DOLAR 12,48580.31%
EURO 14,0793-0.1%
STERLIN 16,64480.11%
ALTIN 713,130,03
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7120745,91%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -7-

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -7-
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“Müezzinzade Ali Paşa ile başlayan denizcilikle alakası olmayanların; Kaptan-ı Derya olarak tayininin gelenek haline gelmesi, donanmanın ihmal ve zayıflamasının nedenidir.

Millet Sistemi; güçlü iken toplumda bütünlüğü sağlayan, zayıflama ve toplumsal değişimde ise dağılmaya hizmet eden bir araç oldu.”.

 

Deniz Kuvvetleri

Tersane ve donanmadan oluşur.

 

Tersane

Osmanlı; ilk olarak, Karamürsel’de bir tersane inşa etti. Bunu; Yıldırım Beyazıt’ın, Çanakkale’nin stratejik konumunu dikkate alarak inşa ettiği Gelibolu Tersanesi ve kalesi takip etti.

İstanbul’un fethi ardından Fatih: Haliç’te, Aynalıkavak mevkiinde bir tersane inşa etti. Bu; Osmanlı’nın, Gelibolu’dan sonra inşa ettiği ikinci muntazam tersane oldu.

Karadaki gibi denizde de hâkim konuma gelmeyi hedefleyen Yavuz; Frenk tersanelerini örnek alarak, Haliç Tersanesi’ni Galata-Kâğıthane hattında genişletti.

Mısır’ın fethi ile Kızıldeniz ve Hint Okyanus’un önemli hale gelmesi, Memlüklülerden kalma Süveyş Tersanesi’nin canlandırılmasını gerekli kıldı. Bu; 30’u kadırga, 80 gemi inşa kapasiteli bir hale getirildi.

Bölgesel güvenlik amacıyla Tuna-Rusçuk, Fırat-Birecik’te birer küçük tersane inşa edildi.

Candaroğullarından kalma Sinop Tersanesi ile Samsun ve İzmit’teki tersaneler ise diğer önemli tersanelerdir.

Ayrıca; Mohaç, Budin, Semendire, Varna, Niğbolu,  Vize, İğne Ada, Silivri, Biga, İnebahtı, İstanköy, Preveze, Avlonya, Sakarya, Trabzon,  Kemer, Antalya ve Alanya da küçük gemiler inşa eden tezgâhlar vardı.

Tersanelerde; yılda, 40 kadırga inşa etmek kanundu. Bu; olağanüstü hallerde, 100-200’e çıkıyordu. İnebahtı Savaşı yenilgisinden sonra ise bu kanun yürürlükten kalktı.

1644’te; kadırga yerine üç direkli, yelkenli, kürekli,  ateş gücü yüksek kalyonların inşasına geçildi. 1661’de, bundan vazgeçildi. Kalyonların tekrar inşasına ise; 1699’da, Mezomorto Hüseyin Paşa’nın gayreti ile başlandı.

Tersane çalışanları, azaplardan oluşur. Bunların; 5-6 kişiden oluşan, ocaklar şeklinde bir yapılanması vardır.

Tersanenin amiri; tersane eminidir. Mahiyetinde, birçok idari-teknik yetkili bulunur.

Donanmada olduğu gibi, tersanenin en yüksek rütbeli subayı Kaptan Paşadır. Ardından, Tersane Kethüdası ve Tersane Ağası gelir.

 

Donanma

Donanma personeli; rütbeliler ile levent-tımarlı-tayfa ve forsalardan oluşur.

Levent ve tımarlılar, muharip sınıftır. Leventler; deniz eyaletlerinden (kuloğlu), tımarlılar; Tımar Sistemi’ne tabi eyalet sancaklarından gelir.

En rütbeli subayı, Kaptan Paşadır. Ardından, Derya Beyi (Sancakbeyi) gelir. Tayfalara; odabaşı, forsalara; gardiyan başı komuta eder.

Osmanlı; karadaki gibi, denizde de hâkim konuma gelmeyi hedefledi. “Fatih-Yavuz, bunun mimarıdır” dersek yanlış olmaz. Zira donanma ile ilgili en büyük yatırımlar, bu dönemde yapıldı.

Osmanlı deniz stratejisi; Barbaros’un, “Osmanlı donanması; gemi- asker-top-tüfek bakımından, düşmandan sayıca üstün olmalıdır. Bunu sürdürdüğü müddetçe, başarılı olacaktır” sözüne dayanır.

XVII. Yüzyıla kadar, Osmanlı donanması; Baştarda, Kadırga, Kalite, Perkende ve Fırkate gibi savaş gemilerinden oluşuyordu.

Kadırga; hem yelkenli, hem de küreklidir. Ortalama 300-350 personeli (100’ü savaşçı, 50’si gemici, 200’ü kürekçi) ile Osmanlı donanmanın omurgasını oluşturuyordu.

Baştarda; hem yelkenli, hem de küreklidir. Kadırgadan daha büyük olup, komutasındaki kişinin mevki-makamına göre “yarım, orta, paşa baştardası” şeklinde farklı büyüklüğe sahiptir. Ortalama personeli 600 olsa da, paşa baştardasında 800’e kadar çıkar. Savaşçıların, 100-150’si ise yeniçeri askeridir.

Osmanlı donanması; XVI. yüzyılda 300 parça gemi, 63.000 personeli ile Karadeniz-Akdeniz-Kızıldeniz ve Basra’da hâkim konuma geldi. Bu, Mısır’ın fethini kolaylaştırdı; Trablusgarp, Cezayir, Tunus, Ege-Akdeniz Adaları’nın fethini sağladı.

Gedik Ahmet Paşa, Oruç Reis, Salih Reis, Seydi Ali Reis, Kemal Reis, Burak Reis, Turgut Reis, Barbaros Hayrettin Paşa, Piyale Paşa, Kılıç Ali Paşa,  Piri Reis, Cezayirli Hasan Paşa, Küçük Hüseyin Paşa, Mezomorto Hüseyin Paşa gibi ünlü denizciler yetişti.

Osmanlı’nın İstanbul’un yanı sıra Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz, Basra, Hint Okyanusu kıyılarında deniz üsleri-donanması vardı. Bu; bölgesel kontrolü,  Hint-Atlas Okyanusu’na çıkışı ve başarıyı getirdi.

1571 İnebahtı yenilgisi; Osmanlı donanmasının, zirveden dönüşü oldu. Her ne kadar tahrip olan donanma kısa sürede inşa edildi ise de, gemici kaybının telafisi uzun sürdü. Donanmanın alt yapısını oluşturan deniz ticaret filosundan, yoksun oluşu da bunun nedenidir.

İnebahtı yenilgisinin öğrettiği bir şey de, “Kalyon” denilen üç direkli- yelkenli-kürekli-ateş gücü yüksek büyük savaş gemilerinin başarısı idi. Zira Osmanlı donanması; buna göre daha küçük, çok sayıda gemiden oluşuyordu. Bu; Osmanlı donanmasına iç denizlerde ilkbahar-yazda avantaj sağlar iken, sonbahar-kış ve açık denizlerde dezavantaj teşkil etti.

Yorum

İnebahtı yenilgisinden, gerekli ders çıkarılmadı. 1644’te Kalyonların inşası başladı ise de, 1661’de bundan vazgeçildi.

Batı’da; kadırgalar iki kat bakırla kaplanarak zırhlı hale getirilmesine, kalyonların geliştirilmesine gidilir iken, Osmanlı’da kalyonların seri üretimine ancak 1699’da geçilebildi.

Müezzinzade Ali Paşa ile başlayan; denizcilikle alakası olmayanların, Kaptan Paşa olarak tayininin gelenek haline gelmesi ise donanmanın ihmal ve zayıflamasının nedenidir.

 

Sosyal ve Kültürel Yapı    

Nüfus

Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu hakkında, kesin-doğru bir bilgi yoktur. Ancak; 1520’de 11-12, 1683’te de 30 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bunun;  % 90’ı köylerde, % 10’u ise şehir-kasabalarda yaşamaktaydı.

Bir nüfus artışı var ise de; bunun en önemli nedeni, yeni fetihler ile topraklarını genişletmesidir. Ancak; bundan sonra, nüfusu bir düşüş trendine girdi. 1831’de, 27 milyona düştü. Toprak kayıpları, Anadolu- Suriye-Mısır’daki kuraklık-kıtlık ile yaşanan açlık, salgın hastalıklar ise bunun nedenidir.

Oysaki Avrupa’da; XVI. yüzyılın başında 50 milyon olan nüfus, bu yüz yılın sonunda 100 milyona ulaştı. Yeni kıtaların keşfi ile dış ticaretin getirdiği bolluk-refah, iklimin ılımlaşması, zirai alanların genişlemesi ve Amerika menşeli patates-mısır-fasulye gibi temel gıda ürünlerinin ekim-hasadı ise bunun nedenidir. Ancak; bu nüfus artışı, daha sonra durdu. Bu da veba, iklim değişimi, mezhep-veraset savaşları ve yeni kıtalara göçten kaynaklandı.

Yorum

Osmanlı; sahip olduğu toprağa göre, az ve seyrek bir nüfusa sahipti. Bu; sayıca üstünlüğe sahip Batı karşısında, yumuşak karnı oldu. Bir de kentleşme ve gelişimini engelledi.

 

Demografik ve Kültürel Yapı

XVI. Yüzyılda Anadolu’nun % 81’i Müslüman, % 12’si Ortodoks, % 6’sı Ermeni, % 1’i Yahudi-diğer topluluklardan oluşuyordu. Bu, sonrasında da değişmedi.

Rumeli’de ise; iki askeri güzergâh (güney, kuzey) üzerindeki yerleşim merkezleri ile Boşnak ve Arnavutların yaşadığı bölgeler dışında, ezici bir Ortodoks çoğunluğu vardı.

Yani Osmanlı toplumu; tüm imparatorluklarda olduğu gibi, farklı din-mezhep-dil-gelenekten gelen birçok topluluğu bünyesinde barındıran heterojen bir özelliğe sahipti.

Osmanlı toplumu; coğrafi açıdan, Rumeli-Anadolu-Kafkas-Arap-Fars gibi beş kültür havzasından etkilendi-şekillendi. Farklılıklara rağmen; Hrıstiyan dünyasında görülmeyen, “birlikte yaşama” kültürünü uzun süre sürdürdü. Bunda da; Osmanlı’nın İslam’la şekillenen, geçmişten devraldığı devlet geleneği ve imparatorluk tecrübesine sahip olmasının önemli bir yeri vardır.

Batılı sömürgeci devletler gibi; din-dil emperyalizmine başvurmadı, yani dinde-dilde zorlamaya gitmedi.

Tebaası haline gelen Hrıstiyan-Musevi toplulukların dini-hukuki teşkilatına dokunmadı, ibadet ve hukuku ile yargılanma özgürlüğü tanıdı. Kontrol ile yetindi, kontrolden çıkışına ise müsaade etmedi.

Fethedilen topraklardaki halk için, vergiyi düşük tuttu. Bu, ağır vergi yükü altında ezilen halkın kabulünü kolaylaştırdı.

Tebaası olan halklara, hoşgörülü davrandı. İsyan eden halka; önce nasihatçi gönderdi, ısrarda ise zor kullandı.

 

Din

Resmi din, Hanefi fıkhı ve Maturidi itikadına bağlı Sünni İslam’dır. Bununla birlikte; “semavi dinler” olarak ifade edilen, Hristiyanlık ve Musevilik de meşru kabul edilmiştir. Bunun dışındakilerin ise meşru bir varlığı yoktur.

Halifelik; dini olmaktan ziyade, beşeri bir temele dayanır. İktidarın, babadan oğula devri ile kazanılır. Herhangi bir dini otorite-kurulun, karar ve kabulüne bağlı değildir. Önemli olan ise ümmetin biatıdır. Hükümdarlar; kararlarını dini esaslara göre değil, akla dayanarak alır. Haliyle Şia’daki imamet gibi, teokratik bir özellik taşımaz.

 

Dil   

Resmi dil, Türkçedir.

Merkezde ve eyaletlerle olan yazışmada Türkçe, eyalet içi yazışmada ise Türkçe ve yerel dil kullanılır.

Medreselerde; Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça kullanılır. İlim dili; Arapça, edebi dil ise Farsçadır.

 

Sosyal Yapı

Osmanlı toplumunu; esas olarak, askeri-idari sınıf (yönetenler-vergi vermeyenler) ve reaya sınıfı (yönetilenler-vergi verenler) olmak üzere iki grupta ele alabiliriz.

 

1-) Askeri-İdari Sınıf 

Saray, seyfiye, ilmiye ve kalemiye sınıflarından oluşur.

 

a-) Saray Üst Sınıfı (Padişah ve Ailesi)

Askeri-idari sınıfın başında yer alır, padişah-valideler-padişah eşleri-veliahtlar-şehzadeler-padişah kızlarından oluşur.

 

b-) Seyfiye

Seyfiye, “kılıç ehli” demektir. Bizzat askerlik ve idari işler ile iştigal eden kişileri ifade eder.

Tımar Sistemi ve Kul Sistemi’nden gelen asker-idarecilerden oluşur.

Sadrazam, vezirler, beylerbeyleri, sancakbeyleri gibi üst düzey askeri-idari kadro ile kapıkulu zabitleri ve neferleri, tımar sahipleri ve tımarlı sipahiler, deniz askerleri bu sınıfta yer alır. Buna; vergiden muaf yaya ve müsellemi de ilave edebiliriz. Ayrıca emekli asker ve idareciler ile aileleri de bu sınıf kapsamındadır.

Tımar sahibine, tımar; üstün yetenek-kahramanlık gösteren tımar sahipleri ile merkezdeki divan çavuşlarına, kâtiplere vb görevlilere zeamet; padişah, padişah ailesi, sadrazam, vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi gibi üst düzeydeki görevlilere ise has tahsis edilmiştir.

Kapıkulu zabitleri ve neferleri, maaşlı; tımarlılar ise dirliklidir.

İmtiyazlı olsa da; suçu sabit görülür ise makamına bakılmaksızın azl, rütbe tenzihi, hapis, sürgün, idam, mala el koyma (ailesinin geçimine yetecek kadar olanı hariç) ile cezalandırılır.

 

c-) İlmiye

İlmiye için, “Ulema” sözcüğü de kullanılır.

Geniş anlamda ilmiye; medrese eğitimi görmüş, eğitim-yargı-dini alanlarda hizmet veren görevlileri ifade eder.

Şeyhülislam, nakibüleşraf, kazasker, kadı, müderris, naip, müftü, müezzin, tarikat şeyhi, hekim, müneccim, astronom, astrolog vb. görevliler ile emeklileri bu sınıfta yer alır.

Müslüman, çoğunlukla Türk kökenlidir.

Yönetenler içinde, en imtiyazlı olanıdır. Bu; bazı vergilerden muafiyet, ceza hukukunda ayrıcalık, çocukları için tanınan imtiyazlar şeklindedir.

Osmanlı’nın gelişmesinde olduğu gibi, geri kalmasında da önemli bir rolü vardır.  

 

ç-) Kalemiye

Her ne kadar bir teşkilat için kullanılmış ise de, bir sosyal statü-kültür terimidir. Eli kalem tutan, evrak ve yazı işlerini takip eden kişileri ifade eder. Buna, “Bürokrat ya da memur sınıfı da” diyebiliriz.

Başta Divanı Hümayun kalemi olmak üzere, şeyhülislam-kazasker-defterdar-nişancı-kaptan paşa gibi merkez kalemleri ile benzeri görevi ifa eden memurlar bu sınıfta yer alır. Haliyle geniş bir kadrosu vardır.

Kalemiye erbabı; medrese öğrenimi görmüş, okuma-yazı çeşitleri ve kitabet alanında kendini geliştirmiş kişiler arasından seçilir.

Babasının bu meslekte görev almış olması, tercih sebebidir. Önceleri; sadece Müslümanlar alınır iken, daha sonra gayrimüslimler de alındı. Devlet sırrı özelliğindeki işlemlerin yapıldığı kısımlarda ise; işe alınanın sır saklayan güvenilir bir kişi olmasına dikkat edildi.

Hizmeti karşılığında, tımar ya da zeamet tahsis edilmiştir. Bunun yanı sıra harç-tayinat-aidat-caize gibi yan geliri vardır.

Kalemiye sınıfının;  Osmanlı’da bürokratik geleneğin oluşmasında, resmi yazışma şekillerinin gelişmesinde, kayıt sisteminde önemli bir rolü vardır. Ayrıca dil, edebiyat, tarih, coğrafya ve musiki alanlarında öne çıkan birçok ismi olmuştur.

 

2-) Reaya

Osmanlı’da; reaya sözcüğü, vergi ödemekle yükümlü yönetilenler için kullanılmıştır.

Reaya ile ilgili olarak; biri millet sistemi, diğeri yerleşim birimine göre olmak üzere iki tür sınıflamadan söz edebiliriz.

 

A-) Millet Sistemi’ne Göre

Osmanlı’da; millet sözcüğü dini, hatta mezhebi bir topluluğu ifade eder.

Millet Sistemi ise; Osmanlı egemenli altında bulunan her topluluğu dini hatta-mezhebi temelde sınıflandıran, örgütlü kılan, dini-mezhebi kimliğini koruyan, hak-hukuk ve sorumluluğunu belirten bir sistemdir.

Bunu sistemleştiren Fatih Sultan Mehmet olsa da, kuruluşuna kadar giden bir geçmişi vardır. Zira Osmanlı; fethettiği topraklardaki halkın, dinine ve sosyal kurumlarına müdahale etmedi. Aksine dini-mezhebi kimliğini koruyan, sosyal kurumlarını güçlendiren bir siyaset izledi.

Böyle bir uygulama ile de; yönetim-kontrolü kolaylaştırmayı, huzur-güveni sağlamayı, mali sistemi korumayı amaçladı.

Millet Sistemi’ne göre; Reaya, Müslümanlar-Gayrimüslimler şeklinde sınıflandırılmıştır.

 

a-) Müslümanlar

Osmanlı’nın kimliği Hanefi fıkhı, Maturidi itikadı olsa da; İslami fıkhi-  itikadi mezhepler açısından bir ayrıma gitmedi, Müslüman kesimi tek bir millet olarak tanımladı. Birleştirici unsur ise İslam oldu. Bununla birlikte; Osmanlı’da, Sünni-Hanefi fıkhı hâkim konumdadır.

Mahkemelere; Hanefi mezhebine mensup kadılar atadı, Hanefi fıkhını uyguladı.

Dini (mescit-cami-tekke) kurumlar ile eğitim-sağlık-imar gibi vakıfların mütevelli heyetleri, Hanefi mezhebine mensup kişilerden oluşturuldu.

Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerin yaygın olduğu Mekke, Medine, Halep, Kudüs, Kahire gibi yerlere; Hanefi baş kadısının başkanlığında, diğer mezheplere mensup kadı ve müftüler atadı.

Osmanlı’da her ne kadar resmi mezhep uygulaması var ise de; bu hukuki birlik ve istikrarı sağlama, kanunlaşma amacı taşır. Hanefiliği ülke geneline yayma, hâkim kılma gibi bir amacı taşımaz.

Zira herkese; hukuk karşısında, kendi din-mezhebine göre muamele edilmesi esası vardır. Bu nedenle; toplumun dini-hukuki yaşamında, Sünni fıkhi mezheplerin temel esasları dikkate alındı, mezhepsel bir uzlaşma sağlanmaya çalışıldı.

Osmanlı diğer Sünni fıkhi-itikadi mezhepler ile bir uzlaşmaya gider iken, tebaası olan Şii-Alevi gruplar ile de uzlaşmayı tercih etti. Bunlar ile gerginlik yaşaması ise; Şii Safevilerin, Şiiliği Osmanlı’nın aleyhine işleyen siyasi bir araca dönüştürmesine dayanır.

Millet Sistemi’nin Müslümanlar için anlamı ise mezhebi aidiyet ve dini yaşamı kolaylaştıran bir şeyden öteye gitmedi.

 

b-) Gayrimüslimler (Zimmiler ve Müstemenler)

Gayrimüslimler, Zimmiler ve Müstemenler olmak üzere iki sınıftan oluşur.

Zimmiler

Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerdir. Vatandaşlığı ise zimmet akdine dayanır.

Osmanlı; fethettiği yerdeki gayrimüslimlere, din-hukuk-eğitim alanında serbestlik tanıdı, can-namus-mal güvenliğini taahhüt etti.  Buna karşılık; gayrimüslimlerden, cizye-haraç vergisini ödemesini ve devlete bağlılığını istedi. Buna da Zimmet akdi denildi.

Zimmilerin; din ve mezhebine göre, ibadet-evlenme-boşanma-miras-  eğitim ve vakıf hakları vardır. Bazı davaları, cemaat mahkemesinde görülür. Alınan kararlar; devletçe onaylanır, yerine getirilir. Davalının karara itirazı, davayı şeriye mahkemesine taşıması,  bunlardan birinin kararını tercih etme hakkı mevcuttur.

Zimmiler; Rumlar, Ermeniler, Katolik Ermeniler, Yahudiler ve Katolik Latinler olmak üzere beş milletten oluşur. Müslümanlardan sonra da en kalabalık gruptur.

 

Rumlar (Rum Ortodokslar)    

Rumlar, diğer ismi ile Rum Ortodokslar; Yunan, Bulgar, Karadağlı, Sırp, Rumen, Rus, Ukraynalı, Arnavut ve bazı Arap Ortodokslardan oluşur.

İstanbul’un fethi ardından Fatih; Yorgo Skolaris’i, Ortodoksların patriği olarak atadı. Fener Patrikhanesi’ni de Ortodoks mezhebinin dini-idari merkezi haline getirdi.

Böylece; milli Yunan, Bulgar, Sırp, Karadağ, Rus, Rumen, Ukranya, Arap ve Arnavut kiliseleri Fener Patrikhanesi’ne bağlandı. Bu durum; Moskova patrikliğinin 1593’te bağımsızlığını kazanması hariç, XIX. yüzyıla kadar devam etti.

Fenerli Rumlar; Divanı Hümayun’da tercüman olarak görev aldı, Eflak ve Boğdan’a beylerbeyi olarak atandı.

Osmanlı güçlü iken fayda sağlayan Fener Patrikhanesi; zayıflama-toplumsal değişim döneminde ise aleyhine çalışan bir kurum oldu.

 

Ermeniler

Ermeniler; Monofizit öğretiyi ((Hz. İsa’nın; dünyevi kimliğinin, tanrısal kimliğinde erimiş olduğunu savunan bir görüş) benimsemiş Ermeni ve Süryani, Yakubi gibi Hristiyan gruplardan oluşur.

İstanbul’un fethi ardından Fatih; Hovakim’i Ermeni patriği olarak atadı, Samatya Sulu Manastır Kilisesi’ni de Ermenilerin dini-idari merkezi haline getirdi.

Bunun sonucu olarak; Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren, Doğu Ortodoks Kiliseleri içinde gösterilmesine rağmen, Monofizit öğreti ile ayrışan özerk Ermeni-Süryani-Yakubi vb kiliseler, İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi’ne bağlandı.

Ermeniler; Monofizit görüşü ile Rum Ortodokslar dışında tutulsa da, esas neden Osmanlı’nın denge siyasetidir. Zira Osmanlı; Rumlar ile tarihi düşmanlığı olan Ermenilerden istifade etmeyi düşündü, onları ticari-imalat-mali alanda öne çıkararak lehte bir sonuç almaya çalıştı.

1742’de; Lübnan’da, Katolik Ermeni Kilisesi’nin kuruluşu ise “Katolik Ermeni Milleti” tanımını getirdi.

 

Yahudiler  

İstanbul’un fethinden önce, İstanbul’da; Karadeniz’in kuzeyinden gelen Karaim Kıpçakları, Alman-Doğu Avrupa kökenli Aşkenaziler ve İtalyan Aşkenazileri (Franko) olmak üzere üç Musevi topluluğu vardı.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih; Moşe Kapsali’yi, hahambaşı olarak tayin etti. Karaim Musevileri için de ayrı bir hahambaşılık kurdu.

İstanbul’daki bu üç Musevi cemaatine, 1492’de İspanya’dan kaçan Sefarad Yahudileri dâhil oldu.

XVI-XVII Yüzyılda; İstanbul, Yahudilerin adeta dini-idari merkezi oldu, devletin maliye kadrosunda istihdam edildi, ticaret-finansta öne çıkan unsur oldu. XVIII. Yüzyıldan itibaren de yerini Avrupa ile ticaret bağları kuran Hristiyanlara bıraktılar.

 

Müstemenler

Geçici oturma izni olan gayrimüslim yabancılar olup, gayrimüslimlerin ikinci büyük grubunu oluşturur.

Zimmiler ile aynı sınıfta olsalar da; istisnalar dışında, İslam hukukuna tabidir. Müslümanlar ile ihtilafında, yetkili olan şeriye mahkemesidir.

Yorum

Millet Sistemi ile Fatih; İstanbul’u Sünni İslam’ın yanı sıra Hrıstiyan Ortodoks dünyası ile Museviliğin merkezi yapmayı, haliyle Osmanlı’yı küresel bir güç haline getirmeyi hedefledi. Tabi ki bu siyasi hedefi ile ilgilidir.

Bunun; bir de yönetim-kontrolü kolaylaştırma, toplumda bütünlüğü- huzur-güveni sağlama, ekonomik-mali yapıyı güçlendirme gibi idari- sosyal-ekonomik hedefleri vardır.

Sonuçta; Millet Sistemi güçlü iken toplumda bütünlüğü sağlayan, zayıflama ve toplumsal değişimde ise dağılmaya hizmet eden bir araç oldu.   

 

B-) Yerleşim Birimine Göre Reaya

Şehirli, Köylü ve Konargöçer olmak üzere üç sınıftan oluşur. Ancak;  şehirli, köylü, konargöçeri kesin sınırlar ile ayırmak mümkün değildir. Zira pek çok kasaba halkı köyde ziraat ile meşgul iken, konargöçerin ziraatla uğraşması ya da malını şehir-kasabada satması gibi bir durum vardır. Bu da; köylünün ya da konargöçerin, kasaba-şehre yerleşimini kolaylaştırdı.

 

Şehirli

Yerleşim yeri, şehir ya da kasaba olan kişileri ifade eder.  

Osmanlı’da; bir yerleşim merkezinin, “şehir” kabul edilmesi için idari merkez olması esastır.

Şehirliler; askerler-idareciler, tüccar, esnaf ve diğerleri olmak üzere dört sınıftan oluşur. Diğerlerinden kastedilen ise zanaatkârlar, işçiler,  seyyar satıcılar, medrese öğrencileri, köylüler, hamallar, hizmetçiler, köleler, işsizler ve evsizlerdir.

Zenginler; yaşam tarzı ve oturduğu konak-evleri ile dikkati çeker, ancak çoğunlukla orta sınıf ile iç içedir.

Şehir ve kasabalarda; Millet Sistemi’nin getirdiği (Müslüman ve var olan gayrimüslim grubuna göre; Rum, Ermeni, Musevi, Katolik-Latin mahalleri), bir yerleşim düzeni vardır.

Tüccar, esnaf ve zanaatkâr “Lonca Sistemi” çerçevesinde örgütlüdür. Her mesleğin bir loncası vardır. Üyeleri, aynı meslekle meşgul Müslim ve gayrimüslimlerden oluşur.

Loncanın başı, Lonca Şeyhidir. Yönetiminde; tecrübeli esnaflar, nakip, duacı, çavuş, kethüda ve yiğitbaşılar yer alır.

Lonca yönetimi, sistemin işleyiş ve denetiminden sorumludur. İzni olmadan yeni işyeri-dükkân açılamaz, üretim-satış yapılamaz. Hileli- kaçak-fahiş fiyatla mal satanlar, kalitesiz mal üretenler cezalandırılır.

Her meslek grubu; kasaba-şehirde, kendilerine tahsis edilen alanda bir arada bulunur. Başka bir yerde işyeri-dükkân açması, üretim-satış yapması ise izne tabidir.

 

Köylü

Osmanlı’da; 150-200 haneli yerleşimler köy, 400 haneli yerleşimler ise kasaba olarak tanımlanmıştır. Köylü de; köyde yaşayan, tarım ile iştigal edendir.

Köylüler; nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturur, devlet gelirinin büyük bir kısmı da tarımdan alınan vergiler ile ilgilidir. Bu nedenle “Osmanlı toplumu, bir tarım toplumudur” diyebiliriz.

Köylü sınıfı; tımar beyleri, çiftçiler, askeri sınıf içinde yer alan yaya ve müsellemden oluşur. Burada mülk sahibi, toprağı işleyenler şeklinde de bir ayrıma gidebiliriz.

Tımar beyi; dirlik sahibi, dirliğin işleyiş ve denetiminden sorumludur.

Çiftçi, çiftliği işleten kişidir. Çiftlik ise; bir aile reisinin, bir çift öküz ile işleyebileceği arazi parçasını ifade eder. Büyüklüğü; toprağın verimine göre, 60-150 dönüm arasında değişir.

Çiftçi; toprağın mülkiyetine değil, kullanım hakkına sahiptir. Dirlik sahibi sipahiye, “resmi çift” diye isimlendirilen bir vergiyi ödemekle yükümlüdür. Toprağın üstündeki ev-bağ-ağaç-bahçeler ise çiftçinin özel mülkiyeti olarak kabul edilmiştir. Ancak; bunun için, kira olarak resmi zemin vergisi öder. Birden fazla çiftliği işletebilir, ancak her biri için resmi çift ödemesi gerekir.

Gayrimüslim çiftçiler; resmi çift yerine, “ispençe” diye isimlendirilen değişen oranda bir vergiyi ödemekle mükelleftir. Bu nedenle; Müslim çiftçiye göre, dezavantajlı bir konumdadır.

Çiftçiye tahsis edilen toprak; miras yoluyla bölünemez, mirasçılar sadece pay sahibi olur.

Çiftçi; sipahinin izni olmadan köyü terk edemez, aksi halde sipahi tarafından köye dönmesi zorlanır, çift bozan akçesi ile cezalandırılır.

Reaya çiftlikleri dışında, askeri sınıfta yer alan yaya-müsellem ve tımarlı sipahilere ait çiftlikler vardır. Bunların reaya çiftliklerinden farkı ise raiyyet vergisi ödememeleridir.

Özel mülkiyetteki toprakların da işlenmesi esastır. Üç yıl işlenmeyen topraklar, sipahi tarafından başka birine verilir.

Bir de; padişah, hanedan mensupları ile üst düzey devlet adamlarına ait haslar ve vakıf arazileri vardır. Buradaki köylüler; imtiyazlı olsa da, faaliyeti açısından daha denetimli idi.

Savaşlar, toprak kayıpları, ağır vergiler, kıtlıklar, salgın hastalıklar, isyan-yağma-talanlar ile İltizam Sistemi’ne geçiş; köylünün köyü terk etmesine neden oldu.

Ayan, Eşraf, Mültezim” denilen güçlü ailelerin, boşalan topraklara el koyması ise büyük çiftliklerin ortaya çıkışını getirdi.

 

Konargöçer

Konargöçerden kastedilen, yarı yerleşik kesimdir.  

Bunların temel geçim kaynağı hayvancılık olmakla birlikte, çiftçilik de uğraş konusudur. Ürünü toplamasıyla yaylaya çıkar, sonra kışlağa geri döner. Bu özelliği ile de göçebeden ayrılır.

Batı Anadolu’daki konargöçerlerin, Osmanlı’nın kuruluş-gelişmesinde önemli bir rolü vardır. Anadolu’da birçok köyün kurucusu, Rumeli’de ise yerleşimcisi oldular.

XVII. Yüzyılda; merkez-taşra teşkilatının bozulması, konargöçerlerin hayatını derinden etkiledi, birçoğu bulunduğu yeri terk ederek başka bir yere göç etti. Bu; mali-ekonomik kaybı, kontrolsüzlük, asayişsizliği getirdi. Zorunlu yerleşime tabi tutulması ise devlet ile uzun süren bir gerginliği yaşamasını doğurdu.

 

DEVAMI VAR

Devamını Oku

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -6-

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -6-
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Askeri Yapı

Klasik dönem Osmanlı Ordusu, kara ve deniz kuvvetlerinden oluşur.

Kara Kuvvetleri

Osmanlı’nın kuruluşunda, düzenli bir ordu yoktu. Askeri gücü, Uç Gazileri (Akıncılar) ve sefere çıkıldığında çağrı ile bir araya gelen sefer sonrasında ise işinin başına dönen boy kuvvetlerinden oluşuyordu.

Bu dönemde; “askeri başarısını, akıncı gazilere borçludur” dersek, yanlış olmaz. Zira İzmit-İznik-Bursa gibi merkezler ile çevresinin fethi, bunların başarılı akınları ile gerçekleşti.

Akıncıların; düz araziyi hızla ele geçirme, köylere hâkim olma, küçük kuleler inşa ederek kaleleri uzun süre ablukaya alma yolu ile teslime zorlama gibi bir strateji-taktiği vardı.

Bursa’nın fethinin, 10 yıl sürmesi ise düzenli bir orduyu gerekli kıldı.

 

İlk Düzenli Ordu 

Bursa’nın fethi ile Orhan Bey; 1000’i yaya, 1000’i de atlı olmak üzere 2.000 kişilik düzenli bir ordu oluşturdu. Bunlara; savaşta ücret ödenir iken, barışta gelirinden istifade edeceği bir arazi tahsis edildi.

 

Kapıkulu Ocakları’nın Yeniden Yapılandırılması 

  1. Murat; 1363’te Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağı ve Bostancı Ocağı’nı kurarak Kapıkulu Ocakları’nı (Merkez Kuvvetler) yeniden yapılandırdı.

Bunun, askeri ve siyasi olmak üzere iki nedeni vardır.

Askeri Nedeni

Osmanlı, Rumeli’ye geçiş ile hızlı bir genişleme gösterdi. Sürekli savaş -asker kaybı hem asker ihtiyacını, hem de daimi-savaşa hazır-disiplinli- iyi eğitim almış bir merkezi kuvveti gerekli kıldı.

Siyasi Nedeni  

I. Murat; otoritesine güç kazandıracak, iktidarı belirleyen güçlere karşı koz olarak kullanacağı, kendisi dışında hiç kimse ile maddi-hissi bağı olmayan, paralı askerlerden oluşan, güçlü bir merkezi kuvveti hedefledi. Hükümdar olması ile ortaya çıkan çatışma, istikrar ve iç-dış güvenlik arayışı da bunu gösteriyor.

 

Pençik Sistemi

Akıncı gazilerin elinde olan; her beş esirden biri, seçilerek vergi karşılığı olarak alındı. Türkçe-İslam’ı öğrenmesi için, bir Türk aileye gönderildi. Gelibolu’da kurulan Acemi Ocağı’nda, kısa süren askeri eğitime tabi tutularak Yeniçeri Ocağı’na girişi yapıldı.

Pençik Sistemi; her beş esirden seçilen birinin hükümdara ait olması, “beş esirden az olanın” esir başına 2 akçe ödemesi demekti. Bu; vergi ödemeyen, tüm giderini ganimetle karşılayan akıncı gazilerin tepkisini doğurdu, esirlerini Trakya’dan Anadolu’ya kaçıranlar oldu.

 

Pençik Sistemi’nin Mahzurlu Görülmesi

Pençik Sistemi uygulamasında; Akıncı gazilerin sürekli direnişi ile karşılaşıldı, yeniçerilerin disiplini ile ilgili sorunlar ortaya çıktı. Yani düşünülen faydayı sağlamadı.

 

Pençik Sistemi’nden Devşirme Sistemi’ne Geçiş

Yıldırım Beyazıt ile Timur arasındaki Ankara Savaşı, ardından gelen karışıklık,  güçlü bir merkezi kuvvete sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Bir de; Balkanlardaki ezici Hristiyan çoğunluk, Osmanlı için önemli bir tehditti. Bunun için; hem merkezi kuvvete güç kazandıracak, hem de İslamlaşma-Türkleşmeye hizmet edecek bir sisteme ihtiyaç duyuldu. İşte bu, Devşirme Sistemi idi.

Çelebi Mehmet (I. Mehmet), Devşirme Sistemi’ni uygulamaya koydu. Ancak bunun kanunlaşması, II. Murat döneminde oldu. Pençik Sistemi de; zaman içinde, istisnai bir uygulamaya dönüştü.

 

Devşirme Sistemi 

Devşirme Sistemi, özellikle Balkanlarda uygulandı. Hristiyan tebaaya mensup ailelerin 8-18 yaş arası çocukları, ihtiyaca göre, belli dönem aralığında devşirme işlemine tabi tutuldu.

Seçmede; çocuğun aile durumu, fiziki ve zihni sağlığı dikkate alındı. Özellikle; 14-18 yaş grubu, birden fazla çocuğu olan soylu ya da rahip ailelerin çocuğu tercih edildi.

Devşirilenler; İstanbul’a getirildi, bir kısmı Enderun ve Bostancı Ocağı’na ayrıldıktan sonra, kalanı Türkçe-İslam’ı öğrenmesi için Sipahi bir aileye verildi. Ardından; Acemi Ocağı’nda, sıkı askeri eğitime tabi tutularak Yeniçeri Ocağı’na girişi yapıldı.

Devşirme işlemi; önceleri mahalli idareciler tarafından yapılır iken,   daha sonra ortaya çıkan mahzurları nedeniyle merkezden gönderilen idarecilerce yapıldı.

 

Devşirme Sistemi’nin Kanunlaşması  

  1. Murat; hem Devşirme Sistemi’ni kanunlaştırdı, hem de Enderun’u kurdu.

Devşirilenlerin güçlü-kuvvetli-savaşçı olanları Yeniçeri Ocağı’na, zeki-yetenekli olanları ise Enderun’a girişi yapıldı. Böylelikle; devşirmeler, hem merkezi kuvvetin çekirdeğini oluşturdu, hem de yönetimde yer aldı.

 

Yeniden Yapılanma

Fatih; kara kuvvetlerinde, birçok askeri sınıf oluşturarak yeniden yapılanmaya gitti.

Yorum

Osmanlı; 1566’da, top-tüfek gibi ateşli silahlar ile donanımlı, uygun askeri strateji taktikleri uygulayan, sayı ve askeri teknoloji açısından bölgedeki en üstün-büyük askeri güç haline geldi. 1606’ya kadar da kaybettiği önemli bir kara savaşı olmadı.

 

Kara Kuvvetleri Teşkilatı  

Merkez kuvvetler (Kapıkulu Ocakları) ve eyalet kuvvetleri (Tımarlı Sipahiler ve Yardımcı Kuvvetler) olmak üzere iki bölümde ele alabiliriz.

 

1-) Merkez Kuvvetler (Kapıkulu Ocakları)

Yaya Kapıkulu Ocakları ve Atlı Kapıkulu Ocakları’ndan oluşur.

A-) Yaya Kapıkulu Ocakları

a-) Acemi Ocağı

Bir askeri okul statüsündedir. Sadece Yeniçeri Ocağı’nın değil, tüm Kapıkulu Ocakları’nın nefer ihtiyacını karşılar.

İlk olarak; 1363’te, I. Murat tarafından Gelibolu’da kuruldu.

Gelibolu Acemi Ocağı, İstanbul’un fethi ile önemini kaybetti. Yerini, İstanbul’daki Acemi Ocağı’na bıraktı.

Asker kaynağı; önceleri Pençik, sonrasında ise Devşirme Sistemi’dir.

Acemiye; Türk ailesi yanında kaldığı sürece maaş ödenmez, sadece giyim-kuşam ihtiyacı karşılanır. Kışlada ise;  Kapıkulu neferleri gibi, “Ulufe” denilen üç ayda bir maaş alır.

En rütbeli subayı İstanbul ağasıdır. Bunun altında ise Rumeli-Anadolu ağaları vardır. Bunlar, devşirmelerin sevk ve idaresinden sorumludur.

Mevcudu; uzun süre, 1.000 civarında kaldı. Bu; Kanuni döneminde 4.000’e, I. Ahmet döneminde 9.406’ya çıktı. 1623’te de, 10.982’ye (bostancılar dâhil) ulaştı. 1679’da ise 2.738’e düştü.

Neden?

Fatih’in Bosna’yı fethi ve halkın Müslüman olması sonucu, Bosna’da devşirme uygulamasına son verildi. Ancak halkın ricası ile buna tekrar geçildi. Bunlara; “Potur Oğulları” denildi, bir Türk aileye verilmeksizin Enderun ya da Bostancı Ocağı’na alındı.

Acemilerin evlenmesi yasaktı. Bu yasak, III. Murat döneminde kalktı. Bu da; “Kuloğlu” denilen acemi ve Kapıkulu erkek çocuklarının, ocağa doğrudan girişini getirdi.

Daha sonra; askerlik için uygun olmayan, askerlikle alakasız işlerle iştigal eden Türk-Müslümanlar da rüşvet ve iltimas ile ocağa alındı.

Sayısının düşüşü ise; eğitim süresinin kısalması, fetihlerin durması, Hristiyanların bir bedel karşılığında devşirmeden muaf tutulmalarıdır.

Eğitim süresinin kısalması, acemilerin Türk ailelere verme yönteminin kaldırılması, Türk ve Müslümanların ocağa alınması ve evlenmelerine müsaade edilmesi de amacından uzaklaşması ve yozlaşmasını getirdi.

 

b-) Bostancı Ocağı;

Padişah, saray, kasırların birinci derecede güvenliğinden sorumlu,  saraya ait bağ-bahçe-bostan-kayıkhanede hizmet veren, ayrıca şehir denetim-asayişi ile görevli askeri sınıftır.

İlk olarak; 1363’te, I. Murat tarafından padişah ve sarayın güvenliği için kuruldu.

İstanbul ve Edirne olmak üzere iki Bostancı Ocağı vardır. Edirne’deki ikinci derecede önem taşır, İstanbul Bostancı Ocağı’ndan bağımsız bir yönetimi vardır.

Bostancılar; bostancıbaşı gözetiminde, ya devşirilenler içinden ya da Acemi Ocağı’ndan seçilir.

Bostancı Ocağı’nın en büyük amiri, bostancıbaşıdır. İstanbul’daki bir üst makam olarak kabul edilir.

Bostancıbaşı’nın, ocaktan gelmesi esastır. Padişah tarafından seçilir,  tayin edilir. Dış hizmete, sancakbeyi olarak çıkarılır. Beylerbeyi hatta sadrazam olan bostancıbaşılar bile vardır. Maaşını, padişah hasından alır.

Padişahın yakınında bulunur, O’na gittiği her yerde refakat eder.

Yeniçeri Ağası, Topçubaşı, Cebecibaşı ile birlikte İstanbul’un askeri ve sivil güvenliğinden sorumludur.

İstanbul etrafındaki Marmara-Karadeniz-Haliç sahillerinin muhafaza ve emniyeti, kayıkhane-su-ormanlar ile avcılığın denetimi,  O’na aittir.

Müsaadesi olmadan sahillerde yalı yapılamaz, yapılan yalılardan vergi alır. Bir de; sadrazam-vezirlerin, azl-sürgün-katli ile ilgili refakat görevi vardır.

Bostancı hasekilerin mevcudu 300 kişidir. Başında bostancı kethüdası (bostancıbaşı yardımcısı) bulunur.

300’ün 60’ı padişahı koruma, kalanı ise şehrin asayiş ve denetimi ile görevlidir.

Hizmeti karşılığında; diğer Kapıkulu Ocakları neferleri gibi, üç ayda bir maaş alır.

Bostancı sayısı; XVI. yüzyılın başında 3.396 iken, 1703 isyanı sonucu 1.998’e düştü. Ancak; 1703’teki isyan hariç, hiçbir isyana katılmadılar padişaha sadık kaldılar.  

 

c-) Yeniçeri Ocağı

Kapıkulu Ocakları’nın piyade sınıfının büyük kısmını oluşturur.

İlk olarak; 1363’te, I. Murat tarafından kuruldu.

İlk yeniçeri kışlası Edirne’deydi. Fetihten sonra; İstanbul’da biri Aksaray, diğeri Beyazıt civarında olmak üzere iki yeniçeri kışlası inşa edildi. Edirne’deki de ihmal edilmedi.

Asker kaynağı, Acemi Ocağı’dır.

En rütbeli subayı, yeniçeri ağasıdır.

Yeniçeri Ağası; Ağa Divanı’na başkanlık eder, Divanı Hümayun toplantısına katılır (vezir değilse, katılamaz).

Askeri görev dışında, şehrin asayişini sağlamak, esnafı denetlemek, yangınları söndürmek gibi görevleri vardır.

Tayin ve azli; 1593’e kadar padişah, bundan sonra ise sadrazam tarafından yapıldı. Ocaktan gelmesi esastır. İsyan sonrasında; alt rütbeliler, hatta dışardan bile Yeniçeri Ağası atandı.

Ağa Divanı; yeniçeri ağasının başkanlık ettiği, kâtip ve önde gelen rütbelilerin katıldığı bir kuruldur. Burada; Ocak’ın faaliyeti, personel disiplini, tayin-azl arzı ele alınır.

Yeniçeriler; barışta İstanbul’da kalırlar, seferde padişaha refakat ederler. Ayrıca özel statüdeki sancak ve salyaneli eyaletlerde yeniçeri garnizonu vardır.

Hizmetine karşılık; “Ulufe” denilen, üç ayda bir maaş alır.

Kanuni’den sonra padişahların sefere çıkmaması, İstanbul’da 30 yıl kalışını getirdi. 1593’ten itibaren de sadrazamın komutasında sefere çıktılar.

Bektaşi meşrepli Sünni İslam anlayışına sahiptiler. Bektaşi tarikatına girişleri ise bozulma dönemine rastlar. Bu da Ocak’a  “Bektaşi Ocağı” denmesine yol açtı.

Sayısı; 1363’te 1.000 iken, 1484’te 7.841, 1574’te 13.599, 1699’da da 67.729 oldu.

Bu; ateşli silahlar ve düzenli orduların öne çıkmasıyla, daha fazla merkezi kuvvete ihtiyaç duyulmasından kaynaklandı. Bu da; hem yüklü maliyeti, hem de Devşirme Kanunu’na aykırı gelişi güzel asker alımı ile amacından uzaklaşması ve yozlaşmasını getirdi.  

 

ç-) Cebeci Ocağı

Silah ve mühimmatın depolanması, sevki, tamir-bakımı ile görevli Kapıkulu ocağıdır.

Kurumsallaşması, Fatih döneminde oldu.

Asker kaynağı; önceleri, Acemi Ocağı’dır. Daha sonra, dışardan da nefer alındı.

En üst rütbeli subayı, cebecibaşıdır. Ocak içinden terfi ile geldiği gibi,  dışardan da atandı.

Ayasofya karşısında, kışlası ve tamir-bakım atölyeleri vardı. İstanbul dışında, sınır karakollarında da cebeciler vardır.

Merkezdekiler; maaşlı, kaledekiler ise dirliklidir.

Sayısı;  Kanuni döneminde 700 iken, XVI. yüzyılın sonunda 4.000’e, IV. Murat döneminde ise 7-8.000’e çıktı.  XVII. Yüzyılda da 2.500’e düştü. Bu da askeri alandaki yeniden yapılanma ile ilgilidir.

 

d-) Topçu Ocağı

Osmanlı Ordusu’nun topçu sınıfını oluşturan Kapıkulu ocağıdır.

Top atışı ve top imali olmak üzere iki kısımdan oluşur. Savaşta; fiilen yer aldığı gibi, top imali ve bakımı ile görevlidir.

Kurumsallaşması, Fatih döneminde oldu.

Önceleri sadece Acemi Ocağı’ndan gelenler alınır iken, daha sonra dışardan da nefer alındı.

En üst rütbeli subayı, topçubaşıdır. O’nun altında, dökümcübaşı yer alır. Ocak içinden terfi ile geldiği gibi,  dışardan da atandı.

İstanbul-Tophane dışında; Belgrad, Semendire, Praveşte, Temeşvar Budin, İşkodra ve Kerkük’te top imalathaneleri vardır.

Maaşlı topçular; üç ayda bir maaş alır. Tımarlı topçular ise dirliklidir.

Sayısı; XVI. yüzyılda 1.200 iken, XVII. yüzyıl ortasında 3.000’e çıktı.

 

e-) Top Arabacıları Ocağı 

Büyük-ağır topların nakli ile görevli Kapıkulu ocağıdır.

Kurumsallaşması, Fatih döneminde oldu.

Asker kaynağı, önceleri sadece Acemi Ocağı’dır. Daha sonra dışardan da nefer alındı.

En üst rütbeli subayı, Top Arabacıbaşıdır. Ocak içinden terfi ile geldiği gibi,  dışardan da atandı.

Şehremini’de kışlası, Tophane’de araba imalathanesi, Ahırkapı’da da ahırları vardı.

Maaşlı olup, sayısı uzun süre 1.000 civarında oldu.

 

f-) Humbaracı Ocağı

Bir tür el bombası kullanan askeri sınıftır.

Uzun süre Topçu Ocağı ve Cebeci Ocağı bünyesinde istihdam edildi. İstanbul’un fetihten sonra ise bir Kapıkulu Ocağı haline geldi. Ancak; XVII. yüzyıldaki düzenleme ile önem ve değerini yitirdi.

Merkezdekiler maaşlı, taşradakiler ise dirliklidir.

 

g-) Lağımcı Ocağı 

Özellikle kale kuşatmasında; toprak altında “lağım” denilen tüneller açan, buraya yerleştirdikleri patlayıcıları patlatarak kale fetihlerini kolaylaştıran askeri sınıftır.

Maaşlı ve tımarlı lağımcılar vardır. Maaşlılar; cebecibaşına, tımarlılar ise lağımcıbaşına bağlıdır.

Savaş şartlarının değişmesi, XVIII. yüzyılda sonunu getirdi.

 

B-) Atlı Kapıkulu Ocakları

a-) Sipah Bölüğü

Kapıkulu süvarilerinin en itibarlısıdır.

Fatih döneminde kuruldu.

Asker kaynağı, Enderun ve nüfuzlu devlet adamlarının çocuklarıdır.

Görevi, seferde; padişah otağını korumak, barışta; miri malın gelir tahsilini yapmaktır.

 

b-) Silahdar Bölüğü

Sipah Bölüğü’nden sonra, önde gelen süvari sınıfıdır.

Asker kaynağı; Enderun ve saray okullarından gelenlerdir. XVI. Yüzyıl sonundan itibaren, sipahi çocukları da alındı.

Görevi, seferde askerin geçeceği yolları temizlemek, köprüleri tamir etmek, padişah otağının yerini belirlemek, barışta; padişaha refakat etmektir.

 

c-) Ulufeci Bölükleri

Önem sırasına göre, buna Orta Bölükler de denir. Padişahın sağında veya solunda bulunmasına göre, buna “Sağ Ulufeciler, Sol Ulufeciler” denir.

Asker kaynağı, saraydan gelenler, savaşta yararlılık gösterenler, sipahi çocuklardır.

Görevi, seferde; devlet hazinesini muhafaza etmek, barışta ise devlet alacağını tahsil etmektir.

 

ç-) Gureba Bölükleri  

Buna, Aşağı Bölükler de denir. Seferde, sağ veya solda bulunmasına göre, buna “Sağ Gureba Bölükleri, Sol Gureba Bölükleri” denir.

Asker kaynağı, uzak bölgelerden gelip savaşta yararlılık gösterenler ve devşirmelerin eğitimli çocuklarıdır.

Önde gelen görevi, Sancak’ı Şerif ve padişah sancağını korumaktır.

Yorum

“Altı Bölük” diye de isimlendirilen Kapıkulu süvarileri, seçkinlerden oluşan elit birliklerdi.

XVI. Yüzyılın sonuna kadar, Osmanlı Ordusu’nun başarısında önemli bir rolü oldu. Ancak daha sonra birçok isyana karıştılar. Bunun nedeni ise Hizmet Neferleridir.

Hizmet Neferi Bulundurma Usulüne göre; Kapıkulu Süvarisi yevmiyesinin her beş akçesi için, “Hizmet Neferi” denilen bir askere bakmak yanında bulundurmak zorundaydı.

Bu; seferde Kapıkulu süvarilerinin katlanarak artışını getirdi ise de, yozlaşmasını doğurdu.

Bunu dikkate alan Köprülü Mehmet Paşa, “Hizmet Neferi Bulundurma Usulünü” kaldırdı. Bu da güç ve önemini kaybetmesini doğurdu.

 

2-) Eyalet Kuvvetleri

A-) Tımarlı Sipahiler

Tımar Sistemi’nin (Dirlik Sistemi) uygulandığı eyaletlerden gelen atlı askerlerden oluşur. Buna, özel statüdeki sancaklardan gelen atlı askerleri de dâhil edebiliriz.

Sistemleşmesi, I. Murat döneminde oldu.

Asker kaynağı, tımar sistemidir. Burada öne çıkan ise dirlik sahibidir.

Dirlik sahibi; toprağın işlenmesini sağlamak, vergiyi toplamak, gelirine göre belli sayıda atlı asker beslemek-yetiştirmek, sivil-askeri ihtiyacını karşılamak ile görevlidir. Bu; hem hazineyi bir yükten kurtardı, hem de asker ihtiyacına önemli bir katkı sağladı.

Bir de bölgenin asayişinden sorumludur.

Dirlik sahipleri; seferde, askeri hiyerarşi içinde subaşı-sancakbeyi-beylerbeyi komutasında toplanmak, savaşa katılmak zorundadır. Aksi halde dirliği kaybeder.

Rumeli ve Anadolu tımarlı sipahileri şeklinde bir teşkilat yapısı vardır. Savaşta; merkezin, sağ ve sol kanatlarını oluşturur.

Tımarlı sipahi teşkilatı; XVI. yüzyılın ortasında, genişleme ile en büyük ve en güçlü konuma geldi. Sayısı; 74.600’ü Rumeli, 91.600’ü Anadolu olmak üzere 166.200’e ulaştı.

Tımarlı sipahiler; XVI. yüzyılın ikinci yarısına kadar, Ordu’nun büyük bir kısmını oluşturdu.

Bundan sonra; haksız uygulama ve isyanlar sonucu tımar sisteminin bozulması, İltizam Sistemi’ne tedricen geçiş, tımar gelirinin hazineye gelir kaydı, tüfekli birliklerin öne çıkması ile önemini kaybetti, sayısı da 5-6 bine kadar düştü.

 

B-) Yardımcı Kuvvetler

a-) Öncü Kuvvetler

Akıncılar

Akıncıların, Osman Gazi’ye giden bir geçmişi vardır. Kuruluş dönemi fetihlerde, öne çıkan da budur.

Önceleri; sancakbeyi, daha sonrasında beylerbeyine bağlı kılındı.10 Akıncıya onbaşı, 100 akıncıya yüzbaşı, 1.000 akıncıya binbaşı komuta eder.

Akınları; gelişigüzel değil, bir plana dayanır. Önderliğini; uzun süre Evrenos, Turhan, Mihal, Malkoçoğlu aileleri yaptı. Tüm ihtiyaçlarını kendileri karşılar, geliri ise ganimettir.

Serbest hareket etme eğilimi, sürekli eleştiri konusu oldu. Kontrolü ise önem-değerini azalttı. XVI. Yüzyılın sonunda; yerini, serhat kulları ve Kırım kuvvetlerine bıraktı.

 

Deliler

Deliler, XVI. yüzyılın sonunda istihdam edildi. “Deliler” denmesinin nedeni ise cesaret ve azametli görüntüsü ile ilgilidir.

Serhat Kulları içinde, “Bayrak” denilen ocaklardan oluşur. Birkaç ocağın başında ise delibaşı bulunur.

XVII. Yüzyılda, Rumeli’deki sınırların yanı sıra Doğu Anadolu sınırında da görev aldı. Sadrazama bağlı, bir vezir ya da beylerbeyi kontrolünde maaşlı bir askeri kuvvete dönüştü.

Önemli başarıları var ise de; vezir-beylerbeyinin sık-sık değişmesi, kontrolden çıkışına, halk için bir tehdit haline gelmesine neden oldu.

 

Azaplar

Öncü okçu-piyade birlikleridir.

Kuruluşu, Yeniçeri Ocağı’ndan öncedir.

Asker kaynağı; kefile dayalı, gönüllü Türk gençleridir.

Savaşta; merkez kuvvetlerin önünde yer alır, ok atışı ile düşmanı taciz eder, karşı saldırıda sağa ve sola açılarak topçulara ateş imkânı sağlar.

XVI. Yüzyılın ortasından itibaren; değişen savaş şartları nedeniyle, kale muhafızı ve geri hizmete alındı, maaşa bağlandı.

 

b-) Geri Hizmet Birlikleri

Yayalar 

Yayalardan oluşan, geri hizmet birlikleridir.

Eyalet askeri statüsündedir. Ocaklardan oluşan, bir teşkilat yapısı vardır. Ocaklar, 30 kişiden oluşur. Başında, yayabeyi bulunur. Bu da sancakbeyin komutasındadır.

Nöbetleşe olarak, sefere gider.

Seferde; yol açmak, siper-hendek kazmak, silah-mühimmat-erzak taşımak, barışta; ihtiyaca göre kale tamiri, maden-tersane gibi işler ile görevlidir.

Kuruluş döneminde, düzenli ordu içinde yer aldı. XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, tedricen geri hizmete alındı.

 

Müsellemler

Atlılardan oluşan, geri hizmet birlikleridir.

Eyalet askeri statüsündedir. Rumeli’deki karışık, Anadolu’daki Müslümanlardan oluşur. Ocaklardan oluşan, bir teşkilat yapısı vardır. Ocaklar, 24-30 kişiden oluşur. Başında, müsellem başı vardır. Bu da sancakbeyine bağlıdır.

Nöbetleşe olarak beşte biri sefere gider, gitmeyen gidene harçlık verir.

Seferde; ordudan birkaç gün önce gider, güzergâh üzerindeki yolları açar, köprüleri tamir eder. Barışta, tüm vergilerden muaftır.

Kuruluş döneminde, düzenli ordu içinde yer aldı. XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, tedricen geri hizmete alındı.

 

Diğer Geri Hizmet Birlikleri

Bunlar; “cerehor, canbaz, şatır, tatar, garip vb” adı ile anılan geçici işçi birlikleridir. Önceleri; ücretsiz olup vergiden muaf tutuldu, daha sonra ise ücretli oldu.

 

Kale Kuvvetleri

Azaplar, atlı gönüllüler, serhat kullarından (asker kaynağı, yerli halktır) oluşur. Kalenin korunması ile görevlidir. Maaşını eyalet gelirinden alır.

Yorum

Osmanlı; toprak rejimi temelinde, her türlü insan kaynağından istifade eden, siyasi iktidara karşı birbirini dengeleyen, fayda-kalite-kemiyet-disiplin-üstün teknolojiyi dikkate alan, hazineye fazlaca yük olmadan masrafını kendi kaynağından karşılayan özellikte, dönemin en büyük-güçlü kara ordusunu kurdu.

1566’da; top-tüfek gibi ateşli silahlar ile donanımlı, doğru strateji taktikleri uygulayan, sayı ve teknoloji açısından bölgedeki en büyük askeri güç haline geldi. 1606’ya kadar da, kaybettiği önemli bir kara savaşı olmadı.

Ateşli silahlar ve düzenli orduların öne çıkışı, Kapıkulu Ocakları’nı (merkez kuvvetler) önemli kıldı. Bu; Kapıkulu Ocakları’na Devşirme Kanunu’na aykırı, gelişi güzel asker alımını getirdi. Haliyle disiplin ve nitelikten yoksun, sayıca kalabalık, hazineye önemli yük getiren bir ordu ortaya çıktı.

Maliyenin artan maliyeti karşılamak için, tedricen tımar sisteminden iltizam sistemine geçişi ise; orduyu sayıca kalabalık ve hazineye yük teşkil etmeyen tımarlı sipahilerden mahrum kıldı, toprak rejimini de derinden sarstı. Bu da; askeri alandaki, sayı-teknoloji üstünlüğünün sonunu getirdi.  

 

DEVAM EDECEK  

Devamını Oku

Osmanlı Neden Geri Kaldı? -5-

Osmanlı Neden Geri Kaldı? -5-
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Osmanlı; Avrupa’daki gibi feodal devletten merkezi devlete geçiş ile kurulmadı, merkezi devlet olarak kuruldu.

Merkezi yönetimin başarısı padişaha bağlıdır. Güçlü padişahlar başarıyı, zayıf padişahlar ise başarısızlığı getirdi.

XVI. Yüzyılda; askeri hiyerarşideki gibi emir-talimatların en tepeden en aşağıya iletildiği, tüm idari personelin itaat bağlılık gösterdiği bir yönetime sahip oldu. Bu; Osmanlı’yı ele geçirilemez, yönetimi kolay bir devlet yaptı. Oysaki lortların bulunduğu Avrupa devletlerinin; ele geçirilmesi kolay, yönetilmesi ise zordu.

Eyalet Sistemi’ne geçişin; eyalet statüsüne göre, hatta aynı statüde olmasına rağmen farklı nedeni vardır. Sistemin işleyişi; kendi haline bırakılmamış, merkezi kontrol mekanizması geliştirilmiştir. Ancak; sistemin başarısı, merkezi yönetimin gücüne bağlıdır. Bu nedenle; zayıf merkezi yönetim, yozlaşma ve devletin dağılmasını getirdi.   

Toprak geliri temelinde inşa edilen yönetim modeli; XVII. Yüzyıldan itibaren, uluslararası ticaret-paranın öne çıkması ile çağın gerisinde kaldı.

 

Merkezi Sistemden Eyalet Sistemine  

Osmanlı; Avrupa’daki gibi feodal devletten merkezi devlete geçiş ile kurulmadı, merkezi devlet olarak kuruldu.  

Kuruluşunun ilk yıllarında; Sancak,  en büyük idari-askeri birimdi. Her sancağın başında; merkezin tayin ettiği, “Sancakbeyi” denilen, askeri sınıftan gelen, idari-askeri görevi olan bir kişi vardı.

  1. Murat; 1362’de Rumeli’deki sancak-kaza-köyleri içine alan, Edirne merkezli Rumeli Beylerbeyliğini tesis etti. Başına da Lala Şahin Paşa’yı getirdi. Sınırlarda serbest hareket etmeye meyyal uç-akıncı beylerin kontrolden çıkması, sancakta merkezi otoritenin zayıflaması da bunun nedenidir. Yani nedeni kontroldür.

Rumeli Beylerbeyliği; ilk kurulan, 1864 Vilayet Nizamnamesine kadar imtiyazlı konumunu koruyan eyalet oldu.

Yıldırım Beyazıt; 1393’te, Anadolu’daki sancak-kaza-köyleri içine alan, Ankara merkezli Anadolu Beylerbeyliğini kurdu. Timurtaş Paşa’yı da beylerbeyi olarak tayin etti.

Fetret Devri ardından; önce Amasya, daha sonra Sivas merkezli Rum Beylerbeyliği kuruldu.

Fatih hükümdar olduğunda, üç beylerbeyliği vardı. Döneminde buna Karaman Beylerbeyliği eklendi. Ancak en önemli rolü Eyalet Sistemini sistemleştirmesidir. Bunun; biri siyasi mücadele, diğeri toprak rejimi olmak üzere iki nedeni vardır.

Osmanlı’da; toprak, savaşanın gelir kaynağı ve mükâfatlandırma aracı idi. Timur istilası sonrasında; Aristokrat aileler, temlik ve farklı yöntem ile büyük arazilerin sahibi oldular, mülkiyetini korumak için de vakıflar kurdular. Bu da; Aristokrat ailelere, iktisadi-askeri-siyasi güç sağladı.

Fatih; Aristokrat ailelerin sahibi olduğu toprakların, mülkiyet-vakfiyet statüsünü lağvederek tekrar miri (mülkiyeti devlete ait) haline getirdi. Haliyle Aristokrat ailelerin iktisadi-askeri-siyasi gücüne son verdi. Yani nedeni siyasi mücadeledir.   

Osmanlı’da en büyük gelir kaynağı topraktı. İdari-askeri-mali-iktisadi ve sosyokültürel konuları içeren siyasi sistem, bu temele dayalı olarak inşa edildi.

Vakıf ve özel kişilere ait araziler var ise de; arazin büyük bir kısmı, Miri Arazi konumunda idi (mülkiyeti devlete ait). Bunun verimli işletilmesi, iktisadi-mali açıdan önemli idi. Bu da “koordinatör-kontrolör” rolünü üstlenecek bir kişiyi gerekli kıldı. Yani nedeni toprak rejimidir.

Yavuz, Kanuni, III. Murat döneminde; beylerbeyliği sayısı hızla arttı, 29’u buldu, sonrasında 40’ı aştı, azaldı. Kimisinin ömrü kısa, kimisinin ise uzun oldu. Bunun nedeni de idari-askeri-siyasidir.

 

Merkezi Yönetim

Osmanlı’da; “hükümet” diyebileceğimiz merkezi yönetim, Padişah ve Divan-ı Hümayun’dan oluşur. Bu; yasama-yürütme-yargı gibi üç güce sahip, olağanüstü yetki ile donatılmış bir hükümet görünümündedir.

Kuruluş dönemi divan üyeleri; Padişah, Veziriazam, Rumeli-Anadolu Kazaskeri, Defterdarlar, Nişancı, Şeyhülislam ve Kaptan’ı Derya’dır.

Tabi ki bu zaman içinde bir değişim-gelişim gösterdi.

Padişah; yasama-yürütme-yargının başı, idari-askeri-dini otoriteyi elinde tutan, tek egemendir.    

Padişahlar; Fatih’e kadar, Divan’ın başkanlığını yaptı. Fatih’ten sonra ise; bu görevi, veziriazam (sadrazam) üstlendi.

Veziriazam (sadrazam); Divan’a başkanlık eden, padişahtan sonra en yetkili kişidir.

Vezir (Kubbealtı Vezirleri); sadrazamdan sonra, derecesine göre en yetkili kişi-kişilerdir. Kendine bağlı teşkilat-kadronun başı, asli divan üyesidir.

Padişah ve Sadrazam tarafından, genelde askeri sınıftan seçilir. İdari açıdan, sadrazama bağlıdır. Padişah ve sadrazama danışmanlık yapar, üstlendiği görevi yerine getirir.

Fatih dönemine kadar, veziriazam dışında vezir yoktu. Veziriazamın görevinin ağırlaşması nedeniyle, vezir sayısı “ikinci, üçüncü, dördüncü vezir” şeklinde dörde çıktı.

XVII. Yüzyıldan itibaren; bu unvanın,  defterdar-nişancı-kaptan paşa-yeniçeri ağası hatta beylerbeyine de verildiği görülüyor.

Kazaskerler; vezirden sonra en yetkili, idari açıdan sadrazama bağlı, yargı ve eğitimden sorumlu asli divan üyeleridir.

İlk olarak; I. Murat döneminde, “Rumeli Kazaskerliği” adı altında kuruldu. Görevi ise o günün gündem konusu olan askeri davalardı.

1480’e kadar, bir tek Kazasker vardı. 1480’de, Anadolu Kazaskerliği kuruldu. Haliyle Kazasker sayısı iki oldu. Ancak Rumeli Kazaskerliği bir üst makam olarak kabul edildi.

Yavuz döneminde; Doğu Anadolu’nun güvenliği için Diyarbakır’da bir kazaskerlik kuruldu ise de, kısa süre sonra merkeziyete zarar verdiği gerekçesiyle lağvedildi.

Uzun lafın kısası; bu iki kazaskerlik, Osmanlı’nın yıkılışına kadar devam etti.

Kazaskerler; XVI. yüzyılın ilk yarısında, ilmiye sınıfının tayin-terfi-azil işlerine bakan, beylerbeyi-sancakbeylerinin sicilini tutan,  itiraz edilen kadı kararlarını inceleyen-bozan-değiştiren-yeni kararlar alan, hatta mahkeme kuran kişiler oldular.

Bundan sonra, Şeyhülislam ile görev paylaşımı oldu. Yüksek Müderris ve din görevlilerin tayini, bazı önemli davalar Şeyhülislam’a bırakıldı.

XVII. Yüzyıla kadar; Kazasker tayini sadrazamın arzı padişahın onayı ile yapılır iken, bundan sonra; şeyhülislamın arzı, sadrazamın kabulü, padişahın onayı ile yapıldı. Bu; kazaskerin padişah tarafından gereksiz azlini, görev kısalması ve önemini yitirmesini getirdi.

Defterdarlar; nişancı ile eşit konumda, idari açıdan sadrazama bağlı, mali işlerden sorumlu asli divan üyeleridir.

Varlığı daha geriye gitse de, sistemleşmesi II. Murat dönemini buldu.

Başlangıçta; sadece Rumeli Defterdarlığı var iken, Fatih’in Anadolu Defterdarlığı’nı kurması ile sayısı ikiye çıktı.

Bundan sonra; özel konu ve amaç için kurulmuş defterdarlıklar var ise de, bu alt birim özelliğindedir.

Rumeli Defterdarı; Rumeli’nin, Anadolu Defterdarı; Anadolu’nun mali işlerinden sorumludur. Ancak Rumeli Defterdarlığı üst makam olarak kabul edildi, “Başdefterdar” şeklinde isimlendirildi.

Başdefterdar, bugünkü maliye bakanı konumundadır.

Defterdarın müsaadesi olmadan, bir harcamanın yapılması mümkün değildir. Ancak; defterdar, bağımsız hareket eden bir kişi de değildir.  Harcamada; sadrazama, bilgi vermek zorundadır.

Defterdarların; bütçe dışında, mali hükümleri yazmak, beylerbeyi- sancakbeylerin bütçe-hesaplarını incelemek gibi bir görevi de vardır.

Başdefterdarın; mali davalara bakmak, sadrazamdan yanlış yapan mültezimlerin cezalandırılmasını istemek, padişaha proje sunmak gibi farklı bir görevi vardır. Ancak; sadrazama danışmadan, padişah ile görüşme yapamaz.

Nişancı; defterdarlarla eşit konumda, padişah tarafından seçilen, idari açıdan sadrazama bağlı, resmi iç-dış yazışmalar ve tapu-kadastro işleri teşkilatından sorumlu, kalemiye sınıfının başı asli divan üyesidir.

Orhan Bey’e uzanan geçmişi var ise de, Fatih döneminde sistemleşti.  XVII. Yüzyıldan itibaren; görevini yeni kurulan kurumlara devretti, bir tabela kurumu haline geldi.

Padişahın tuğrasını çekmek, Divan’da alınan kararları-fermana uygun emirleri yazmak, dış ülkelerden padişah-sadrazama gelen mektupları tercüme etmek-cevaplamak, örfi kanunları yorumlamak, fethedilen arazileri tahrir defterine kaydetmek, dirlikleri tapu defterine işlemek; başlıca görevleridir.

Şeyhülislam; sadrazam ile eşit konumda, idari açıdan sadrazama bağlı, padişaha karşı sorumlu, ilmiye sınıfının başıdır.

Divan’ın, asli üyesi değildir. Gerekli görüldüğünde çağrılır, oturuma katılır, görüşü alınır.

1424’te; Molla Fenari, ilk Şeyhülislam oldu ise de; Fatih’e kadar bu bir müftülük kurumu, fetva makamından öteye gidemedi.  

Fatih Kanunnamesi ile Şeyhülislam makamı, vezirlerin makamından üstün tutuldu. Ancak; Kanuni dönemine kadar, Şeyhülislam olacak kişi ile ilgili bir kural yoktu. Görev-sorumluluğu ise tartışma konusu oldu.

Öyle ki Yavuz Sultan Selim’in; idari kararına karşı çıkan Zembilli Ali Efendi’ye “dünyevi işler, O’nun işi değil” demesine karşılık, Zembilli Ali Efendi’nin “dini ve dünyevi işlerden sorumluyum” demesi, bunu gösteriyor.

Şeyhülislam makamı; Kemal Paşazade ve Ebu Suud Efendi’nin hazırladığı bir kanunla, Rumeli Kazaskerliği’nden sonra terfi edilen bir makam oldu. İlmiye sınıfının başı kabul edildi, bugünkü Adalet ve Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini üstlendi.

Haliyle Şeyhülislam; siyasette, etkin bir kişi ve kurum oldu. Bu; hem padişahı, hem de sadrazamı rahatsız etti.

XVI. Yüzyılın ilk yarısına kadar; şeyhülislam, sadrazamım tercihi ile belirlendi. Bundan sonra; padişah, XVII. Yüzyıldan itibaren de padişah-  sadrazam tarafından belirlendi. İdari-siyasi kararlara itiraz etmeyecek özellikte şeyhülislamlar tercih edildi.

Kaptan-ı Derya (Kaptan Paşa); idari açıdan sadrazama bağlı, tersane ve donanmanın yanı sıra deniz eyaletlerinin (Cezayir-Tunus-Akdeniz Adaları-Trablusgarp” denetiminden sorumlu, askeri-idari yargı yetkisi olan deniz kuvvetleri komutanıdır.

Divan’ın, asli üyesi değildir. Gerekli görüldüğünde çağrılır, oturuma katılır, görüşü alınır.

İlk deryabeyleri, sancak yöneticiliği de yapıyordu. Tersane; İzmit’ten Gelibolu’ya taşındığında, deryabeyine “Kaptan-ı Derya” da denilmeye başlandı.

Fatih döneminde; donanmanın güçlendirilmesi ve yeniden yapılanma sunucu, kaptan-ı deryanın yetkisi artırıldı.

Barbaros Hayrettin Paşa’nın Cezayir’i fethi ile beylerbeyi, XVI. yüzyıl sonunda ise vezir unvanını kazandı.

XVII. Yüzyıldan itibaren; denizcilikle alakası olmayanların “Kaptan-ı Derya” olarak tayini, bu alandaki gerilemeyi getirdi.    

Yeniçeri Ağası; idari açıdan önceleri padişaha, daha sonra sadrazama bağlı, Acemi Ocağı-Yeniçeri Ocağı’ndan sorumlu, askeri görev dışında “başkenti-sarayı korumak, esnafı denetlemek” gibi sivil görevleri olan askeri komutandır.

Divan’ın, asli üyesi değildir. Gerekli görüldüğünde çağrılır, oturuma katılır, görüşü alınır. Vezir değilse, oturumda yer alamaz.

Yeniçeri Ağasının tayin ve azli; III. Murat’a kadar, padişah tarafından yapıldı. 1593’te; bu yetki, sadrazama devredildi

Yeniçeri Ağasının tayin ve azil yetkisinin sadrazama devri, padişahı askeri otoriteden yoksun kıldı. Yeniçerileri ise;  kontrolsüz, kontrol edilemez, kime-neye hizmet ettiği belli olmayan askeri-siyasi güce dönüştürdü.

Yorum

Sistemde; padişah, sadrazam ile yetki paylaşımına gitse de, en tepede bulunan, yasama-yürütme-yargının başı,  siyasi-idari-askeri-dini gücü elinde tutan, tek egemendir. Bu nedenle; merkezi yönetimin, başarısı ve başarısızlığı büyük ölçüde padişaha bağlıdır.

Güçlü padişahların; başarılı olduğu, zayıf padişahların başarısının ise sadrazamın dirayetine bağlı bulunduğu görülüyor. Öyle ki XVI. yüzyılın ikinci yarısında; gerileme dönemine girmesine rağmen, genişlemesini sürdürmesi Sokollu ve Köprülülerin dirayetli yönetimi ile oldu.

Zayıf padişahların en büyük zararı; ahlaklı-dirayetli devlet adamlarının azli, zayıf karakterde ya da liyakatsiz kişilerin terfi-tayinidir. Bu; zayıf padişah ve sadrazamda ise; olağan bir uygulama haline geldi. Birçok dirayetli devlet adamı, “yeniçeri, şeyhülislam, başka birisi istedi” diye görevden alındı.

Divan üyelerinin; her biri uzmanlık gerektiren konuları içeren iştigal alanı geniş, yetkisi olağanüstüydü. Diğer bir ifade ile hem savcı, hem hâkim konumundaydı. Bu; kontrolsüzlük, adaletsizlik ve yolsuzluğu getirdi.

Toprak geliri temelinde inşa edilen yönetim modeli; XVII. Yüzyıldan itibaren, uluslararası ticaret ve paranın öne çıkması ile çağın gerisinde kaldı. Bu, yönetimdeki yetersizlik ile görüldü. Alınan palyatif tedbirler ise buna çözüm getiremedi.

 

Eyalet Sistemi

Osmanlı Devleti’nde; eyaletleri, özelliği itibariyle salyanesiz, salyaneli ve mümtaz olmak üzere üç grupta ele almamız gerekir.

 

Salyanesiz Eyaletler

Arazi mülkiyetinin büyük bir kısmının devlete ait olduğu, Tımar (Dirlik) Sistemi’nin uygulandığı, beylerbeyinin en büyük idari-askeri yöneticisi olduğu, maaşını tahsis edilen haslardan aldığı eyaletlerdir.

Sayıca fazla olan, bu tür eyaletlerdir.

Bunlar; Rumeli, Anadolu, Karaman, Diyarbakır, Sivas, Erzurum, Van, Maraş, Trabzon, Çıldır, Kars, Kefe, Halep, Şam, Rakka, Şehri Zor, Musul, Bosna, Budin, Temeşvar, Trablusşam, Cezayir, Kıbrıs ve Girit eyaletleridir. Ancak; zaman içinde bazılarının feshine gidildiği, ya da statüsünün değiştiği görülüyor. Nedeni ise askeri-idari-siyasidir.

Eyalet; Paşa Sancağı, sancaklar-kazalar-köyleri içerir.

Eyaletin başında beylerbeyi, sancakta; sancakbeyi bulunur. Kazalar; subaşı ve kadı, köyler ise tımarlı sipahiler tarafından yönetilir.

Beylerbeyi; merkez tarafından tayin edilen, sorumlu olduğu eyalette sadrazam yetkisine sahip, Eyalet (Beylerbeyi) Divanı başı, tüm resmi görevlilerin bağlı bulunduğu en büyük idari-askeri amirdir.

Divan-ı Hümayun’un çalışması, sadrazamın arzı, padişahın onayı ile tayin edilir. Önemli eyaletler hariç; önceleri görev süresi üç yıl iken, bu süre bir yıla düşürüldü. Nedeni ise; eyalette, merkeze rakip siyasi bir güç odağı haline gelmesinin engellenmesidir. Ancak; bu, reayadan haksız kazanç sağlama yoluna gitmesine neden oldu.

Önceleri Türk komutanlar beylerbeyi olarak tayin edilirken, Fatih’ten itibaren devşirme kökenlilerin tayini gelenek haline geldi.

Kanuni döneminden itibaren; önemli eyaletlere, vezir olmuş kişilerin de beylerbeyi olarak tayin edildiği görülüyor.

Her türlü yürütme kararı alma, kamu gücünü kullanma, kadı dışında resmi görevlileri tayin etme yetkisine sahiptir.

Seferde; sancakbeyleri-tımarlı sipahileri bir araya getirmek, dirlikleri dağıtmak, asayiş-güveni sağlamak,  halkın şikâyetini ele almak, başta gelen görevleridir.

Maaşını kendisine tahsis edilen haslardan alır. Bundan sağladığı geliri;  kapı halkı (resmi-sivil görevli)-muhafızlar-ailesine tahsis eder, kalanı ise biriktirir. Maaş yerine hasların tahsisi ise Osmanlı Siyasi Sistemi ve kanun dışı vergi toplamasının engellenmesi ile ilgilidir.

Geniş yetkilerine karşılık; azli, pamuk ipliğine bağlıdır. Şeyhülislam ya da kazaskerin fetvası, padişahın kararı ile azledilir. Bazen; fetva veya mahkeme olmadan da, padişah tarafından azledildiği görülüyor. Tabi ki bu, ağır kusur ve ihmalde söz konusudur. Cezası ise; çoğu kez idam, belli bir ölçüde mal varlığına el koymadır.

Eyalet (Beylerbeyi) Divanı, eyalet yönetiminin en yetkili organıdır.

Beylerbeyi, hazine defterdarı, tımar defterdarı, eyalet kadısı, divan efendisi, tezkireci, çavuş, muhzır, ruznameci, kâtip ve tercümandan oluşur. Bu; Divan-ı Hümayun’un, adeta küçük bir modelidir.

Divan toplantısı; merkez sancağı beylerbeyi konağında, beylerbeyi başkanlığında yapılır.

Toplantıda; merkez kararları okunur, eyalet-sancakların işleri ile halkın istek ve şikâyetleri ele alınır, alınan kararlar karar defterine yazılır, tutanak düzenlenir bir nüshası Divan-ı Hümayun’a gönderilir.

Karardan hoşnut olmayanın, Divan-ı Hümayun’a başvurma hakkı vardır.

Eyalet Kadısı; idari açıdan beylerbeyine bağlı, merkez tarafından tayin-azli yapılan, eyalette önde gelen ikinci kişidir.

Osmanlı’da; kuruluşundan itibaren, fethedilen yerlere biri yürütme kuvvetini temsil eden Subaşı,  biri de yargı kuvvetini temsil eden Kadı olmak üzere iki kişi tayin edilmiştir. Bu; hem kuvvetler ayrılığı, hem de kontrol ile ilgilidir.

Öyle ki; bey kadı hükmü olmadan hiç kimseyi cezalandıramayacağı gibi, kadı da beyin kuvvetine dayanmadan hükmü uygulayamazdı.

Sancakbeyi; idari açıdan beylerbeyine bağlı, tayin-terfi-sefere çağırma gibi konularda merkeze tabi, Tımar Sistemi’nin uygulandığı yerlerde bulunan, merkez sancağı ve özel statüdeki sancaklar dışında sancağın en büyük idari-askeri amiridir.

Beylerbeyinden sonra, en geniş askeri-idari yetkiye sahiptir. İdari açıdan kendisine bağlı olan, subaşı-tımarlı sipahi gibi kişileri (ağır suç işlemesi halinde) cezalandırma yetkisi vardır.

Askeri görev dışında; tımar sisteminin işleyişi ile asayiş ve güveni sağlamak, halkın istek-şikâyetlerini dinlemek-çözüm bulmak önde gelen idari görevleridir.

Bir de; “yurtluk-ocaklık” ve “hükümet” adı altında, özel statüde olan sancaklar vardır.

Bunlar; Yavuz Sultan Selim’in, Doğu’daki fetihleri sırasında, hizmet ve itaati nedeniyle yönetimi bölgedeki beylere bırakılan sancaklardır. Bu, Doğu Anadolu ile sınırlı değildir. İmparatorluğun bazı yerlerinde de bu tür uygulamaya rastlanıyor.

Yurtluk-Ocaklık sancağının; hükümet sancağından farkı, tımar sistemi uygulaması ile ilgilidir. Yurtluk-Ocaklık toprakları tımar sistemine tabi, hükümet toprakları ise değildir.

“Hâkim” diye isimlendirilen hükümet sancak beyi; vergileri toplamak, sancak ihtiyacına tahsis etmek, kalanı merkeze yollamakla görevlidir.

Bu tür sancaklar, idari açıdan beylerbeyine bağlıdır. Ancak bey merkez tarafından tayin edilmez, babadan oğula geçer.

Yönetimi beye bırakılmış ise de; burada, merkezi yönetim tarafından tayin edilen bir kadı ve yeniçeri garnizonu bulunur.

Bey; seferde, beylerbeyi yanında savaşa katılmak zorundadır. Aksi halde; beyliğini kaybeder, yerini oğlu geçer.

Mütesellim; beylerbeyi ya da sancakbeyinin sefer veya başka nedenle görevinde bulunmadığında, vergilerin toplanması yanı sıra idari görevi üstlenen kişidir.

Beylerbeyi ya da-sancakbeyinin arzı, merkezi yönetimin onayı ile tayin edilir.

Mütesellim; yerli halktan, tanınmış bir aileden seçilir. Ancak; bu, bölgedeki tanınmış aileler arasındaki bir mücadeleyi getirdi.

Ankara’da; Nakkaşzade-Müderrisoğlu, Konya’da; Mühürdarzade-Gaffarzade aileleri arasındaki çekişme de dikkati çekti.

Genelde, bir yıl için tayin edilir. Ancak; mütesellimliği 30-40 yıl elinde tutan aileler oldu.

Hizmeti karşılığında, maaş alır. Ancak; bununla yetinmeyip, haksız kazanç sağlayan mütesellimler oldu.

Salyaneli Eyaletler;

Tımar Sistemi’nin uygulanmadığı, beylerbeyinin bir koordinatör-kontrolör görevi üstlendiği, idaresi kısmen bölgede tanınmış bir aile mensubuna bırakıldığı yarı özerk statüdeki eyaletlerdir.

Bunlar; Bağdat, Basra, Lahsa,  Yemen, Mısır, Trablusgarp, Cezayir-i Garp, Tunus ve Habeşistan eyaletleridir.

Toprağın önemli bir kısmının çöl olması, aşiret yapısı, yönetim biçimi,  yönetimi uzun süre elde tutan güçlü ailelerin varlığı, uzak ve çok farklı kültüre sahip olması; bunu gerektirdi.

Öyle ki Şam’da; Azmzadeler, Musul’da; Celilizadeler, Trablusgarp’ta; Karamanlılar, Tunus’ta; Hüseyniler uzun süre yönetimi elinde tuttu.

Bu tür eyaletler, mahalli lordlar-beyler tarafından yönetilir. Ancak; burada, merkezin tayin ettiği beylerbeyi, kadı, defterdar ve yeniçeri garnizonu bulunur.   

Defterdar; eyalet vergilerinin tahsili, kadı ise resmi görevlilerin hukuki denetimi ile görevlidir. Zira burada örfi hukuk geçerli değildir.

Beylerbeyi; yönetimin denetimi, merkezle koordinasyonu, toplanan verginin idari-askeri harcamaya tahsisi, kalanın merkeze gönderilmesi ile görevlidir. Hizmetine karşılık da maaş alır.

Mümtaz Eyaletler;

Hanlık, hidivlik, voyvodalık, şeriflik gibi özel yönetim biçimine sahip; iç işlerde serbest, dış işlerde Osmanlı’ya bağlı, merkeze maktu bir vergi ödeyen, bazen askeri destek sağlayan, beylerbeyinin olmadığı özerk statüdeki eyaletlerdir.

Bunlar; Kırım Hanlığı, Mısır Hidivliği, Lübnan Mutasarrıflığı, Mekke Şerifliği, Eflak-Boğdan Voyvodalığı, Erdel, Gürcistan ve Çerkezistan eyaletleridir.

Her birinin; bu statüde olmasının, farklı bir nedeni vardır.

Kırım;  Osmanlı’ya, mevcut yönetimin varlığını sürdürmesi şartı ile katıldı.

Önceleri beylerbeyi tayin edilen, Mısır’da; Kavala, Tunus’ta; bey, Cezayir’de; dayı saltanatının ortaya çıkışı, bu durumu doğurdu.

Mekke-Medine’nin yönetimi, Hz. Peygamber soyundan gelen bir kişiye bırakıldı.

Lübnan Mutasarrıflığı’nın bu statüde olması, sosyo-kültürel-siyasi yapısı ile ilgilidir.

Eflak-Boğdan Voyvodalığı, Erdel, Gürcistan, Çerkezistan’ın bu statüde olmasının nedeni ise stratejiktir.

Yorum

Eyalet Sistemi’ne geçişin; eyalet statüsüne göre, hatta aynı statüde olmasına rağmen farklı nedeni vardır. Bunlar; idari, askeri, iktisadi, mali, siyasi nedenlerdir.

Sistemin işleyişi; kendi haline bırakılmamış, en tepeden en aşağıya uzanan hatta bünyesinde var olan bir merkezi kontrol mekanizması geliştirilmiştir. Ancak; varlığı-varlığını sürdürmesi, merkezi yönetimin gücüne bağlıdır. Merkezi yönetimin zayıflaması ise yozlaşma-devletin dağılmasını getirdi.

 

DEVAM EDECEK

Devamını Oku

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -4-

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -4-
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Aristokratik Monarşiden Mutlak Monarşiye

Osmanlı; Fatih Kanunnamesine kadar, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu’da olduğu gibi, aristokratik bir özellik taşıyan monarşi ile yönetildi. Devletin sahibi, son-kesin sözü söyleyen hükümdar olsa da,  siyasette güçlü Türk ailelerinin önemli bir yeri vardı.

Fatih Sultan Mehmet; İstanbul’un fethi sonrasında, Çandarlı Halil Paşa’yı idam etti, iktidar-hanedanlığına tehdit olarak gördüğü güçlü Türk ailelerini, mal varlığına el koyarak tasfiye etti. Kanunname ile de devletin yönetim şekli ve esaslarını belirledi.

Kanunnameye göre;

Hükümdar, “devlet” demektir. Yani devletin sahibi hükümdardır. Egemenlik; tek kişiye, hükümdara aittir.

Hükümdar; hayatı boyunca, ülkeyi yönetme hakkına sahiptir. Ölümü sonrasında; bu hak,  en güçlü oğluna geçer.

Başa geçenin; devletin bekası-nizam-ı âlem için, kardeşlerini öldürme hakkı vardır.

Veraset Sistemi’nde, neden değişikliğe gitti? 

Osmanlı’nın kuruluşundan, I. Murat’a kadar; devlet, hanedanın ortak malı olarak kabul edildi.

Tahta geçişi ile başlayan veraset savaşı ise Veraset Sistemi’nde bir değişikliğe gitmesini gerekli kıldı.

Veraset Sistemi’nde yaptığı değişiklik sonucu; devlet, hükümdar ve çocuklarının ortak malı oldu. Ancak; bunda, hükümdarın ölümü ile kimin hükümdar olacağı hakkında bir açıklama yoktu.

İşte Fatih, “en güçlü şehzade, padişah olur” sözü ile buna açıklık getirdi. Amacı ise; veraset kaynaklı bir çatışmayı önlemek, devletin varlığı ve bütünlüğünü korumaktı.

 

Siyasi değişim, hangi sonuçları doğurdu?    

Aristokratik monarşiden, mutlak monarşiye geçildi.

Siyasette, güçlü Türk ailelerinin yerini Kapıkulu aldı. Bu; devletin kurucu unsur ile bağını kopardı, yabancılaşmasını getirdi. Toplumsal bütünleşmeye değil, ayrışmaya yol açtı. Celali isyanlarının büyümesi,  Şii Safevilerin Anadolu’da etkili olmasının bir nedeni de budur.

Veraset Sistemi’nde değişikliğe gidilmesi, taht kavgasını bitirmedi.  Siyasi mücadeleyi; Kadın Sultanların müdahil olduğu, hatta belirleyici rolü bulunduğu, Kapıkulunun iştirak ettiği, Şehzadeler arası bir ölüm-kalım mücadelesine dönüştürdü. Vahim olaylar yaşandı.

 

Avrupa’da nasıldı, ne oldu?

Avrupa’da; feodalizmden, monarşizme geçildi. Bu geçiş; bazen savaş, bazen de anlaşma ile oldu. Böylece; feodal derebeyliklerden, merkezi devletler ortaya çıktı. Bu da; soyluları her zaman siyasette etkin, hatta kralın yetkisini paylaştığı bir güç yaptı.

Monarşi, “o günün Avrupa’sında söz sahibi olan Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Fransa, Portekiz, İspanya, Lehistan-Litvanya Birliği ve Rusya’da siyasi birliği sağladı” dersek yanlış olmaz.

İngiltere, Hollanda’da ise farklı bir siyasi gelişim yaşandı.      

İngiltere’de; Tudor Hanedanlığı’ndan gelen VII. Henry ve VIII. Henry, parlamento desteği ile siyasi birlik-düzeni inşa etti. Ardından gelen I. Elizabeth (1558-1603); Anglikan mezhebini ülkenin resmi mezhebi yaptı, hem konumunu güçlendirdi, hem de Katolik direnişini kırdı.

Hollanda; 1581’de, I. Willem (Günümüzdeki Hollanda kraliyet ailesi olan Oranje-Nassau Hanedanı) önderliğinde, her biri bir tüccar olan Protestan yedi şehir temsilcisinin bir araya gelmesiyle, “Hollanda Birleşik Şehirler Cumhuriyeti” adı altında kuruldu.

“Ülkeyi tüccar ya da entelektüeller yönetti” dersek yanlış olmaz. Zira Kral; hiçbir zaman, ülkenin birlik-bütünlüğünü temsil eden bir kişiden öteye gidemedi.

Monarşi; genel olarak Avrupa’da merkezi devletlerin ortaya çıkışını sağladı ise de, veraset; Osmanlı’daki gibi vahim olayları, daha kötüsü devletlerin toprak kaybı ya da varlığına son veren, hanedan değişikliği ile sonuçlanan veraset savaşlarını getirdi.

Portekiz Veraset Savaşı

Portekiz; biri 1383-1385, diğeri 1580-1640 olmak üzere iki veraset savaşı yaşadı.

Portekiz Kralı I. Fernando; 1383’te, veliaht (erkek çocuğu yoktu) bırakmadan öldü.  Bunun üzerine; kızıyla evli Kastilya Kralı, Portekiz yönetimine el koydu. Ancak; bu, soylular ve halkın isyanına yol açtı.

Portekizli direnişçiler ile Kastilya Krallığı arasındaki savaş; Kastilya Kralı’nın, 1385’te yenilmesine kadar devam etti.

Portekiz;  bağımsızlığa kavuştu, direnişin liderliğini yapan Portekizli soylu I. Joao (John) kral olarak seçildi.

Portekiz Kralı II. Henry (II. Henrique); 1580’de, tıpkı I. Fernando gibi erkek bir varis bırakmadan öldü. Kardeşinin oğlu Anthony (Antönio), krallığını ilan etti. Ancak; bu, hanedan İle akrabalığı bulunan İspanya Kralı II. Felipe tarafından kabul edilmedi.

İspanya Kralı II. Felipe; Portekiz’i işgal etti, kendini İspanya-Portekiz kralı olarak tanımladı. Ancak; bu, Portekizli soylular tarafından kabul edilmedi, bunların öncülük ettiği bir halk direnişi başladı.

Halkın direnişi ve İspanya’nın Büyük Britanya-Fransa-Hollanda ile olan savaşları ise; 1640’ta, bağımsızlığını getirdi. Direnişin lideri; IV. Joao (John) adıyla, Portekiz kralı olarak seçildi. Böylece Portekiz’de yeni bir hanedanlık dönemi başladı.

İspanya Veraset Savaşı

İspanya Kralı II. Carlos; 1700’de, veliaht bırakmadan öldü. Veliaht bırakmadı ise de, bir vasiyetname bıraktı.

Vasiyetine göre; “İspanya toprakları; bütünlüğü korunmak şartıyla, Fransa Kralı XIV. Louis’in yeğenine kalacak. Ancak İspanya ve Fransa birleşmesi olmayacak. XIV. Louis bu teklifi kabul etmez ise; bu teklif,  aynı şartlar ile Habsburg İmparatoru’nun oğlu için geçerli olacak”.

Fransa Kralı XIV Louis; bu teklifi kabul etti, ancak yeğeni V. Philip’i Fransa tahtının varisi olmaktan çıkarmadı.

Bu; hanedan ile akrabalık bağı bulunan, haliyle İspanya topraklarında hakkı olduğunu savunan Britanya-Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu tarafından, Fransa’nın İspanya ile birleşmesi olarak kabul edildi.

1701’de; Britanya-Hollanda ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu,  Fransa’ya karşı savaş ilan etti.

Savaş; Avrupa, denizler ve denizaşırı ülkeleri içine alan geniş bir coğrafyada oldu. Profesyonel orduların karşılaştığı, ateşli silahların yoğun olarak kullanıldığı, yeni askeri strateji-taktiklerin denendiği bir dünya savaşına dönüştü.

Fransa; İspanya’da hâkim konuma geldi, Büyük İttifak; İspanya’nın Avrupa ve Denizaşırı ülkelerindeki bazı topraklarını ele geçirdi.

Savaş; 1715’te Utrecht, Rastatt ve Baden Antlaşmaları ile son buldu.

V. Philip; “V. Felipe” adıyla İspanya kralı oldu, ancak Fransa-İspanya Birliği son buldu. Böylece İspanya’da Habsburg dönemi bitti, Bourbon dönemi başladı. Bu, bugün de böyledir. Öyle ki İspanya Kralı I. Juan Carlos Boubon hanedanlığından gelmektedir.

İspanya; bugünkü Belçika’yı Fransa’ya, Napoli-Milano-Sardinya’yı Avusturya’ya, Cebelitarık ve Minorka’yı İngiltere’ye bıraktı.

Lehistan Veraset Savaşı

Lehistan Kralı II. August, 1733’te öldü. Ölümü üzerine oğlu Saksonya Kralı II. Friedrich August, Avusturya ve Rusya’nın desteği ile krallığını ilan etti. Ancak Leh soyluların çoğu ile Fransa buna karşı çıktı.

Fransa Kralı XV. Louis, kayınpederi Stanislaw Leszczynski’nin kral olmasını istedi. Bu da; Fransa’yı, Avusturya ve Rusya ile karşı karşıya getirdi.

Savaş; 1738’de, Fransa’nın Avusturya karşısındaki üstünlüğü ile son buldu. Ancak Fransa Leszczynski’yi desteklemekten vazgeçti. Haliyle Saksonya Kralı II. Friedrich August, “III. August” adı ile Lehistan Kralı oldu. Buna karşılık; Avusturya, Napoli ve Sicilya Krallığı’nı İspanya’ya bıraktı.

Avusturya Veraset Savaşı

Kutsal Roma Cermen İmparatoru VI. Karl; 1740’ta, erkek bir varis bırakmadan öldü. Ancak; ölümünden önce, “Faydacı Müeyyideyi” kanunlaştırarak kızı Maria Theresa’nın yerine geçmesini sağladı. Buna rağmen; bu, ölümünden sonra Bavyera Elektörü (Bölge başkanı- dük) tarafından reddedildi, imparatorluk hakkının kendisine ait olduğunu iddia etti.

Bavyera iddiasına; Fransa ve İspanya’nın yanı sıra Prusya-Wittelsbach devletçikleri destek verirken, İngiltere-Hollanda ve Saksonya Krallığı Maria Theresa’nın yanında yer aldı. Bu da bir veraset savaşını başlattı.

Savaş, 1748’de, Fransa-İspanya’nın üstünlüğü ile bitti.

Maria Theresa’nın tahta kalması kabul edilirken, Avusturya; Kuzey İtalya’yı İspanya’ya, Silezya’yı ise Prusya’ya bıraktı.

Bavyera Veraset Savaşı

Wittelsbach Dükü; 1777’de, varis bırakmadan çiçek hastalığından öldü. Yerine, hanedanın yaşlısı IV Karl Theodor geçti. Ancak; bu da,  varis bırakmadan öldü. Bunun üzerine; kuzeni Zweibrüchen Dükü II. Karl August, tahtın varisi oldu. Ancak; bu, akraba Avusturya Arşidükü Joseph’in itirazını getirdi.

Prusya ve Saksonya’nın, II. Karl August’a destek vermesi ise; Alman Birliği’ni kuran Hohenzollern ile Habsburg hanedanlığı arasındaki bir savaşı getirdi.

Savaş; 1779’da Prusya’nın zaferi ile bitti, Bavyera toprakları II. Karl August’a verildi.

Veraset Savaşları’nın nedeni nedir?

Genelde; dük, kral, imparatorun erkek bir varis bırakmadan ölmesi olarak görülüyor. Ancak; ölümünden önce kızı ya da kardeşini halefi olarak göstermesine, bunu kanunlaştırmasına rağmen anlaşmazlığın bitmediği anlaşılıyor. Bunun için esas nedeni, “hanedanlar-aristokrat ailelerin içinde yer aldığı güç mücadelesidir” diyebiliriz.

Monarşi ile ilişkisi nedir?

Monarşi; kral ya da imparatorun tek egemen olması, ömrü boyunca ülkeyi yönetmede hakkının bulunması, ölümü sonrasında bu hakkın oğluna geçmesidir. Oğlunun var olmamasından kaynaklanan sorunlar ise; kızını, yoksa kardeşini varis yaptı.

Bir de; Monarşide, kral “devlet” demektir.

Yani özelliği itibariyle; veraset, olmazsa olmazıdır, bir de ortada devlet gibi büyük bir miras vardır. Haliyle; kuralları belli olsa bile,  anlaşmazlığı doğurması doğal bir şeydir.

Büyük Britanya ve Hollanda’da, Portekiz-İspanya’daki gibi bir veraset savaşının yaşanmaması ise, parlamenter monarşi ile yönetilmesinden kaynaklanır.

 

Osmanlı’da; Avrupa’daki gibi, bir veraset savaşı neden yaşanmadı?

Nedenini açıklamadan önce; hanedanlığın, yabancı-yerli hanedanlar ve aristokrat ailelerle yaptığı evliliklerden söz etmenin doğru olacağını düşünüyorum.

Yabancı hanedanlarla yapılan evlilikler;

Osmanlı’da; Orhan Bey ile başlayan, Fatih Sultan Mehmet’ten sonra görülmeyen, yabancı hanedanlarla yapılan birçok evlilik var.

Örnek olarak, Orhan Bey’in; Theodora Hatun (Bizanslı Komutan İmparator Kantakuzenos’un kızı), I. Murat’ın; Tamara Hatun (Bulgar Çarı Şişman’ın kız kardeşi), I. Beyazıt’ın; Olivera Hatun ( Sırp Kralı Lazar’ın kızı), II. Murat’ın; Mara Hatun (Sırp Derebeyi George Brankoviç’in kızı), Fatih’in; Helena Hatun (Mora Derebeyi Demetrus’un kızı),  Alexias Hatun (Bizans prensesi) ve Anna Hatun (Trabzon imparatorunun kızı) ile olan evliliğini gösterebiliriz.

Nedeni nedir?

Dönemin siyaset aracı buydu ve bunu gerekli kılıyordu.

Evlilik yoluyla yabancı hanedanlar ile akrabalık bağı oluşturulması; mevcut konjonktür, bundan istifade, çıkar sağlama, güç kazanmaya yöneliktir. Yani siyasidir. 

Orhan Bey’in, iktidar mücadelesi veren Bizanslı Komutan İmparator Kantakuzenos’un kızı ile evlenmesi; Kantakuzenos’un tahta geçmesini sağlar iken, Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişi, Trakya-Edirne’nin fethi gibi bir fayda getirdi.

I. Murat’ın, Bulgar Çarı Şişman’ın kız kardeşi ile evlenmesi; Şişman’ın yönetimde kalmasını sağlar iken, Bulgaristan’ın fethini kolaylaştırdı.

II. Beyazıt’ın, Sırp Kralı Lazar’ın kızı ile evlenmesi; Sırp Krallığı’nın bir süre daha varlığını sürdürmesini, Macar Krallığı’na karşı direnmesini sağlar iken, Sırp Prensi Stefan Lazareviç’in Sırp Derebeyi Brankoviç’i yenilgiye uğratması, Ankara Savaşı’nda ordusu ile I. Beyazıt’ın yanında yer alması, ölümüne kadar Osmanlı’ya sadık kalması faydalı oldu.

Yabancı hanedanlarla yapılan evliliğin, Fetret Devri’nde de devam ettiği görülüyor. Bu da; Osmanlı’nın, Rumeli’de önemli bir Bizans-Sırp ve Macar tehdidine maruz kalmasını engelledi.

II. Murat’ın, Sırp Derebeyi Brankoviç’in kızı ile evlenmesi; Macar Krallığı’nın Sırbistan işgalini engeller iken, Osmanlı’nın Sırbistan fethini kolaylaştırdı. Ancak; Macarların, Sırbistan’a girişi Osmanlı’yı zora soktu. Buna çözüm getiren ise Brankoviç ve Mara Hatun oldu.

Fatih’in, Mora Derebeyi Demetrus’un kızı ile evlenmesi; Mora’nın fethini değil, direnişini getirdi. Alexias Hatun (Bizans prensesi), Anna Hatun (Trabzon imparatorunun kızı) ile olan evliliği ise hanedanlığına değer verme ve koruma amaçlıdır.

Fatih; yabancı hanedanlarla evlilik yapan, son hükümdar oldu. Bundan sonra, yabancı hanedanlarla evlilik yapan hükümdar ise olmadı.

Niçin?

Buna, ihtiyaç kalmadı. Zira Osmanlı, bir imparatorluğa dönüştü. En önemlisi de; bu, hanedanlık için bir tehdit olarak görüldü.

Yerli hanedanlarla yapılan evlilikler;

Osmanlı’da; I. Murat ile başlayan, Yavuz’un ardından son bulan, Türk beylik ve devletleri hanedanlarıyla yapılan birçok evlilik var.

Yabancı hanedanlarla yapılan evlilikten farkı ise; Osmanlı Sultan ve Şehzadelerin sadece bunların kızları ile evlenmesi değil, bunlara eş olarak kızlarını vermesidir.

Bu araçla; güç kazanmayı, Türk beylik-devletlerinde müdahil olmayı, fethi kolaylaştırmayı ve Anadolu’da siyasi birliği sağlamayı hedefledi.

Beylikler ile yaptığı evlilikte, Karamanoğulları ve Dulkadiroğulları gibi iki hanedanın öne çıktığı görülüyor. 

Karamanoğulları, akrabalığını tercih ettiği en önemli hanedan oldu.           

I. Murat; kızı Melek Hatun’u, Karamanoğullarından I. Alaeddin Bey’e eş olarak verdi. Bu; kuruluş döneminde olan Osmanlı için, önemli bir fayda sağladı. Zira Osmanlı, Anadolu’nun en güçlü beyliği olan Karamanoğlu Beyliği ile müttefik oldu.

II. Murat; üç kız kardeşini, Karamanoğullarından İbrahim-İsa ve Alaeddin Bey’e eş olarak verdi. Bu; Osmanlı’nın, Karamanoğulları hanedanlığına olan müdahalesini getirdi, toprak kazandırdı.

II. Beyazıt’ın, Karamanoğullarından Nasuh Bey’in kızı ile evlenmesi; Nasuh Bey’in, Karamanoğlu Beyliği’nin başına geçmesini engelledi.

Akrabalığına önem verdiği bir hanedan da Dulkadiroğullarıdır.

Dulkadiroğulları ile akrabalığı; Yıldırım Beyazıt’ın, Dulkadiroğlu Emir Süleyman Şah Suli Bey’in kızı Sultan Hatun ile evlenmesiyle başladı.

Bu; Karamanoğlu Beyliği ve Memluk Devleti arasında sıkışan Dulkadir Beyliği’nin destek arayışından kaynaklandı ise de, Dulkadiroğullarının Osmanlı’ya verdiği güven ve fayda önemlidir. Öyle ki Fetret Devri’nde Çelebi Mehmet’in yanında yer aldılar, birlik-bütünlüğe hizmet ettiler.

Dulkadiroğulları ile olan evlilikler; Yavuz Sultan Selim’in, Dulkadiroğlu Beyliği’ne son vermesine kadar da devam etti.

Beylikler dışında; Akkoyunlu Devleti, Memluk Devleti ve Kırım Hanlığı akrabalık tesis ettiği üç Türk devletidir.

Memluklular ile biri; Süleyman Çelebi’nin oğlu Orhan Çelebi’nin kızı Fatma Hatun-Sultan Barsbay (ki evlilikleri birkaç ay sürmüştür), biri; Fatma Hatun-Sultan Çakmak (ki evlilikleri 4 yıl sürmüştür), diğeri de; Cem Sultan’ın kızı Gevher Sultan-Nasirüddin Muhammed (Memluk Sultanı Kayıtbay’ın oğlu)  evliliği olmak üzere üç evlilik vardır. Ancak; bu, hanedanlar arasındaki gerginliği gidermedi.

Akkoyunlular ile akrabalığı; Fatih’in, Uzun Hasan’ı 1473 Otlukbeli Savaşı’nda yenmesi sonrasında başladı.

Fatih; Osmanlı’ya iltica eden Uzun Hasan’ın oğlu Uğurlu Mehmet Bey’i, kızı Gevherhan Sultan ile evlendirdi.

Bu evlilikle Uğurlu Mehmet Bey Akkoyunlu Devleti’nin başına geçmeyi düşünürken, Osmanlı Akkoyunlu Devleti’ne müdahale etme imkânına sahip oldu. Ancak; Uğurlu Mehmet Bey, 1477’de İran’da öldürüldü.

Bunun üzerine; Osmanlı, Uğurlu Mehmet Bey ve Gevherhan Sultan’ın oğlu Göde Ahmet Bey’i, Akkoyunlu tahtının varisi ilan etti.

Göde Ahmet Bey; 1490’da, II. Beyazıt’ın kızı Aynişah Sultan ile evlendi. Bu; Akkoyunlular ile yapılan ikinci evlilik oldu.

Göde Ahmet Bey, Osmanlı’nın desteği ile Akkoyunlu hükümdarı oldu. Ancak; tahtta bir yıl kaldı, tahttan indikten bir yıl sonra da vefat etti.

Osmanlı’ya iltica eden Akkoyunlu Murat Bey; Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi’ne katıldı, Diyarbakır’ın fethi sırasında hayatını kaybetti. Bu da Akkoyunlu Devleti’nin sonu oldu.

Kırım Hanlığı ile akrabalığı; Şehzade Selim’in (Yavuz Sultan Selim),  Kırım Hanı Mengli Giray’ın kızı Ayşe Hatun ile evlenmesiyle başladı.

Mengli Giray’ın, babasına başkaldıran Şehzade Selim’i koruması ve askeri destek vermesi; hem II. Beyazıt’ı, hem de ondan sonra gelen hükümdarları düşündüren bir olay oldu.

Yavuz Sultan Selim; yerli hanedanlarla evlilik yapan, son hükümdar oldu. 

Neden?

Anadolu’da, siyasi birlik sağlandı. En önemlisi; bu, hanedanlık için bir tehdit olarak görüldü.

Aristokrat ailelerle yapılan evlilikler;

Aristokrat ailelerle yapılan ilk evlilik; Osman Gazi’nin, Söğüt-Eskişehir bölgesinde etkin olan Ahi lideri Şeyh Edebali’nin kızı Malhun Hatun ile yaptığı evliliktir. Bu; Osman Gazi’nin, bölge halkının desteğini almasını sağladı.

Kuruluş döneminde aristokrat ailelerle yapılan evlilikte, öne çıkan bir evlilik ise Yıldırım Beyazıt’ın karşı çıkışına rağmen kızı Hundi Hatun’un Şeyh Emir Buhari ile evlenmesi oldu.

Tabi ki bu, iki örnek; zira bu dönemde, aristokrat ailelerle yapılan çok sayıda evlilik var. Bu; Fatih ile azaldı, Kanuni ile de istisnai hale geldi.

Kanuni ile hükümdarların cariyelerle evlenmesi, Sultan kız-torunların başarılı devlet adamları ile evlendirilmesi bir devlet politikası oldu.

Öyle ki II. Osman’ın (Genç Osman); Şeyhülislam Esat Efendi’nin kızı Akile Hanım ile evlenmesi, hoş karşılanmadı.

Sultan kız-torunların başarılı devlet adamları ile evlendirilmesi; yerli hanedanların kalmayışına bağlansa da esas neden hanedana ortak olmasının engellenmesidir. Yani verasettir. Zira hükümdarlar; sadece Çandarlılara değil, Evrenosoğulları-Mihailoğulları-Turahanoğulları gibi aristokrat ailelere de eş olarak kız vermekten kaçındı.

Bir de; Sultan kız-torunların başarılı devlet adamları ile evlendirilmesi;  damada güç kazandırdı ise de, denetim-kontrolünü getirdi.

Özetle; Osmanlı’da Avrupa’daki gibi büyük ölçüde veraset savaşının yaşanmaması, yerli-yabancı hanedan ve aristokrat ailelerle olan bağın kopması ile ilgilidir. 

 

Osmanlı’da, hanedan değişikliği neden olmadı?

Avrupa’da; veraset savaşlarını tetikleyen, hanedanın aristokrat sınıfı ve yabancı hanedanlarla olan akrabalığıdır.

Veraset Savaşları; bazen devletin varlığına son verdi, bazen toprak kaybettirdi, çoğu kez de hanedan değişikliğini getirdi.

Aristokrat sınıfı; veraset savaşını tetiklediği gibi, devletin kurtarıcısı oldu.

Osmanlı’da; XVI. yüzyılın yarısından itibaren, hanedanın yerli-yabancı hanedan ve aristokrat aileler ile bir bağı kalmadı.

Siyasette, Aristokrat ailelerin yerini Kapıkulu aldı.

Zayıf hükümdarlar döneminde; Sokollu, Köprülüler Saltanatı oldu ise de, bunların iktidarı ele geçirme hanedanlığını ilan etme gibi bir amacı olmadı. Zira aldıkları eğitim; böyle bir düşünce-mantığa sahip olmasını mümkün kılmadığı gibi; topluma yabancı, toplumsal kabul-destekten yoksundular.

Sonuç olarak; Osmanlı’da, Aristokrat sınıfı yoktur. Kapıkulu vardır. Bu hem hanedanın, hem de Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olmasını sağladı. Ancak; XVII. yüzyıldan itibaren, sağlıklı bir yaşamı olmadı.

 

Devam Edecek

Devamını Oku

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -3-

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -3-
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Tarihe damga vurmuş devletler vardır. Her biri; tarih sahnesinde farklı bir rol üstlenmiş, görevini yerine getirmesi ile de yerini başka bir devlete bırakmıştır.

Osmanlı’nın geri kalışının nedeni, felsefe-düşünceden uzaklaşması, sistem ve kurumlarını geliştirememesidir.”.

 

Hegel’e Göre

Bir devletin geri kalması, anormal bir şey değildir.  Zira tarihe damga vurmuş böyle birçok devlet vardır. Bu da; tarih sahnesinde üstlendiği rol, görevini yerine getirmesi ve yerini başka bir devlete bırakması ile ilgilidir.

Devlet hayatında, sürekli bir değişim-gelişim vardır. Bunu belirleyen, felsefe-düşüncedir. Felsefe-düşünceden uzaklaşan; bilgiyi üretemez, sistem ve kurumlarını geliştiremez. Bu da geri kalışını getirir.

 

Görüşü Açısından Analiz ve Yorum

Felsefe ve Düşünce

Osmanlı düşüncesi; İslam düşüncesinin Gazali’den sonra, felsefe-kelam-tasavvuf ilimleri ile sentez haline gelmiş bir görünümüdür. Bu nedenle; düşüncesini şekillendiren felsefe, tasavvuf ve kelam olmak üzere üç ilimden söz edebiliriz.

Kuruluş dönemi ilim geleneği eklektiktir. Yani mevcuttan istifade ve geliştirmeye yöneliktir.

Muhyiddin İbnü’l Arabi’nin; tasavvufu felsefe ile buluşturan vahdet-i vücut öğretisi, bu döneme damga vurur. Kelamda da Maturidi ekolü hâkimdir.

Davud-i Kayseri (Osmanlı’da ilk müderris, felsefi tasavvufçu, kelamcı), Şeyh Bedreddin (felsefi tasavvufçu), Kutbeddin İzniki ( tasavvufçu) ve Molla Fenari (Eşariliğe felsefi özellik kazandıran Fahreddin Razi Okulu temsilcisi, Osmanlı medrese sistemine felsefi-eşariliği yerleştiren kişi),  dönemin ünlü düşünürleridir.

Tıpta; Sabuncuoğlu Şerefeddin, Aydınlı Hacı Paşa, matematikte; Bursalı Kadızade Rumi, mimaride; Ali Neccar, tarihçilikte; Behişti, Aşıkpaşazade, Hadidi, Şükrullah ve Kerimuddin Mahmud-ı Aksarayi dönemin ünlü bilim adamlarıdır.

Kısaca, kuruluş dönemi Osmanlı düşüncesini en çok etkileyen felsefi tasavvuf oldu. Fenari ile felsefi tasavvuf yerini felsefi eşariliğe bıraktı.

 

Felsefe ve Düşüncede Patlama      

Fatih dönemi; felsefe ve düşüncede, patlama yaşandığı bir dönem oldu. Tabi ki bu; fetih sonrasında, İstanbul’u bir kültür-bilim merkezi yapma hedefinden kaynaklandı.

Maveraünnehir’deki ilim potansiyelinden istifade etti. Ali Kuşçu, Ali Tusi gibi alanında öne çıkan kişileri İstanbul’a davet etti, İstanbul’da kalmasını sağladı.

İstanbul’un ilk Osmanlı yükseköğretim kurumu olan Sahn-ı Seman’ı kurdu, başına bir astronom-matematikçi-dil bilimci olan Ali Kuşçu’yu getirdi, burada başta akli ilimler olmak üzere her ilmin okutulmasına özen gösterdi.

İstanbul, farklı mezhebe sahip düşünce-bilim adamlarının toplandığı bir merkez oldu.

Konusunda uzman kişilerin katıldığı, her fikrin serbestçe tartışıldığı, sohbet toplantıları düzenledi. Burada; Gazali’nin felsefeye karşı çıkışı ile dile getirilmesinden çekinilen felsefe ve konuları ele alındı, Aristo-Sokrates’ten İslam dünyasındaki felsefi akımlara kadar her şey konuşuldu, tartışıldı.

“Maveraünnehir’den bilim adamı ithal etti, ama elindekileri kaçırdı” diyenler var. Bu; hem doğru, hem de yanlıştır.

Zira Bizans’tan İtalya’ya giden Gemistus Plethon, Trabzonlu Bessarion, Theodor Gaza, George Amiroutzes, George Scholarios vb filozof-bilim adamları; öyle anlatıldığı gibi bir kapasiteye sahip değildi.

Bunların; İtalya’daki Rönesans’ta, önemli bir rolü olmadığı da Batılı kaynaklardan anlaşılıyor.  

Hanefi-Maturidi Osmanlı kimliğine rağmen; Eşari aidiyetli Razi ekolü, medreselerde hâkim konuma geldi. Bu; Fatih’in Eşariliği benimsemesi ile değil, Eşariliğin kaynak zenginliği ve felsefi bir özellik kazanmasıyla ilgili idi. Yani Fatih için önemli olan felsefi kelamdı.

Felsefi kelam geleneği, 100 yıl sürdü. 16. yüzyılın ilk yarısında zirveye ulaşırken, sonrasında bir düşüşe geçti. Felsefe, mantık, kelam, fıkıh ve tasavvuf alanında birçok düşünür yetişti. Polimat (birçok alanda engin bilgiye sahip) özellikte ya da alanında tanınmış çok sayıda bilim adamı ortaya çıktı.

 

Önemli düşünürler;

Molla Hüsrev Mehmet Efendi (felsefe, mantık), Muhyiddin Kafiyeci (felsefe), İbn Hüman (felsefi kelam), Hızır Bey; (felsefi kelam), Hayali Ahmed Efendi (felsefi kelam), Hoca Sinan Paşa ( felsefi kelam, felsefi tasavvuf), Ali Tusi (felsefe, mantık, kelam), Hocazade Muslihiddin Mustafa (felsefe, kelam), Molla Lütfi (felsefe, mantık, mizah), Devvani (felsefi kelam), Kınalızade Ali Efendi (felsefe, kelam), Muhyiddin Muhammed Karabaği (tefsir, hadis, fıkıh, fıkıh usulü,  Arap edebiyatı), Taşköprizade Ahmet Efendi ( tefsir, kelam), Birgivi Mehmet Efendi (İbn-i Teymiye Okulu temsilcisi, Kadızadeliler hareketinin fikir babası), Mirim Çelebi (felsefe).

 

Önemli bilim adamları;

Ali Kuşçu (astronom, matematikçi, dilci), Takiyüddin (astronom, matematikçi, fizikçi, optik bilimci, mühendis), Matrakçı Nasuh (siyasetçi, asker, matematikçi, tarihçi, coğrafyacı, haritacı, mimar, minyatürcü), Bahaüddin Amili ( astronom, matematikçi, şair), Seydi Ali Reis (astronom, matematikçi, coğrafyacı, şair) ve Mirim Çelebi (astronom, matematikçi); Polimat özellikte bilim adamlarıdır.

Mimaride; Acem Ali, Atik Sinan, Mimar Sinan, Dalgıç Ahmed Paşa, Davud Ağa, Mimar Hayreddin, Sedefkâr Mehmet Ağa, minyatürde; Nakkaş Nigari, Nakkaş Sinan Bey, Nakkaş Osman, Seyyid Lokman, Nakkaş Nakşi, Nakkaş Hasan, tıpta; Ahi Mehmet Çelebi, Yakup Paşa, Akşemseddin, Amasyalı Amirdovlat, Moses Hamon. Jozef Hamon, dil- edebiyatta; dilci Bergamalı Kadri, şair Fuzuli, Baki, Hayali, Nev’i, Lütfi Paşa, coğrafya ve haritacılıkta; Ali Ekber Hıdai, Piri Reis, tarihçilikte; Neşri, Oruç Bey, İbrahim Peçevi, Celalzade Mustafa Çelebi, Mustafa Cenabi, Enveri, Kâşifi, Gelibolulu Mustafa Ali, Hoca Sadeddin Efendi, Kemal Paşazade ve Selanikli Mustafa Efendi öne çıkan isimledir.

 

Felsefe ve Düşünceden Uzaklaşma

16. Yüzyılın ilk yarısında zirveye çıkan fikri hareketlilik ve farklı bilim alanındaki gelişme; yerini önce hız kaybeden seyre, sonra da durağan bir hale bıraktı.

Neden?

Birincisi, akılcılığın yerini nakilciliğin almasıdır.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nden sonra; medreselerde, felsefe ve felsefi kelama karşı bir hareket oluştu.

Bunda; Kahire’den gelen ulemanın, önemli bir etkisi vardı.

Kahire’den gelen ulemaya göre; felsefe İslam dışı, felsefi kelam ise Eşariliğin kalıbına uymayan bir şeydi. Bu da; geldikleri coğrafyadaki kültürde nakilciliğin üst düzeyde oluşuna, Memlukluların Fatimilerin izini silme ilgili izlediği siyasete dayanıyordu.

Felsefe ve felsefi kelama karşı ortaya çıkan bu hareket; önce Fatih döneminde Sahn-ı Seman’da okutulmaya başlanılan felsefe dersinin kalkmasını, sonra da Eşariliğin felsefe ile bağını koparmasını getirdi.

Razi ekolünün gözden düşmesi ile medreselerde öne çıkan Maturidi ekolü oldu. Maturidiliğin içinden Kadızadeliler hareketinin çıkması ise Maturidiliği dar bir kalıba hapsetti.

Kısaca; akılcılığın yerini nakilcilik aldı, haliyle felsefe ve düşünceden uzaklaşıldı.

İkincisi, devletin din siyasetidir.

Şii Safevilerin Anadolu’da etkili olması, Osmanlı’yı endişelendirdi. Zira bunu, toplumsal bütünlüğü için bir tehdit olarak gördü. Bu da devletin inanç ve düşünce alanına müdahale eden din siyasetini getirdi. Haliyle Müslim tebaanın, hür irade inanç-düşünceye sahip olmadığı bir ortam oluştu. Bence, en önemli neden budur.

Bir de Osmanlı; Safevilerin Maveraünnehir’i ele geçirmesi ile yetişmiş insan gücü transferinden yoksun kaldı.

 

Sistem ve Kurumlar

Devletin Kaynağı         

Osmanlı; Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı, Doğu Roma sınırındaki dar alanda yer alan, bir göçebe topluluk olan Kayı boyundan oluşan küçük bir beylikti. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışı, fetihler ile bağımsız bir devlete dönüştü.

Kısaca; Osmanlı, Osman Gazi ve Kayı boyundan gelen ailelerin bir eseridir.   

 

Devlet Kavramı

Türk ve Çin kaynaklarına göre; Göktürk ve Uygurlarda, devlet yerine il kelimesinin kullanıldığı görülüyor. Bu kelime; aynı zamanda, bugünkü modern devlet tanımına da yakın bir anlamdadır.

Zira Eski Türklerde; halk ve toprak, devleti meydana getiren iki önemli unsurdu. Üçüncü ise kağanlık idi. Bu nedenle; devlet idaresi yerine, “il tutmak” deyişi de kullanılıyordu.

Yine Eski Türklerde; devlet, Tanrı’nın kendilerine verdiği armağandı. Bazen; Tanrı’ya “il veren Tanrı” şeklinde hitap etmeleri, devleti kutsal saymaları ile ilgilidir.

Kısaca; Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru olan Türkler, “devleti kutsal sayan” bir kültürden geliyordu.

 

Siyasi İktidar ve Meşruiyet

Türk devlet geleneğinde, siyasi iktidar; saygı duyulan ve kutsallık atfedilen bir kurum özelliğindedir. Bu nedenle; halkın genel olarak kabulü vardır, Batı’da olduğu gibi bir isyan kültürü yoktur.  

          

Din-Devlet-Siyaset İlişkisi

Eski Türklerde;      

Eski Türklerde; Hakan’ın, “Tanrı’ya benzediği, Tanrı’dan olduğu” inancı vardı. Bunu; Bilge Kağan’ın, “Tanrı gibi, Tanrı yaratmış…” sözü ile başlayan Orhun kitabelerindeki yazıt metninden de anlıyoruz.

Hakan’ın; Tanrı iradesi tarafından belirlendiği, “kut” adı verilen özel güce sahip olduğu, bu güç sayesinde Tanrı ile ilişki kurduğu, Tanrı’nın gözetiminde bulunduğu, aldığı karar “ne olursa olsun” halkın yararına özellik taşıdığı, yanlış da olsa “mutlaka bir bildiğinin var olduğu” kabul edilirdi.

Nasıl anılırsa anılsın (Han, kağan, sultan, padişah vb) hükümdarın kanı akmadan boğdurularak öldürülmesi, bu üstün ve özel güce (kut) sahip olması ile ilgilidir.

Kısaca; eski Türklerde iktidarın meşruiyet kaynağı ilahi, yönetimde geçerli kurallar ise örfidir.

Büyük Selçuklu’da;    

Büyük Selçuklu Devleti’nde; siyasi iktidarın meşruiyet kaynağı, bir hanedan ya da soydan gelme oldu.

Sultan Melikşah döneminde; Vezir Nizamülmülk, din ve devletin bir olduğu, din-devlet ilişkisini içeren bir model ortaya koydu. Ancak; bu yönetimde örfi kuralları ikinci plana atmadığı gibi, iktidarın meşruiyet kaynağını da değiştirmedi. Zira ortaya koyduğu model; devletin etkin olduğu, din-devlet ilişkisidir (siyasete bağlı din). Sultan; hâkim, Halife ve Ulema tabi iki kurumdur. Ayrıca Sultanın; meşruiyet için, Halifeye başvurması gibi bir durum da yoktur.

Osmanlı’da;

Osmanlı’nın kuruluş döneminde; iktidarın meşruiyeti, Selçuklu’da olduğu gibi bir hanedan ya da soydan gelme oldu. Ancak; halk, bunu Tanrı’nın o kimseye bir lütfü olarak gördü. Bu da; hükümdara, örtülü bir kutsiyet kazandırdı.

Fatih’e kadar, tahta geçenler; kutsiyeti ifade eden “padişah” değil, “Hüdavendigar, han, sultan” gibi unvanları kullandı. Ancak; tahta geçen her hükümdarın, yetkiyi Allah’tan ve Peygamber’den aldığına dair açığa vurmadığı gizli bir inancı vardı.

Fatih Sultan Mehmet; her ne kadar bir kutsiyet ifade eden padişah unvanını kullandı ise de; soy kütüğünü Oğuz Han’a, daha ileri giderek Hz. Nuh’un oğlu Yafes’e dayandırdı. Bu; Bizans’ın son imparatorunun mensubu olduğu Paleologos hanedanına oranla, daha soylu olduğunu ispata yönelikti.

Yavuz Sultan Selim; Memluk Sultanı Tumanbay’a yazdığı mektupta, “kendisinin kral soyundan geldiğini, bu nedenle dünyayı yönetmede O’ndan daha çok hakkı olduğunu” söyledi.

Halifelik unvanını; Abbasi soyundan gelen Halife III. Mütevekkil’den aldı ise de, bunu kullanmamaya özen gösterdi.

Halife olacak kişinin Kureyş kabilesine mensup olması ile ilgili hadis,  buna neden olarak gösterilse de; Lütfi Paşa’nın, hadisten bu sonucun çıkmayacağını söylemesine rağmen tavrını değiştirmedi.

Kısaca; Fatih Sultan Mehmet, II. Beyazıt ve Yavuz Sultan Selim; bir kutsiyet ifade eden padişah unvanını kullandı ise de, siyasi iktidarın meşruiyet kaynağı bir hanedan ya da soydan gelmekti. Yani beşeridir. Yönetimde ağırlıklı olan da örfi hukuktu.

Din-Devlet Birlikteliği;       

Kanuni döneminde; din-devlet-siyaset ilişkisinde, önemli bir değişim yaşandı. Bunu belirleyen, Mısır’dan gelen Ulema ve Kemal Paşazade oldu.

Bu; Anadolu’da etkili olan Şii Safeviler ile mücadelede, Kanuni’nin de aradığı bir şeydi.

Her şeyi Tanrı’nın bir kurgusu olarak gören kader anlayışına sahip Mısırlı ulema; din-devlet birlikteliğini, yani devletin etkin olduğu din-devlet ilişkisini (siyasete bağlı din) getirirken, iktidarın meşruiyetini hilafete, daha da öteye giderek ilahi bir iradeye bağladı. Kanuni’nin Fransa Kralı I. Fransuva’ya yazdığı mektupta; kendisini “Zıllullah-i fil arzeyn (Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi)” şeklinde tanımlaması da, bu düşüncenin bir ifadesidir.

Osmanlı’nın resmi ideoloğu sayılan Kemal Paşazade’ye göre ise;   

“Osmanlı Sultanları, âlemin idarecisi olan Allah’ın iradesi ve O’nun son elçisi Hz. Muhammed’din halefi olarak, İ’la-yı Kelimetullah (İslam’ı yaymak), Nizam-ı Âlem (dünyaya düzen vermek) gibi bir görev-hedefi üstlenmiştir. Allah’ın izni ile buna layık olduğu müddetçe, döneminin hükümdarlarından üstündür”.

Yani siyasi iktidarın meşruiyeti; ilahi irade, hilafet, İ’la-yı Kelimetullah (İslam’ı yaymak), Nizam-ı Âlem (dünyaya düzen vermek) olmak üzere dört şeye bağlıdır. Bunun yanı sıra; adil olmalı, halkı gözetmeli, farklı din ve kültürlere saygı göstermelidir.

Etkisi ne oldu?

Güçlü iktidarın, gücüne güç kattı. Zayıf iktidarı tehdit eden, başka bir kişinin saltanatını getiren, müdahale ve kalkışmada neden gösterilen bir araç oldu.

 

Hanedan değişikliği neden olmadı? 

Osmanlı’da; Roma’dan farklı olarak, hanedan değişikliği yaşanmadı. Oysaki bu sonucu doğuracak birçok olay yaşandı. Bunda hükümdarın kutsiyeti, soyunun devamı neden gösterilse de; en önemlisi, gücü ele geçirene destek olacak Roma’daki gibi senato ya da soylular sınıfının olmayışıdır.

Niçin yok?

Osmanlı; Roma’daki gibi, bir cumhuriyet dönemi yaşamadı.

Kuruluşundan Fatih’in İstanbul’u fethine kadar; Selçuklu’da olduğu gibi, oligarşik özellik taşıyan monarşi ile yönetildi. Haliyle güçlü Türk ailelerin, siyasette önemli bir etkinliği vardı.

Fatih; İstanbul’un fethinden sonra, Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’yı idam etti, güçlü Türk ailelerinin mal varlığına el koydu. Böylece hem Hanedanlığı, hem de siyasi istikrar için, tehdit olarak gördüğü bir gücü tasfiye etti. Müslim tebaayı üstün kabul eden; Müslim-Gayrimüslim Tebaa şeklinde, dini temele dayalı bir millet tanımı getirdi.

Etkisi ne oldu?

Fatih’in millet tanımı, imparatorluğun tabiatına uygundu.

Güçlü Türk ailelerini siyasette etkisiz kılması, devşirme idareciler ile askerleri öne çıkardı. Devleti var eden ve dinamizm kazandıran Türk unsuru ile olan bağı kopardı, devlete karşı yabancılık hissetmesine yol açtı. Celali isyanlarının, Şii Safevilerin Anadolu’da etkili olmasının bir nedeni de budur.

 

Osmanlı, teokratik bir devlet mi?

Konuya; Batı kalıbında baktığımızda, “Osmanlı, teokratik bir devlettir” diyemeyiz.

Zira Katolik Hırıstiyan dünyasında; kral-imparatorun meşruiyeti, Tanrı Krallığı’nın yeryüzündeki vekili olan kilisenin takdisine bağlıdır ve din devleti kontrol eder.  

Osmanlı’da ilahi irade ve hilafet kavramları teokrasiyi çağrıştırıyor ise de, hilafet öncesinde; ne Halife ne de Şeyhülislam, iktidarın meşruiyet kaynağı olmadı.

Kanuni’nin 2. döneminde din-devlet birlikteliği fazlaca öne çıktı ise de, hükümdar; hâkim, Şeyhülislam-Ulema, tabi iki kurum konumundadır. Yani din devleti değil, devlet dini kontrol eder.  

 

Osmanlı, din devleti mi?               

Bunu; din-siyaset ayrımı, iktidarın meşruiyet kaynağı, siyasette etkin güçler, inanç-irade ve düşünce hürriyeti açısından değerlendirmemiz doğru olur.

Osmanlı; Selçuklu devlet tecrübesinden istifade etti, kamu ve sosyal kurumlarını olduğu gibi devraldı.

Tımar Sistemi, Batını-Bektaşi geleneğe sahip Ahi Teşkilatı devraldığı iki önemli sosyal kurumdur.

Din-devlet birlikteliği var ise de, devletin din siyaseti toleranslıdır.

Siyaseti belirleyen; hanedan, güçlü Türk aileleri ve Ahi şeyhleri oldu.

1424’te, Molla Fenari; ilk Şeyhülislam oldu ise de, Fatih’e kadar bu makamdan pek söz edilmez.

Siyasi iktidarın meşruiyet kaynağı; bir hanedan ya da soydan gelme, yönetimde hâkim olan ise örfi hukuktu.

Fatih Sultan Mehmet; Fatih Kanunnamesi ile Şeyhülislam makamını vezirlerin makamından üstün tuttu. Ancak; Kanuni dönemine kadar, Şeyhülislam olacak kişi ile ilgili bir kural yoktu.

Şeyhülislam makamı; Kemal Paşazade ve Ebu Suud Efendi’nin hazırladığı bir kanunla, Rumeli Kazaskerliği’nden sonra terfi edilen bir makam oldu. İlmiye sınıfının başı kabul edildi, bugünkü Adalet ve Milli Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlerini üstlendi.

Şeyhülislam-Ulema; siyasette etkin hale geldi, devletin din siyaseti öne çıktı.

Siyasi iktidarın meşruiyet kaynağı; bir hanedan-soydan gelmenin yanı sıra ilahi irade, hilafet, İ’la-yı Kelimetullah, Nizam-ı Âlem oldu.

Sultan I. Ahmet, hanedan veraset sisteminde değişikliğe gitti. Fatih Sultan Mehmet’ten o güne gelen, kardeş katline cevaz veren kanunu kaldırıp, verasette Ekber ve Erşad Sistemi’ni (ailenin aklı başındaki en büyük üyesi padişah olur.) getirdi. Kanunlaşacak yasanın mutlaka Şer’i hukuka uygun olmasını kararlaştırdı.

Kısaca; Osmanlı, özellikle Kanuni’nin ikinci döneminden itibaren, dini özelliği ağır basan bir devlete dönüştü. Bununla birlikte; Osmanlı, din devleti değil, dini özellik taşıyan bir devlettir.

Neden?

İktidarın meşruiyeti; ilahi irade, hilafet, İ’la-yı Kelimetullah, Nizam-ı Âlem gibi kavramlar ile güçlendirilmiş ise de, esas olarak bir aileden gelmedir. Yani beşeridir. Din; devleti değil, devlet dini kontrol eder. Örfi ve Şer’i kurallar, iç içedir.

 

Devletin din siyasetinin etkisi ne oldu?

İnanç-irade-düşünce alanında, bir kalıp ve sınırlama getirdi. Bu da; hür inanç-irade-düşünceden yoksun, sorgulamayan-düşünmeyen-düşünmeyi bir bilene bırakan bireyi, hükümdar-biat kültürüne sahip kul ilişkisini doğurdu.

 

Devam Edecek

Devamını Oku