DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 967,41-0,51
BITCOIN 467794-3,49%
Ankara
24°

AÇIK

Safter Tanık

Safter Tanık

17 Mayıs 2022 Salı

DİĞER YAZARLARIMIZ

Buhran Dönemi

Buhran Dönemi
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“ Bugün; dünyada, eski düzenin son bulduğu, yeni dünya düzeni ve ideolojisini belirleyecek olan bir küresel egemenlik-paylaşım savaşı yaşanıyor. Yeni bir dünya düzeni ve ideolojisi olmadan da dördüncü sanayi dönemine geçilmesi mümkün görülmüyor. Dolayısıyla dünya; 1973-1987 dönemindeki benzeri olayların yaşandığı, ilaveten salgın hastalık-kıtlık-kitlesel göçlerin yaşanacağı, düzensizliğin düzeni belirleyeceği bir buhran dönemine girdi.”.

Ülkelerin ekonomik faaliyetini aksatan hatta durduran, mali yapısını derinden sarsan “COVID 19 Salgını bitti, bitecek” derken, navlun ve mikroçip krizi geldi. Üstüne üstlük, ne zaman biteceği belli olmayan Ukranya-Rusya Savaşı başladı. Bu; hem enerji krizini doğurdu, hem de tahıl krizi beklentisini getirdi.

Bunun; yanı sıra, gelişmekte olan ülkeleri olumsuz etkileyecek olan FED’in faiz artırım kararından söz etmek doğru olur. FED; enflasyon gerekçesiyle faiz artışına gitti, önce 0.25 ardından 0.50 baz puan faiz artırım kararı aldı. 2022’de de 5 kere faiz artışına gitmesi bekleniyor.

“Dünya, bir buhran dönemine girdi” dersek yanlış olmaz. Zira ard arda vuku bulan krizler, olması muhtemel görülenler bunu gösteriyor.

Bunlar, tesadüfi mi?

Günümüzde vuku bulan, olması muhtemel biyolojik-mali-ekonomik-siyasi-toplumsal olayların nedeni farklı görülse de, birbirini tetikleyen tırmandıran olaylardır. Yani tesadüfi değildir. Zira evrende hiçbir şey tesadüfi değildir, bir sebebi vardır.

Nedeni nedir?

Nedeni; farklı olsa da, esas nedeni siyasi-ideolojiktir.

Kurulu düzen yıkılıyor, dünyada yeni bir egemenlik-paylaşım kavgası yaşanıyor.

Kurulu düzenin ideolojisi olan küresel kapitalizm tıkandı, işlemiyor. Zira devletler, şirketler ve bireyler çok borçlu.

Arka planda küresel banka-şirketlerin olduğu iki farklı ideoloji sunan ABD-Çin arasında liderlik mücadelesi var. Rusya, konumunu koruma derdinde.

Yani dünya düzensizliğin düzeni belirleyeceği, uzun süreceği görülen bir buhran dönemine girdi. 1945’te inşa edilen siyasi-ideolojik düzen ve 1973-1987 buhran dönemi de bunu gösteriyor.

İki Kutuplu Dünya

ABD; II. Dünya Savaşı sonrasında, en büyük mali-ekonomik güç olarak ortaya çıktı, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun yerini aldı.

Doğu Avrupa’yı SSCB’ye bıraktı ise de dünyanın geri kalanında serbest hareket etme imkânına sahip oldu, kapsama alanındaki ülkeleri askeri -siyasi-mali-ekonomik açıdan şekillendirdi.

ABD’de Toplumsal Refah Dönemi

ABD başkanları; 1929 mali krizine kadar, mali ve ekonomik piyasaya müdahale etmeyi pek düşünmedi. Ancak; bundan sonra mali-ekonomik piyasaya düzenleme ile kontrol ve müdahale getiren bir dizi yasa çıkardı, ekonomiyi durgunluk-enflasyondan kurtarmak için de 1933’ten itibaren Keynesçi iktisat politikalarına başvurdu.

ABD ekonomisi; 1945 sonrasında nüfus patlaması, tüketim malları-konut talebi, altyapı yatırımları, Marshall yardımı alan ülkelerin Amerikan malına duyduğu ilgi sonucu hızlı bir büyüme sürecine girdi, dünya ekonomisindeki payı da 1960’a kadar % 40-45 seviyesinde seyretti.

Bu dönem; ABD’de toplumsal refahın yaşandığı, elit sermayenin de ABD ve küresel piyasada güç kazandığı bir dönem oldu.

ABD’nin Güç Kaybetmesi

ABD; 1960’tan itibaren küresel piyasada pazar kaybetmeye başladı, 1965 sonrasında da ekonomik durgunluğa girdi.

SSCB’nin ABD’nin hayat alanına el atması, Almanya ve Japonya’nın bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmaya başlaması, gelişmekte olan ülkelerin karma ekonomi uygulamasıyla bazı sanayi mallarını üretmesi ve gümrükle engel çıkarması ise bunun nedeniydi.

ABD’nin Karşılıksız Para Basması

ABD ekonomisinin durgunluğa girmesi, müttefiklere yapılan yardımlar ve Vietnam Savaşı; ABD federal bütçesinin sürekli açık vermesini getirdi.

ABD; bütçe açığını kapamada, Bretton Woods Anlaşması’nı hiçe sayarak karşılıksız para basma gibi sıfır maliyetli bir yolu tercih etti. Buna; anlaşma içinde yer almamakla birlikte, Sovyetler dışında ses çıkaran başka bir ülke olmadı.

Bretton Woods Anlaşması nedir?

Bretton Woods Anlaşması; Temmuz 1944’te, ABD’nin New Hampshire eyaletinin küçük bir beldesi olan Bretton Woods’da, Doğu Bloku Ülkeleri dışında kalan 44 ülkenin katılımı-onayı ile imzalanan bir uluslararası para anlaşmasıdır.

Buna göre; anlaşmaya imza koyan ülkeler altın rezervi kadar para arz edecek, kurların belirlemesinde ABD para birimi olan dolar ölçü kabul edilecek, petrol-altın-platin-gümüş vb enerji-kıymetli metaller ile emtianın fiyatı dolar cinsinden belirlenecek, sistemin işleyiş-kontrolü için de IMF ve Dünya Bankası gibi iki kuruluş kurulacaktı.

ABD Doları, IMF-Dünya Bankası’nın Sorgulanması

ABD’nin Bretton Woods Anlaşması’nı çiğnemesine, uluslararası para anlaşmasına imza koyan ülkeler içinde ilk ciddi tepki Fransa’dan geldi.

Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle; ABD’den, “Fransa Merkez Bankası’nda rezerv para olarak tutulan dolarların altın ile takasının yapılmasını” istedi. Fransa’nın peşinden, Almanya’da aynı talebi dile getirdi.

ABD’nin Fransa ve Almanya’ya cevabı ise 1968 öğrenci olayları ve genel grevler oldu, Fransa Cumhurbaşkanı De Gaulle istifa etmek zorunda kaldı.

ABD’nin Bretton Woods Anlaşması’ndan Çekilmesi

ABD; 1971’de Bretton Woods Anlaşması’ndan çekildi, devalüasyona gitti, sabit kurdan dalgalı kura geçerek parasını dalgalanmaya bıraktı, sürekli para arzına başvurdu. Bu, rezerv para olarak dolar tutan ülkelerin sürekli zarar etmesini getirdi.

ABD’nin İçe Kapanması

ABD; 1972’de, Çin’i resmen tanıdı. Amacı ise SSCB’ye karşı Çin’i yanına almaktı.

Sovyetler ile nükleer silahların üretiminin azaltılması anlaşmasını yaptı.

1973’te; askerlerini Çin Hindinden çekti, ülkesindeki mali ve ekonomik sorunların çözümüne yöneldi.

Buhran Dönemi

1973 OPEC Petrol Krizi

OPEC, “petrol ihraç eden ülkeler örgütü” demek.

1960’ta; İran-Irak-Kuveyt-Suudi Arabistan ve Venezuela tarafından, ortak üretim-fiyat politikası izlemek amacıyla, Bağdat’ta imzalanan bir anlaşma ile kuruldu. Bugün; İran, 7 Arap Ülkesi, Endonezya, Nijerya, Venezuela, Ekvator ve Angola olmak üzere 13 ülkeden oluşuyor.

1971’de; ABD’nin ardından İngiltere’nin sürekli para arzına başvurmasıyla, petrol fiyatının altın ile belirlenmesini istedi. Ancak; bu, dikkate alınmadı.

1973 Arap-İsrail Savaşı’nda; petrol üretimini düşürmesi, ABD-Hollanda’ya olan petrol sevkiyatını durdurmasıyla öne çıktı.

Petrol üretimini düşürmesi, ABD-Hollanda’ya olan sevkiyatı durdurması ise; petrol fiyatının hızla yükselmesine, sanayileşmiş ülkelerin durgunluğa, gelişmekte olan ülkelerin de enflasyondan enflasyona sürüklenmesine yol açtı.

ABD’de Enflasyonun Yükselmesi Durgunluğun Derinleşmesi

Petrol fiyatının hızla yükselmesi; küresel ekonomide durgunluğa, bu da petrol üreticisi olmakla birlikte ABD’de var olan enflasyonun yükselmesine ve durgunluğun derinleşmesine neden oldu.

ABD’de Elit Sermayenin Baş Kaldırışı

ABD’nin dünyada güç kaybetmesi, elit sermayenin iş hacmi ve karının düşüşünü getirdi. Bu da; elit sermayenin, ABD’nin içe dönük siyaseti ile öteden beri uyguladığı Keynesçi iktisat politikalarına yönelik yoğun bir eleştirisini doğurdu. Esasen; elit sermaye, Keynesçi iktisat politikalarına her zaman karşı oldu, ancak karlı çıktığından buna fazlaca ses çıkarmadı.

Elit sermayeye göre; ABD’nin güç kaybetmesinin nedeni, içe kapanması ve 1933’ten beri uyguladığı Keynesçi iktisat politikaları idi. Bunun için, küresel ekonomideki sıkıntıyı fırsata çevirecek bir ideoloji ve siyasi lidere ihtiyaç vardı.

Küresel Kapitalizm

Sistemin, 1970’li yıllara uzanan bir geçmişi var. Fikir babası, Chicago Üniversitesi’nde bir siyaset-felsefecisi olan Friedrich Hayek. Ekonomi profesörü olan Milton Friedman ve Arnold Harberger ise buna katkısı olanlar.

Hayek; “Yeni Dünya Düzeni, Küresel Sistem, Küresel Kapitalizm” diye farklı isimler ile söz edilen, siyasette; küresel şirketlerin çıkarını esas alan, uluslararası örgütleri etkin kılan, ekonomide; devleti müdahale- ekonomik-sosyal faaliyetten dışlayan, ekonomi alanını tamamen özel teşebbüse bırakan sosyal alanda; bireyciliği öne çıkaran, işbölümüne dayalı örgütlü topluma son veren, bireyi yalnızlaştıran, kültürde; milli kültür-milli his-heyecan-aidiyet-bağlılık gibi milli devleti var eden varlığını koruyan değer-unsurları erozyona uğratan, “evrensellik” adı altında yoz-kozmopolit kültür-ahlakı dayatan, tek dil-tek din-tek devleti hedefleyen bir ideoloji ortaya koydu.

Devletin ekonomiye yön-şekil veren plan-program-kontrol-müdahale gibi uygulamalardan vazgeçmesi, ekonomik-sosyal alandan çekilmesi, ekonomi alanının tamamen özel teşebbüse bırakılması, özelleştirme, gümrük duvarlarının kalkması, emek-sermaye-mal-hizmetin serbest dolaşımı gibi; temel ilkeleri içeren, Neo-Liberal Politikalar ise bunun doktrinidir.

ABD’de Elit Sermayenin Siyasi Lider Arayışı

ABD Başkanı Richard Nixon, elit sermayenin düşüncesine uygun bir isim değildi. Gelenekçi bir ekolden geliyordu. 8 Ağustos 1974’te; Watergate Skandalı nedeniyle, istifa etmek zorunda kaldı.

Yerine gelen Başkan Yardımcısı Gerald Ford, Nixon’un takipçisi oldu.

Elit sermayenin tercihi olan ABD Başkanı Jimmy Carter ise ekonomi ve dış siyasette başarılı olamadı.

1979 İkinci Petrol Krizi ile ABD’de enflasyon iki haneli rakamlara çıktı, ekonomik durgunluk derinleşti, FED politika faizini % 15’e kadar çıkarmak zorunda kaldı.

Carter; İran İslam Devrimi, ABD’nin İran elçiliğinin basılması, diplomatların rehin alınması, ardından yapılan operasyonun başarısızla sonuçlanması ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgal etmesi ile de gözden düştü.

Savaşlar, Ayaklanmalar ve Askeri Darbeler

1970’li yıllarda ABD’de başkanlık yapanlar; Vietnam Savaşı ve örtülü dış operasyonlar hariç, daha çok enflasyon-durgunluk gibi iç sorunlara ağırlık verdi. Bu da; küresel alanda, bir boşluk doğurdu. SSCB’nin; bunu, bir fırsat kabul ederek lehine sonuç çıkarmaya kalkması ise birçok devletlerarası ve iç savaşlar ile askeri darbeleri getirdi.

SSCB’nin Afganistan işgali, İran İslam Devrimi de ABD’nin hegemonyasını tartışılır bir hale getirdi. Bu da; ABD’nin, küresel alanda bir atağa geçişinin dönüm noktası oldu.

ABD’nin “Yeni Dünya Düzeni” Liderliği Rolünü Üslenmesi

1981’de; Ronald Reagan’ın ABD başkanı olması, elit sermaye ve küresel kapitalizm için bir zafer olarak kabul edildi.

İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher’in ekonomi uygulamalarını örnek alan Reagan; elit sermayeye ekonomik güç kazandıran, küresel piyasada karşılaştığı engelleri kaldıran, istediği gibi hareket etmesini sağlayan bir siyaset izledi. Küresel kapitalizmin ideoloji ve doktrinine popülerlik kazandıran siyasi bir lider oldu.

ABD’nin Atağa Kalkması

ABD; arka planda küresel banka-şirketler ile küresel kurumların (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü vb) yer aldığı güçle alanındaki devletlere siyasi-mali-ekonomik operasyonlarla müdahale eden, şekil veren, SSCB’yi alanına çekilmeye zorlayan, ambargolarla ekonomisini bloke etmeye çalışan aktif bir dış siyaseti uygulamaya koydu.

Dolar-faiz silahını kullandı. Öyle ki FED; politika faizini, % 20’ye kadar çıkardı.

1973 ve 1979 OPEC Petrol Krizi ile 3 dolardan, 38 dolara çıkan petrol fiyatı; 1982’de 30 dolara, 1989’da da 16,5 dolara düştü.

Aynı şey altın için de geçerli oldu. Öyle ki 1969’da 35 dolar olan ons altın fiyatı; 1980’de 666 doları gördükten sonra inişe geçti, 1985’te de 287 dolara kadar düştü.

15 Ülke İflas Etti

Meksika, Brezilya, Arjantin, Venezuela, Şili, Ekvator, Kolombiya, Peru, Bolivya, Uruguay, Nijerya, Tunus, Yugoslavya, Fildişi Sahili ve Filipinler olmak üzere 15 ülke dış borç temerrüdüne düştü.

Üçüncü Sanayi Devrimi

1983’te, bilgisayarların üretim ve çalışma hayatına girdiği bir dönem başladı. Bu; aynı zamanda, küresel ekonomiye bir canlılık kazandırdı.

Küresel Şirketler Operasyonları

Merkezi nerede olursa olsun, küresel şirketler; soğuk savaş döneminde, birçok ekonomik-sosyal operasyonda yer aldı.

1989’da; Brady Planı ile ABD ve etkin konumda olduğu IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmasıyla, borç ödeme anlaşması adı altında, dış borç temerrüdüne düşen, “Meksika-Brezilya-Arjantin-Venezuela-Şili-Ekvator- Kolombiya-Peru-Bolivya-Uruguay-Nijerya-Tunus-Yugoslavya Fildişi Sahili-Filipinler” olmak üzere 15 ülkenin, doğal kaynaklarına-kamu şirketlerine-ihracat gelirlerine el koydular, özelleştirmeyle ucuza satın aldılar, siyasi yapısını şekillendirdiler.

Sosyalizmin Yenilgisi, Kapitalizmin Zaferi

SSCB’nin Afganistan işgali, ABD’nin Sovyetleri yıpratmada bir fırsat oldu. Savaşın uzun sürmesi, Sovyetlere ekonomik ve sosyal bir sıkıntıyı getirdi. Teknolojik gelişmeye ayak uyduramaması da ABD’nin üstünlüğünü kabule zorladı.

Bu; sosyalizmin yenilgisi, kapitalizmin zaferi olarak görüldü. Küresel Sistem ideoloji ve doktrini de ülkeler için tek model haline geldi.

Gorbaçov’un Hayal Kırıklığı

Mihail Gorbaçov; 1987’de, ABD Başkanı Reagan ile yaptığı görüşmeler ile karşılıklı olarak kısa-orta menzilli nükleer silahların azaltılmasını kabul etti.

ABD ve Batı ile olan gerginlik politikasına son verdi. Batı’nın arasında yer alan, Batı finansal desteği ile yeniden yapılanarak güç kazanan bir ülkeyi hayal etti.

Bu nedenle; “Glasnost-Perestroika” adı verilen, siyasi-ekonomik sosyal reformları uygulamaya kondu. Ancak; 1991’deki askeri darbe girişimi, ekonomik çöküş, siyasi ve sosyal olaylar Sovyetlerin dağılmasını getirdi.

Sovyetler; Batılı olarak kabul edilmeyen, zengin kaynakları işbirlikçileri ile birlikte yağmalanan bir açık pazar oldu.

Tek Kutuplu Dünya

SSCB’nin 1991’de dağılması sonucu ABD tek süper devlet konumuna geldi. Arka planda küresel şirket patronlarının olduğu, ABD’nin askeri-ekonomik müdahale ile yaptırımlarının zirveye çıktığı, devletlere yön ve şekil verildiği bir dünya düzeni kuruldu.

Durgunluğun Yerini Büyümenin Alması

1991’de; Rusya ve eski Doğu Bloku Ülkelerin açık pazar haline gelmesi, durgunluğa giren dünya ekonomisine bir canlılık kazandırdı.

Krizler-İflaslar

Özelleştirme şampiyonu Meksika; 1994’te, Brezilya-Arjantin; 1999’da iflas etti.

1997 Asya Krizi

1997’de Asya’nın turizm merkezi Tayland-Bangkok’ta, 40 kat artan emlak fiyatlarının 20 kat düşmesi ve 48 bankanın iflasıyla başlayan kriz; domino etkisi yaptı, Malezya-Singapur-Endonezya-Filipinler-Tayvan-Güney Kore’ye sıçradıktan sonra, sistemin merkezi olan Japonya’yı vurdu. Etkisi ile de dünya ekonomisi durgunluğa girdi.

Her biri dünya sıralamasında ilk beşte yer alan Japon banka-şirketleri alt sıralara düştü, hazinenin kurtarma operasyonu da Japonya’yı dünyanın en borçlu ülkesi yaptı. Karlı çıkan ise New York-Londra bankerleri oldu.

Aykırı Siyasi Liderlerin Ortaya Çıkışı

1999’da Venezuela’da Chavez, 2000’de Rusya’da Putin, 2003’te Brezilya’da Lula başkan oldu.

Chavez; “Bolivarcı Sosyalizm” uygulaması ile başta petrol-doğalgaz olmak üzere, madencilik-sanayi-tarım alanında faaliyet gösteren çok sayıda yabancı şirketin millileştirilmesine gitti.

Putin; petrol-doğalgaz-kömür-kereste-kıymetli metaller gibi doğal kaynakları elinde tutan, küresel sermayenin Rusya’daki uzantısı olan oligarkları tasfiye etti, Rusya’nın yeni patronlarını belirledi.

Lula ile Brezilya, karma ekonomi modelini benimsedi. Başarısı ile dikkati çekti, Brezilya dünyanın belli başlı ekonomisinden biri oldu.

2011’de; görevini, aday gösterdiği Dilma’ya bıraktı.

Her ikisi de; ABD ve küresel şirketlerin, sürekli hedefi oldu. 2016’da; Dilma, yolsuzluk ve kara para aklama suçlaması ile görevden alındı. Yine aynı suçlama ile Lula; 2017’de, 9 yıl 9 ay hapse mahkûm oldu.

Çin’in Küresel Sisteme Dâhil Olması

Çin; 2001’de, bir üretim üssü olmak şartıyla, küresel sisteme entegre olmayı kabul etti. 1997 Asya Krizi’nden çıkardığı ders ile plan-program-kontrol-üretim-ihracata dayalı, karma ekonomik bir model inşa etti.

KİT’ler ile üretimi sübvanse etti, Yuan’ın değerini düşük tuttu, sermaye hareketini sürekli kontrol altında tuttu.

Bu; Çin’in bundan karlı çıkmasını sağlarken, Çin’i pazar-ucuz iş gücü-hammadde kaynağı olarak gören, sermaye hareketleri ile dize getirmeyi düşünen Batı’nın hesabını boşa çıkardı.

Küresel İşbölümü ve Büyüme

Çin’in; küresel sisteme dâhil olması, küresel ekonomide bir iş bölümü ve büyüme sürecini getirdi.

Çin; dayanıklı-dayanıksız tüketim malları, Endonezya; fason, Hindistan; tekstil ve yazılım, Almanya; makine kimya, Japonya elektrik-elektronik, Fransa-İtalya; butik tarzı tekstil-kozmetik sektöründe birer üretim merkezi oldu.

ABD-İngiltere, ileri teknoloji ve finans merkezi olma özelliğini sürdürdü. Türkiye vb ülkeler, hizmet sektörüne (İnşaat-taahhüt işleri, turizm, transit ticaret, perakende-toptan ticaret vb) yöneldi.

Dünya ekonomisi; 2001-2008 döneminde, bir büyüme süreci yaşadı. Bu; her ülke için bir fayda sağladı, en karlı çıkan ise Çin oldu.

Sistemin Alarm Vermesi ve Çaresizlik

Sistem; dünyada önce gerçek, sonra sanal bir satın alma gücü doğurdu. İşsizliğin artması, sisteme dinamizm kazandıracak yeni bir ülkenin dâhil olmaması, gelir dağılımının aşırı derecede bozulması sistemin işleyişini durdurdu. Gelişmiş ve gelişmekte olan birçok ülkenin, fütursuzca verdiği tüketici-araç-konut kredisi de bunun çaresi olamadı.

ABD ve Batı’nın Ciddi Bir Yara Alması

2008 ABD Mortgage Krizi

2008’de; ABD’de varlık değerlerinin hızla düşmesi ile başlayan Mortgage Krizi, küresel sistemi derinden sarstı. Bu; ABD’de mali krize yol açarken, Amerikan-İngiliz-Alman-Fransız-İtalyan banka-şirketleri arasındaki büyük sermaye alışverişi de, krizin bu ülkelere doğrudan sıçramasına neden oldu.

Çözüm Formülü

Başta ABD olmak üzere İngiltere ve AB’nin önde gelen ülkeleri; stratejik banka-şirketleri kurtarmak, ülke-küresel piyasaya canlılık kazandırmak için, astronomik rakamı bulan mali destek paketlerini uygulamaya koydu, parasal genişlemeye başvurdu.

Amerikan Merkez Bankası (FED); 2,3 trilyon dolar, Avrupa Merkez Bankası (ECB); 1,7 triyon avro, İngiltere Merkez Bankası (BOE); 200 milyar pound tutarında kaynak yaratarak bu amaca tahsis etti.

Parasal Genişlemenin Arka Planı

Normalde; merkez bankasının, hazine ya da banka-şirket borçlanması karşılığında yarattığı kaynağı tahsilat ile geri çekmesi gerekir. Ancak; işin arka planında, bu paranın büyüme ile küresel piyasada eritilmesi, zararı başka bir ülkeye yansıtma, tasarrufu olanı zarara sokma, doğal kaynak zengini ülkelere fatura çıkarma düşüncesi vardı.

Dünya Ekonomisi Büyüme Sürecine Giremedi

2008 Mortgage Krizi sonrasında; dünya ekonomisi 1983, 1991 ve 2001’de olduğu gibi bir büyüme sürecine giremedi.

Bir Çare

Bir nedeni de; küresel ekonomiyi canlandırmak için, yeni pazar alanı oluşturma olan “Arap Baharı” operasyonu fiyasko ile sonuçlandı. Bu; bir de Libya yağmalamasında aslan payı alan Fransa’nın, İtalya ile arasının açılmasına neden oldu.

Kur Savaşları

Amerikan Merkez Bankası (FED) ve İngiltere Merkez Bankası ( BOE); kısa süren bir parasal daralmaya gitti ise de, Avrupa Merkez Bankası (ECB) parasal genişlemeyi sürdürdü. Çin; Yuan’ın değerini düşük tuttu, Japonya; parasal genişlemeyi başlattı. Buna da “Kur Savaşları” dendi.

Batı 2008’in Yaralarını Saramadı

Ne Arap Baharı, ne de Kur Savaşları; Batı’nın, 2008’de uğradığı büyük zararı gidermedi. ABD ve AB’nin önde gelen ülkelerin hazinesi de, bu yükü taşımaya devam etti. Bu da hem dolara, hem de avroya duyulan güveni sarstı.

Batı’nın Gerileyişi Asya’nın Yükselişi

2008 Krizi ile Batı; onarılması güç bir yara alırken, Çin ve Hindistan ekonomileri öne çıktı. Bu da “Batı’nın Gerileyişi, Asya’nın Yükselişi” şeklinde yorumlandı.

Not; devamı, “Buhran Dönemi”-2-de.

 

 

Devamını Oku

KUR KRİZİ, FAİZ VE ENFLASYON

KUR KRİZİ, FAİZ VE ENFLASYON
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“İktidarın ekonomi politikasının değişmesi, siyasi ve iktisadi
zorunluluğa dayanır.
Tasarruf sahibinin tedirgin, yerli sermayenin açık pozisyonu kapama
ya da rantiye amacıyla hareketlendiği, yabancı sermayenin önemli,
kur ve fiyatın serbest olduğu bir mali yapı-sistemde; faiz indirimine
gitmek, kur artışını getirir. Sistemin istismarı da kur krizi-fahiş fiyat
artışını doğurur.
Kontrollü kambiyo rejimi, faiz ve fiyat sınırlaması olmayan serbest
ekonomide; faizi indirmek, ancak ihtiyat fonunun bulunması ya da
borcu azaltmak ile olur.
Tasarruf ve sermaye birikimi yetersizliği, sorunun temel nedenidir.
Sorunun çözümünde, 40 yıldır söylenen bir çareye başvurulması ise
düşündürücüdür.
Enflasyonun; hem iç, hem de dış birbirini tetikleyen birçok ana-tali
nedeni vardır.
Kur ve fiyat artışında; asıl nedenler dışında, bir de manipülasyon
dikkati çekiyor.
Bizde “serbest ekonomi” denince, dini-ahlaki sorgulama-müeyyiden
yoksun vahşi bir piyasa anlaşılıyor. Bu; milleti milli bilinçten yoksun
kılan, varlığını tehdit eden çok tehlikeli bir şeydir.
“Serbest ekonomi var” diye piyasadaki disiplinsizliğe hiçbir hükümet
müsaade edemez, iktidarda da kalamaz.
Disiplini sağlamada; başta hükümet olmak üzere yargı organı, tüm
kamu kurumları, meslek odaları, kişi ve kuruluşlara düşen milli bir
görev vardır.”.

Kriz Süreci
23 Eylül
18 Mart 2021’de politika faizini % 17’den 19’a yükselten TC Merkez
Bankası, ilk faiz indirimine gitti. 100 baz puan indirimle politika faizini
% 19’dan 18’e düşürdü. Buna, enflasyon gerekçesi ile bir eleştiri geldi
ise de cılız kaldı.
Dolar/TL; 8.60’tan 8.90’a çıktı, BİST 100 endeksi; % 0.51 düşüşle 1.402
puandan kapadı, 2 yıllık tahvil faizi (gösterge faizi); % 17.81, CDS; 405
baz puan oldu.
Yani fazlaca değişen bir şey olmadı.
6 Ekim
TC Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun; 21 Ekim toplantısının
yaklaşmasıyla, faiz tartışması yeniden gündeme geldi.
Sermaye piyasasında; “TC Merkez Bankası’nın, 100 baz puanlık faiz
indirimine gideceği” görüşü, ağırlık kazandı.
Dolar/TL; 8.90’nın üzerine çıktı, BİST 100 endeksi; % 1.43 düşüş ile
1.371 puandan kapadı, 2 yıllık tahvil faizi; % 17.44, CDS 434 baz puan
oldu.
Dolar/TL’nin, 8.60-8.90 bandı üzerine çıkması dikkati çekti.
21 Ekim
TC Merkez Bankası, ikinci faiz indirimine gitti. Politika faizini; piyasa
beklentisi üstünde, 200 baz puan indirimle % 18’den 16’ya düşürdü.
Bu; muhalefet-büyük sermaye-çoğu ekonomi yorumcusu tarafından
tepki ile karşılandı, “enflasyonu düşürmeden, faiz indirimine gitmek
yanlıştır” dendi. İktidar ise; bunun “üretim-tasarruf-ihracata” dayalı

ekonomik politikanın gereği olduğunu söyledi, devamının mesajını
verdi.
Dolar/TL; 9.57’yi gördü, BİST 100 endeksi; % 1.58 yükseliş ile 1.455
puandan kapadı, 2 yıllık tahvil faizi; % 17.81, CDS; 453 baz puan oldu.
Döviz ve hisse senedi piyasasına olan yöneliş dikkati çekti.
8 Kasım
Dolar/TL; banka ve şirketlerin alışı ile 9.60’tan başlayan bir yükseliş
trendine girdi, 17 Kasım’da da 10.61’i gördü.
18 Kasım
TC Merkez Bankası, üçüncü faiz indirimine gitti. Politika faizini, 100
baz puan indirimle % 16’dan 15’e düşürdü.
Dolar/TL; 10.83’e çıktı, BİST 100 endeksi; % 1.75 yükseliş ile 1.736
puandan kapadı, 2 yıllık tahvil faizi; % 17.68, CDS; 443 baz puan oldu.
2 Yıllık tahvil faizi (gösterge faizi), değişmedi.
Market zincirlerinin başlattığı, gıda piyasasına yayılan zamlar dikkati
çekti.
23 Kasım
Dolar/TL’nin 10’u aşması, daha yüksek bir kur beklentisini getirdi.
Dolar/TL 12.48 oldu, TC Merkez Bankası’nın müdahale beklentisi ile
gelen satışla 25 Kasım’da 11.96’ya düştü.
1 Aralık
Sıkı para politikasıyla tanınan Hazine ve Maliye Bakanı Lütfi Elvan’ın
istifası, gevşek para politikasına geçiş ile ilgili düşünceyi güçlendirdi.

TC Merkez Bankası, 844 milyon dolar doğrudan satışla kura müdahale
etti. Dolar/TL, 13.39’dan 13.14’e düştü. Banka-şirketlerin döviz talebi
düşüşü engelledi.
15 Kasım’da % 16.99 olan 2 yıllık tahvil faizi, % 20.83’e çıktı.
Yabancı sermayenin, TL tahvil piyasasından-ülkeden çıkışı gözlendi.
3 Aralık
TC Merkez Bankası, 504 milyon dolarlık ikinci doğrudan satışla kura
müdahale etti. Dolar/TL, 13.71’den 13.54’e düştü.
Döviz pozisyonu güçlü özel bankaların; satışa geçmemesi, düşüşü
sınırlı kıldı.
10 Aralık
TC Merkez Bankası, 687 milyon dolarlık üçüncü doğrudan satışla kura
müdahale etti. Ancak; Dolar/TL 13.59’da kaldı, değişen bir şey olmadı.
Bu, piyasada karamsar bir hava estirdi. Sosyal medyada, Dolar/TL için
18 hatta 24 rakamları telaffuz edildi.
TL’den dövize geçenler olduğu gibi, fırsat bu deyip TL kredisi kullanıp
döviz alanlar oldu.
Bitcoin marifetiyle yurtdışına para transferi yapanlar olduğu söylendi.
Market zincirlerinin başlattığı, gıda piyasasına yayılan zamlar; diğer
işkollarına sıçradı, neden olarak “önümüzü göremiyoruz” sözü oldu.
Döviz pozisyonu güçlü, kurda belirleyici rolü olan 3-5 özel banka ise;
sanki bir marifet imiş gibi, her sabah döviz alış-satış makasını sonuna
kadar açtı, kur artışını tetikledi.
13 Aralık

TC Merkez Bankası, 3 milyar 120 milyon dolarlık dördüncü doğrudan
satışla kura müdahale etti.
Dolar/TL, düşeceği yerde; 13.81’den başlayan, 15 Aralık’ta 14.80’i
gören bir yükseliş gösterdi.
Döviz alış kervanına, küçük tasarruf sahibinin de katılması dikkati
çekti.
16 Aralık
TC Merkez Bankası, dördüncü faiz indirimine gitti. Politika faizini, 100
baz puan indirimle % 15’ten 14’e düşürdü.
Dolar/TL, 15.21 oldu.
7 Ekim’de 1.396 puan olan BİST 100 endeksi, 2.278 puan ile zirveyi
gördü.
Yerli yatırımcının hisse senedi alımı artarak devam eder iken, yabancı
çıkışı gözlendi. Öyle ki yabancı payı, % 44’ten 41’e düştü.
17 Aralık
TC Merkez Bankası, 2 milyar dolarlık beşinci doğrudan satışla kura
müdahale etti.
Dolar TL, 15.74’e yükseldi.
BİST 100 endeksi; % 8.52 değer kaybıyla, 2.084 puandan kapadı. İki
yıllık tahvil faizi % 22.36, CDS 533 baz puan oldu.
Borsa İstanbul, iki defa devre kesici uygulanmasına rağmen satışla
kapadı. Bu; “hisse senedinden çıkanlar, dövize mi yönelecek” diye
bir soruyu akla getirdi.
20 Aralık

Dövize olan talep; gün içinde, artarak devam etti. Dolar/TL, 18.36 ile
tarihi zirveyi gördü. 16 ve üstündeki dolar alışının, 2.5 milyar olduğu
söylendi.
BİST 100 endeksi; % 1,35 değer kaybıyla, 2.056 puandan kapadı. İki
yıllık tahvil faizi % 24.68, CDS 604 baz puan oldu.
18.36 ile tarihi zirveyi gören dolar; Erdoğan’ın 21.45’te yaptığı halka
sesleniş konuşmasında ortaya koyduğu irade ve girişilen operasyon
ile önce 14.27’ye kadar düştü, 21 Aralık’ta 10.50’yi gördükten sonra
da 13’lerde dalgalandı.
Olayın Arka Planı
Ekonomi Politikasının Değişmesi
İktidarın ekonomi politikasının değişmesinin, 2016’ya giden bir
geçmişi vardır. 2021 Eylül-Aralık uygulaması, 2020 Haziran-Ekim
sonrasındaki ikinci önemli hamle oldu.
2002-2016 Ekonomi Politikası
İktidar; 2002’de IMF Programı ve küresel işbölümünü bağlı olarak,
inşaat-taahhüt sektörü ile altyapı yatırımların öne çıktığı, hizmetler
sektörüne (Turizm, inşaat-taahhüt, gemi inşaat, taşımacılık, transit
ticaret, perakende-toptan ticaret, bankacılık ve sigortacılık hizmetleri
vb) dayalı bir büyümeyi tercih etti. Tarım ve sanayi ise ikinci planda
kaldı.
Düşük kur, reel faiz politikasını benimsedi.
KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşebbüsleri), hızla özelleştirilmesine girişti.
Tüketimi, bireysel krediler ile özendirdi.
Yani “tüketim-ithalat-borçlanma” endeksli bir ekonomi politikasını
uygulamaya koydu.

Bu ekonomi politikası; 2008 Mortgage Krizi’ne rağmen, 2013’e
kadar aksaksız işledi. Ancak; bu sağlıklı olmadığı gibi, istikrarlı
büyümeyi getirecek özellikte değildi. Zira ekonomi, dış kredi ve
yabancı sermaye bağımlısı oldu.
2013’te; milli gelir 951 milyar dolar, kişi başına gelir 12.480 dolar ile
tarihi zirveyi test etti. İşsizlik % 9.7’ye, enflasyon % 7.4’e kadar düştü.
İç tasarrufun milli gelire oranının % 14.1’e düşmesi, merkezi yönetim
iç borç stoğunun 403 milyar TL’ye, brüt dış borç stoğunun 394 milyar
dolara, cari açığın 65 milyar dolara yükselmesi ise dikkati çekti.
2013/Eylül’de 133.5 milyar dolar (21.7 milyar doları altın) olan TC
Merkez Bankası brüt rezervinin, 115 milyar dolara gerilemesi de öne
çıkan konu oldu.
2013 Mayıs’ta, IMF’ye olan borcumuzun son taksitini ödedik. Bu;
iktidara, ekonomide daha bağımsız hareket etme imkânını sağladı.
Değişikliğe İhtiyaç Duyulması
FED; 2015 Aralık’ta, ilk faiz artışına gitti. Bu, yabancı sermaye çıkışını
başlattı.
2016’da; dış kredi bulmadaki zorlanma-sermaye girdisinin durması,
büyüme hızının % 3.2’ye kadar düşmesini getirdi. Bu hem iktidar, hem
de muhalefet kanadında bir sistem tartışmasını doğurdu.
Sistem karşıtları; “Tüketim-ithalat-borçlanmaya dayalı bir büyüme
sürdürülemez. Üretim-tasarruf-ihracata dayalı büyümeye geçilmesi
gerekir. Zira tüketim-ithalat-borçlanmaya bağlı büyüme; özelleştirme,
yabancı sermaye girişi-dış kredi kolaylığına bağlıdır. Büyüme, bunun
varlığı ile oldu. Yokluğu ise; hem küçülmeyi getirdi, hem de ne denli
kırılgan mali-ekonomik yapıya sahip olduğumuzu gösterdi” derken,

sistemi savunanlar ise “aksaklık; sistemden değil, zamanında doğru
kararın alınmamasından kaynaklandı” dedi.
İktidar, üretim-tasarruf-ihracat eksenli büyümede karar kıldı.
2017’de; Varlık Yönetim Fonu’nu kurarak, bu konudaki ilk adımı attı.
Açık olmasa da, yüksek kur-düşük faiz politikasını benimsedi. Ancak
iktidar içindeki sistem tartışması bitmedi.
5 Nisan 2018’de; 2007’den o güne kadar, ekonomi yönetiminde yer
alan, daha önce küresel banka-yatırım şirketlerinde görev almış olan
ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek istifa etti.
Döviz açığı; 2018 Nisan’dan itibaren, dış krediler ve sermaye girdisi ile
karşılanamadı, TC Merkez Bankası rezervine başvuruldu.
2018 Mayıs’ta TC Merkez Bankası’nın faizi sabit tutması; sıcak para
çıkışını getirdi, 300 baz puanlık faiz artışına gidilmek zorunda kalındı.
10-12 Temmuz’da Merrill Lynch’in yönettiği fonların, Garanti Bankası
ağırlıklı hisse senedi satışı dikkati çekti.
Merrill Lynch’in yönettiği fonların hisse satışlarının, ekonomiden
sorumlu Eski Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in olmadığı yeni
kabinenin açıklandığı gün-öncesinde olması ise “sermaye bunu doğru
bulmadı” şeklinde yorumlandı.
25 Temmuz 2018’de ABD Başkanı Trump’un Brunson dayatmasıyla
başlayan, yabancı sermaye çıkışı ile mali yapıyı sarsan Brunson Krizi;
13 Ağustos’ta iktidarın tasarruf-sermayeye güven vermesi, sermaye
piyasasına müdahalesi, şok faiz ve siyasi gelişmeyle son buldu. Ancak;
mali-ekonomik açıdan, olumsuz sonuçlar doğurdu.
Milli gelir; 789 milyar dolara, kişi başına gelir; 9.693 dolara düştü. TC
Merkez Bankası brüt rezervi, 91 milyar dolara kadar indi. İşsizlik %
12.3’e, enflasyon % 20.3’e çıktı.

Mali-ekonomik yapıdaki zayıflama; önce IMF tartışmasını, ardından
yerli ve yabancı sermaye çıkışı ile TL’den altın-dövize dönüşü getirdi.
Bunu; bazı büyük sermayenin nedeni anlaşılmaksızın başlattığı, birçok
şirketin konkordato tehdidiyle başvurduğu banka borçlarının yeniden
yapılanması talebi takip etti.
Bir kısım aydın-siyasetçi “IMF’ye başvuralım” derken, Cumhurbaşkanı
Erdoğan “Türkiye, IMF defterini yeniden açmayacak” dedi. Hazine ve
Maliye Bakanı Albayrak ise üretim ve ihracatın öne çıkacağını söyledi.
Kısaca; iktidarın ekonomi politikasının değişmesi, siyasi ve iktisadi
zorunluluğa dayanır.
2020 Haziran-Ekim Uygulaması
Olumsuz gelişmeler karşısında, BDDK; bankaların zayıflayan mali
yapısını güçlendirmek için kararlar aldı, TCMB; yurtiçi üreticilerden
olan altın alımını arttırdı, bankaların nakit ihtiyacını karşıladı, TCMB
varlığından 40 milyar TL’lık bir kaynak hazineye aktarıldı, Katar ve dış
ticarette büyük açık verdiğimiz Çin ile Swap anlaşması yapıldı.
2019’da, dış ödemeler bilançosu; 1.6 milyar dolar cari fazla verdi, TC
Merkez Bankası brüt rezervi; 91 milyar dolardan 104.8 milyar dolara
yükseldi (76.9 milyar dolar döviz+26.5 milyar dolar altın= 104.8 milyar
dolar), brüt dış borç stoku; 443,7 milyar dolardan 436.9 milyar dolara
düştü. Enflasyon da % 20.3’ten 11.5’e indi.
Bu durum; iktidarı cesaretlendirdi, önemli kararlar almasını getirdi.
Türkiye ekonomi tarihindeki en büyük parasal genişlemeye gidildi,
mali destek paketi açıklandı.
Kişi-kuruluşların, banka borç ödemesi ötelendi.
Bankaların karşılık oranları düşürüldü, kredi kaynağı yaratıldı.

Konut ve taşıt kredi faizleri, düşürüldü.
Kur, sabit tutuldu.
Döviz-altın alım-satımında; Banka Sigorta ve Muamele Vergisi, binde
2’den % 1’e çıkarıldı.
Lüks ithal otomobillerde, ÖTV arttırıldı.
800’den fazla İthal ürüne, ek gümrük vergisi getirildi.
Petrol-doğalgaz ithalatında, Azerbaycan’a ağırlık verildi.
Katar ve Çin ile yeni bir SWAP anlaşması yapıldı, Rusya ile ticarette
milli paraların kullanım limiti arttırıldı.
Özel teşebbüsün yatırım yapmaktan çekindiği alanlarda kamunun
devreye gireceği, stratejik şirketlerin batışına izin verilmeyeceği ve
gerekirse devletin bunlara ortak olacağı dile getirildi.
Alınan kararlarla; büyüme, iflas ve konkordatoların durdurulması,
bankaların mali yapısının güçlendirilmesi, ithalatın kısılması, üretim-
ihracatın artırılması, üretiminden vazgeçilen birçok ürünün üretilmesi,
tasarrufun altın-dövize dönüşünün engellenmesi hedeflendi.
Uygulama; 2020 ikinci çeyreğindeki % 9.9’luk daralmayı büyümeye
dönüştürdü ise de, kurun sabit-faizin düşük tutulması; sıcak para
çıkışıyla başlayan, TL kredisi kullanandan tasarruf sahibine varan bir
döviz talebini getirdi. Bu da; TC Merkez Bankası brüt rezervinin 104.8
milyar dolardan, 2020 Eylül’de 83.5 milyar dolara (42.5 milyar doları
altın) kadar olan bir azalışı doğurdu.
TC Merkez Bankası rezervinin azalışı, kurun yükselişini sürdürmesi;
önce TCMB Başkanı Murat Uysal’ın, ardından Hazine-Maliye Bakanı
Berat Albayrak’ın istifasını getirdi.

TCMB Başkanı Murat Uysal’ın yerine, geçmişte ekonomiden sorumlu
Mehmet Şimşek’in müsteşarlığını yapmış, Londra sermayesinin güven
duyabileceği bir isim olan eski Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın getirilmesi
ile de; iktidar, tekrar düşük kur-reel faiz politikasına döndü.
2021 Eylül hamlesi ile ne yapmak istedi?
İktidar; 2020 Kasım’dan itibaren, sıkı para politikasını uyguladı. TC
Merkez Bankası; son olarak, 18 Mart 2021’de politika faizini % 17’den
19’a çıkardı. Ancak; iktidarın, üretim-tasarruf-ihracata dayalı ekonomi
politikası değişmedi.
2021 Eylül’de, TC Merkez Bankası brüt rezervi; 121.3 milyar dolara
(38.5 milyar doları altın) yükseldi, 12 aylık cari açık; 18.4 milyar dolara
düştü, brüt dış borç stoku; 453.5 milyar dolarda kaldı. Dikkati çeken
ise; merkezi yönetim iç borç stoğunun, 906.5 milyar TL’ye çıkması
oldu. Bu ve üretimin daha düşük faizli kaynak ile finanse edilmesinin
istenmesi de faiz indirimini gerekli kıldı.
Merkez Bankası; bir miktar kur artışını göze alarak, faiz indirimi ve
yaratılan kaynakla tahvil-mevduat-kredi faizinin düşüşünü hedefledi.
Ancak; 2020’dekine benzer, ondan güçlü-yaygın bir engelle karşılaştı.
Bu; 2020’den farklı olarak, kur artışının yanı sıra bir de fiyat artışını
getirdi.
Neticede; 20 Aralık operasyonu ile düştü ise de, Dolar/TL; 8.60’tan
18.36’ya, iki yıllık tahvil faizi (gösterge faizi) % 17.81’den 24’e çıktı,
TC Merkez Bankası brüt rezervi de 121.3 milyar dolardan 110.9 milyar
dolara geriledi.
Hamlesini boşa çıkaran nedir?
Burada; tasarruf sahibi, yerli-yabancı sermaye olmak üzere üç grubun
hareket tarzı dikkati çekiyor.

Tasarruf sahibi, birikimini eriten bir devalüasyon tecrübesine sahip.
Bu da; O’nu tedirgin, savunmada bilinçsiz şekilde dövize yönelen bir
kişi yapıyor.
Yerli sermayenin; ya kur riski-açık pozisyondan, ya da rantiye amacı
ile hareket etmesinden kaynaklanan bir döviz talebi ortaya çıkıyor.
Yabancı sermayenin (Sıcak para); 2002-2016 döneminden gelen,
reel faiz-yüksek kar alışkanlığı var. Faiz artırımında; geliyor, faiz
indiriminde ise çıkıp-gidiyor. Bazen; siyasi amaçla, mali yapıyı maniple
etmek için de kullanılıyor.
2017’den itibaren öne çıkan, döviz kıtlığına çare olan yüksek risk-
yüksek getiri fonları ise; hızlı giriş-çıkışı ile faydadan çok zarar verdi.
Bir de; dövizin alış-satışı ve ülkeye giriş-çıkışı, kur-faiz-fiyatın serbest
olduğu “serbest ekonomi” denilen bir sistemimiz var.
Kısaca; tasarruf sahibinin tedirgin, yerli sermayenin açık pozisyonu
kapama ya da rantiye amacıyla hareketlendiği, yabancı sermayenin
önemli, kur ve fiyatın serbest olduğu bir mali yapı-sistemde; faiz
indirimine gitmek, kur artışını getirir. Sistemin istismarı da kur krizi-
fahiş fiyat artışını doğurur.
Kontrollü kambiyo rejimi, faiz ve fiyat sınırlaması olmayan serbest
ekonomide; faizi indirmek, ancak ihtiyat fonunun bulunması ya da
borcu azaltmak ile olur.
Yabancı sermaye çıkışının nedeni reel faiz mi?
Yabancı sermaye girişini; biri doğrudan sermaye, diğeri de sıcak para
olmak üzere iki kısımda ele almak gerekir.
Doğrudan yabancı sermaye girişi özelleştirmeyle arttı, özelleştirilecek
varlıkların büyük bir kısmının satışı ile de en düşük seviyeye indi. Yani

nedeni siyasidir. Bir de uyruğu olduğu ülkenin yönlendirme-garantisi
ile gelir.
Örneğin; Alman ya da başka bir yabancı müteşebbis, Türkiye’de sabit
yatırım yapacak ise bu O ülke hükümetinin yönlendirmesi ve garantisi
ile olur. Bunun için; yatırım yaptığı ülkede, demokratik ya da otoriter
bir yönetimin olması da fazlaca önem arz etmez.
Sıcak para girişi; düşük kur-yüksek reel faiz politikasıyla, 2013’te en
yüksek seviyeye ulaştı. 2014-2016 döneminde, azalan bir seyir izledi.
2017’den itibaren de giriş, çıkışa dönüştü.
Nedeni ise, yabancı sermayenin, 2017’den itibaren önce hızlı kur
artışı, ardından negatif faiz uygulamasıyla zarar etmesi ve devletin
sermaye piyasasına olan müdahalesidir. Zira sıcak para için esas olan,
kar ve istenildiği gibi girip-çıkmadır.
Reel faiz veren ülke var mı?
Dünya’da; fiyatı 2020’de dibe vuran temel malların (buğday, mısır,
şeker, yağ, demir, bakır, kauçuk, doğalgaz, petrol vb) fiyatlarında, %
50’den-400’e varan bir artış var. Bunun; enflasyonu, getirmemesi
mümkün değil. Haliyle her ülke açıklananın üstünde bir enflasyonu
yaşıyor. Daha düşük açıklanması ise milli çıkara dayanır.
Buna karşılık; merkez bankaların politika faizi, ABD’de % 0.25, Euro
Bölgesinde % 0, İngiltere’de % 0.5, Japonya’da % – 0.1’dir. Bu; 2008 ve
2020 krizlerinde gittikleri parasal genişleme ile rezerve para olmanın
avantajından kaynaklansa da, açıklanan resmi enflasyonun altındadır.
Gelişmiş ülkeleri bir tarafta bırakırsak; bu, Rusya Merkez Bankası’nın
ambargo nedeniyle politika faizini % 9.5’ten 20’ye çıkarması dışında,
Brezilya-Meksika-Güney Afrika-Hindistan-Endonezya-Malezya için de
geçerlidir. Yani bizim kulvarda yer alan bir ülkede de reel faiz tatbiki
yoktur, ancak istisnai halde söz konusudur.

Sermayenin, emtia ve menkul kıymetler borsasına yönelmesi de bu
nedene dayanır.
FED’in faiz artışına gitmesinin etkisi ne olur?
ABD Merkez Bankası’nın (FED) bilanço büyüklüğü; 2008 Mortgage
Krizi öncesinde 900 milyar dolar iken, bugün 8.7 trilyon dolar. Yani o
günden; bu güne, yaklaşık 10 kat bir parasal genişlemeye gitti.
Bu, Avrupa Merkez Bankası (ECB) için de geçerlidir.
Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB); 2008 Mortgage Krizi öncesinde
bilanço büyüklüğü 800 milyar avro iken, bugün 9 trilyon avro (9.9
trilyon dolar).
Bunu, İngiltere Merkez Bankası (BoE) ve 2017’den itibaren parasal
genişlemeye giden Japonya Merkez Bankası’nda (BoJ) da görüyoruz.
Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ) bilanço büyüklüğü 719 trilyon yene
(6.4 trilyon dolar), İngiltere Merkez Bankası’nın bilanço büyüklüğü de
1 trilyon sterline (1.4 trilyon dolar) ulaştı.
Yani dünyada; gelişmiş ülkelerin pompaladığı, anormal bir para arzı
var. Temel malların fiyatının yükselişi-enflasyonun, tek nedeni değil
ise de bir nedeni de bu.
Bir de; bu ülkelerin, anormal bir kamu borcu var.
Japonya; milli gelirine oranla, kamu borcu en yüksek olan ülkedir.
Ancak; bu, halkına olan borcudur. Net uluslararası yatırım pozisyonu
ise 2.7 triyon dolardır. Yani ülke olarak alacaklı konumdadır. Ancak;
bunu, başta ABD ve İngiltere olmak üzere Fransa-İtalya gibi gelişmiş
ülkeler için söyleyemeyiz.
ABD’nin kamu borcu; 30 trilyon dolara, hane halkı borcu da 15.6
trilyon dolara ulaştı. Haliyle hem devlet, hem de halk olarak en çok
borçlu bir ülke konumundadır.

Kısaca; FED, faiz artırımı ve parasal daralmaya gidebilir. Bu; sermaye
piyasasında, kısa süren bir dalgayı da getirebilir. Ancak; 1980’lerde
olduğu gibi, petrol üretici ülkelerin iflasına, SSCB ve eski doğu bloku
ülkelerin çöküşüne neden olan aşırı bir faiz artışına gitmesi mümkün
görülmüyor. Zira ne ABD 80’lerin ABD’si, ne de dünya 80’lerin
dünyası değildir.
Yabancı sermayenin, fayda ve zararı ne oldu?
Bunu, doğrudan yabancı sermaye ve sıcak para şeklinde ele almak
gerekir.
Doğrudan yabancı sermaye girişi, daha ziyade kurulu banka ve
şirketlerin satın alınması şeklinde oldu. Yeni üretim tesisi yatırımı ise
sınırlı seviyede kaldı.
Üretim-ihracat-teknoloji-kaynak açısından fayda sağlamasına karşılık;
bankacılık-telekomünikasyon ve bazı stratejik üretim alanlarında öne
çıkması, mali-ekonomik risk ve kayıpları getirdi.
Sıcak para; girişiyle döviz bolluğunu, çıkışıyla döviz kıtlığını getirdi. Bir
de; siyasi amaçla, mali yapıyı maniple etmek için kullanıldı.
Kar-zarar analizi yapmak istediğimizde; yabancı sermaye girişinin en
çok olduğu, 2002-2013 dönemi makro verilerine bakmak doğru olur.
Bu dönemde, milli gelir; 238 milyar dolardan 951 milyar dolara, TC
Merkez Bankası brüt rezervi; 26.7 milyar dolardan 115 milyar dolara
yükseldi.
Enflasyon % 29.8’den 7.4’e düşerken, işsizlik; % 10’dan 9.8’e geriledi.
Buna karşılık; brüt dış borç stoku; 129.6 milyar dolardan 394.7 milyar
dolara çıkarken, 2002-2013 dönemi cari açık toplamı da 407.2 milyar
dolar oldu.

Yani üretim-istihdam-ihracata fazlaca katkısı olmaz iken, kazanan
yabancı sermaye oldu.
Krizin, temel nedeni nedir?
Krizin temel nedeni, tasarruf ve sermaye birikimi yetersizliğidir.
Bu da; tüketim, israf, yanlış-verimsiz, üretim-ihracat dışı yatırım, kriz-
enflasyon, sistem dışında kalan tasarruf, yurtdışına olan yerli-yabancı
kar-sermaye transferi gibi birçok nedene dayanır.
Sorunun çözümünde, 40 yıldır söylenen bir çareye başvurulması ise
düşündürücüdür.
Kur-Faiz-Enflasyon İlişkisi
Enflasyonun; hem iç, hem de dış birbirini tetikleyen birçok ana-tali
nedeni vardır.
Bütçe-cari açık, yüksek borçlanma, para arzı, kur-faizin yükselmesi;
birbirini tetikleyen ana ve tali iç nedenleridir.
Temel malların küresel piyasadaki fiyat artışının, ülkemize yansıması
da dış nedenidir.
Temel malların küresel piyasalardaki fiyat artışını doğuran ise gelişmiş
ülkelerin sürekli para arzıyla ortaya çıkan para bolluğu, üretim-tedarik
zincirinin bozulması ve birden bire ortaya çıkan talep artışıdır.
Denk bütçe, cari fazla, tasarruf, borcu azaltma, sistem dışı tasarrufu
sisteme kazandırma, yurtiçi yerleşiklerin kaynak transferi, doğrudan
yabancı sermaye girişi, tüketim ve üretimde dışa daha az bağımlı hale
gelme de enflasyonun çözümüdür. Tabi ki bu, bunu hedefleyen mali-
ekonomik-parasal politikalar ile olur.
Kur Krizi’nde; dikkati çeken bir şey de, sistemin istismarından doğan
fahiş fiyat artışı oldu.

Serbest ekonomide, mal ve hizmet fiyatları serbesttir. Fiyat, arz-talep
kanununa göre belirlenir.
Tabi ki bu tam rekabet piyasasında geçerlidir.
Serbest ekonomi geleneğinin oluştuğu Batı’da, kişisel ve kurumsal
ahlaki kurallar vardır. Kişi; aldığı eğitim gereğince buna başvuramaz,
meslekte dışlanmaktan ve müeyyideden çok korkar. Fiyatı maniple
etmek, stokçuluk ciddi bir suçtur. Anti tröst ve kartel yasaları vardır.
Hele kur veya fiyatı maniple etmek, akla bile gelmeyecek bir şeydir.
Zira kur veya fiyatla oynamaya kalkan kişinin; meslekte meninden,
varlığına el konulması, hapse varan bir cezayı göze alması demektir.
Bizde; “serbest ekonomi” denince, dini-ahlaki kural ve müeyyiden
yoksun vahşi bir piyasa akla geliyor. Bu; milleti milli bilinçten yoksun
kılan, varlığını tehdit eden çok tehlikeli bir şeydir.
Öyle ki kur artışı bahanesiyle bunu fırsat kabul eden, dini-ahlaki bir
sorgulamaya gitmeksizin, malının fiyatını gerekli-gereksiz-kafaya göre
akla gelmedik şekilde artırdı. Bunun, mali ve ekonomik bir açıklaması
olamaz. Zira bu piyasadaki disiplinsizliği, milletin varlığını tehdit eden
kültürel yozlaşmayı gösterir.
Bir de bizde rekabetçi değil, tekelci piyasa var.
KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşebbüsleri) özelleştirilmesinden sonra, en
hayati işkollarında bile tekelci bir piyasa oluştu.
Çarşı pazarda, nereye gidilirse gidilsin; rekabetçi değil, sanki birileri
fiyatı belirlemiş gibi, maliyetin 2 hatta 3 katı bir fiyat var, kulak asan
yok! Herkes; bir diğerine, fatura çıkarma peşinde.
“Serbest ekonomi var” diye, piyasadaki disiplinsizliğe hiçbir iktidar
müsaade edemez. Piyasada disiplini sağlamada da, başta hükümet

olmak üzere yargı organı, tüm kamu kurumları, meslek odaları, kişi
ve kuruluşlara düşen milli bir görev vardır.

Devamını Oku

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -9-

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -9-
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Yeni ticaret yollarının keşfiyle ortaya çıkan küresel ticaret ve rekabetin önemini kavrayamadı, mevcut ekonomik sistemini sürdürmekte ısrarcı oldu, ekonomide yeniden bir yapılanmaya gidemedi.

Osmanlı ekonomik sistemi; Batı’nın Merkantilizmine oranla daha serbest bir özelliktedir. Bu; Osmanlı’nın yumuşak karnı oldu, askeri üstünlüğünü kaybetmesiyle Batı’nın suistimalini uç noktaya taşıdı, ekonomik gerileme arkasından mali iflasını getirdi.

Karl Marks; Osmanlı’nın geri kalışını, Asya tipi üretim tarzına bağlar.

O’na göre; Osmanlı’da, Avrupa’daki feodal yapıdan farklı bir yapı vardır. Devlet kutsal bir özellik taşır. Toprağın mülkiyeti devlete aittir, köylünün sadece toprağı kullanma hakkı vardır. Bu; despot yönetimin artı değere el koymasını sağlarken, köylüyü sermaye birikiminden yoksun kıldı. Bununiçin de; Osmanlı’da, kapitalizme giden bir süreç yaşanmadı.”.

Gümrük Sistemi

Osmanlı’da; “gümrük” kelimesi, maliye dilinde yer (mekân) anlamında kullanıldı.Gümrük Vergisi ise;ithal-ihraç edilen malların yanı sıra,ülke içinde deniz-karayoluyla bir şehir-kasabadan diğerine nakledilen malları da vergilendiren bir vergiyi ifade eder.

Yani Osmanlı’da gümrük vergisi;hem iç, hem de dış ticareti vergilendiren bir vergidir. Bu nedenle; Osmanlı Gümrük Sistemi’ni, Dâhili Gümrük Sistemi ve Harici Gümrük Sistemi olmak üzere iki kısımda ele almamız doğru olur.

Dâhili Gümrük Sistemi (İç Gümrükler)

Sistemin, Osman Gazi’ye giden bir geçmişi vardır. Öyle ki Osman Gazi döneminde; bazı geçiş yerlerinde, “Meks” adı altında Bac türünde bir vergi alınıyordu. Sonrasında Meks’in yerini Bac alırken, bir de ÜşurVergisi alındı. Bac’ın şer-i olmadığı itirazı; bunun, bazı yerlerde Üşur’a ilave edilerek uygulamasını getirdi.

Sistemleşmesi,Fatih döneminde oldu. Zaman içinde bir değişim gösterdi ise de, varlığını XX. yüzyılın başlarına kadar sürdürdü.

Osmanlı’da; konumuna göre, üç tür gümrük vardır. Sınırlardakine;  “Hudut Gümrükleri”, sahillerdekine; “Sahil Gümrükleri”, iç kısımlarda yer alanlara ise “Kara Gümrükleri” denir.

Sahil gümrüklerinde;İstanbul, İzmir, Selanik, Antalya, Beyrut, Trabzon, Kefe,kara gümrüklerinde ise Edirne, Belgrat, Bursa, Tokat, Diyarbakır, Erzurum, Şam, Halep, Bağdat öne çıkar. Bir de buna bağlı gümrükler vardır. Gümrük sayısı ise;1801’de, 100’ün üzerindeydi.

Sahil Gümrükleri; iç-dış ticareti, kara gümrükleri; iç ticareti vergilendiren gümrüklerdir. Haliyle sahil gümrükleri daha fazla önem arz eder.

Osmanlı’da gümrük vergileri; biri “iltizam”, diğeri “emanet” olmak üzere iki usul ile toplandı.

Emanet Usulünde;mukataadaki (kiralama konusu olan gelir getirici yer)  vergi, devlet memurları tarafından toplanır, personel-kira-kırtasiye-yakacak ve diğer giderler düşüldükten sonra kalan hazineye gönderilir. Bu sisteme; daha ziyade, mukataa geliri tam olarak belirlenemeyen veya iltizama konu olmuş ancak geliri düşen gümrüklerde başvuruldu.

İltizam Usulünde; mukataalar açık artırmaya çıkarılır, en yüksek teklifi verene, 1-3 yıl için gümrük gelirini toplama yetkisi verilir.

İhaleyi üstlenene “mülazım” denir, teminat olarak da çoğu kez bir sarrafın kefaleti istenir.

Mülazım’ın, birden çok gümrüğü kiralaması mümkündür. Bu da; birinden ettiği zararı, diğerinden çıkarması mantığına dayanır.

Dâhili (iç) Gümrük Sistemi; ticaretin yoğun olduğu şehir-kasabalarda uygulandığı gibi, bunun dışındaki yerlerde de uygulamasına rastlanıyor. Zira Osmanlı’da gümrük vergisi ile ilgili sınır kavramı; denizden-karaya, karadan-denize olan ulaşım hattıdır.

İç gümrüklerde;amediye, reftiye, masdariye ve mururiye olmak üzere dört çeşit gümrük vergisi vardır.

Amediye; geldiği-gideceği yer vesahibinin yerli-yabancı olup olmamasınabakılmaksızın, gümrük yerine gelen mallardan alınan gümrük vergisidir.

Reftiye; bir yere giren ancak orada tüketilmeyerek başka yere gönderilen,yani gümrükten çıkan mallardan alınangümrük vergisidir.

Masdariye; bir yere giren veorada tüketilen, ithal maldan alınan gümrük vergidir.

Mururiye; yabancı ülkeden gelip yabancı ülkeye nakledilen, yani transit ticaretten alınan gümrük vergisidir. Buna;“Bac”,  “Geçiş Resmi” de denir.

Gümrük vergisini ödeyerek, gümrüklerden birinden malını geçiren kişiye  “eda tezkiresi” verilir. Haliyle başka bir gümrüğe geldiğinde, aynı mal için gümrük vergisi ödemez.

Bu vergiler;bir yerden başka yere nakledilen mallar için geçerlidir,aynı yerde üretilip tüketilen malları kapsamaz.

Vergi Matrahı, malın gerçek değeridir. Bunu belirleyen ise gümrük idaresidir. Bu; tüccarlarla memurlar arasında bir tartışmayı doğurdu,XVII. yüzyıldan itibaren de gümrük vergisi, spesifik tarifeler üzerinden alınmaya başlandı.

Vergi Oranı, yerli-yabancı olma ve dini kimliğe göre değişir. Yabancı tanımı vatandaşlığa dayanır, bu yabancı Müslim tüccarlar için de geçerlidir.

XVI. Yüzyılda genel olarak uygulanan Dâhili Gümrük Vergisi;Müslimler için % 3, Gayrimüslimler için % 4,yabancılar için ise % 5’tir. Bu; XVI. yüzyılın 2. yarısında artan mali ihtiyaç ile Müslimlerde % 4’e, Gayrimüslimlerde % 5’e, yabancılarda da % 6’ya çıktı.

XVII. Yüzyılda; Doğu Akdeniz ticaretini canlandırmak amacıyla,yabancılara% 6 olan dâhili gümrük vergisi,İngiliz-Hollandalı tüccarlar için % 3’edüşürüldü.Bu; Hollanda-İngiliz tüccarları, Müslim tüccarlara göre avantajlı kıldı.

XVIII. Yüzyılda; iktisadi-mali sıkıntılar ve dış baskılarla, dâhili gümrük vergisiimtiyazlı yabancılar için sıfıra kadar düşürüldü. Bu;XVIII. yüzyıla kadar iç piyasada aktif olmayan imtiyazlı yabancıların, % 3 oranında ithalat vergisi ödeyerek ucuz hammadde alıp ülkelerine göndermesini getirdi.

III. Selim; Müslim tüccarı korumak için, yabancıların iç piyasada faaliyet göstermesini yasakladı.

  1. Mahmut; 1809’da İngiltere ile yaptığı Kal’a-i Sultaniye Antlaşması’yla,İngiliz tüccarların iç piyasada faaliyet göstermeleri halinde,uygulamada olan dâhili gümrük vergisine tabi olacağını kararlaştırdı. Bu;1838’de, İngiltere ile yapılan Baltalimanı Antlaşması’na kadar da varlığını sürdürdü.

Harici Gümrük Sistemi (Dış Gümrükler)

Harici Gümrük Sistemi, dış ticaret ile ilgili uygulamaları içerir. Yabancılara verilen imtiyazlar ise sistemde öne çıkan konudur.

Osmanlı’da; kapitülasyonların,Orhan Gazi’ye giden bir geçmişi vardır.

Tarih sırasıyla, Orhan Gazi’nin;Cenova’ya (Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişi sırasında),I. Murat’ın; Ragusa Cumhuriyeti-Venedik’e,Yıldırım Beyazıt’ın; Rodos’a (Menteşe Beyliği’ne son vermesi ve yürürlükteki ticari antlaşmayı tanımasıyla)Çelebi Mehmet’in; Bizans’a, Fatih’in; Galatalı Cenevizlilere, Yavuz’un;Fransa-Katalan-Venedik’e (Memluk Devleti’ne son vermesi ve yürürlükteki ticari antlaşmayı tanımasıyla),Kanuni’nin; Fransa’ya verdiği veXVII. yüzyılda; İngiltere-Hollanda’ya, XVIII yüzyılda; Rusya-diğer devletlere verilen kapitülasyonlardan söz edebiliriz.

Kapitülasyonlar;antlaşmayı yapan hükümdarın ömrü ile sınırlı olsa da,yeni antlaşmalar ile sürekli hale geldi.

Bunun; o dönemde var olan ticari geleneği sürdürme,ticaret filosu oluşturma-rekabet yerine, mevcut ticari sistemden istifade etme; iktisadi gelişim, mali ve siyasi fayda sağlama gibibirçok nedeni vardır.

Bu; Osmanlı’ya,XV-XVI. yüzyılda fayda sağladıdersek yanlış olmaz. Zira Osmanlı;bunu kullanarak açık pazar konumundaolan bölgeleri iç pazarı haline getirdi, üretimi için ucuz hammadde-yarı mamulü temin etti, gümrük gelirini artırdı.

Osmanlı’nın; XVII. yüzyıla kadar yaptığı kapitülasyon antlaşmaları, iki devletin tüccarlarının karşılıklı olarak yararlanacağı imtiyazları içerir. Osmanlıaleyhine işlemesi halinde,padişahın kararıyla iptali desöz konusudur.

Belli oranda bir gümrük vergisine bağlı değildir.  Öyle ki Fatih; % 2 olan gümrük vergisini, önce % 4’e, sonra % 5’e çıkardı. Bu konuda bir güçlük ile de karşılaşmadı. Ancak genelde kapitülasyon antlaşmasına bağlı kaldı.

Osmanlı Harici Gümrük Sistemi’nde(Dış gümrükler)öne çıkan sahil gümrükleridir. Ancak; Tuna-Boğazlar-Karadeniz, Fatih’in Trabzon Rum Devleti’ne son vermesinden, XVIII. yüzyıla kadar dâhili gümrük sistemi içinde kaldı, yapılan her kapitülasyon antlaşmasının dışında tutuldu.

Karadeniz’de; sadece Osmanlı gemilerine deniz taşımacılığıyapma hakkı tanındı, yabancı ticaret gemilerinin Karadeniz’e girişi yasaklandı. Bu; ipek yolunu denizden karaya taşıdı, Anadolu’yu geçiş hattı yaptı. Neticede Osmanlı tüccarlarızenginleşirken, Venedik-Cenova-Floransa gibi İtalyan ticaret şehirleri bir çöküş yaşadı.

Gümrük resmi tarifeleri; ithalatçının statüsüne, malın cinsine ve-bölgeye göre değişiyordu. Ayrıca mal getiren gemiden,büyüklüğüneve kısmen de olsa boşalttığı yükün cinsine göre “Rüsumat-ı İhtisabiye” denilen bir liman resmi alınıyordu.

Verginin toplanması, İltizam ve Emanet Usulü ile oldu. XIX. Yüzyılda, tamamen Emanet Usulüne geçildi. İltizamın kötüye kullanılması ise bunun nedenidir.

Kapitülasyonlar; XVII. yüzyılda bağlayıcı, sürekli genişleyen, sadece yabancılara fayda sağlayan bir araca dönüştü.

XVIII. Yüzyılda; yabancılara,dış baskılarla “bu da olmaz” diyeceğimiz imtiyazlar verildi.Osmanlı’da; yabancı veya azınlık olmak, Müslüman-   Türk olmaktan avantajlı hale geldi.

Osmanlı tabiiyetinde bulunmayı getirisi ve güvenliği bakımından karlı görmeyen yerli tüccar, kapitülasyonların getirdiği avantajdan istifade etmek için tabiiyet değiştirdi, Fransız-İngiliz veya Rus tabiiyetine girdi. Kapitülasyonların gayrimüslim tebaayı kapsayan şekilde genişletilmesi ise suistimali uç noktaya taşıdı.

Bir de; Osmanlı’da kapitülasyonnedeniyle dış gümrük vergileri sabit kalırken, Batı ülkelerinde ekonomiyi koruyan tedbirler ile sürekli artış gösterdi.Bu; Osmanlı’yı rekabetten yoksun kıldı, hammadde ihraç edip mamul ithal eden bir devlet yaptı.

  1. Mahmut; milli ekonomiyi korumak ve Müslim tüccara rekabet gücü kazandırmak için, dış ticarette bir dizi tedbire başvurdu.

Yabancıların; ülkeye soktuğu malları, “Yed-i vahit” denilen tekellere satması zorunlu hale getirildi.

Hububat, pamuk, ipek, yün gibi önem arz eden ve imalat için gerekli hammaddelerin ihracı izne bağlandı, fiyatına narh kondu, ihracatında  “Yed-i vahit” denilen tekeller aracı kılındı.

Merkezi hükümetin yanı sıra Mısır’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa; Mısır hazinesini güçlendirmek için, bazı ürünlerin ihracını yasakladı, narh koydu, ithalat-ihracat tekeli oluşturdu, yabancıların deniz taşımacılığı hakkını iptaletti.

  1. Mahmut’un,1838’de İngiltere ile yaptığı Baltalimanı Antlaşması ise; III. Selim’den o güne kadar, milli ekonomiyi korumak için alınan tüm tedbirleri ortadan kaldırdı. Yani II. Mahmut; hem milli ekonomiyi koruyan tedbirleri alan, hem de kaldıran kişi oldu.

Para Sistemi 

İlk yerli para, Orhan Bey’in 1326’da bastırdığı akçedir.“Sultani” adı verilen altın sikke ise 1478’de basıldı. Haliyle bu tarihe kadar, yabancı devletlerin altın parası kullanıldı.

Kullanılan paralar; altın, gümüş, bakır gibi değerli madenlere dayalı sikkelerdir. XIX. Yüzyılda ise kâğıt paraya geçildi.

Günlük kullanımda; “mangır” denilen bakır paralar ağırlığı oluşturur iken, büyük hacimli işlemler-dış ticaret ve tasarrufta ise yerli-yabancı altın paralar kullanıldı.

Osmanlı para sisteminde; biri yabancı paraların kullanım serbestliği, diğeri tağşiş olmak üzere iki konu öne çıkar.

Osmanlı’da,yabancı paraların kullanımı serbesttir.

Tağşiş; tedavülde olan paranın piyasadan toplanması, madeni değeri azaltılarak tekrar piyasaya sürülmesi işlemidir. Bu; devletin, bir çeşit gelir yaratma yöntemidir. Zira devlet; madeni değeri azaltılan sikkeler karşılığında daha fazla sikke basmakta, tedavülden kalkan ve tedavüle giren sikkeler için halktan ücret talep etmektedir.

Osmanlı’da; önceleri geçici bütçe açığını kapamada başvurulan bu yöntem, daha sonrasında sürekli hale geldi.Bu; enflasyon, yeniçeri ayaklanmasıyla başlayan, kalpazanlık-yabancı parayayönelişe varan bir süreci doğurdu. Haliyle tağşiş devlet için bir gelir kaynağı olmaktan çıktı.

Maliye ve Para Politikası

Osmanlı’da; denk bütçe, bütçe açığının vergi yoluyla kapatılması birilke olarak kabul edildi.

Merkezi bütçenin XVI. yüzyıldaki en önemli gelir kalemleri; ganimet, cizye, maden-ticaret-gümrüklerin konu olduğu mukataa gelirleri idi. Dikkati çeken bir şey degelirin % 80’ini aşan kısmının Rumeli ile ilgili olmasıydı.

Önemli bütçe açığıyla karşılaşılmadı, yıllık fiyat artışı % 1-1,5 oranındaseyretti. Bunda; devlet, lonca ve vakıfların önemli bir rolü vardır. Fiyat kontrol sistemi, kar marşının % 10 ile sınırlandırılması, vakıfların kirayı düşük tutması ise bu sonucu doğurdu.

XVI. Yüzyılın sonunda; XVII. yüzyılın ortasına kadar devam eden, bir enflasyon yaşandı. Amerika menşeli altın-gümüşün ülkeye girişi ile ortaya çıkan para bolluğu ve mal talebi, bunun nedenidir. Yabancı paraların kullanımının serbest olması ise alınan tedbirleri boşa çıkardı, fiyatlar 5 katı arttı.

XVII. yüzyılın ortasından itibaren, bütçe açığı bir sorun haline geldi.Kaybedilen savaşlar ise bunun nedenidir.1683’te;“İmdad-ı seferiye” adı altında, ilk iç borçlanmaya başvuruldu. İç borçlanma, 1775’ten itibaren de“Esham” uygulaması ile sürekli hale geldi.

XVIII. Yüzyıl;kaybedilen savaşlar ve ödenen tazminatlar sonucu bütçe giderlerinin arttığı,  gelirlerinin ise önemli düşüş gösterdiği dönem oldu.

Tarım; kıtlık, vergi artışı, toprak yönetiminin bozulması ile önemli bir vergi kaynağı olmaktan çıktı.

Dış baskılar ile kapitülasyonların artması-genişlemesi, üretim-ticarete darbe vurdu, mukataa gelirleri hızla düştü.

Bir de; buna, kaybedilen savaşlar-tazminatlar ilave oldu.

Bütçe açığını kapamada bir gelir kaynağı olarak başvurulan tağşişyerli paradan kaçışı, yabancı paraya yönelişi getirdi.

İç borçlanma senetlerinin devrine getirilen vergilendirme, bunu cazip olmaktan çıkardı. Bununla birlikte; bütçe açığı, para vakıfları ve arka planda sarrafların yer aldığı mültezimlere olan borçlanma ile finanse edildi.

  1. Mahmut; merkezi mali yönetimi güçlendirmek amacıyla, kalan tımar arazilerini hazineye mal etti, Evkaf Müdürlüğü’nü kurarak dini vakıfların gelirine el koydu, başta şeyhülislam olmak üzere din görevlilerini maaşa bağladı.

III. Selim ve II. Mahmut döneminde; milli ekonomiyi korumak ve mali kayıpları gidermek maksadıyla alınan tedbirler, maliyeye biraz da olsa rahatlama sağladı. 

1838’de İngiltere ile yapılan Baltalimanı Serbest Ticaret Antlaşması isemilli ekonomiyi koruyan ve mali kayıpları gideren tüm tedbirleri ortadan kaldırdı.

Milli ekonomiyi koruyan tedbirlerin kalkması;Osmanlı’nın açık pazar konumuna gelmesini, üretimin temel hammaddelerden yoksun kalmasını, dokuma imalat sektörünün çökmesini, ihracatın zorlaşmasına karşılık ithalatın kolaylaşmasını, hammadde ihraç edip mamul mallar ithal etmesini, gümrüğün önemli vergi kaynağı olmaktan çıkmasını, bütçe açığını kapamada “Galata Bankerleri” denilen sarraflara bağlı hale gelmesini getirdi.

Loranda Tubini, Korpu, Baltazzi, Stefanoviç, Shilizzi, Negroponte, Coronio, Alberti  (Levanten); Kamondo, Fernandez (Yahudi); Ogenidi, Zafiropulo, Mavrogordato, Zarifi, Lasto (Rum); Köçeoğlu, Mısıroğlu,Irganyan, Uzun Artinoğlu, Gelgeloğlu, Bogos, Tıngıroğlu, Cezairoğlu Mıgırdıç (Ermeni) gibi bankerler; bu döneme damga vurdu.

İç borçlanma; bankerlerin, Osmanlı maliyesine el atmasını getirdi.

1842’de; Irganyan, Uzun Artinoğlu, Gelgeloğlu, Bogos, Tıngıroğlu gibi dönemin tanınmış sarrafları Anadolu ve Rumeli kumpanyalarını kurdu, devlet varidatını toplayıp devlet adına ödemede bulundu. Gümrük geliri,  yıllarca Cezairoğlu Mıgırdıç adında bir sarrafa iltizam edildi.

1844’te; para biriminin değerini korumak için, altın-gümüşe dayalı lira- kuruş-para uygulamasına geçildi. Zira para değerinin düşüşüyle yaşanan enflasyon, borçlanma ve ticareti zora soktu. Uygulamada, devlet bankası görevini üstlenecek bir bankaya ihtiyaç duyuldu. Galata bankerlerinden Alleon ve Baltazzitarafından kurulan, Bank de Constantinople(Bank-ı Dersaadet)adlı bankaya destek verildi.

Banka’nın, önemli bir sermayesi yoktu. Gücü, ortaklarının ticari itibarına dayanıyordu. Haliyle dış ticaret dışında fayda sağlamadı, devletin borcunu ötelemesi ve paranın değer kaybetmesi ile 1854’te faaliyetine son verdi.

1844’e kadar, önemli bir cari açık yoktu. İthalat patlaması, bütçe açığının yanı sıra cari açık sorununu doğurdu. Bu da dış borçlanmayı gerekli kıldı.

İlk dış borçlanma, Palmer-İngiliz ve Goldschmid-Fransız isimli iki şirketten temin edilen kredi ile oldu.

Tutarı 5.000.000 altın lira, vadesi 15 yıl olan bu kredi için; teminat olarak,300.000 liralık (yıllık) Mısır vilayeti cizye vergisi temlik edildi.

1855’te, 5.000.000 sterlin tutarında ikinci bir dış borçlanmaya başvuruldu. Bu sefer, İzmir ve Suriye gümrük vergileri temlik edildi.

İç piyasa sermaye çevrelerine verilen güvence ile Esham-ı Cedide  (tahvil) ve Tahvilat-ı Mümtaze (hazine bonosu) ihracıyla, iç borçlanmaya gidildi. 

1858’de; iç borçlar 18.000.000 altın liraya kadar yükseldi, borç ödemesinde zorluk yaşandı. Bunun dış sermaye piyasalarında tedirginliğe yol açmaması için, İngiltere hükümetinden mali destek istendi. Ancak; mali destek yerine, tavsiye geldi.

İngiltere hükümeti; Osmanlı’dan toprak satışına gitmesini, gayrimenkul karşılığı borçlanmasını, vakıfları tasfiye etmesini, uluslararası mali denetimi kabul etmesini istedi.

Osmanlı; toprak bütünlüğü için bir tehdit olarak gördüğü bu isteği hiç düşünmeden reddetti, mali krizi Fransız sermaye piyasasından sağladığı krediler ile atlattı.

Osmanlı dış ticaretinde başat konumda olan İngiltere; 1856’da çıkarını korumak, Osmanlı para-sermaye piyasasına hükmetmek için bir bankanın kuruluşunu kararlaştırdı. Buna, Fransa’da katıldı. Böyle bir amaçla kurulanBank-ı Osmani-yi Şahane (Osmanlı Bankası), 1863’te faaliyete geçti.

Osmanlı Bankası ticari bir banka olmakla birlikte, 30 yıl süre için Osmanlı kâğıt para ihracı imtiyazını aldı, devlet bankası görevini üstlendi. 1863’te; istenildiğinde altına çevrilmek üzere, Maliye Nezareti ve kendi mühürlerini taşıyan banknotları tedavüle çıkardı.   

Banka’nın;önemli bir konuma gelmesi, çıkarı zedelenenGalata bankerleri tarafından hoş karşılanmadı.

Banka;dış ticaret ve borç taksitlerini ödemede sorun yaşayan Osmanlı’yı, bir süre için de olsa rahatlattı.

1863’te; gelir-giderleri ayrıntılı olarak gösteren, ilk bütçe uygulamasına geçildi.

1874’e gelindiğinde; 20 yıl içinde, 15 dış borçlanmaya başvuruldu. 239 milyon liralık borçlanmaya karşılık, 127 milyon liralık kaynak sağlandı. Fark ise faiz-komisyon ve masraf kesintisinden kaynaklandı.

1875 bütçesi;25 milyon liralık gelire karşılık,30 milyon liralık iç-dış borç taksit ödemesini içeriyordu. Sadece; bunun için, 5 milyon liralık ilave bir kaynağa ihtiyaç vardı. Yeni borç almak yerine, borç taksitlerinin yarısının ödenmesi düşünüldü.

6Ekim 1875’te yayınlanan Ramazan Kararnamesi ile borç taksitlerinin yarısının 5, kalanının ise 10 yılda ödeneceği ilan edildi.

Hükümet bu taahhüdüne rağmen 1876 borç taksitini ödeyemedi, bundan sonraki borç ödemelerini de askıya aldı. Bu; iç ve dış sermaye piyasalarınıderinden sarstı, banka iflasları ile intiharlar vuku buldu.

Osmanlı Ekonomik Sistemi ve Merkantilizm

Merkantilizm; din-siyaset ayrımını savunan, akılcı ilkeler ortaya koyan, milli ekonomiyi koruyan tedbirleri öngören, imalat-ticareti teşvik eden, küresel ticaret-rekabete önem veren, dış fazlayı hedefleyen, devletin gücünü sahip olduğu altın-gümüşe bağlayan bir düşünce akımıdır.

Sömürgecilik-kolonileşme, korumacılık, üretimde imalatın üstünlüğü, dış ticaret, milli ekonomik birlik-beraberlik ise temel ilkeleridir.

Feodalizmin hüküm sürdüğü Avrupa’da; 1400’de ortaya çıkan bu düşünce akımı; 1700’lü yıllara kadar önemini sürdürdü, feodal devletten merkezi devlete geçişi sağladı, milli devletlerin temelini attı.

Osmanlı ekonomik sisteminin Merkantilizm İle karşılaştırılmasını; nüfus, istihdam, ücret, üretim, vergi, fiyat, para ve dış ticaret ile ilgili politikalar açısından yapmanın doğru olacağını düşünüyorum.

a-) Nüfus Politikası

Merkantilizmde; daha fazla nüfus, “daha fazla üretim, daha ucuz işgücü, daha fazla gelir, daha fazla asker” demektir. Bu nedenle nüfus artışı teşvik edildi, gerektiğinde dışa göç engellendi.

Osmanlı’da; nüfus hareketi ile ilgili bir planlama olsa da, nüfus artışı teşviki yoktur.

b-) İstihdam Politikası

İstihdam artışı;Merkantilizmdezorlayıcı, Osmanlı’da ise serbesttir.

c-) Ücret Politikası

Merkantilizmde; düşük ücret,“düşük maliyet, dış rekabet” demektir. Bu nedenle; nüfus ne olursa olsun, ücretler zorunlu olarak düşük bir seviyede tutuldu.

Osmanlı’da; ücretler,Devlet ve Loncalar tarafından belirlendi-denetlendi. Haliyle belirlenen ücretlerin altında, bir kişinin çalıştırılması yasal değildir.

ç-) Üretim Politikası

Merkantilizmde, yerli üretim korundu ve teşvik edildi.

Öncelikle ülkedeki doğal kaynakların, yoksa sömürge-kolonilerden getirilen hammaddelerin kullanımızorunlu kılındı.

Müteşebbisler; istihdam artışına zorlandı, dışardan ucuz işgücü transferinegidildi.

Devlet himaye ve teşvikinde şirketler kuruldu, bunların birbiri ile rekabeti engellendi.

Yani devlet kontrolü veteşvikinde, tekelci şirketlerin aktif rol aldığı bir üretim sektörü inşa edildi.

Osmanlı’da; üretimde esas olan, devletin-halkın ihtiyaç duyduğu malların karşılanmasıdır. Haliyle arz talep dengesidir. Zira kıtlık bir tehdit, bolluk ise israf olarak değerlendirildi.

Yani Osmanlı’da devlet üretim ile değil, daha ziyade paylaşım-dağıtım-tüketim ile ilgilendi.

d-) Vergi Politikası

Merkantilizmde;vergi sistemi biri üretimi artırmak, diğeri vergiyi geniş tabana yaymak olmak üzere iki esasa dayanır. En önemli vergi kaynağı, ücret ve tüketimdir. İmalatta ise düşük tutuldu.

Osmanlı’da; vergide esas olan, ihtiyaç duyulan verginin toplanmasıdır. XVI Yüzyılda; en önemli gelir kaynağı, ganimet-cizye-tarımdır. Vergi artışında ilk düşünülen ise tarım oldu.

e-) Fiyat Politikası;

Merkantilizmde; düşük fiyat amaç, fiyat kontrolü araçtır.

Osmanlı’da; düşük fiyat amaç, fiyat kontrolü araçtır. Devletin koyduğu narh ile Kadı denetimine tabi Lonca Yönetiminin sorumlu olduğu, ayrıca esnafın Yeniçeri tarafından denetlendiği bir fiyatkontrol mekanizması vardır.

f-) Para Politikası

Merkantilizmde; para arzındaki artış, dış fazlaya bağlıdır. Bu nedenle bir zenginlik olarak kabul edilir. Amerika menşeli altın-gümüşün ülkeye girişi ile yaşanan para bolluğu-enflasyonun; üretim ve ticaretin artışına, faizin düşüşüne yol açtığını savunur.

Osmanlı’da; para arzı, serbesttir. Esas olan, fiyat istikrarını bozmamaktır. Nitekim;XVI. yüzyılın sonuna kadar,yıllık fiyat artışı %1-1,5’yi geçmedi.

Son dönem hariç; biri XVI. yüzyılın sonunda, diğeri XVIII. yüzyıl sonlarında olmak üzere iki hızlı enflasyon dönemi yaşandı. Birincisi; Amerika menşeli altın-gümüşün ülkeye girişinin yarattığı para bolluğu, ikincisi ise tağşişlerle ilgilidir.

g-) Dış Ticaret Politikası

Merkantilizmin en ayırt edici özelliği dış ticaret politikasıdır.

Üretimde öncelikle ülkede bol bulunan tabii kaynaklara başvurmak, ham madde tedarikinde sömürge-koloni oluşturmak ve yabancı ülkedeimtiyaz sahibi olmak, üretimi düşük maliyetle gerçekleştirmek, ithal edilen mamul mallarıen yüksek gümrük vergisiyle vergilendirmek, devletin teşvik ve direkt ya dadolaylı kontrolünde üretim-ticaret-deniz taşımacılığında aktif rol alacak şirketlerikurmak, küresel ticarette rekabetçi-hâkim konuma gelmek, imtiyazlarla yabancı ülkelerinekonomisini kontrol altına almak, dış fazla ile devletin altın-gümüş varlığını artırmak; bu politikanın temel ilkeleridir.

Osmanlı’nın dış ticaret politikasında; Merkantilizmde olduğu gibi,devlet kontrol-teşvikinde küresel ticarette rekabet edecek şirketler kurma, üretim ve ticareti bunun paralelinde geliştirme, ticaret filosu oluşturma, sömürge-kolonilere sahip olma vb bir hedef yoktur.

Üretimde; ülke ihtiyacının karşılanması, kıtlığın yaşanmaması esas kabul edildi. Dış ticarette,kapitülasyon denilen bir mekanizmadan istifade etti. Kapitülasyonlar; askeri üstünlüğünde fayda sağlarken, askeri üstünlüğünü kaybetmesiyle aleyhine işleyen bir mekanizmaya dönüştü.

Yorum

Yeni ticaret yollarının keşfiyle ortaya çıkan küresel ticaret ve rekabetin önemini kavrayamadı, mevcut ekonomik sistemini sürdürmekte ısrarcı oldu, ekonomide yeniden bir yapılanmaya gidemedi.

Osmanlı ekonomik sistemi; Batı’nın Merkantilizmine oranla daha serbest bir özelliktedir. Bu; Osmanlı’nın yumuşak karnı oldu, askeri üstünlüğünü kaybetmesiyle Batı’nın suistimalini uç noktaya taşıdı, ekonomik gerileme arkasından mali iflasını getirdi.

Karl Marks’a Göre Osmanlı’nın Geri Kalışı

Karl Marks; Osmanlı’nın geri kalışını, Asya tipi üretim tarzına bağlar.

Marks’a göre;Osmanlı’da, Avrupa’dan farklı Çin-Hindistan’a benzer bir üretim ilişkisi ve örgütlenme şekli vardır.

Feodalizmin olduğu Avrupa’da;feodal beyler kralın yetkisini paylaşan, bulunduğu bölgenin yönetiminden sorumlu, toprak mülkiyetine sahip, bunu miras yoluyla varis-varislerine devreden bir özelliğe sahiptir. Bu; onların sermaye birikimine sahip olmasını sağlarken, kapitalizme giden süreci başlattı.

Oysaki Osmanlı’da, Avrupa’daki feodal yapıdan farklı bir yapı vardır. Devlet kutsal bir özellik taşır. Toprağın mülkiyeti devlete aittir, köylünün sadece toprağı kullanma hakkı vardır. Bu; despot yönetimin artı değere el koymasını sağlarken, köylüyü sermaye birikiminden yoksun kıldı. Bunun için de; Osmanlı’da, kapitalizme giden bir süreç yaşanmadı.

Karl Marks’ın; “Asya Tipi Üretim Tarzı” teorisi, Marksist çevrelerde en çok tartışılan bir konu oldu, 1930’da SSCB’de reddedildi-yasaklandı.

 

 

Devamını Oku

Osmanlı Neden Geri Kaldı? -8-

Osmanlı Neden Geri Kaldı? -8-
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Yeni ticaret yollarının keşfiyle ticari gelirin düşüşü ve kaybedilen savaşlar, bütçe açığını doğurdu. Bütçe açığını; tarımdaki vergi artışı ve toprağa dayalı iç borçlanmayla kapaması, hem toprak yönetimini bozdu, hem de tarımdakrizi getirdi.

Osmanlı’da; Para Vakıflarının sermaye ve finans alanında bir rolü varsa da, bankacılık hizmetleri görevi sarraflara (Galata Bankerleri) verilmiştir. Bunlar, bankacılık alanındaki boşluğu doldurdu. Ancak; devletin zayıflamasıylaMüslim girişimciye zarar veren, gayrimüslim girişimciye güç kazandıran, devlet aleyhine çalışan bir araç oldu.

Kapitülasyonlar; Osmanlı güçlü iken lehine, zayıflamasında ise aleyhine işleyen bir mekanizma oldu. XVIII. Yüzyıldayabancılara verilen imtiyazların genişlemesi ve artışı;milli ekonomiyi rekabetten yoksun kıldı, üretim ve ticarete darbe vurdu,  ihracatı zorlaştırırken ithalatı kolaylaştırdı, Osmanlı’yı hammadde ihraç edip mamul mal ithal eden bir devlet yaptı.”.

Ekonomik ve Mali Yapı

Osmanlı; tarım temelinde, insan merkezli-sistem odaklı, plan-program ve daha ziyade dolaylı kontrole dayalı, devletin askeri alan dışında iktisadi teşebbüsü olmadığı, organizatör rolü üstlendiği, yerli-yabancı paranın serbestçe kullanıldığı, sermaye-bankacılıkta Para Vakıfları-Sarrafların yer aldığı, alt yapı yatırımı Vakıflara bırakan, tarım-imalat-ticareti Tımar-Lonca Sistemi’nde gerçekleştiren, dış ticarette uluslararası alanda hâkim konumda olan yabancı devletlerin kurulusisteminden istifade eden, kapitülasyonlara karşı esnaf-zanaatkâr-tüccara Lonca-Dâhili Gümrük Sistemi ile koruma sağlayan, üretim-tüketimde kendi kendine yeten, kimsenin aç-açıkta kalmadığı toplumu hedefleyen, bütçe açığını vergiyle kapamayı ilke edinen bir ekonomik sistem inşa etti.  

Sistem;XVII. yüzyıla kadar refahı getirirken, bundan sonra gerilemeyi getirdi. Bu da; “300 yıl gelişmeyi getiren bu sistem, daha sonra neden gerilemeyi getirdi” diye bir soruyu akla getiriyor. Yazım, bunun analiz ve yorumu hakkındadır.

Sistemin Temel İlkeleri

Osmanlı,ekonomik sistemin inşasında;çağı, tebaası haline gelen halkların yetenek ve işpotansiyeli ile kurulu sistemini dikkate aldı,  düşünce sistemi kalıbında her birinden istifade etti.

Toplumun ülke hatta şehir-kasaba ölçüsünde ihtiyacını karşılamayı, üretimde kendi kendine yeterli olmayı, dengeli üretim ve tüketimi,    adil gelir dağılımını, vergi yoluyla bütçe açığını kapamayı temel ilke olarak kabul etti.

Yani toplumun ihtiyaçlarını azami ölçüde karşılamak, fiyat istikrarı, paylaşım, vergi geliri artışı sistemin temel ilkeleridir.

Bu iktisadi düşüncenin, bir de sosyal tarafıvardır.

Osmanlı;devlet-kurum-çıkarını kişisel çıkardan üstün tutan, kurum-devlete aidiyet-bağlılık gösteren, kolektif-yardımlaşma içinde hareket eden, kanaat-erdem-ahlaki değerlere önem veren, kimsenin aç-açıkta kalmadığı, rahat-güven içinde olduğu, aşrı gelir dağılımının olmadığı bir toplumu hedefledi.

Yorum

Toplumun ihtiyaçlarınıazami ölçüde karşılama ilkesi;ithalatın yolunu açtı, cari açık problemini doğurdu.

Dengeli üretim-tüketim planlaması, üretim artışını engelledi. Öyle ki kıtlıktan korkulurken, bolluk; fiyat-ücret dengesini bozduğu gerekçesi ile israf olarak değerlendirildi.

Sistemde; devletin üretim-ticaret teşviki, gelir artışıyla vergi gelirini artırma yoktur.Esas olan, ihtiyaç duyulan verginin toplanmasıdır. Bu; üretim ve ticaretin gelişmesini engelledi, sıkıntılı dönemlerde halkın vergi yükü altında ezilmesine, birikimini kaybetmesi ve fakirleşmesineneden oldu.

Aşırı zenginleşme;hoş karşılanmadı, iktidar için tehdit olarak görüldü. Bu da sermaye sınıfınınortaya çıkışını engelledi.

Tarım Temelinde

Osmanlı’da; nüfusun, % 90’ı kırsal kesimde yaşıyordu. Toprak; hem köylünün, hem de idari-askeri sınıfın büyük bir kısmının gelir kaynağı idi. Yani Osmanlı tarım toplumuydu, ekonomik sistem de bu temele dayalı olarak inşa edildi.

Toprak Mülkiyeti ve Tımar Sistemi

Osmanlı topraklarını, mülkiyet açısından; Miri Arazi (devlete ait), Mülk Arazi (özel kişilere ait), Vakıf (vakıflara ait) ve Mevat (tarıma elverişsiz, sahipsiz topraklar) şeklinde sınıflayabiliriz.

Bunun; % 90’ı, Miri Arazi (devlete ait) konumundadır. Yani toprakta; devlet mülkiyeti esas, özel mülkiyet ise istisnadır. İktidar için tehdit olarak görülen aristokrat ailelerin topraklarına el konarak da,imkân tanınmadı.

Miri arazide var olan yönetim şekli,Tımar Sistemi’dir. 

Tımar Sistemi; yıllık gelirinin büyüklüğü ve tahsis edilen kişiye göre, en büyükten küçüğe “has-zeamet-tımar” denilen dirliklerden oluşur.

Tarımın temel birimi, reaya çiftliğidir. Çiftlik; bir ailenin, bir çift öküz ile işleyebileceği toprak parçasını ifade eder. Büyüklüğü de; toprağın verimine göre, 60-150 dönüm arasında değişir.

Çiftliği işletene ise çiftçi denir.

Çiftçi; toprağın mülkiyetine değil, kullanım hakkına sahiptir. Dirlik sahibi sipahiye, “resmi çift” diye isimlendirilen bir vergiyi ödemekle yükümlüdür. Toprağın üstündeki ev-bağ-ağaç-bahçeler ise çiftçinin özel mülkiyeti olarak kabul edilmiştir. Ancak; bunun için, kira olarak resmi zemin vergisi öder. Birden fazla çiftliği işletebilir, ancak her biri için resmi çift ödemesi gerekir.

Gayrimüslim çiftçiler; resmi çift yerine, “ispençe” diye isimlendirilen değişen oranda bir vergiyi ödemekle mükelleftir. Bu nedenle; Müslim çiftçiye göre, dezavantajlı bir konumdadır.

XVI Yüzyılda, bir milyonu aşan küçük hane tarım işletmesi vardı. Her ne kadar Özel Kişilere, Vakıflara, Saraya, Askere ait orta-büyük ölçüde tarım işletmeleri var ise de, bunun önemi ikinci derecedir. Bu nedenle Osmanlı’da tarımın,hane halkından oluşan küçük tarım işletmelerine dayandığını söyleyebiliriz.

Tarım Politikası

Osmanlı’da tarımın hem köylünün geçim, hem de idari-askeri sınıfın büyük kısmının gelir kaynağı olması; tarımı önem arz eden bir konu yaptı.

Tarımda; biri ülke ihtiyacının karşılanması, diğeri tarımsal faaliyetin sürekliği olmak üzere iki temel ilke benimsendi.

Zira kıtlık ve toprağın boş kalması, ekonomi vemaliyeyi tehdit eden en büyük tehlike olarak görüldü. Bu nedenle; dirlik yönetimi, tarımsal faaliyetin sürekliği, miras ve toprağın parçalanmaması hakkında temel kurallar kondu.

Tımar Beyi; dirlik sahibi, dirliğin işleyiş ve denetiminden sorumludur. Ayrıca verginin toplanması, asayiş, tımarlı sipahi yetiştirilmesi, tımarlı sipahiler ile sefere katılma gibi bir görevi vardır. Konumu itibariyle de bir devlet memurudur.

Çiftçi; sipahinin izni olmadan köyü terk edemez, aksi halde sipahi tarafından köye dönmesi zorlanır, çift bozan akçesi ile cezalandırılır.

Çiftçiye kullanım için tahsis edilen toprak; miras yoluyla bölünemez, mirasçılar sadece pay sahibi olur.

Özel mülkiyetteki toprakların da işlenmesi esastır. Üç yıl işlenmeyen topraklar, sipahi tarafından başka birine verilir.

Yorum

Tarımda kendi kendine yetme, tarımsal faaliyetin sürekliliği temel ilke olarak benimsendi ise de;üretim artışı-verimlilik ikinci planda kaldı.

Oysaki Avrupa’da; XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren tarımda yeni üretim tekniklerine başvurulurken, Osmanlı köylüsü tarımsal faaliyeti geleneksel usullere göre sürdürmeye devam etti. Zira tarım; köylü için geçim, devlet için ise vergi konusu olmaktan öteye gitmedi.

Devletin ve köylünün tek korkusu, kuraklık-kıtlık ve açlıktı.

Köylünün;tek hedefi, tarlayı ekip-biçmek, vergiyi ödemekti. Geçimi sağlamak, onun için yeterliydi. Kanaatkâr bir özelliğe sahipti. Sınırlı mülkiyet de ona bu özelliği kazandırdı. Haliyle sermaye birikimi, yeni üretim tekniklerini denemek gibi bir hedefi olmadı.

Yönetim ve denetiminde olduğu Tımar Beyi; baskıcı-zulmeden değil, güvenliğini sağlayan bir devlet memuruydu. Kadı denetimine tabiydi.Bir de;köylünün, istek-şikâyetlerini daha üst bir makama iletme hakkı vardı.

Rahatlık ve güven ortamı ise; köylünün devlete aidiyet ve bağlılığını getirdi, devlet için mücadele his-heyecanını güçlendirdi.

Tımar Sistemi Feodalizmi Engelledi

Osmanlı’da; Tımar Sistemi, feodalizme engel teşkil etti. Zira Tımar Sistemi’nde toprak devlete, feodalizmde ise feodal beye aittir.

Feodal Bey; toprağın sahibi, köylü hür (işçi) ya da köledir. Gücüne göre askeri bir kuvvete sahiptir. Yargılama yetkisi vardır. Topladığı vergiyi, merkezi yönetimin gücüne göre aktarır.

Avrupa’da Feodal Beyler; Merkantilizm ile sermaye sınıfı içinde yer almaya başlarken, hür köylüler ise işçi konumuna geldi.

Vergi Toplamada İltizam Sistemi’ne Geçiş

İltizam Sistemi; yıllıklı eyaletlerde uygulanır iken, XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Tımar Sistemi’ne tabi eyaletlerde de uygulanmaya başlandı.

Nedeni ise merkezi kuvvetlerin güçlendirilmesinin istenmesidir. Zira savaşta ateşli silahların öne çıkması daha fazla merkezi kuvveti gerekli kıldı. Bu, “maaşlı asker, nakdi ödeme” demekti. Finans kaynağı olarak da; ilk akla gelen, tarım ürünlerinden alınan vergi oldu.

İltizam;devlet gelirinin bir bölümünün, ihale ile taahhüt edilen bedel karşılığında,bir kişiye devri ve toplanması usulüdür.

Sistemde; vergi kaynağı olan araziye mukataa, vergiyi toplayana da mültezim denir.

İltizam Sistemi uygulamasına gidilmesi; vergi artışı-nakdi girdi sağladı ise de, Tımar Sistemi’nin bozulması ve tımarlı sipahi sayısının hızla azalışını getirdi.

Öyle ki XVI. yüzyılın ortasında 166.200’e çıkan tımarlı sipahi sayısı, XVII. yüzyılda 6-7.000’e kadar düştü.

Köylünün Vergi Yükünün Artması 

Tımar Sistemi’nde, reaya çiftlikleri;  toprağa-haneye (Çiftlik Resmi), üretilen ürüne (Aşar/Öşür) ve zorunlu emeğe bağlı (Angarya) olmak üzere üç tür vergiyi ödemekle yükümlüydü. Bir de küçükbaş hayvanlar için alınan Ağnam Vergisi vardı.

Gayrimüslim çiftçiler de bu ve buna benzer vergileri ödemekteydi. Bir de askerden muaf tutulması nedeniyle Cizye ödemekle yükümlüydü.

Bunun dışında, olağanüstü hallerde alınan Avarız Vergisi vardı. Bu; bir defalık, geçici özellikteydi. Ancak; XVII. Yüzyıldan itibaren, sürekli hale geldi.

Toprağın ve Gelirinin İç Borçlanma Kaynağı Haline Gelmesi 

Yeni ticaret yollarının keşfiyle ticari gelirindüşüşü, kaybedilen savaş-tazminatlar ciddi bütçe açığını doğurdu.

Osmanlı; ilk olarak, 1683’te iç borçlanmaya (İmdad-ı Seferiye) başvurdu. . Bu; 1775’ten itibaren, “Esham” uygulaması ile sürekli hale geldi.

Devlet; mukataa arazileri birçok paya bölerek, arazi ya da gelirini, peşin ödenen bir bedel karşılığında geçici olarak kişilere devretti. Kira süresi ise kişinin ömrü ile sınırlıydı.

Arazi ya da gelirinin kişinin ölümü ile devlete devri, bunun tekrar kiraya verilmesiile de yeni gelir kaynağı yaratılması düşünüldü. Kişinin ömrünün uzun olması, başka kişiye devrinin engellenememesi ise düşünülen faydayı sağlamadı. Bununla birlikte; Osmanlı, bütçe açığını uzun süre bu tür bir iç borçlanma ile kapadı.

Mültezimlerin Kar Hırsı ve Haksız Kazanç Sağlama

İltizamın verilmesinde, önceleri seçici davranıldı. İltizamlar, beylerbeyi- sancakbeyi gibi askeri-idarecilere verildi. Daha sonra ise; yüksek getiri sağladığı gerekçesiyle, bölgenin önde gelen kişilerine verilmeye başlandı.

Mültezimlerin; açık artırmaya çıkarılan mukataa hakkındaki teklifi, karı içeren bir tahmine dayanıyordu.

Hazine; teklif verenler içinden, en yüksek teklifi verene, 1-3 yıllık dönem için, o mukataadaki vergilendirme hakkını devrederdi.

Buna karşılık; mültezimden, senet-kefil istenirdi. Sorumluluğunu yerine getiremeyenin ise malları müsadere edilirdi. Bu mültezimler için bir riskti. Bu da mültezimlerin köylü üzerindeki baskıyı ve bir çözüm şeklini getirdi. Öyle ki mültezimler, ihaleyi bir bedel karşılığında alt yüklenicilere devretti.

Merkez-taşra teşkilatının zayıflaması ise; mültezimler üzerindeki kontrolün kaybolmasına, mültezimlerin kar hırsı ile de haksız kazanç sağlamasına yol açtı.

Tarım Krizi

Osmanlı topraklarında özellikle Anadolu’da dönemsel olarak yaşanan kuraklık-kıtlık, toprak yönetiminin bozulması, mültezimlerin kar ve haksız kazanç için başvurduğu baskı, isyanlarla ortaya çıkan asayişsizlik;  reaya çiftçisinin aç kalmasını, özel mülkiyetteki çiftçinin birikimini kaybetmesini, köylünün köyü-toprağı terk etmesini, haliyle tarımda bir krizi getirdi.

Mütegallibe Sınıfın Ortaya Çıkışı

Boşalan topraklara, bölgenin önde gelen kişileri el koydu. Böylece geniş toprakları kontrolü altına alan, tarımda üretim ve verim ile ilgisi olmayan, adına “Mültezim, Eşraf, Ayan” denilen, başına buyruk-zorba (mütegallibe)bir sınıf ortaya çıktı.

Vakıf Sistemi

Osmanlı’da;devlet, askeri alan dışında ekonomide aktif bir rol almadı. Organizatör bir rolü üstlendi. Tasarruf-yatırım ve alt yapıda ise “Vakıf Sistemi” denilen bir sistemi inşa etti.

Osmanlı’da; vakıflar, hem sermaye-finans mekanizması, hem de alt yapı yatırım aracıdır.

Vakıflar; kamu yararı esas olmak üzere, belli bir amaç için kurulan özerk kuruluşlardır. Ancak; kadıların denetimine tabidir, haliyle amacına aykırı faaliyet gösteren feshedilir.

Kurucusu; genelde saraylı, askeri-idareci sınıftan gelen kişiler olsa da Reaya tarafından kurulan vakıflar da vardır.

Osmanlı’da; vakıfların, sermaye-finans eğitim-sağlık-bayındırlık-ulaşım-diyanetve sosyal güvenlikgibi geniş bir faaliyet alanı vardır.

Vakıflar; sadece tasarruf-yatırım aracı olmadı, eğitim-sağlık-bayındırlık-ulaşım-diyanet ve sosyal güvenlik alanındayapığı harcama-yatırımlar ile Osmanlı merkezi bütçesini(bugünkü Türkiye bütçesinin % 20-25’ine denk gelen) büyükbir yükten kurtardı.Ayrıca tarım-imalat-ticaret alanındaki iktisadi işletmeleri ile de istihdama katkı sağladı.

XVIII. Yüzyılda; çeşitli amaçlarla, ülkenin farklı yerlerinde kurulmuş 20.000’i aşkın vakıf vardı. Gelirdeki payı ise  % 15-20’ i buluyordu.

Vakıflar içinde öne çıkan isepara vakıflarıdır.   

Para Vakıfları

Osmanlı’da sermaye ve finans aracından biri para vakıflarıdır. Hayır amaçlı olmakla birlikte, “bir tür faizsiz bankacılık hizmetini üstlendi de” diyebiliriz.

Para Vakfı; vakfedileninkısmen ya da tamamen nakit olduğu, bunun çeşitli şekilde işletilerek nemalandırıldığı, ihtiyaç sahibine kredi olanağı sağlayan, geliri vakıf amacında belirtilen hizmetlerde kullanılan bir vakıftır.

Para Vakıflarının, II. Murat dönemine giden bir geçmişi vardır. 1423’te kurulan Hacı Muslihiddin bin Halil Vakfı da ilk kurulan para vakfıdır. Öne çıkması ve sistemleşmesi ise Fatih döneminde oldu.

Tasarrufun değerlendirilmesi, girişimciye kredi sağlanması, gelirinin hayırişlerinde kullanılması düşüncesi; kuruluşunun nedenidir. Ancak; kurulması ve yaygınlaşması, “faiz eksenli” tartışma ile sıkıntılı oldu.

Kanuni döneminde; Şeyhülislam Ebussuud Efendi ve Sofyalı Bali Efendi’nin caiz fetvasıyla,önemli bir gelişme yaşadı.

1582-1587 döneminde; Şeyhülislam Çivizade Hacı Mehmet Efendi’nincaiz olmadığı fetvasıyla, faaliyeti sekteye uğradı. Bunda, Selefi Ekolün temsilcisi Kadızadeliler Hareketinin de etkisi vardı.

Vakıfta toplanan paranın işletilmesinde;karz-ıhasen, bidaa, mudaraba, muamele-i şeriyye, akara tebdil, bey ve istiglal gibi yöntemlere başvuruldu.

Karz-ı Hasen, bir çeşit faizsiz kredidir. Teminatı, güvenilir kefil ya da rehindir. Borçlu; vadesi gelen borcu, ek bir bedel ödemeksizin öder.Teşvik edildi ise de uygulaması istisnaidir.

Mudaraba; bir tarafınemeğini, diğer tarafın sermayesini koyduğu, kar amaçlı emek-sermaye ortaklığıdır. Uygulaması, yaygındır.

Muamele-i Şeriyye, “kanuna uygun işlem” demek.Sözde bir malın cari fiyatı dikkate alınarak peşin alıp, vadeli satışıdır. Yıllık kar oranı,devletin belirlediği sınırlamaya tabidir. Bu; en az % 7, genelde % 10, en çok % 15 oldu. Vadesi, 1-3 yıldır.  Uygulamada,en çok başvurulan bir yöntemdir.

Bey;  mal rehini ile borçlananın, vadesi gelen borcuödemesiyle bu malı geri almasıdır. Bu sürede;vakfın, bu maldan istifade etmesi söz konudur. Uygulaması, istisnaidir.

İstiglal; mal rehinikarşılığında olsa da, borçlananvadesi gelen borcu % 10 fazlasıyla öder. Uygulaması, yaygındır.

Bidaa ve Akara Tebdil;hayır amacıyla işletilen, geliri özel bir amaç için kullanılan fonlardır.

Para Vakıflarının faaliyeti, sadece girişimciye kullandırılan krediler ile sınırlı değildir. Atıl kalan fonlar; gayrimenkul yatırımında kullanılarak kira geliri elde edildi, devlete ve sarraflara borç verildi.

Para Vakıflarında; vakfedilen paranın, geri çekilmesi söz konusu değildir.Gelir; vakfiyedeki amaca kullanıldıktan sonra, kalanı mütevelli heyetine maaş olarak ödenir.

Osmanlı’da XV. yüzyılda ortaya çıkan, bir tür bankacılık hizmeti veren para vakıfları; önceleri esnaf-zanaatkârı finanse ederken, XVII. yüzyılda zengin tüccarları fonlayan, sosyal güvenlik alanındaki hizmetleriyle dikkati çeken kuruluşlar haline geldi. XVIII. Yüzyılda ise gerileme dönemine girdi.

Neden?

Mevduat bacağının olmayışı, kaynağını sınırlı kıldı. Karını sermayesine katmasına, yani sermaye artışına izin verildi ise de, bu sorununa çözüm getirmedi. Haliyle kredi hacmi sınırlı kaldı.

Kredi vermede, maddi teminat çok öne çıktı. Bu da kredi kullanmayı zorlaştırdı. Haliyle belli özellikteki bir müşteri kesimine hitap etti.

Ekonomik değişim-gelişim sonucu, finans alanında ortaya çıkan yeni ihtiyaçlara cevap veremedi.

Osmanlı’da; Para Vakıflarının sermaye-finans alanında bir rolü varsa da, bankacılık hizmetleri görevi sarraflara (Galata Bankerleri) verilmiştir.

Sarraflar (Galata Bankerleri)

Tarihte; sarraflar,altın-gümüş-mücevher alım-satımı ile ortaya çıktı. Ticaretin gelişmesi ile buna ilaveten garantör ve para transferi rolünü üstlendi, faiz karşılığı kredi vermeye başladı.

Osmanlı’nın;“Galata Bankerleri” denilen sarraflarla tanışması, Fatih’in Galatalılar ile yaptığı anlaşmayla oldu.

Fatih; Galata’da var olan finans sistemini tasfiye etmek yerine, bundan istifade etmeyi, Osmanlı ekonomik sistemine bir tasarruf-yatırım aracı kazandırmayı düşündü. Ayrıca bunu resmîleştirerek kontrolü sağlamayı, illegal faaliyetin önüne geçmeyi hedefledi.

Kişiliği, iştigal konusu ve işleyişi hakkında hukuki düzenlemeye gitti.

Sarraflar; altın-gümüş-mücevher alım-satımı, ticarette garantör, para transferi, para toplayan kredi veren işlerle iştigal eden bir esnaf olarak tanımlandı. Kredi işlemleri de İslami bir kalıba alınmaya çalışıldı.

Bunlara; “Galata Bankerleri” denilmesi, ikametgâhının Galata’da olması ile ilgilidir. Resmileştirilmesiyle Galata’nın yanı sıra Sur içinde de birçok işyeri açtılar.

Galata Bankerleri; Levanten, Yahudi, Rum, Ermeni gibi gayrimüslimlerden oluşuyordu.

Sarrafların kredi işlemi;temessük (Borcun miktarı ve vadesini belirten bir türsenet), karz-ı şer(Bir kredi yöntemidir, faizli ya da faizsiz olabilir. Faizli ise faiz oranı), şahit-şahitler, kefil ya da rehin-ipotek esasına dayanır.

Yıllık faiz oranı; normal dönemlerde % 10-12, kriz dönemlerinde ise % 24-30 oldu.

Sarraflar; kredi işlemlerinde kendi kaynağına başvurduğu gibi, yurtiçi ve yurtdışı piyasadan hatta para vakıflarından temin ettikleri kaynakları da kullandılar. Ticarette; bir garantör, para transferini yapan kişiler oldular.

Sarrafların müşterisi, Müslim ve gayrimüslim girişimcilerdir. Müslüman girişimcilerin başvurusunun önde gelen nedeni, ticarette oynadığı rol ile ilgilidir.

Saray, idari-askeri sınıfın sarraflarla ilişkisi, onları önemli kıldı.Öyle ki saraylılar ve tepe yönetiminde yer alan idarecilerin her birinin çalıştığı bir sarraf vardı. Bunların; altın-gümüş-mücevher alım satımından, alacak ve ödemesine kadar her şeye sarraflar bakıyordu. Mültezimlerin iltizamiçin ödediği para da sarrafların parasıydı.

Sarrafların; devleti finanse etmesi, kısa vadeli geçici ihtiyaçlar ile başladı. Bu, XVI. yüzyılın sonu ve XVII. yüzyıldaki mali krizle artarak devam etti.

XVIII. Yüzyıla kadar; sarraflar arasında, Yahudiler çoğunluktaydı. Bundansonra, Ermeniler öne çıktı Bu, devletin siyaseti ile ilgiliydi.  Nitekim Sultan III. Mustafa’nın, Hazine-i Hassa-Darphane sarraflığını Ermeni Duzoğulları’na vermesi de bu sonucu doğurdu.

Kısaca;Osmanlı’da sarraflar, bankacılık alanındaki bir boşluğu doldurdu. Ancak; devletin zayıflamasıyla Müslim girişimciye zarar veren, gayrimüslim girişimciye güç kazandıran, devlet aleyhine çalışan bir araca dönüştü.

Batı’da Sermaye ve Finans Alanındaki Gelişmeler

1602’de; Hollanda’da“Hollanda Doğu Hindistan Şirketi” kuruldu, hisseleri halka arz edildi.

Yüksek risk-yüksek getiriye sahip hisse senetlerine, halkın yoğun bir ilgisi oldu. Sermayesine hazinenin iştirak etmesi, çok sayıda tüccarın olması, halkın zenginlik arzusu ise bunun nedeni idi.

Hisse senedi satışından; bugün milyarları bulan, 6,5 milyon Gulden tutarında bir kaynak sağlandı. Haliyle halkın küçük tasarrufu, büyük bir sermayeye dönüştü.

Şirket’e; bir kanunla Macellan Boğazı-Ümit Burnu arasındaki sularda ticaret tekeli, Asya ülkeleriyle ticari anlaşma-uygulama, silahlı kuvvet bulundurma, kaleler inşa etme, hatta savaş açma yetkisi tanındı. Yani Şirket; bir ülke gibi hareket eden, bağımsız bir güç özelliğine sahipti.  

Şirket; Amsterdam’da oturan, “Heeren XVII” denilen, on yedi kişilik bir idare meclisi ile yönetiliyordu. Başında ise; hükümetin tayin ettiği, bir genel vali bulunuyordu.

Şirket’in hedefi, açık denizlerde üstün konuma gelmek ve uluslararası ticarete hükmetmekti. Stratejisi ise; denizaşırı ülkelere karşı ticari bir yaklaşım sergilemek, imtiyazlar sağlamak, işbirlikçiler edinmek, sonuç olarak da ülkenin yönetime müdahale etmek ve askeri güç kullanarak yönetimini ele geçirmekti.

Şirket; kuruluşundan 5 yıl sonra, açık denizlere yılda 50 filo gönderir hale geldi. Bu, İspanya ve Portekiz’in filoları toplamından fazlaydı.

İlk 10 yılda, kar dağıtmadı. Bunun nedeni, gemi-bina yatırımı ve Asya’da bir ticaret imparatorluğu kurmak istemesi idi. Yatırımcılar; bu nedenle buna rıza gösterdi ise de, 1609’da Amsterdam Borsası’nın kurulması bunu kolaylaştırdı. Zira Borsa; hissedarlara, istedikleri anda nakde dönme imkânı sundu.

Amsterdam Borsası; Hollanda Doğu Hindistan Şirketi hisselerine ve İngiliz tahvillerine yatırım yapıldığı, Osmanlı sarraflarının bile kaynak aktarıp para transferi yaptığı, Hollandalıların yüklü kazançlar sağladığı bir ticari merkeze dönüştü.

Ülkeye; büyük miktarda altın-gümüşün girmesi, para krizini doğurdu. 1609’da Amsterdam Bankası’nın kurulması ise buna çözüm getirdi.

Amsterdam Bankası; kambiyo işlemlerini yapan, mevduat toplayan, kredi veren ticari bir banka özelliğindeydi.

Banka’nın kredi güvenirliği, bir yasa ile sağlanmıştı. Haliyle Banka’nın ticari serbestliğine, hiçbir yasa ile sınırlama getirmek mümkün değildi.  Örneğin; Banka, Hollanda ile savaşta olan İspanya’ya bile kredi verdi.

İngiltere’de ise; 1600’de, zengin tüccar ve soyluların iştiraki ile Doğu Hindistan Şirketi, 1694’te İngiltere Bankası kuruldu.

Hükümetin; Şirket’te bir payı yoktu, sadece denetim yetkisi vardı.

Şirket’e; bir yasa ile Asya’da ticaret tekeli, ordu kurma-savaş açma gibi geniş yetkiler verildi.

1773’te; küresel egemen, devlet içinde devlet haline gelen Şirket’in faaliyetine sınırlama getirildi, 1874’te ise feshine gidildi.

Lonca Sistemi (Ahilik Teşkilatı)

Osmanlı’da;imalat ve ticaret,“Ahilik Teşkilatı” denilen Lonca Sistemiile gerçekleştirildi.

Selçuklu ve Beylikler döneminde yerleşik hayata geçiş, kentleşme ile üretim ve ticarette önemli rolü bulunan Ahilik Teşkilatı; Osmanlı’nın, Selçuklu’dan devraldığı bir sistem oldu.

Sistem; tüccar-esnaf-zanaatkârı kapsayan, loncalardan oluşan bir yapıdır. Her mesleğin bir loncası vardır. Üyeleri; aynı mesleği icra eden, önceleri Müslümanlardan, XVII. yüzyıldan itibaren de Müslim ve gayrimüslimlerden oluşur.

Loncanın başı, Lonca Şeyhidir. Yönetiminde; tecrübeli esnaflar, nakip, duacı, çavuş, kethüda ve yiğitbaşılar yer alır.

Lonca yönetimi, sistemin işleyiş ve denetiminden sorumludur. İzni olmadan yeni işyeri-dükkân açılamaz, üretim-satış yapılamaz. Hileli- kaçak-fahiş fiyatla mal satanlar, kalitesiz mal üretenler cezalandırılır.

Her meslek grubu; kasaba-şehirde, kendilerine tahsis edilen alanda bir arada bulunur. Başka bir yerde işyeri-dükkân açması, üretim-satış yapması ise izne tabidir.

Osmanlı’da; loncalar, kasaba-şehirlerin-sarayın-ordunun ihtiyaçlarını karşılamak, üyelerine ham-yarı mamul sağlamak-adil olarak dağıtmak, kaliteli mal üretmek, fiyat istikrarını sağlamak, fiyat kontrolü yapmak, hilelikalitesiz mal üretimi-stokçuluk-karaborsa-kaçakçılıkla mücadele etmek, vergiyi toplamak ile görevlidir.

Yani Loncalar; sadece bir üretim-ticaret mekanizması değil, kontrol ve mali araç görevini üstlenmiştir.

Faaliyeti ise Kadı denetimine tabidir.

1727’de,Lonca Sistemi’ndenGedik Sistemi’ne (tekel-imtiyaz) geçildi. Aslında; bu, Lonca Sistemi’nin devamından başka bir şey değildir. Tek farkı ise loncalara gayrimüslimlerin de alınmasıdır.

Gayrimüslimlerin loncalara alınması, dengenin gayrimüslimler lehine değişmesi, sistemin işleyişini bozdu. Ancak; sistem, 1838 Balta Limanı Antlaşması’na kadar da varlığını sürdürdü.

Kapitülasyonlar

Osmanlı’da; kapitülasyonların, Orhan Gazi’ye kadar giden bir geçmişi vardır.

İlk kapitülasyon; Orhan Gazi’nin, vergi karşılığında Cenova’ya verdiği ticari imtiyazdır.Bunu; I. Murat ve Yıldırım Beyazıt döneminde, vergi karşılığında Ragusa Cumhuriyeti ile Venedik’e verilen ticari imtiyazlar takip etti. Rodos ve Bizans ise Çelebi Mehmet’in kapitülasyon verdiği devletler oldu.

Kapitülasyonlar; anlaşmayı yapan hükümdarın ömrüile sınırlı olsa da,yapılan yeni anlaşmayla varlığını sürdürdü.

Fatih de; bu geleneği sürdüren, verilen imtiyazların sınırını genişleten, bunu kurallara bağlayan hükümdar oldu.

Osmanlı’da; bu dönemde, yabancı devletlere kapitülasyonların verilmesi,ticaret filosu oluşturulması ve rekabetyerine, bunların inşa ettiği ticari sistemden istifade edilmesinin tercih edilmesidir. 

Yavuz; Mısır’ın fethiyle, Memlukluların Fransa-Katalan ve Venedik’e verdiği kapitülasyonları aynen kabul etti.

Osmanlı; XV ve XVI. yüzyılda,imtiyaz sahibi yabancılarla açık pazar konumundaki bölgeleri iç pazarı haline getirdi, üretimi için gerekli ucuz hammadde ve yarı mamulü temin etti, gümrük gelirini artırdı.

Keşifler ile açık denizlerden Hindistan-Çine ulaşılması; yani yeni ipek- baharat yolu, açık denizleri öne çıkarırken Akdeniz’i devre dışı bıraktı. Bu, Osmanlı’nın yanı sıra Venedik-Cenova-Floransa gibi İtalyan şehir devletlerinin ticari gelirinin hızla düşüşünü getirdi.

Kanuni; Doğu Akdeniz’deki ticareti canlandırmak için,1569’da Fransa ile bir kapitülasyon anlaşması yaptı. Bunun bir de siyasi nedeni vardır. Zira Osmanlı; her iki devlet için tehdit teşkil eden Hamburglara karşı, Fransa’yı müttefik edinmek istedi.

Fransa’ya verilen kapitülasyonları, 1580’de İngiltere, 1612’de Hollanda’ya verilen kapitülasyonlar takip etti.

Fransa ve ardından İngiltere-Hollanda’ya verilen ayrıcalıklar, XVIII. yüzyıla kadar Osmanlı ekonomisi için fazlaca bir sorun teşkil etmedi. Zira yabancıların malı loncalara satma mecburiyeti ve Dâhili Gümrük Vergisi, Osmanlı üretim ve ticareti için bir koruma kalkanı oldu.

Osmanlı’nın zayıflama sonucu, XVIII. yüzyılda yabancılara verdiği imtiyazların genişlemesi ve artışı;milli ekonomiyi rekabetten yoksun kıldı, üretim ve ticarete darbe vurdu,  ihracatı zorlaştırırken ithalatı kolaylaştırdı, Osmanlı’yı hammadde ihraç edip mamul mal ithal eden bir devlet yaptı.

Not; devamı, “Osmanlı, Neden Geri Kaldı?” -9-‘da

Devamını Oku

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -7-

Osmanlı, Neden Geri Kaldı? -7-
1

BEĞENDİM

ABONE OL

“Müezzinzade Ali Paşa ile başlayan denizcilikle alakası olmayanların; Kaptan-ı Derya olarak tayininin gelenek haline gelmesi, donanmanın ihmal ve zayıflamasının nedenidir.

Millet Sistemi; güçlü iken toplumda bütünlüğü sağlayan, zayıflama ve toplumsal değişimde ise dağılmaya hizmet eden bir araç oldu.”.

 

Deniz Kuvvetleri

Tersane ve donanmadan oluşur.

 

Tersane

Osmanlı; ilk olarak, Karamürsel’de bir tersane inşa etti. Bunu; Yıldırım Beyazıt’ın, Çanakkale’nin stratejik konumunu dikkate alarak inşa ettiği Gelibolu Tersanesi ve kalesi takip etti.

İstanbul’un fethi ardından Fatih: Haliç’te, Aynalıkavak mevkiinde bir tersane inşa etti. Bu; Osmanlı’nın, Gelibolu’dan sonra inşa ettiği ikinci muntazam tersane oldu.

Karadaki gibi denizde de hâkim konuma gelmeyi hedefleyen Yavuz; Frenk tersanelerini örnek alarak, Haliç Tersanesi’ni Galata-Kâğıthane hattında genişletti.

Mısır’ın fethi ile Kızıldeniz ve Hint Okyanus’un önemli hale gelmesi, Memlüklülerden kalma Süveyş Tersanesi’nin canlandırılmasını gerekli kıldı. Bu; 30’u kadırga, 80 gemi inşa kapasiteli bir hale getirildi.

Bölgesel güvenlik amacıyla Tuna-Rusçuk, Fırat-Birecik’te birer küçük tersane inşa edildi.

Candaroğullarından kalma Sinop Tersanesi ile Samsun ve İzmit’teki tersaneler ise diğer önemli tersanelerdir.

Ayrıca; Mohaç, Budin, Semendire, Varna, Niğbolu,  Vize, İğne Ada, Silivri, Biga, İnebahtı, İstanköy, Preveze, Avlonya, Sakarya, Trabzon,  Kemer, Antalya ve Alanya da küçük gemiler inşa eden tezgâhlar vardı.

Tersanelerde; yılda, 40 kadırga inşa etmek kanundu. Bu; olağanüstü hallerde, 100-200’e çıkıyordu. İnebahtı Savaşı yenilgisinden sonra ise bu kanun yürürlükten kalktı.

1644’te; kadırga yerine üç direkli, yelkenli, kürekli,  ateş gücü yüksek kalyonların inşasına geçildi. 1661’de, bundan vazgeçildi. Kalyonların tekrar inşasına ise; 1699’da, Mezomorto Hüseyin Paşa’nın gayreti ile başlandı.

Tersane çalışanları, azaplardan oluşur. Bunların; 5-6 kişiden oluşan, ocaklar şeklinde bir yapılanması vardır.

Tersanenin amiri; tersane eminidir. Mahiyetinde, birçok idari-teknik yetkili bulunur.

Donanmada olduğu gibi, tersanenin en yüksek rütbeli subayı Kaptan Paşadır. Ardından, Tersane Kethüdası ve Tersane Ağası gelir.

 

Donanma

Donanma personeli; rütbeliler ile levent-tımarlı-tayfa ve forsalardan oluşur.

Levent ve tımarlılar, muharip sınıftır. Leventler; deniz eyaletlerinden (kuloğlu), tımarlılar; Tımar Sistemi’ne tabi eyalet sancaklarından gelir.

En rütbeli subayı, Kaptan Paşadır. Ardından, Derya Beyi (Sancakbeyi) gelir. Tayfalara; odabaşı, forsalara; gardiyan başı komuta eder.

Osmanlı; karadaki gibi, denizde de hâkim konuma gelmeyi hedefledi. “Fatih-Yavuz, bunun mimarıdır” dersek yanlış olmaz. Zira donanma ile ilgili en büyük yatırımlar, bu dönemde yapıldı.

Osmanlı deniz stratejisi; Barbaros’un, “Osmanlı donanması; gemi- asker-top-tüfek bakımından, düşmandan sayıca üstün olmalıdır. Bunu sürdürdüğü müddetçe, başarılı olacaktır” sözüne dayanır.

XVII. Yüzyıla kadar, Osmanlı donanması; Baştarda, Kadırga, Kalite, Perkende ve Fırkate gibi savaş gemilerinden oluşuyordu.

Kadırga; hem yelkenli, hem de küreklidir. Ortalama 300-350 personeli (100’ü savaşçı, 50’si gemici, 200’ü kürekçi) ile Osmanlı donanmanın omurgasını oluşturuyordu.

Baştarda; hem yelkenli, hem de küreklidir. Kadırgadan daha büyük olup, komutasındaki kişinin mevki-makamına göre “yarım, orta, paşa baştardası” şeklinde farklı büyüklüğe sahiptir. Ortalama personeli 600 olsa da, paşa baştardasında 800’e kadar çıkar. Savaşçıların, 100-150’si ise yeniçeri askeridir.

Osmanlı donanması; XVI. yüzyılda 300 parça gemi, 63.000 personeli ile Karadeniz-Akdeniz-Kızıldeniz ve Basra’da hâkim konuma geldi. Bu, Mısır’ın fethini kolaylaştırdı; Trablusgarp, Cezayir, Tunus, Ege-Akdeniz Adaları’nın fethini sağladı.

Gedik Ahmet Paşa, Oruç Reis, Salih Reis, Seydi Ali Reis, Kemal Reis, Burak Reis, Turgut Reis, Barbaros Hayrettin Paşa, Piyale Paşa, Kılıç Ali Paşa,  Piri Reis, Cezayirli Hasan Paşa, Küçük Hüseyin Paşa, Mezomorto Hüseyin Paşa gibi ünlü denizciler yetişti.

Osmanlı’nın İstanbul’un yanı sıra Karadeniz, Akdeniz, Kızıldeniz, Basra, Hint Okyanusu kıyılarında deniz üsleri-donanması vardı. Bu; bölgesel kontrolü,  Hint-Atlas Okyanusu’na çıkışı ve başarıyı getirdi.

1571 İnebahtı yenilgisi; Osmanlı donanmasının, zirveden dönüşü oldu. Her ne kadar tahrip olan donanma kısa sürede inşa edildi ise de, gemici kaybının telafisi uzun sürdü. Donanmanın alt yapısını oluşturan deniz ticaret filosundan, yoksun oluşu da bunun nedenidir.

İnebahtı yenilgisinin öğrettiği bir şey de, “Kalyon” denilen üç direkli- yelkenli-kürekli-ateş gücü yüksek büyük savaş gemilerinin başarısı idi. Zira Osmanlı donanması; buna göre daha küçük, çok sayıda gemiden oluşuyordu. Bu; Osmanlı donanmasına iç denizlerde ilkbahar-yazda avantaj sağlar iken, sonbahar-kış ve açık denizlerde dezavantaj teşkil etti.

Yorum

İnebahtı yenilgisinden, gerekli ders çıkarılmadı. 1644’te Kalyonların inşası başladı ise de, 1661’de bundan vazgeçildi.

Batı’da; kadırgalar iki kat bakırla kaplanarak zırhlı hale getirilmesine, kalyonların geliştirilmesine gidilir iken, Osmanlı’da kalyonların seri üretimine ancak 1699’da geçilebildi.

Müezzinzade Ali Paşa ile başlayan; denizcilikle alakası olmayanların, Kaptan Paşa olarak tayininin gelenek haline gelmesi ise donanmanın ihmal ve zayıflamasının nedenidir.

 

Sosyal ve Kültürel Yapı    

Nüfus

Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu hakkında, kesin-doğru bir bilgi yoktur. Ancak; 1520’de 11-12, 1683’te de 30 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bunun;  % 90’ı köylerde, % 10’u ise şehir-kasabalarda yaşamaktaydı.

Bir nüfus artışı var ise de; bunun en önemli nedeni, yeni fetihler ile topraklarını genişletmesidir. Ancak; bundan sonra, nüfusu bir düşüş trendine girdi. 1831’de, 27 milyona düştü. Toprak kayıpları, Anadolu- Suriye-Mısır’daki kuraklık-kıtlık ile yaşanan açlık, salgın hastalıklar ise bunun nedenidir.

Oysaki Avrupa’da; XVI. yüzyılın başında 50 milyon olan nüfus, bu yüz yılın sonunda 100 milyona ulaştı. Yeni kıtaların keşfi ile dış ticaretin getirdiği bolluk-refah, iklimin ılımlaşması, zirai alanların genişlemesi ve Amerika menşeli patates-mısır-fasulye gibi temel gıda ürünlerinin ekim-hasadı ise bunun nedenidir. Ancak; bu nüfus artışı, daha sonra durdu. Bu da veba, iklim değişimi, mezhep-veraset savaşları ve yeni kıtalara göçten kaynaklandı.

Yorum

Osmanlı; sahip olduğu toprağa göre, az ve seyrek bir nüfusa sahipti. Bu; sayıca üstünlüğe sahip Batı karşısında, yumuşak karnı oldu. Bir de kentleşme ve gelişimini engelledi.

 

Demografik ve Kültürel Yapı

XVI. Yüzyılda Anadolu’nun % 81’i Müslüman, % 12’si Ortodoks, % 6’sı Ermeni, % 1’i Yahudi-diğer topluluklardan oluşuyordu. Bu, sonrasında da değişmedi.

Rumeli’de ise; iki askeri güzergâh (güney, kuzey) üzerindeki yerleşim merkezleri ile Boşnak ve Arnavutların yaşadığı bölgeler dışında, ezici bir Ortodoks çoğunluğu vardı.

Yani Osmanlı toplumu; tüm imparatorluklarda olduğu gibi, farklı din-mezhep-dil-gelenekten gelen birçok topluluğu bünyesinde barındıran heterojen bir özelliğe sahipti.

Osmanlı toplumu; coğrafi açıdan, Rumeli-Anadolu-Kafkas-Arap-Fars gibi beş kültür havzasından etkilendi-şekillendi. Farklılıklara rağmen; Hrıstiyan dünyasında görülmeyen, “birlikte yaşama” kültürünü uzun süre sürdürdü. Bunda da; Osmanlı’nın İslam’la şekillenen, geçmişten devraldığı devlet geleneği ve imparatorluk tecrübesine sahip olmasının önemli bir yeri vardır.

Batılı sömürgeci devletler gibi; din-dil emperyalizmine başvurmadı, yani dinde-dilde zorlamaya gitmedi.

Tebaası haline gelen Hrıstiyan-Musevi toplulukların dini-hukuki teşkilatına dokunmadı, ibadet ve hukuku ile yargılanma özgürlüğü tanıdı. Kontrol ile yetindi, kontrolden çıkışına ise müsaade etmedi.

Fethedilen topraklardaki halk için, vergiyi düşük tuttu. Bu, ağır vergi yükü altında ezilen halkın kabulünü kolaylaştırdı.

Tebaası olan halklara, hoşgörülü davrandı. İsyan eden halka; önce nasihatçi gönderdi, ısrarda ise zor kullandı.

 

Din

Resmi din, Hanefi fıkhı ve Maturidi itikadına bağlı Sünni İslam’dır. Bununla birlikte; “semavi dinler” olarak ifade edilen, Hristiyanlık ve Musevilik de meşru kabul edilmiştir. Bunun dışındakilerin ise meşru bir varlığı yoktur.

Halifelik; dini olmaktan ziyade, beşeri bir temele dayanır. İktidarın, babadan oğula devri ile kazanılır. Herhangi bir dini otorite-kurulun, karar ve kabulüne bağlı değildir. Önemli olan ise ümmetin biatıdır. Hükümdarlar; kararlarını dini esaslara göre değil, akla dayanarak alır. Haliyle Şia’daki imamet gibi, teokratik bir özellik taşımaz.

 

Dil   

Resmi dil, Türkçedir.

Merkezde ve eyaletlerle olan yazışmada Türkçe, eyalet içi yazışmada ise Türkçe ve yerel dil kullanılır.

Medreselerde; Türkçenin yanı sıra Arapça ve Farsça kullanılır. İlim dili; Arapça, edebi dil ise Farsçadır.

 

Sosyal Yapı

Osmanlı toplumunu; esas olarak, askeri-idari sınıf (yönetenler-vergi vermeyenler) ve reaya sınıfı (yönetilenler-vergi verenler) olmak üzere iki grupta ele alabiliriz.

 

1-) Askeri-İdari Sınıf 

Saray, seyfiye, ilmiye ve kalemiye sınıflarından oluşur.

 

a-) Saray Üst Sınıfı (Padişah ve Ailesi)

Askeri-idari sınıfın başında yer alır, padişah-valideler-padişah eşleri-veliahtlar-şehzadeler-padişah kızlarından oluşur.

 

b-) Seyfiye

Seyfiye, “kılıç ehli” demektir. Bizzat askerlik ve idari işler ile iştigal eden kişileri ifade eder.

Tımar Sistemi ve Kul Sistemi’nden gelen asker-idarecilerden oluşur.

Sadrazam, vezirler, beylerbeyleri, sancakbeyleri gibi üst düzey askeri-idari kadro ile kapıkulu zabitleri ve neferleri, tımar sahipleri ve tımarlı sipahiler, deniz askerleri bu sınıfta yer alır. Buna; vergiden muaf yaya ve müsellemi de ilave edebiliriz. Ayrıca emekli asker ve idareciler ile aileleri de bu sınıf kapsamındadır.

Tımar sahibine, tımar; üstün yetenek-kahramanlık gösteren tımar sahipleri ile merkezdeki divan çavuşlarına, kâtiplere vb görevlilere zeamet; padişah, padişah ailesi, sadrazam, vezir, beylerbeyi ve sancakbeyi gibi üst düzeydeki görevlilere ise has tahsis edilmiştir.

Kapıkulu zabitleri ve neferleri, maaşlı; tımarlılar ise dirliklidir.

İmtiyazlı olsa da; suçu sabit görülür ise makamına bakılmaksızın azl, rütbe tenzihi, hapis, sürgün, idam, mala el koyma (ailesinin geçimine yetecek kadar olanı hariç) ile cezalandırılır.

 

c-) İlmiye

İlmiye için, “Ulema” sözcüğü de kullanılır.

Geniş anlamda ilmiye; medrese eğitimi görmüş, eğitim-yargı-dini alanlarda hizmet veren görevlileri ifade eder.

Şeyhülislam, nakibüleşraf, kazasker, kadı, müderris, naip, müftü, müezzin, tarikat şeyhi, hekim, müneccim, astronom, astrolog vb. görevliler ile emeklileri bu sınıfta yer alır.

Müslüman, çoğunlukla Türk kökenlidir.

Yönetenler içinde, en imtiyazlı olanıdır. Bu; bazı vergilerden muafiyet, ceza hukukunda ayrıcalık, çocukları için tanınan imtiyazlar şeklindedir.

Osmanlı’nın gelişmesinde olduğu gibi, geri kalmasında da önemli bir rolü vardır.  

 

ç-) Kalemiye

Her ne kadar bir teşkilat için kullanılmış ise de, bir sosyal statü-kültür terimidir. Eli kalem tutan, evrak ve yazı işlerini takip eden kişileri ifade eder. Buna, “Bürokrat ya da memur sınıfı da” diyebiliriz.

Başta Divanı Hümayun kalemi olmak üzere, şeyhülislam-kazasker-defterdar-nişancı-kaptan paşa gibi merkez kalemleri ile benzeri görevi ifa eden memurlar bu sınıfta yer alır. Haliyle geniş bir kadrosu vardır.

Kalemiye erbabı; medrese öğrenimi görmüş, okuma-yazı çeşitleri ve kitabet alanında kendini geliştirmiş kişiler arasından seçilir.

Babasının bu meslekte görev almış olması, tercih sebebidir. Önceleri; sadece Müslümanlar alınır iken, daha sonra gayrimüslimler de alındı. Devlet sırrı özelliğindeki işlemlerin yapıldığı kısımlarda ise; işe alınanın sır saklayan güvenilir bir kişi olmasına dikkat edildi.

Hizmeti karşılığında, tımar ya da zeamet tahsis edilmiştir. Bunun yanı sıra harç-tayinat-aidat-caize gibi yan geliri vardır.

Kalemiye sınıfının;  Osmanlı’da bürokratik geleneğin oluşmasında, resmi yazışma şekillerinin gelişmesinde, kayıt sisteminde önemli bir rolü vardır. Ayrıca dil, edebiyat, tarih, coğrafya ve musiki alanlarında öne çıkan birçok ismi olmuştur.

 

2-) Reaya

Osmanlı’da; reaya sözcüğü, vergi ödemekle yükümlü yönetilenler için kullanılmıştır.

Reaya ile ilgili olarak; biri millet sistemi, diğeri yerleşim birimine göre olmak üzere iki tür sınıflamadan söz edebiliriz.

 

A-) Millet Sistemi’ne Göre

Osmanlı’da; millet sözcüğü dini, hatta mezhebi bir topluluğu ifade eder.

Millet Sistemi ise; Osmanlı egemenli altında bulunan her topluluğu dini hatta-mezhebi temelde sınıflandıran, örgütlü kılan, dini-mezhebi kimliğini koruyan, hak-hukuk ve sorumluluğunu belirten bir sistemdir.

Bunu sistemleştiren Fatih Sultan Mehmet olsa da, kuruluşuna kadar giden bir geçmişi vardır. Zira Osmanlı; fethettiği topraklardaki halkın, dinine ve sosyal kurumlarına müdahale etmedi. Aksine dini-mezhebi kimliğini koruyan, sosyal kurumlarını güçlendiren bir siyaset izledi.

Böyle bir uygulama ile de; yönetim-kontrolü kolaylaştırmayı, huzur-güveni sağlamayı, mali sistemi korumayı amaçladı.

Millet Sistemi’ne göre; Reaya, Müslümanlar-Gayrimüslimler şeklinde sınıflandırılmıştır.

 

a-) Müslümanlar

Osmanlı’nın kimliği Hanefi fıkhı, Maturidi itikadı olsa da; İslami fıkhi-  itikadi mezhepler açısından bir ayrıma gitmedi, Müslüman kesimi tek bir millet olarak tanımladı. Birleştirici unsur ise İslam oldu. Bununla birlikte; Osmanlı’da, Sünni-Hanefi fıkhı hâkim konumdadır.

Mahkemelere; Hanefi mezhebine mensup kadılar atadı, Hanefi fıkhını uyguladı.

Dini (mescit-cami-tekke) kurumlar ile eğitim-sağlık-imar gibi vakıfların mütevelli heyetleri, Hanefi mezhebine mensup kişilerden oluşturuldu.

Hanefi mezhebi dışındaki mezheplerin yaygın olduğu Mekke, Medine, Halep, Kudüs, Kahire gibi yerlere; Hanefi baş kadısının başkanlığında, diğer mezheplere mensup kadı ve müftüler atadı.

Osmanlı’da her ne kadar resmi mezhep uygulaması var ise de; bu hukuki birlik ve istikrarı sağlama, kanunlaşma amacı taşır. Hanefiliği ülke geneline yayma, hâkim kılma gibi bir amacı taşımaz.

Zira herkese; hukuk karşısında, kendi din-mezhebine göre muamele edilmesi esası vardır. Bu nedenle; toplumun dini-hukuki yaşamında, Sünni fıkhi mezheplerin temel esasları dikkate alındı, mezhepsel bir uzlaşma sağlanmaya çalışıldı.

Osmanlı diğer Sünni fıkhi-itikadi mezhepler ile bir uzlaşmaya gider iken, tebaası olan Şii-Alevi gruplar ile de uzlaşmayı tercih etti. Bunlar ile gerginlik yaşaması ise; Şii Safevilerin, Şiiliği Osmanlı’nın aleyhine işleyen siyasi bir araca dönüştürmesine dayanır.

Millet Sistemi’nin Müslümanlar için anlamı ise mezhebi aidiyet ve dini yaşamı kolaylaştıran bir şeyden öteye gitmedi.

 

b-) Gayrimüslimler (Zimmiler ve Müstemenler)

Gayrimüslimler, Zimmiler ve Müstemenler olmak üzere iki sınıftan oluşur.

Zimmiler

Osmanlı vatandaşı olan gayrimüslimlerdir. Vatandaşlığı ise zimmet akdine dayanır.

Osmanlı; fethettiği yerdeki gayrimüslimlere, din-hukuk-eğitim alanında serbestlik tanıdı, can-namus-mal güvenliğini taahhüt etti.  Buna karşılık; gayrimüslimlerden, cizye-haraç vergisini ödemesini ve devlete bağlılığını istedi. Buna da Zimmet akdi denildi.

Zimmilerin; din ve mezhebine göre, ibadet-evlenme-boşanma-miras-  eğitim ve vakıf hakları vardır. Bazı davaları, cemaat mahkemesinde görülür. Alınan kararlar; devletçe onaylanır, yerine getirilir. Davalının karara itirazı, davayı şeriye mahkemesine taşıması,  bunlardan birinin kararını tercih etme hakkı mevcuttur.

Zimmiler; Rumlar, Ermeniler, Katolik Ermeniler, Yahudiler ve Katolik Latinler olmak üzere beş milletten oluşur. Müslümanlardan sonra da en kalabalık gruptur.

 

Rumlar (Rum Ortodokslar)    

Rumlar, diğer ismi ile Rum Ortodokslar; Yunan, Bulgar, Karadağlı, Sırp, Rumen, Rus, Ukraynalı, Arnavut ve bazı Arap Ortodokslardan oluşur.

İstanbul’un fethi ardından Fatih; Yorgo Skolaris’i, Ortodoksların patriği olarak atadı. Fener Patrikhanesi’ni de Ortodoks mezhebinin dini-idari merkezi haline getirdi.

Böylece; milli Yunan, Bulgar, Sırp, Karadağ, Rus, Rumen, Ukranya, Arap ve Arnavut kiliseleri Fener Patrikhanesi’ne bağlandı. Bu durum; Moskova patrikliğinin 1593’te bağımsızlığını kazanması hariç, XIX. yüzyıla kadar devam etti.

Fenerli Rumlar; Divanı Hümayun’da tercüman olarak görev aldı, Eflak ve Boğdan’a beylerbeyi olarak atandı.

Osmanlı güçlü iken fayda sağlayan Fener Patrikhanesi; zayıflama-toplumsal değişim döneminde ise aleyhine çalışan bir kurum oldu.

 

Ermeniler

Ermeniler; Monofizit öğretiyi ((Hz. İsa’nın; dünyevi kimliğinin, tanrısal kimliğinde erimiş olduğunu savunan bir görüş) benimsemiş Ermeni ve Süryani, Yakubi gibi Hristiyan gruplardan oluşur.

İstanbul’un fethi ardından Fatih; Hovakim’i Ermeni patriği olarak atadı, Samatya Sulu Manastır Kilisesi’ni de Ermenilerin dini-idari merkezi haline getirdi.

Bunun sonucu olarak; Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren, Doğu Ortodoks Kiliseleri içinde gösterilmesine rağmen, Monofizit öğreti ile ayrışan özerk Ermeni-Süryani-Yakubi vb kiliseler, İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesi’ne bağlandı.

Ermeniler; Monofizit görüşü ile Rum Ortodokslar dışında tutulsa da, esas neden Osmanlı’nın denge siyasetidir. Zira Osmanlı; Rumlar ile tarihi düşmanlığı olan Ermenilerden istifade etmeyi düşündü, onları ticari-imalat-mali alanda öne çıkararak lehte bir sonuç almaya çalıştı.

1742’de; Lübnan’da, Katolik Ermeni Kilisesi’nin kuruluşu ise “Katolik Ermeni Milleti” tanımını getirdi.

 

Yahudiler  

İstanbul’un fethinden önce, İstanbul’da; Karadeniz’in kuzeyinden gelen Karaim Kıpçakları, Alman-Doğu Avrupa kökenli Aşkenaziler ve İtalyan Aşkenazileri (Franko) olmak üzere üç Musevi topluluğu vardı.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih; Moşe Kapsali’yi, hahambaşı olarak tayin etti. Karaim Musevileri için de ayrı bir hahambaşılık kurdu.

İstanbul’daki bu üç Musevi cemaatine, 1492’de İspanya’dan kaçan Sefarad Yahudileri dâhil oldu.

XVI-XVII Yüzyılda; İstanbul, Yahudilerin adeta dini-idari merkezi oldu, devletin maliye kadrosunda istihdam edildi, ticaret-finansta öne çıkan unsur oldu. XVIII. Yüzyıldan itibaren de yerini Avrupa ile ticaret bağları kuran Hristiyanlara bıraktılar.

 

Müstemenler

Geçici oturma izni olan gayrimüslim yabancılar olup, gayrimüslimlerin ikinci büyük grubunu oluşturur.

Zimmiler ile aynı sınıfta olsalar da; istisnalar dışında, İslam hukukuna tabidir. Müslümanlar ile ihtilafında, yetkili olan şeriye mahkemesidir.

Yorum

Millet Sistemi ile Fatih; İstanbul’u Sünni İslam’ın yanı sıra Hrıstiyan Ortodoks dünyası ile Museviliğin merkezi yapmayı, haliyle Osmanlı’yı küresel bir güç haline getirmeyi hedefledi. Tabi ki bu siyasi hedefi ile ilgilidir.

Bunun; bir de yönetim-kontrolü kolaylaştırma, toplumda bütünlüğü- huzur-güveni sağlama, ekonomik-mali yapıyı güçlendirme gibi idari- sosyal-ekonomik hedefleri vardır.

Sonuçta; Millet Sistemi güçlü iken toplumda bütünlüğü sağlayan, zayıflama ve toplumsal değişimde ise dağılmaya hizmet eden bir araç oldu.   

 

B-) Yerleşim Birimine Göre Reaya

Şehirli, Köylü ve Konargöçer olmak üzere üç sınıftan oluşur. Ancak;  şehirli, köylü, konargöçeri kesin sınırlar ile ayırmak mümkün değildir. Zira pek çok kasaba halkı köyde ziraat ile meşgul iken, konargöçerin ziraatla uğraşması ya da malını şehir-kasabada satması gibi bir durum vardır. Bu da; köylünün ya da konargöçerin, kasaba-şehre yerleşimini kolaylaştırdı.

 

Şehirli

Yerleşim yeri, şehir ya da kasaba olan kişileri ifade eder.  

Osmanlı’da; bir yerleşim merkezinin, “şehir” kabul edilmesi için idari merkez olması esastır.

Şehirliler; askerler-idareciler, tüccar, esnaf ve diğerleri olmak üzere dört sınıftan oluşur. Diğerlerinden kastedilen ise zanaatkârlar, işçiler,  seyyar satıcılar, medrese öğrencileri, köylüler, hamallar, hizmetçiler, köleler, işsizler ve evsizlerdir.

Zenginler; yaşam tarzı ve oturduğu konak-evleri ile dikkati çeker, ancak çoğunlukla orta sınıf ile iç içedir.

Şehir ve kasabalarda; Millet Sistemi’nin getirdiği (Müslüman ve var olan gayrimüslim grubuna göre; Rum, Ermeni, Musevi, Katolik-Latin mahalleri), bir yerleşim düzeni vardır.

Tüccar, esnaf ve zanaatkâr “Lonca Sistemi” çerçevesinde örgütlüdür. Her mesleğin bir loncası vardır. Üyeleri, aynı meslekle meşgul Müslim ve gayrimüslimlerden oluşur.

Loncanın başı, Lonca Şeyhidir. Yönetiminde; tecrübeli esnaflar, nakip, duacı, çavuş, kethüda ve yiğitbaşılar yer alır.

Lonca yönetimi, sistemin işleyiş ve denetiminden sorumludur. İzni olmadan yeni işyeri-dükkân açılamaz, üretim-satış yapılamaz. Hileli- kaçak-fahiş fiyatla mal satanlar, kalitesiz mal üretenler cezalandırılır.

Her meslek grubu; kasaba-şehirde, kendilerine tahsis edilen alanda bir arada bulunur. Başka bir yerde işyeri-dükkân açması, üretim-satış yapması ise izne tabidir.

 

Köylü

Osmanlı’da; 150-200 haneli yerleşimler köy, 400 haneli yerleşimler ise kasaba olarak tanımlanmıştır. Köylü de; köyde yaşayan, tarım ile iştigal edendir.

Köylüler; nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturur, devlet gelirinin büyük bir kısmı da tarımdan alınan vergiler ile ilgilidir. Bu nedenle “Osmanlı toplumu, bir tarım toplumudur” diyebiliriz.

Köylü sınıfı; tımar beyleri, çiftçiler, askeri sınıf içinde yer alan yaya ve müsellemden oluşur. Burada mülk sahibi, toprağı işleyenler şeklinde de bir ayrıma gidebiliriz.

Tımar beyi; dirlik sahibi, dirliğin işleyiş ve denetiminden sorumludur.

Çiftçi, çiftliği işleten kişidir. Çiftlik ise; bir aile reisinin, bir çift öküz ile işleyebileceği arazi parçasını ifade eder. Büyüklüğü; toprağın verimine göre, 60-150 dönüm arasında değişir.

Çiftçi; toprağın mülkiyetine değil, kullanım hakkına sahiptir. Dirlik sahibi sipahiye, “resmi çift” diye isimlendirilen bir vergiyi ödemekle yükümlüdür. Toprağın üstündeki ev-bağ-ağaç-bahçeler ise çiftçinin özel mülkiyeti olarak kabul edilmiştir. Ancak; bunun için, kira olarak resmi zemin vergisi öder. Birden fazla çiftliği işletebilir, ancak her biri için resmi çift ödemesi gerekir.

Gayrimüslim çiftçiler; resmi çift yerine, “ispençe” diye isimlendirilen değişen oranda bir vergiyi ödemekle mükelleftir. Bu nedenle; Müslim çiftçiye göre, dezavantajlı bir konumdadır.

Çiftçiye tahsis edilen toprak; miras yoluyla bölünemez, mirasçılar sadece pay sahibi olur.

Çiftçi; sipahinin izni olmadan köyü terk edemez, aksi halde sipahi tarafından köye dönmesi zorlanır, çift bozan akçesi ile cezalandırılır.

Reaya çiftlikleri dışında, askeri sınıfta yer alan yaya-müsellem ve tımarlı sipahilere ait çiftlikler vardır. Bunların reaya çiftliklerinden farkı ise raiyyet vergisi ödememeleridir.

Özel mülkiyetteki toprakların da işlenmesi esastır. Üç yıl işlenmeyen topraklar, sipahi tarafından başka birine verilir.

Bir de; padişah, hanedan mensupları ile üst düzey devlet adamlarına ait haslar ve vakıf arazileri vardır. Buradaki köylüler; imtiyazlı olsa da, faaliyeti açısından daha denetimli idi.

Savaşlar, toprak kayıpları, ağır vergiler, kıtlıklar, salgın hastalıklar, isyan-yağma-talanlar ile İltizam Sistemi’ne geçiş; köylünün köyü terk etmesine neden oldu.

Ayan, Eşraf, Mültezim” denilen güçlü ailelerin, boşalan topraklara el koyması ise büyük çiftliklerin ortaya çıkışını getirdi.

 

Konargöçer

Konargöçerden kastedilen, yarı yerleşik kesimdir.  

Bunların temel geçim kaynağı hayvancılık olmakla birlikte, çiftçilik de uğraş konusudur. Ürünü toplamasıyla yaylaya çıkar, sonra kışlağa geri döner. Bu özelliği ile de göçebeden ayrılır.

Batı Anadolu’daki konargöçerlerin, Osmanlı’nın kuruluş-gelişmesinde önemli bir rolü vardır. Anadolu’da birçok köyün kurucusu, Rumeli’de ise yerleşimcisi oldular.

XVII. Yüzyılda; merkez-taşra teşkilatının bozulması, konargöçerlerin hayatını derinden etkiledi, birçoğu bulunduğu yeri terk ederek başka bir yere göç etti. Bu; mali-ekonomik kaybı, kontrolsüzlük, asayişsizliği getirdi. Zorunlu yerleşime tabi tutulması ise devlet ile uzun süren bir gerginliği yaşamasını doğurdu.

 

DEVAMI VAR

Devamını Oku