DOLAR 12,48580.31%
EURO 14,0793-0.1%
STERLIN 16,64480.11%
ALTIN 713,130,03
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7120745,91%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

FETÖ Başkanlık Federasyon – VII

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

FETÖ 40 yılı aşkın süre boyunca hoşgörüden, demokrasiden yana, sivil ve milli bir hizmet hareketi olan yüzünü gösterdi. Ancak 15 Temmuz akşamından itibaren yaşananlar bu hareketin sivil faaliyetlerinin kandırmaca, göz boyama olduğunu, TSK, emniyet içinde örgütlenmesinin maske ve kılıf olarak kullanıldığını ortaya koydu. Sivil ve milli bir hareket Gazi Meclis’i bombalayabilir mi? Bu vatanın evladı Gazi Meclis’e bomba yağdırabilir mi? Darbeye karşı çıkan kadın, erkek ayırmadan, sivil,  silahsız vatandaşların acımasızca katledilmesi de FETÖ’nün milli hassasiyetlerden ne derece uzak olduğunu gözler önüne serdi. İnsanlarımız kendi ordusuna ait tankların altında ezildi, kendi askerleri tarafından kurşunlandı.

Dünyadaki darbeler incelendiğinde, önce genellikle ekonomik, finansal, sosyal kaos dönemleri olduğu görülür ve böyle bir dönemde darbe olduğu gözlemlenir. FETÖ darbesinden önce böyle bir kriz ve kaos ortamı yoktu. Bu Talat Aydemirin 22 Şubat 21 Mayıs’taki darbe girişimiyle benzerlik göstermektedir. Bunlara literatürde saray darbesi denmektedir. Bu darbenin ekonomik, sosyal, finansal, terör gibi toplum temeli yoktu.

Milli birlik ruhunu diri tutacak adımlar atılmadıkça, kurumların rehabilitasyonu yapılmadıkça, bu yeni terör dalgasıyla mücadele edilemez. Yalnız terör örgütleriyle değil terörle ve radikalleşmeyle de mücadele edilmedikçe yüreğimiz daha çok yanacak, acılarımız katlanacaktır.

Bu darbenin arkasında malum yabancı istihbarat örgütünün ve devletinin aktif ve onun müttefiklerinin pasif desteği olduğu unutulmamalıdır. Bu teşebbüsten sonra bunların biz yapamadık deyip köşeye çekilmeyecekleri defalarca söylenildi, anlatıldı. Göz göre göre tehlike üstümüze gelmekte iken bizim aynı hataları tekrarlamamamız, oyunlarına gelmememiz ve en önemlisi milli birlik ruhunu sözde bırakmayıp icraatımızla göstermemiz gerekmektedir.

15 Temmuz’da bu darbe önce milliyetçi, vatansever, ulusalcı subayların destek vermemesi, bizzat çatışması, milletin bu darbeye destek vermemesi bir bölümünün sokağa çıkışı ile başarılı olamadı. FETÖ’nün bu üçüncü girişimidir ve her defasında kendini unutturmaya çalışarak, içine kapanır, gizlenir sonra bir öncekinden daha sert, acımasız ve kuvvetli yeni darbe teşebbüsünde bulunur. Darbeden önce mi Asya’ya yaklaşmıştık, darbeden sonra mı? Darbeden sonra yakınlığımızın arttığı ortadadır. Suriye’de ABD gözümüzün içine sokarcasına PKK/PYD ye destek vermektedir. 15 Temmuz’dan sonra ekonomide, terör, güvenlik, asayiş alanlarında daha iyi hale geldiğimiz iddia edilemez. Darbe girişiminden sonra bu alanlarda daha iyi bir konuma geldik diyebilir miyiz? O halde köşeye çekilmemişler, yeni planlarını işletiyorlar demektir. Yani darbenin dinamiklerinin varlığı devam etmektedir. Politik, ekonomik ve finansal,  diplomatik ve askeri istikrarsızlaştırma programını yürütmektedirler. Bunun sonunda yeni bir darbe tekrarlanırsa bu defa saray darbesi olmaz, ayrıca darbenin şekil ve muhtevası da farklı olabilir.

Devletimizin beka problemi olduğunu Sayın Başbakan ve Sayın Cumhurbaşkanı dile getirdiler. Yine Sayın Cumhurbaşkanı bugün de adı konulmamış bir Sevr tehdidi ile karşı karşıyayız demiştir. Sevr tehdidi, beka problemi var ise; ki var olduğu apaçık ortadadır, o halde; en küçük ayrışmadan, kamplaşmadan uzak durmak gerekmektedir. Ayrışmayı, kamplaşmayı tetikleyecek her hareket, her adım Türk Milletine değil, düşmanlarımıza, özellikle 15 Temmuz’un arkasındakilere hizmet edecektir. Bu şartlarda referandum kamplaşmayı, ayrışmayı, kutuplaşmayı arttıracak, milli birliğimize hizmet etmeyecektir. Bugün yanlış dış politikanın telafisi için Suriye’de şehitler veriyoruz, yapılan hataları Türk Askeri, Türk Milleti kanıyla, canıyla ödemektedir, tıpkı on beş Temmuz’da yapılan hatalardan dolayı ödediği gibi. Referandum yapılacaksa milli birliği kuvvetlendirici adımlar atılarak, icraatlar yapılarak iki-üç yıl sonraya ertelenmesi Türk Milleti’nin hayrına olacaktır. FETÖ Türk Milletini bölemedi, fakat korkarım ki referandum uzlaştırıcı, gerilimleri azaltıcı, yatıştırıcı olmak yerine bizi ayrıştırmaya götürmektedir.

Devamını Oku

IŞİD ve Tekfirci Zihniyet

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

IŞİD iğrenç görüntüleri servis ettiğinde üniversite yıllarını hatırladım. İstanbul Ocak başkanlığı yaptığım dönemde o zamanki adıyla ”radikal İslamcı” olanlar kendilerinin dışındakileri tekfir ederlerdi. Türküm, milliyetçiyim diyene, yakalı gömlek giyene kâfir derlerdi. Edille-i şeriyyeyi bilmezler, muhteşem Türk- İslâm klasiklerinden habersiz, bin dört yüz yılın tarihi tecrübesini ancak hayvanlarda görülen bir bağnazlıkla redderlerdi.

Yakalı gömlek giyeni, kravat takanı tekfir eden, millet ve milliyetçiliği inkâr edenlerin içinden birilerini iki gün önce meclis kürsüsünden yakalı gömlekli ve kravatlı gördüğümde bizi tekfir ettikleri yılları hatırladım. Halbuki İmam-ı Azam Ebu Hanife Amentüye inanan ve kelimeyi şehadet getiren bütün müminleri imanda eşitlemiş, bu skolastikçi zihniyete karşı çıkmıştı.  Yanlış bir eğitim politikası ile İslâm doğru öğretilmezse, bir tarafta FETÖ diğer tarafta “radikal İslâmcı”, IŞİD’çi ve diğer sapık akım ve kollar gençliği sararlar.

Bu zihniyet kendinin dışındaki herkesi kâfir ilan ederek İslâm’ı yoz ve yaban gösterir, insanları ateşte yakarak Din’e hizmet ettiğini zanneder. Halbuki İslâm’da barış hukuku kadar savaş hukuku da vardır. İslâm Savaş Hukuku’nda savaş esirleri, devletin himayesindedir. Bunlara yapılacak muamele savaşın şartlarına göre yürütülür. Nasıl yürütülecekse yürütülsün, İslâm’da savaş esirleri, insani muamele görürler, yemeleri, içmeleri, korunmaları, barınmaları ve sağlıkları, tıpkı Müslümanlar gibi sağlanır.

O yıllarda Arvasi Hoca’mın dediği gibi;  “Reform bozulmuş (deforme) olmuş birşeyi yeniden asli durumuna getirmek demektir, yani bozulmuş (deforme) olmuş şeyler reforma tabi tutularak asli hüviyetlerine kavuşturulur. Hıristiyanlık din olarak asliyetini yitirerek deforme olmuştu. Babasız hak peygamber Hazret-i İsa’nın tebliğ ettiği İsevilik yıkılmış, yerine Eski Yunan ve Roma’da görülen bir tanrılar ailesi (teslis) oturtulmuş, gerçek İncil kaybolmuş, şimdi sayıları dörde indirilmiş, binlerce uyduruk kitap (Bible) istila etmişti.  

İslam dini, bizzat muhteşem bir inkilâb ve gerçek mânâda bir reform hareketidir. Şanlı Peygamberimiz’den önce gelen Nebi’lerin ve Kitap sahibi Resul’lerin tebliğ ettikleri din, maaalesef deforme olmuştu; bambaşka kılık ve biçimlere sokulmuştu. Yahudi Hahamları’nın ve Hıristiyan Papazları’nın birçoğu, insanları Allah’ın yolundan men eder duruma gelmişti. Dini hayat gerçek bir reforma muhtaçdı. İşte Sevgili Peygamberimiz bunun için gönderilmişti. Bugün Allah’a hamdolsun, İslâm, hiç bozulmamış Kitab’ı ve bunun ışığında doğmuş binlerce cildlik kitaplığı ile dipdiri ayaktadır. Siz sapık yollara ve kollara aldırmayın, İslâm’ın Anacaddesi daima açık ve pırıl pırıldır.

Hem ülkemizde, hem İslâm ülkelerinde, ısrarla sürdürülen propagandalarla “çeyrek aydınlar” etkilendi. Bilhassa, 1400 yıllık “İslâmî kültür mirasından mahrum yetişen, İslâm’ın yetiştirdiği “din büyüklerini” ve “ilim adamlarını” ve eserlerini tanımayan, hatta yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’i bile hakkı ile okumasını bilmeyen bazı “delikanlılar” onların etki sahasına girdiler ve başımıza “reformist” kesildiler.

İslâm dünyasında rastladığımız örnekleri ile “reformculara” (!) gelince, bunlar, İslâmiyet’in özünü, temelini teşkil eden “Kitab’ı ve Sünnet’i” değiştirmek, Allah ve Resûlü’nün ortaya koyduğu dini ölçü ve esasların “bir kısmını beğenmek” ve “bir kısmını beğenmemek”  tavrı içinde çalışırlar. Onların tenkitleri, Kitab’a, Sünnet’e kısaca “Edille-i Şer’iyye”ye yöneliktir. Mücedditler bozulan, saptırılan ve şaşırtılan dini hayatı, bizzat din ile kurtarma gayreti içinde oldukları halde, “reformcular” bozulmuş, saptırılmış ve şaşırtılmış dini hayatı bahane ederek bizzat dinin ve Edille-i Şer’iyye ile bildirilmiş esasları tahribe yönelen kimselerdir. Ne gariptir ki; Batı dünyasında “reformcular”, gerçek İncil’i bulmak ve bunun ışığında dini hayatı kurtarmak istedikleri halde, bunların İslâm Dünyası’ndaki mukallidleri, bizzat yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’le ve Peygamberimizin Sünneti ile boğuşmaktadırlar. Batı Dünyasındaki örneklerini düşündüğümüz zaman, bu gibilere “reformcu” bile denemez. Bunlar, “reformist”(yenileyici) değil, gerçekte “deformist”(bozucu) kimselerdir, bunlara “din tahripçileri” demek daha uygundur.  

Bugün yakalı gömlek giyen, kravat takan dünün tekfirci zihniyeti milli olma konusunda halâ eski fikirlerini muhafaza ettiğini belki farkında olmadan da olsa söyleyebilmiştir. Çünkü bunlar Osmanlı Devleti’ndeki eyaletleri ABD’deki gibi özerk eyaletler olarak anlayan ve özerkliği bir tehdit, milli bütünlüğe indirilen ve parçalanmaya yol açacak en büyük sebep olarak görmemektedirler. Belki kasıtlı olmasa da hâlâ milli olma ve milliyetçiliğe o zihniyetin penceresinden bakmaktadırlar. Yerel yönetimlere daha fazla yetki vermeyi, özerkliği  çok basite almalarının faturası çok ama çok ağır olur ve bunu Türk Milleti öder.

Devamını Oku

FETÖ Başkanlık Federasyon VI

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

ÖRNEKLERLE ANALİZ II

ABD ye giden bir öğrenci ülkücü henüz yeni geldiği bir dönemde bir fetöcü Cuma namazını kilisede kıldıklarını, onun da kılabileceğini söyler. Arkadaşımız kilisede namaz kılmanın caiz olmadığını bunu neye dayanarak yaptıklarını sorduğunda aldığı cevap “abiler hocaefendiye sormuşlar” olur. Yani fıkhi bir delil yoktur, abiler ve hocaefendi yeterlidir. Tabii arkadaşımız fıkhi olarak kilisede namaz kılınamayacağını anlatır. Bu konuda temel fıkıh kitaplarımızdan Redd-ül –muhtar’dan örnek verir:

“Kilisede namaz kılınmaz ve Kur’an-ı kerim okunmaz; çünkü kilisede, şeytanlar toplanır. Kilise putlardan temizlenirse, namaz kılmak caiz olur. “  Kandırılanlar olabilir, ancak ilmihal bilgisi olanı kandırmak hiç de kolay değildir.

Tanıdığımız bir fetöcü kaymakam makam arabasıyla giderken aynı zamanda arka koltukta oturarak vakit  namazlarını kılıyormuş. Neye dayanarak, hangi fıkhi delile dayanarak giden bir takside oturarak namaz kıldığı sorusuna da aynı kaymakam, abilere sordum diye cevap vermiştir. Yani fıkhi delil yok, bir tek kaynak vardır. Gemide, uçakta zaruret halinde oturarak kılmanın caiz olduğuna dair fetvalar vardır, fakat hareket halindeki bir takside, üstelik sürekli olarak oturarak namaz kılmak caiz değildir. İşte ilmihal, ilmihal!

Bu örgütün üyelerinde “Bunlar Müslümandır, kırmızı çizgileri vardır, onlara dokunmamalıyız” dedirten bir duruşa rastlanılmaz. Bugün dediklerinin, yaptıklarının ertesi günü çok rahat tersini söyler ve yaparlar. İki bin sekiz yılında federasyonun Türk Milleti ve devleti için ne kadar zararlı olduğu konuşulurken fetöcü  bir kaymakam “federasyon yetmez, konfederasyon istiyorum” diyebilmiş, on yedi yirmi beş Aralık’tan sonra da” ülke bölünüyor” diye feryat edebilmiştir. Nasıl şaşılacak bir omurgadır! Nasıl şaşılacak bir ilkeli duruştur!

Örgüt mensupları, Fetullah Gülen’in “beklenen kutsal kişi” “Mehdi” olduğuna inanırlar, ona mutlak itaati, dine itaat olarak  görürler. Hiçbir alimin Fetullah Gülen’in seviyesinde olmadığı, onun kadar İslamı bilmediği kanaatindedirler. Onlara İslam’ı öğrenmek için bir kişi yeter.

Bizim kültürümüzde takiyye yoktur, belki idare-i maslahattan bahsedilebilir. Ancak bunların takiyyesi en uçtadır ve bu sürekli takiyye zamanla birden fazla kişiliğe, karaktere bürünmelerine sebep olur. Yıllar içinde birden fazla kimlikli karakter ve davranış patolojileri ortaya çıkar.

Müslüman ve Hıristiyan ümmetlerinin, Hz.İsa’nın şahsiyeti etrafında bütünleşerek, hem kendilerini, hem de bütün insanlığı kurtarmaya yönelmeleri, hepimizin ideali olmalıdır.

Bunun bazı emareleri de görünmektedir.” (Suat Yıldırım, Salat ve selam Hz.İsa için, Aksiyon sayı 470, 08.12.2003 s.45 )

“Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan kelime-i tevhid inancıdır. Hz. Muhammed”i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir”. “Ehli kitap ile amentüde ittifak halindeyiz.”(Ahmed Şahin, Zaman- 17.4.2000) .  İslâm’da imanın şartları altı tanedir: 1. Allah’a 2. Meleklerine 3. Kitaplarına 4. Peygamberlerine 5. Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine 6.Ölümden sonra dirilmeye, kıyamete, ahirete, hesaba, Cennet’e,  Cehennem’e, Mizan’a inanmak ve Kelime-i Şehadet getirmektir (Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur ve Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür.).

İman gaybidir yani beşer idrakine gizli olan beş duyu ile ele geçmeyen, ancak vahiy ve peygamber tebliğleri ile anlaşılan şey ve gerçekler demektir. Beş duyu ile iman edilmez, görür, işitir, koklar, tadar, dokunuruz. Bunlar müşahade ettiklerimizdir. İnsan ancak, Hz. Peygamberler dizisinin vahiy yoluyla aldığı ve insanlara tebliğ buyurduğu “gaybi bilgilere” iman eder. Eğer iman gaybi olmasaydı kafir ile mümin birbirinden ayrılmazdı. Kıyamet alametleri zuhur edince daha önce iman etmeyip o anda iman etmeye kalkanların imanı makbul olmayacaktır. Allah doğmamıştır, doğrulmamıştır. Oğlu, kızı, eşi ve benzeri yoktur. Her ne biçimde olursa olsun Allah’tan başkasına ilah demek küfürdür, şirktir, putperestliktir. Beş duyu ile yakalanan hiçbir şey Allah değildir, çünkü Allah tasavvur edilemez. Beş duyu ile Allah’ı yakalama modern putperestliktir.

Melekler ise Alem-i halktan olup nurani ve latif cisimlerdir. Muhterem ve kıymetli varlıklardır; yemezler, içmezler, erkeklik ve dişilik özellikleri yoktur. Hıristiyanlar ve batıl din mensupları kız ve kadın şeklinde tasavvur ederler ki; İslâm’la ittifakları yoktur. Melekler mahluktur, ezeli ve ebedi sanmak küfür olur. Vazifeleri devam ettiği için ölmediler, kıyamet günü Sûr üfürülünce ölecek, ikinci surda tekrar dirileceklerdir.

Biz Müslümanlar, belli kavimlere, mekanlara ve zamanlara indirilmiş önceki mukaddes kitapların elbette ilahi vahye dayandığına ve hak olduğuna inanırız. Ancak şu anda mukaddes kitapların asılları ortada olsaydı yine onlarla amel etmezdik ve etmeyiz. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, kendinden önce gelen kitapları ve eski şeriatları iptal etmiştir. Kaldı ki, birbirinden farklı ve çatışan nüshaları bulunan ve “mukaddes kitap”! adı verilen kitapların bozulmuş olduğunu onlar bile itiraf etmektedir. Kur’ân-ı Kerim hariç, diğer “mukaddes kitaplar” belli kavimlere, mekanlara ve zamanlara gönderilmiştir. Yani hiçbir mukaddes kitap Yüce ve mukaddes kitabımız Kur’ân- Kerim ölçüsünde alemşumul bir davet hüviyetinde olmadı. Yalnız Kur’ân-ı Kerim’dir ki, evet yalnız “O ancak alemlere zikir (ve nasihat) dır  (el- Kalem Suresi, ayet52) .

İlk Peygamber aynı zamanda insanlığın atası olan Hz. Adem’dir ve son peygamber Hatemül Enbiya olan Şanlı Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir (Hepsine salat ve selam olsun). Şanlı Peygamberimizden sonra peygamber gelmeyecektir. Şanlı Peygamberimize iman eden bir kişi aynı zamanda bütün peygamberlere de iman etmiş olur. Çünkü biz, onların da hak peygamber olduklarını, Allah ve Resulü’nün bildirmesi ile biliyoruz. İslâm’da peygamberlere iman gibi “Peygambere itaat” etmek de emredilmiştir. “Deki, “Allaha ve Peygambere itaat edin! Eğer itaat etmeyip yüz çevirirlerse, (kafir olurlar) Elbette Allah kafirleri sevmez.” (Ali imran 32) “Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ki size merhamet edilsin” (Âl-i İmran ,132) .

Türk- İslâm kültür medeniyetinde “Peygamber sevgisine” çok büyük önem verilmiştir. Peygamber sevgisi azaldığı veya yıkıldığı zaman toplumda din duyguları zayıflar, imanın yerini şüphe, kardeşliğin yerini kin ve düşmanlık alır. Bu sebepten Şanlı Peygamberimiz “beni kendinizden daha fazla sevmedikçe tam ve kâmil manada iman etmiş olmazsınız”  “Beni seven Allah’ı da sever” diye buyurmuşlardır. İmanımıza göre Peygamber sevgisini kaybeden kişi Allah’a olan sevgisini de, inananlara olan sevgisini de, Peygamber dostları olan sahabiye olan sevgisini de kaybeder.

Bütün peygamberler teker teker birer kavme gönderildikleri halde, Şanlı Peygamberimiz: “Bütün insanlara gönderilmiş Allah elçisidir” (el-Araf,158). Yahudiler Hz. Uzeyr’e Allah’ın oğludur dediler ve bütün Yahudileri Tanrı’nın oğulları ilan ettiler. Hıristiyanlar da Hz. İsa’ya Allah’ın oğludur dediler ve onu tanrılaştırdılar. Bu ise küfürdür.

Zaman gazetesi yazarının aksine, amentüde, biz Müslümanların, Hıristiyan ve Yahudilerle ittifakı yoktur

Devamını Oku

FETÖ Başkanlık Federasyon V

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

ÖRNEKLERLE ANALİZ I

Türk-İslâm Ülkücüsü şuurludur, muhteşem Türk İslâm Medeniyetinin klasiklerini bilir.  Arvasi Hoca’mız bize kendi klasiklerimizi okumamızı ecdadımızı tanımamızı söylerdi, Prof. Dr.Tayfun Amman, eğer okumayanlar olursa da dinimiz için şu üç ismi bilmemizi istediğini belirtiyor: İmam-ı Azam, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani Hz.leri.

On yıl önce İstanbul eski ocak başkanı ülküdaşımız çocuğunu ilkokulda bunların okuluna gönderirken, bir gün okuldan gelen çocuğu “ baba Afrika’da çok fakir Müslüman çocuklar açlıktan ölüyormuş, sınıf olarak onlar için kurban kestireceğiz, yirmi lira verir misin “ der. Arkadaşımız okul müdürünü arar, okul müdürü “ evet hocam, okul olarak Afrika’da, fakir Müslümanlar için kurban kestireceğiz, öğrencilerden 10, 20, 30 topluyoruz” der ve oradaki Müslümanların nasıl bir fakrü zaruret içinde yaşadıklarını anlatır. Bu şekilde toplanan para ile kaç kişinin bir koç kesebileceği sorusuna yaklaşık sekiz on öğrencinin bir koç kesebileceğini söyler.  Arkadaşımız “Hocam oradaki kardeşlerimizin çaresizliğini biliyorum, ancak bizim dinimizde küçükbaşı bir kişi, büyük baş kurbanlığı da en fazla yedi kişi kesebilir. 10, 20, 30 liraya kurban olmayacağına göre on kişi bir araya gelip bir küçükbaş kesemezler. Bizim dinimizde kurban kesmenin şartlarına tekrar baksanız iyi olur” der. İlmihal bilgisi olan ülküdaşımız bu istismarı hemen görmüştür, işte İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi bilmenin örneği.

Esnafı, zenginleri toplayıp himmet parası topladıklarını hepimiz biliyoruz. Esnaf bu toplantıda yakınındaki arkadaşının yüz bin, diğerinin doksan bin verdiğini görür. Halbuki gönlünden geçen on bindir, ancak diğerlerinin verdiği rakamlardan dolayı arına giderek on beş bin der. Tabii hemen itirazlar olur, kınarlar, bak komşun yüz bin verdi olur mu derler. Bari yirmi bin vereyim der, kuvvetli itiraz devam eder. Fazlasında çok zorlanırım, beni aşar demesine rağmen kırk bin dedirtirler, hemen senet hazırdır, senedi imzalatırlar.

İşte bu konuda İmam-ı Gazali Hz. leri, bunun bir toplulukta, umumi şekilde yapılmaması gerektiğini kişinin kınanmaktan korkarak verdiğini ve katıksız bir haram olduğunu söyler. Böyle bir işi “Zira sopalarla bedenin zahirini dövmek ile hayâ ve kınanma korkusunun kamçısıyla kalbin içini dövmenin arasında fark yoktur” diye yazmıştır(İhyay-ı Ulumi’d-Din). Rencide edilerek, mahcup edilerek istenildiğinde utanarak ve riya ile vermeye mecbur bırakılır ki haram olur demektedir (Kimya-yı Saadet). İmam-ı Gazali’yi bilenler bu şekilde himmet parası toplamanın “katıksız haram” olduğunu da bilirler. 

On beş yıl kadar önce Ocak’ta üniversiteler başkanlığı yapmış bir arkadaşımızı arabalarına alan iki cemaat mensubu hocalarının vaaz kasedini açmışlar, güya propaganda yapmaktadırlar. Hocaları, iki sahabinin Hz. Muhammed’e (S.A.V) gelerek ana ve babalarının küfrde olmalarından dolayı çok üzüldüklerini, kahrolduklarını söylediklerini, Peygamberimiz’in (S.A.V.) de onları teskin ettiğini anlatır. Bu iki sahabi bir hafta sonra tekrar gelirler, yine ana- babalarının küfrde olmalarından dolayı yakınırlar, Hz. Muhammed (S.A.V.) onları yine teskin eder. Hocaları devam eder; Resulullah (S.A.V.) benim anam babam da küfrdeydi diye anlatır. Bunun üzerine arkadaşımız “Ehli sünnet itikadında Şanlı Peygamberimizin ana ve babası Hanif dinindeydi, yani bir tek Allah’a inanıyorlardı, kim ki küfrde olduğunu söylerse imandan çıkar “ der. Hemen hocalarının öyle demediğini, öyle demek istemediğini söylerler. Kasedin o bölümünü tekrar dinlerler, ancak yine tevil etmeye çalışırlar. İşte Ebu Hanife!

Hocalarının rüyasında Peygamberimizi (S.A.V.) gördüğünü söyleyerek anlatımlarda bulunduğu bilinmektedir. Dinimizin dört kaynağı vardır, kitap, sünnet, icmai ümmet ve kıyası fukahadır. Ölçümüz bunlarla birlikte tali delillerdir, mesela İslâm’a ters olmayan töreye uymak vaciptir. Ölçümüzde rüya, keşif yoktur. Rüya bir fıkhi delil değildir. Ne kadar alim olursa olsun gördüğü rüya üçüncü kişileri bağlamaz, yalnız kendini bağlar.  İmamı Rabbani Hz.leri Rüyada Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselamı hakiki şekliyle gören, muhakkak Onu görmüş olur. Çünkü şeytan Onun şekline giremez. Fakat şeytan başka şekle girip görünebilir. Resulullah efendimizi tanımayan kimsenin, bunu ayırması kolay olmaz. Birincisi, Resulullahı gördüğü yalan olabilir. İkincisi, dine aykırı olduğuna göre, görülenin Resulullah olmadığı kesindir. Şeytan, başka şekle girip, ben Peygamberim diye yalan söyleyebilir. Peygamber efendimizi tanımayan da, o şekli Resulullah zanneder.

Yine İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Resulullahın hakiki şeklini, rüyada tanıyabilmek çok güçtür. Bunun için, rüyalara nasıl güvenilebilir? Şeytan, Resulullahın yüksek şanına yakışacak bir şekilde, o Serverin ismiyle görünemez. Melun şeytan, düşmanlığını burada da gösterebilir. Araya karışarak, olmayan şeyi olmuş gibi gösterebilir. Rüya göreni şaşırtır. Kendi sözlerini ve işaretlerini, onun sözleri ve işaretleriymiş gibi gösterir. Resulullah vefat ettikten sonra, bir kimse uykuda, hisleri çalışmazken ve yalnızken, nasıl olur da, rüyanın şeytanın karışmasından korunduğunu ve onun değiştirmediğini anlayabilir? (Mektubat: 1/273) Buna bir misal olarak da kısaca Garanik olayını vermiştir:  “Hz. Peygamber ayetleri okurken, müşriklerin taptıkları Lat, Menat gibi ilahlarının yer aldığı yere gelince, şeytan o putları öven sözleri öyle bir şekilde seslendirdi ki, oradakiler bunların da Hz. Peygamber tarafından okunduğunu sandılar…”   Evet, İmam-ı Rabbani Hz.lerini bilmek mühim, hem de çok mühim!

Devamını Oku

FETÖ Başkanlık Federasyon IV

0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Gizli bir sekülerleşme içindedirler. Dini ön plana alarak dünyevileşme, dinde yabancılaşmanın başka bir yüzüdür.  Himmet, kurban, burs vs gibi dini kullanarak yollar Allah’a değil bankaya çıkar hale getirilir. Sorular çalınır, bu hırsızlık bile “hocaefendiye” rüyasında sorular gösterilmiş hale getirilir ya da masumlara kumpas kurulur. Rüyalar bile dünyevileşir.

Kurumlaşmaya giderek, okul, üniversite, holding, ticari şirketler kurma, tv, radyo kanalları açma, hastane işletme gibi teşekküller oluşturma faaliyetlerini darbe öncesi hazırlamışlardır.

 Hıristiyan ve Musevi dünyasında görülen cemaatlerin kapitalistleşmesi, büyük şirketler kurarak holdingleşmelerinin benzeri burada da görülmektedir. Bu örgütün ekonomik olarak büyümesi, ülkenin politikalarında etkili olması, Batıdaki büyük sermayenin cemaatlerin elinde toplanması ve daha güçlü konuma gelmeleri ile benzerlik göstermektedir. İtikad, ilmihal, fıkıh öğretmeleri beklenen, yani Din, iman ile uğraşması gereken cemaat; para ile uğraşan, maddiyata yönelen sermaye guruplarına ve holdinglere dönüşmüştür. Kendilerine dini burjuvazi ile dünya çapındaki emperyalizmin Truva Atı rolü biçilmiştir. Çünkü dini cemaatler dini misyonlar yerine ekonomik misyonlara soyunduklarında bu rolü üstlenirler.

Cemaate giren kişiye bir kod adı verilir ki, bu daha çok sahabi isimlerinden seçilir. Birbirlerini gerçek adlarıyla değil kod adlarıyla bilirler. Fetöye katıldıktan sonra tam bir istihbaratçı gibi yetiştirilirler. Kimliklerini gizleyerek bambaşka kimliğe bürünürler. Devletin dışında devlete karşı, kendi istihbaratını teknolojik ve modern bir örgütlenme ile kurması, yabancı bir istihbarat servisi ile bağlantısı olduğunu akla getirmelidir. Bu biçimdeki örgütlenmelerin arkasında yabancı istihbarat servislerinin bulunması kaçınılmazdır, böyle bir örgütlenmenin bir cami vaizi, bir tarikat şeyhi, bir hoca tarafından yapılması mümkün değildir. Dini görünümlü derin bir istihbarat ve casusluk örgütü olarak çalışırlar.

Örgütün tavsiye etmediği hiçbir kitap, dergi, yayın okunamaz.  Üyelerine zihni yasaklar getirir, sınırları bir milimetre geçen hiçbir fikir yürütemezler.  Kifayetsiz liderlerin özelliklerinden biri de üyelerine zihni sınırlamalar getirmeleri ve otokritik yapmamalarını sağlamalarıdır.

Kendilerine özeleştiri yapmazlar. . Pavlov’un  refleksoloji uygulamasının benzeri ile şartlandırma, düşünmeden kabul etmenin örneği görülür. Hayvanların otokritik yapma kabiliyetleri yoktur, onlar duyum ve içgüdüleri ile hareket ederler. Hayvanlarda organizmalarını ve beş duyularını kontrol ve kritik etme ihtiyacı gözlemlenmemektedir. Hayvanların organizmaları ve duyuları onlara yeterli gelmektedir. Organizmasının ve beş duyusunun sınırlarını zorlayan, otokritik yapan yalnız insanoğludur. İnsanoğlunun otokritik yapma kabiliyeti olmasaydı, gelişemez, ilerleyemezdi.  Eleştiri yapılmayan geliştirilemez. Hâlbuki İslâm müslümanlara düşünmeyi, taklid-i imandan tahkiki imana çıkmayı emreder.  

Bu örgütün üyelerinin nefs muhasebesi yapmalarına izin verilmez. Yani onlara göre onlar öyle üstündürler ki, diğerlerine onların her dediğini tasdik etmek düşer. Şanlı Peygamberimiz hem kişiyi hem toplumu nefs muhasebesine yani otokritiğe davet etmiştir. İmamı Azam Ebu Hanife’nin El Âlim ve’l Müteallik adlı eserinin girişinde bu konuda tefekkür eden ve düşünen, araştıran talebenin övülmesi vardır.  Bunun gibi yüzlerce örnek mevcuttur.

 

   Bu nefs muhasebesi, yani otokritik etme şahsımızı, içinde bulunduğumuz toplumu, siyasi, fikri yapıyı geliştirir, hatalardan ders almamızı sağlar, problemlerin çözüm yollarını arttırır, ham softa kaba yobaz olmayı önler. Kabul ederken de, red ederken de şuurlu olmanın temel şartlarından biri de otokritik etmedir.  Tarih bize; totaliter sistemlerde gelişmenin, ilerlemenin daha yavaş olduğunu söylemektedir.  Tarihin çöplüğünde tabular ve yasaklarla hadiseleri yönlendirmeye kalkan sahte kahramanların kalıntıları vardır. Bu otokritik şahsımız, ailemiz, içinde bulunduğumuz toplum, siyasi yapı, parti, siyasi lider için de olmalıdır.

 Hadiselere bakışları, düşünce dünyaları, fikri platformları itibariyle beş duyunun verilerine dayanan dayanan bir tutumları vardır ki, Auguste Comte’un pozitivizminin getirdiği yeni bir din, yeni bir ahlâk, yeni bir hukuk, yeni bir estetik anlayışı görülür. Böylece zihniyet olarak liberal Müslümanlar teşekkül etmiş olur, bunu “liberal kapitalist İslâm” izler, sonu materyalizme çıkar.

Devamını Oku