çok özel bir şey yapar gibi de değil. Yapılması gerekiyordu yaptı. O kadar.

Gerçekçiliğini tamamlayan Tanrı vergisi bir keskin zekâsı vardı. 587 sanığı sıra numaralarıyla, suçlama maddeleriyle, hangi bölge sanığı olduğunu ezbere bilecek kadar

7 sene… Özel hayatı, genel hayatı her şeyi, “büro”, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası oldu. Onunla kalkıp onunla yattı. Bunu kalıplaşmış bir ifade olsun diye söylemiyorum, gerçekten öyle olmuştu. Hiçbir maddi beklentisi olmadan. “Benim hayatım ne olacak” demeden.

İsmail hiç kaale almasa da bu yıllar, MHP Davasının Duruşma Hâkimi Vural Özenirler’in “İsmail Vayvaylı gözüm üzerinde” tehdidi altında, ama “inadına işler” yaptığı yıllardı.

Bu yılları iki sır odası arasında geçti İsmail’in. Birisi mahkemede savcılığın topladığı çuvallar, klasörler dolusu belgeyi gördüğü, fotokopilerini aldığı oda; diğeri bürodaki “bir dönemin hafızası” olan arşiv odası. Bu iki oda da radyasyonuyla, zararlı ışınlarıyla, toner kokularıyla ve unutulması gereken sırlarıyla hafızalarda bile sonsuza kadar kapandı artık.

MHP Davası bitti, İsmail yapılması lazım olanı yapmış olmanın huzuruyla kendi hayatına gitti. Kelimenin tam anlamıyla gitti. Hiç ardına bakmadan. Hiç kimseden hiçbir şey beklemeden. Şeref Abi gibi, Galip Abi gibi, Şeref Özdil gibi, diğerleri gibi.

Bir tek şey yakmıştı yüreğini. Davanın bitiminden kısa bir süre sonra, davanın arşivi çalınmıştı. Ülkücüler, ülkücülerin hafızasını boşaltmıştı.  Özellikle Şerafettin Yılmaz’ın ve İsmail Vayvaylı’nın, Şeref Özdil’in emekleriyle kurulmuş, biriktirilmiş, düzenlenmiş olan, “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası Arşivi”, kapı kırılarak hoyratça çalınmıştı. O arşiv herhangi bir avukatın bürosundaki dava dosyaları değildi. Bir dönemin dokümantasyon merkezi idi. MHP Davasının bütün sanıklarının yani 587 sanığın; polis, savcılık ifadeleri, mahkeme sorguları, MHP Genel Merkezinde, Ülkü Ocakları Genel Merkezinde, bu dava ile ilgili aramalarda toplanmış bütün belgeler, bütün duruşma zabıtları, şahit ifadeleri, iddianamede kullanılan ve kullanılmayan bütün belgeler bulunuyordu. Dava ile ilgili basında çıkmış bütün haber ve yazılar, basında çıkan yanlı ve yanlış haberlere/yazılara verilen cevaplar, tekzipler dosyalanmıştı.

Daha da ötesi; sadece MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası değil, Dev-Yol, TKP gibi davaların zabıtları bile alınmış, tasnif edilmişti. Komünistlerin dağıttığı bildirilere kadar toplanmıştı. Velhasıl “Bir Dönemin Hafızası” oluşturulmuştu. Özellikle üç kişinin Şerafettin Yılmaz, İsmail Vayvaylı, Şeref Özdil’in eseriydi bu arşiv. Bütün büro çalışanlarının yüreği yandı bu arşivin çalınmasına ama bu üç kişinin yüreğinin yangısı tarif edilebilir mi?

Rahmetli İsmail başka hiçbir şey için geri dönüp bakmadı bile. Ama arşivin çalınmasından dolayı çok kırgın gitti. 

Dava bitti, o zamana kadar benim hayatım ne olacak diye sormadığı hayatına döndü. Kendi tabiriyle, çok uzun yıllar “sıfırın altı”ndan, sıfır noktasına çıkmaya çalıştı. Çıktı.

İş hayatında da gerçekçiydi. Müşterisi için yapılması gerekeni, hukukî olmak kaydıyla sonuna kadar takip ederdi. Şeref Abi’nin deyişiyle, “İsmail’e sigorta yaptırıp da sonradan ayrılan bir tek müşterisi yok”tu. 30 yaşından sonra yepyeni bir şehirde, yepyeni bir meslekte, yepyeni bir hayata başladı. Kolay olmadı tutunması. Çok zor zamanları oldu. O zor zamanları yine gerçeği kavrama becerisiyle, usanmadan yürüyüşüyle aştı. Çaba değil, öyle büyük bir çaba gösterdi ki, sıfır noktasının altından yükseldi ve geç başlamanın, yoksunlukların eksiğini kapattı.

Bir yazısında, kendisini ve akranlarını anlatırken;

Çoğumuz benim gibiydi. Benim gibi, okuma yazma bilmeyen bir annenin ve babanın çocuğu. Torosların, Erciyes’in veya Ağrı’nın ot bitmeyen tepelerine yakın bir köyün, ya da bir ağaç gölgesine hasret bozkırın çocuklarıydık. Bu kadim coğrafyanın, bu öksüz yurdun öksüz çocuklarıydık.

Çoğumuz samanlıktan bozma binalarda, yılda iki üç öğretmen değiştirerek beş sınıfı bir arada okudu. Gaz bulabildiğimizde gaz lambası altında ders çalıştık. Çoğumuzun köyü elektrikle biz yirmili yaşlarda iken tanıştı… Kıraç topraklarda kara sabanla çift sürdük… Çoğumuz bir motorlu taşıta on yaşından sonra bindi…” diyordu. İsmail buradan gelmişti, onun deyişiyle “çoğumuz gibi”, “sıfırın çok çok altından” gelmişti.

Nereden geldiğimizden ziyade, ne olduğumuz değil midir asıl olan. İsmail kelimenin tam manasıyla “üstün karakterligüvenilir bir insandı. İsmail’in zarar verdiği birisinin olduğunu sanmıyorum. Faydalı olduğu o kadar çok insan oldu ki…

Ah bu satırları okuyanların, bu sözleri veda edilen bir dostun ardından söylenen duygusal sözler, Peygamberin “hayırla yâd ediniz” tavsiyesiyle böyle söylediğimi düşünmenizi nasıl izale edebilirim bilmiyorum ki.

Faruk Nafiz’in kahramanı vardı ya, Maraş’lı Şeyhoğlu Satılmış. Hanlara yürekleri paramparça eden hikâyesini yazan, uzun harplerin yorgunu, hasta gazi… Neden birden ilişki kurdum bilmiyorum. Maraş’lı oluşundan mı? Uzun yıllar verilmiş mücadelesinden mi, o daracık arşiv odasının toner kokusundan mı? Farkına varamadığı, varamadığımız kalbinin yorgunluğundan mı? Bilmiyorum ama bu iki kahraman akraba imiş gibi geldi birden.

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış huduttan hududa atılmış bir neslin temsilcisi ya, bence İsmail ve İsmailler de vatan derdine düşmüş, kendisinden çok sevdiği şeyler için; vatan için, millet için, bağımsızlık için, aile için, dost için yaşamış bir neslin temsilcisi. Ve bunlar öbür tarafta çoğalıyor, burada azalıyorlar.

Bağırlarındaki yaraya deva bulmak için kervansaraya toplanan garipler” misali dün toplaşanlar, burada azalıp, orada çoğalıyorlar.

İsmail orada çoğalanlara selam söyle. “Ardınızdan, ardımdan garip kaldılar” de, “ne yapacaklarını bilemediler” de, “dudakları kıpır kıpır boyunlarını büktüler” de. Galip Abi’ye “Abi halâ yeterince sevemediler” de. İsmail Yıldırım’a, Rasim Uzun’a, İdris Şimşek’e, Meriç Coşkun’a, Sadık Tokuçoğlu’na, Sülün Gürsoy’a ve bütün göçmüş ülkücülere selam söyle.

Bir de bize hakkını helal et. Var ise benden yana “helal olsun”. Mekânın cennet olsun.

….

Gerçek bu… Emir büyük yerden geldi, gidecek, gidilecek. Kesin. İsmail bu kesin çağrıya anında uydu. Aslında ne kadar ona yakışan bir tavırla. Anında. Telefonla konuşurken, karşıdakinin bile anlayamadığı bir sessizliğe gömülüşle birdenbire. İkirciklenmeden yaşadı, “Atılıp bir daha dönmeden”. Gidişi de öyle…

Bu gidiş şekli sana ne kadar yakıştı İsmail.  İki dünya arasındaki sırlı kapıdan geçiverdin gittin. Çabuk, sessiz, imrenilecek bir kolaylıkla…

Gittikçe çoğalacak boşluğun… Düşündükçe derinleşecek…

Devamını Oku

Akrabalık ilişkisinin bu kadarı! ‘Hepimiz Adem’den gelmişiz’

Akrabalık ilişkisinin bu kadarı! ‘Hepimiz Adem’den gelmişiz’
0

BEĞENDİM

ABONE OL

ERDEM ATAY- VERYANSIN TV

Fatih Altaylı ile Buğra Kavuncu program öncesinde çok güzel anlaşmışlar.

İyi top çevirdiklerini sanıyorlar.

İddialara hiçbir cevabın verilmediği programı anlatmayacağım.

Birkaç nokta önemli var.

Büyük gazeteci” AltaylıGazeteci Celal Eren Çelik ile birlikte ortak yazdığımız yazıdan alıntı yapıyor, Kavuncu’ya “Mustafa Çalışkan sizin akrabanız mı” diye soruyor, yazıyı okumaya başlıyor, gülüyor, sonra da sormaktan vazgeçiyor.

Buğra Kavuncu da “Hepimiz Adem’den geldik” cevabını veriyor.

Neymiş, ailesiyle yargılamışız onu! Ailesinde çok farklı fikirden insanlar varmış falan!

Tabii ki insanlar ailelerinden dolayı yargılanamaz. Ama bir de eşyanın tabiatı vardır, hayatın olağan akışı vardır. Kavuncu ve Altaylı ailesinde eşyanın tabiatına ve hayatın olağan akışına uygun olmayan bir durum var.

Diyor ki “akraba önemli değil!” Fatih Altaylı da çok derin gazeteci ya, o da tasdikliyor, “evet öyle.”

O zaman gelelim bazılarını duyduğunuz, bazılarını ilk kez duyacağınız o tesadüflere…

***

Başlayalım…

Bir adam düşünün.

35 yaşında milyon dolarların sahibi olmuş. Ortaya çıkan Panama Belgelerine ismini ‘altın’ harflerle yazdırmış, Almanya’nın en ‘derin’ şirketinin CEO’su olmuş, buralara gelirken dayısının kendisinin elinden tuttuğunu ve buralara geldiğini söylemiş, şimdi de “Akraba önemli mi” diye soruyor.

Dalga geçiyor olmalı!

Bu adamın dayısı CIA ajanı Ruzi Nazar’ın öğrencisi…

MİT’e giriyor, CIA adına çalıştığı söyleniyor, sonra ayrılıyor, Türkiye’nin en etkin insanlarından biri oluyor, son olarak da FETÖ ile iş tutuyor ve Alman İstihbarat kurumu BND’ye çalıştığı ortaya çıkıyor.

Bu dayıyı FETÖ’nün iki numarasıyla “kanka” yapan kişi de Abdullah Gül.

Böyle bir dayınız olacak, aileniz konuşulmayacak, öyle mi?

Tamam, öyle olsun. Ama aynı dayısı, o şahsın elinden tutuyor ve işleri açılıyor. Bunu da kendisi söylüyor.

Bakıyoruz yine dayıya…

Partilerde danışmanlık yapmayan yakını kalmamış, maşallah tüm partilere arkadaşları sızmış.

Birisi Rasim Bölücek.

***

Size belki de hiç duymadığınız bilgi vereyim.

Rasim BölücekKemal Kılıçdaroğlu’nun baş danışmanı olmasına rağmen, 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra yaklaşık 6-8 ay binaya gelmiyor. Hatta bırakın binayı, Türkiye’de değil. Amerika’da.

Bir Genel Başkan Yardımcısı soruyor Kılıçdaroğlu’na, “Başkanım, danışmanınız nerede?”

Onun işleri var” diye yanıt alınca, “Böyle başdanışmanlık mı olur” diye düşünüyor.

Ne oluyorsa oluyor, Bölücek şartlar oluştuğunda Türkiye’ye geliyor ve binaya giriş yapıyor.

İşte o Bölücek’in en sıkı çalışma arkadaşı Canan Kaftancıoğlu… Kaftancıoğlu ile Buğra Kavuncu da birlikte Ekrem İmamoğlu’nu İstanbul’a başkan yaptılar.

***

Baba Orhan Kavuncu.

O da başka bir partide çalıştı. BBP Genel Başkan Yardımcılığı yaptı yıllarca. Dayı Altaylı’nın her işine koşan fedakâr enişte.

Türk Ocağı Vakfının da başında.

Koca vakfı var yani.

***

Teyze Mualla Kavuncu.

FETÖ’den tutuklanan ve yakın zamanda Devlet Bahçeli’nin araya girmesiyle dışarı çıkarılan eski Zaman Gazetesinin yazarı Mümtazer Türköne de teyzenin eski eşi! Yani Buğra Kavuncu’nun eski eniştesi.

***

Kuzen İsmail Kavuncu.

AKP’li. Eski Eyüp Belediye Başkanı.

Hakan Şükür’le dost. ‘Sağlam FETÖ’cü’ deniyor.

***

Muammer Çalışkan.

Eski Adana Borsa Başkanı. Bank Asya’cı. FETÖ’den ceza aldı.

Kuzen İsmail Kavuncu’nun eniştesi.

***

Bir başka kuzen…

Dayı Enver Altaylı’nın kızı. Metin Can Yıldız ile evli.

Yıldız FETÖ’cü.

Bu ikilinin evlenmelerine vesile olan Mustafa Özcan ise FETÖ’nün iki numaralı ismi.

***

Tamam bunların hepsi tesadüf.

Tesadüfler devam etsin o zaman.

***

İyi Parti’nin yeni Genel Başkan Yardımcısı Bahadır Erdem.

Yine Buğra Kavuncu’nun akrabası. FETÖ’cü Mustafa Çalışkan üzerinden akrabalık var.

Kader onları İyi Parti’de birleştirdi.

Erdem’in babasının çalışma arkadaşlarından biri Ali Babacan’ın sağ koluydu, diğeri Ekrem İmamoğlu’nun şu an sağ kolu.

Bu da mı olmadı?

***

Gelelim bir başka kuzene…

Salim Cüneyt Kavuncu.

Eski Genelkurmay Komuta Kontrol Daire Başkanı. Rütbesi Tuğgeneral. Emekli oldu.

Sizin de var mı ailenizde bir general?

***

Diğer amca Burhan Kavuncu.

Eski İBDA-C’ci.

Uluslararası Türkistanlılar Derneği Başkanı.

İslamcılar arasında oldukça etkili…

***

Diğer kuzen amcakızı Sümeyye Kavuncu

Burhan Kavuncu’nun kızı…

Sümeyye’nin kocası Furkan Torlak.

15 Temmuz dâhil öncesinde ve sonrasında dayı Enver Altaylı’nın sürekli görüştüğü gazeteci.

SETA’da çalıştı.

Sonra, kayınbabası Burhan Kavuncu’nun girişimleri sonucu başbakanlık basın müşaviri oldu.

Sonra?

AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in danışmanı.

Darbe girişimi sonrası Enver Altaylı hapse girdikten sonra da eşi Sümeyye’den ayrıldı.

Türkiye’nin en büyük partisinin sözcüsünün danışmanı olmak kolay bir şey demek ki! Sizin akrabalarınızda da olabilir(!)

***

Yine mi olmadı!

Bakın bunu ilk kez duyacaksınız.

Bu kez amca Burhan Kavuncu’nun eşini tanıyalım.

Sümeyye ve Furkan’ın annesi…

Yıldız Ramazanoğlu.

Evet, kim dersiniz Yıldız Ramazanoğlu?

Ahmet Davutoğlu’na yakınlığı ile bilinen Karar gazetesinin 3 yıldır köşe yazarı.

Kavuncu soyismini neden kullanmıyor bilmiyorum ama…

Bunlar sizi şaşırtmıyor olsa gerek!

Sizin de ailenizde bu kadar önemli yerlerde çalışan ya da bulunan vardır kesin!

***

Buğra Kavuncu’nun kız kardeşi Ayşe Kavuncu Yaldız.

Kendisi eski bir polis.

Sonra akademisyen oluyor ve şu an Ankara’da bir üniversitede doçent.

***

… ve şimdi geldik yine yeni bir isme!

Enişte, yani Ayşe Kavuncu Yaldız’ın eşi Fırat Yaldız.

Geriye doğru gidelim şimdi…

Fırat Yaldız, şu an akademisyen…

Kastamonu Üniversitesi’nde doçent.

Daha önce Dokuz Eylül Üniversitesinde görev yapmış.

Ondan önce de Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığında (YTB)İzmir Bölge Sorumlusuymuş.

Kritik bir kurum ve kritik bir makam.

2012’de YTB’ye girmiş… Peki ama nasıl?

Fırat Yaldız, 2012’de kurumlar arası geçiş yapmış. Neredeyse kendisinin o dönemine ilişkin hiçbir bilgi yok ama araştırınca ortaya çıkıyor.

Buğra Kavuncu’nun eniştesi Fırat Yaldız da polismiş.

FETÖ’nün en etkin olduğu yıllar olan 2012’de kurumlar arası geçiş yapanlardan olmuş. Bana garip geldi, size de gelmeli, zira o dönemlerde bu geçişleri yapmak kolay olmuyordu.

Gelelim kritik bölüme…

2010 ila 2012 yılları arasında komiser Fırat Yaldız’ın görev yaptığı birim ne?

Ergenekon, Balyoz ve Askeri Casusluk gibi kumpasların üretildiği, yönetildiği birim olan Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı.

Yani FETÖ’nün en güçlü olduğu zamanda, en güçlü kurumlardan birinin en örgütlü biriminde görev yapıyordu Fırat Yaldız.

Ama işte kendisi daha sonra ayrıldı ve kurumda adeta unutuldu.

Gariptir ki, Fırat Yaldız hakkında İzmir’deyken FETÖ üyeliğinden soruşturma başlatılıyor.

Gözaltına alınıyor.

Takipsizlik çıkıyor.

Yine soruşturma açılıyor, yine takipsizlik kararı geliyor.

Sonra bir soruşturma daha…

Yine takipsizlik veriliyor.

Bazıları “itirafçı” oldu dese de öyle bir bilgi yok.

Kendisini o dönemlerden tanıyan polislere ulaşıyorum.

TEM Daire Başkanlığı döneminde tanıyan arkadaşları Fırat Yaldız’ın “çok aktif” ve “iş bitirici” bir yapıya sahip olduğunu söylüyor ve ekliyor, “O dönemde kurum geçişleri bize çok manidar gelmişti”.

Dosyaya ulaşmak ne mümkün!

Tek bir bilgiye ulaşabiliyorum. O da azılı kaçak FETÖ’cü Önder Aytaç ile telefon görüşmelerinin olduğu bilgisine… Artık arkasında ne var bilmiyorum.

Peki Fırat Yaldız ile Ayşe Kavuncu Yaldız’ın nikah şahidi kim?

Ablamız (!) Meral Akşener!

Konumuza dönersek…

Ne diyorduk?

Aile ilişkilerinden kimse yargılanamazmış!

Neymiş?

Hepimiz Adem’den gelmişiz!”

2018 yılında siyasete atılıp bir günde İyi Parti GİK üyesi olup, 3 gün sonra Genel Başkan Yardımcısı yapılıp, sonra da İstanbul İl Başkanı olabilecek ne yaptı bu Buğra Kavuncu sormak lazım!

Ama tabii bu da tesadüf!

Buğra Kavuncu “Hepimiz Adem’den gelmişiz” diyor ya… Ben de diyorum ki, Aileden hemen hemen hepsinin devletin en kritik yerlerinde görev yaptığı görünüyorken, işin içinde FETÖ – CIA – BND – MİT – İBDA -C – İYİ Parti – CHP – AKP – BBP – MHP – Gelecek Partisi – DEVA Partisi – TSK – Emniyet – Başbakanlık varken düz memur çocuğu beni mi yapacaklardı İyi Parti’nin en önemli yetkilisi?

Siz Adem’den geldiyseniz, ben uzaydan geldim, sizden değilim, çünkü benim öyle akrabalarım yok, eminim ki kimsenin öyle akrabaları da yok!

Burada ismi geçen kişilerin, Buğra Kavuncu dâhil olmak üzere, hiçbiriyle işimiz yok! Gazetecilik görevimizi yapıyoruz, bağlantıları çıkarıp, soru soruyoruz. Böyle bir aile yapısına sahipseniz sizi kimse yargılamaz ancak arkanızdaki gücü merak edip araştırır. Biz de onu yaptık

Şimdi televizyonlarda bilmişlik yapıp mağduru oynamanın âlemi yok!

 

Kaynak: veryansintv.com

 

Devamını Oku